51. bölüm / 54
BENDEN ÇALINAN HAYAT🍯 51. Bölüm 🍯
Bölümler 54Şu an: 🍯 51. Bölüm 🍯
- 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
- 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
- 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
- 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
- 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
- 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
- 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
- 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
- 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
- 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
- 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
- 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
- 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
- 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
- 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
- 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
- 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
- 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
- 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
- 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
- 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
- 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
- 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
- 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
- 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
- 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
- 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
- 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
- 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
- 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
- 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
- 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
- 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
- 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
- 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
- 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
- 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
- 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
- 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
- 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
- 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
- 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
- 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
- 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
- 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
- 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
- 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
- 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
- 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
- 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
- 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime · Okuduğun bölüm
- 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
- 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
- 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Babama dönüp, "Madem öyle," derken gülümsemeye çalıştım. Sonra kendimi tutamayıp gülerek, "Hadi, acıktım. Yemeğe," diye fısıldadım.
Babam hemen sandalyemi gösterip teatral bir ciddiyetle, "Ee, buyurun hanımefendi," dedi.
"Teşekkürler, beyefendi," diye karşılık verdim.
Tam o sırada nefesimi alıp Milas'ı gördüm. Gözlerim parlayarak, "Sen? Sen de mi buradaydın be, canımın içi?" dedim.
Milas, hiç bekletmeden gülümseyip, "Ah, güzelim," diye karşılık verdi.
"Ah be, yakışıklım," dememle babamın belirgin bir şekilde öksürmesi bir oldu. İkimiz de ona dönünce, yüzündeki ciddi ifadeyi korumaya çalışarak kaşlarını kaldırdı.
"Tamam, tamam," dedi. "İşlem anlaşılmıştır. Siz birbirinizi gördünüz, selamlaştınız, şimdi de yemeğe geçiyoruz."
Babamın bu hâline dayanamayıp gülerken Milas da başını eğerek kıkırdadı. Aramızdaki sıcaklığı fark etmişti ama bunu belli etmemek için gösterdiği çaba, her şeyi daha da komik hâle getiriyordu.
"Hadi," dedim gülümseyerek. "Masaya geçelim."
Oysaki iki dakika öncesi nefret, üzüntü, keder, sövmek doluyken şu an şu ortam, sevdiklerim hem bir yandan "iyi ki" hem bir yandan "keşke" dedirtir miydi? Bir kişi ya da bir olay... Şahsen inanmazdım. Duymasam, görmesem, hissetmesem... Hani olur ya, duymak istemezsin ama duymuştum. Acısını öyle bir kusmuştu ki nefretini; sevgi yoktu, hatta ve hatta özür bile içten gelmemişti ki. Bir insan babasından kızını kıskanır mı? Ama o kadın bunu demişti ya. Bir de suçu bize atmak bahanesiyle "onla yakın olamadık" diye demez mi diye düşündüğüm an, Çağlar'ın omzuma kolunu atmasıyla,
— İkizim, demesiyle,
— Efendim, dördüzüm, diye fısıldadığım an,
— Ya hayır, demişti.
O an anlamamla gülecek gibi olduğum an, belki de babam beni şu an göremez diye kendimi zorlamadan,
— Yapma be işte, dememle,
— Şu an, demiştim, şu an hiç hâlim yok ki.
Sevdiğim adamın anlamış gibi,
— Canımın içi, demesiyle sus diye fısıldadığım an, farketmiş gibi,
— Konuşacağız ama, demesiyle,
— Hayır, demiştim. Ağlarım ki hem. Yeterince ağlak görmedin mi beni? dememle,
— Bir dakika, deyip kolumdan tutmasıyla umursamadan,
— Ne demek o? demesiyle,
— Milas, dememle,
— Şu an, demişti, baban olmasa çekip sarılırdım. Biliyorsun, değil mi? dediği an,
Belki de babam anlamadı ya da anlamasın diye oyununa katılarak,
— Ne o, demiştim.
— Korkuyor musun, baba? diye bağırmamla,
— Demedim, demişti gülerek.
— Ne demedin? Gayet de iyi duydum. Ay Pikachu, dememle,
— Ya Ay Işığım, diye fısıldadığım an,
Gülerek,
— Biliyor musunuz, derken Milas'ın bakışlarıyla gülerek, eğlenir bir biçimde,
— Birileri, demiştim. Birileri sanırım çok korkuyor babamdan, dememle,
Gülerek onların vereceği tepkiyi izlerken babamın,
— Yavrum, dediği an,
"Eğlenir gibi, neden bilmiyorum ama bunun tek seferlik olacağı umuduyla düşünmek istiyorum." demesiyle, sanki aklına yeni gelmiş gibi devam etmişti.
— Ulan, zaten korkması gerek ya! Babacığım, eşek başı mıyım ben burada? Babayım ben, baba! dediği an,
— Ee, çüş ama ya baba! Kızınım ben senin, kızın yav. Bir kere beni, beni kızını savun be, dememle,
— Ee, demişti eğlenir bir tonda.
Kollarımı bağlamamla,
— Öyle mi, baba? Ya yok artık, sana inanmıyorum. Cık cık... Sen de benim arkamda durursun sanıyordum. Haksız olsam bile "kızım haklıdır" dersin diye bekliyorum, gördüğüm muameleye bak ya, dememle elimle burun kemerimi sıkmıştım.
— Duyduğuma bak, demiştim.
Üçüzümün beni destekler gibi başını sallamasıyla bir an gerçekten arkamda duracak sandım.
— Yav he he.
Başımı yavaşça ona çevirdim.
— Sen zaten... dedim gülerek. Sen zaten başta satıcısın, lütfen. Senden destek bekleyende suç ay ışığım.
Omuz silkerek gayet rahat bir şekilde,
— Ben tarafsızım, dedi.
— He, he. Tarafsız. Rüzgâr nereden eserse oraya dönüyorsun.
Gülüşünü bastırmaya çalışırken ben de gözlerimi devirip babama döndüm. Tam bir şey söyleyecektim ki onun baktığı noktaya bakmamla önümdeki sofrayı gördüm.
Bir an durdum.
Kaşlarımı çatıp etrafa baktıktan sonra,
— Biz hangi ara geldik? diye fısıldadım.
İkizim hiç düşünmeden,
— Sen babamla kavga ederken geldik, dedi.
Ona dönüp birkaç saniye baktım.
— Yürümüşüm ama ruhum geride kalmış resmen.
— Ruhun değil, çenen geride kalmalı ama ne yazık ki. O bütün yolu bizimle geldi.
Dudaklarımı birbirine bastırıp ona baktım.
— Bak, seni gerçekten üçüzlükten çıkaracağım.
— Pika pikamın... E hani biz dördüzdük? Hatta "gece ışığım" senin ikizindi, onu bile paylaşmıyordun. Şimdi bir anda onu üçüzlükten mi çıkardın? Ne çabuk sattın onu ya? diye takılarak devam etmişti.
— Dördüzdük hani?
— Evet, dördüzdük. Ama o az önceydi.
— Az önce miydi?
— Aynen. Şu an deneme süresindesin.
— Ben mi deneme süresindeyim?
— Evet. Kardeşlik performansın biraz düşmüş.
— Kardeşlik performansı mı?
— İlk değerlendirmeden kaldın.
Gülerek ona bakmıştım.
— Tamam, tamam. Ağlama. Kontenjan açılırsa seni geri alırım.
— Ulan, kardeşlikten çıkarılınca bir de yeniden mi başvuracağım?
— Tabii. Biz referansla alıyoruz.
— Kim referans olacak?
Hiç düşünmeden babamı göstermiştim.
— Babam.
— Baban az önce seni bile sattı!
Omuzlarımı silkip hiç bozuntuya vermeden,
— Olsun. Burası aile şirketi. Bir şekilde torpil döner.
Bir an yüzüme bakıp sanki ciddi ciddi düşünüyormuş gibi yapmıştı. Sonra başını sallayıp,
— Şu an üçüzüz. Seni eledim.
Kaşlarımı kaldırıp ona dönmüştüm.
— Kafaya göre kardeş mi eksiltiyorsun?
Vay hain ikiz bozuntusu ya da üçüz bozuntusu lan! Doğru bak, dememle,
— Pika pika, senin için yandı. Seni unutturdu ama... ama ben kıyamadım, deyip tamamladığı an,
— Ee, demişti hatırlatır gibi. Kardeş mi eksiltiyordun, canımın içi? dediği an bozuntuya vermeden,
— Evet. Yetkim var.
— Kim verdi?
Babamı gösterdim.
— Babam.
Babamın şaşkınlıkla bana dönmesiyle masumca gülümsedim.
— Değil mi, babacığım?
— Beni karıştırma, yavrum.
İkizimin kahkahayı basmasıyla başımı iki yana salladım.
— İşte... Bir kişi de arkamda durmuyor şu ailede.
— Görün bak, vallahi kanına da dokunur sevgilim, demiştim gülerek. Özellikle sen al, aşkım. Kullanırsın.
Bunu deyip gülerek masaya oturmuştum.
Dede bir anda kaşlarını çatıp bana dönmüştü.
— Ne laubalilik bu, uşağum? Ha? Daha sofraya oturur oturmaz ne laflar edeysun sen? demişti.
— Sabır, demiştim.
Dede gözlerini iyice açıp yüzüme bakmıştı.
— Sabır mı? Uşağum, sabır dediğun da bir yere kadar! Senun ağzundan çıkan her laf, insanın sabrını ayrı ayrı sınayir zaten!
Çağlar'ın gülerek bana bakmasıyla,
— Güzelim, demişti.
Ben de ona dönüp,
— Taştı ama... Bu sabır da neymiş böyle? demiştim.
Dede, sanki sofrada büyük bir ayıp işlemişim gibi yüzüme bakmayı sürdürmüştü. Ben de hiç aldırmadan, hatta biraz daha inatla, gözlerimi ondan ayırmamıştım.
— Bak hele bak! Bir de utanmadan gözümün içine bakaysun! demişti.
Ben gözlerimi kısıp tek kelime etmeden bakmaya devam etmiştim.
Babam ortamın iyice gerildiğini fark etmiş olacak ki araya girip,
— Afiyet olsun, demişti.
— Ya tabii, demiştim. Olsun, olsun.
Dedemle babamın birbirine bakmasıyla gözlerim ortamı şöyle bir süzmüş, ardından Asel Hanım'a bakmıştım. Öyle bir bakıyordu ki... Hem korku hem endişe vardı yüzünde. Ama sevgi desen, var mıydı? Umarım bana öyle gelmiştir, diye düşünmemle yanındaki Nil'e bakmıştım.
Ne kadar da mükemmel anne kız, derken gözlerim Sıraç'a kaymıştı. Onun da tebessümle referans vermesiyle kafamı çevirmiştim.
Kimseyi umursamadan, hatta artık hiçbir şeyi düşünmeden yeniden dedeme odaklanmıştım.
Ona inat tabağımı silip süpürmemle kafamı kaldırmış, göz göze geldiğimiz an ayağa kalkmıştım.
Dedenin önce tabağıma, sonra bana, sonra yeniden tabağıma bakmasıyla kaşları havaya kalkmıştı.
— Ne, cicim dedecuğum? Ne deyduk, he? Hatırladum bak! Ben o Maya gibi değilum maalesef. Burada sırf beni bozaysunuz diye yiyemem sanaysanız...
Bir elimle göbüşümü gösterip diğer elimle tabağımı işaret etmiştim.
— Bakun hele! Tabağumu silip süpürdüm. Aç miyum? Değilum. Tok miyum? Hem de nasıl tokum!
Göbüşüme hafifçe vurup,
— Tüh! Gördün mü? demiştim.
Dedenin ağzı bir an açık kalmış, sanki ne diyeceğini toparlamaya çalışıyormuş gibi bana bakmıştı.
— Uşağum... Sen... Sen ciddi ciddi benimle dalga mi geçeysun?
Omuzlarımı kaldırıp masum bir ifadeyle,
— Estağfurullah dedecuğum. Ben ne anlarum dalgadan? demiştim.
Dedenin gözleri büyümüş, elini havaya kaldırıp başını iki yana sallamıştı.
— Ha! Bir de utanmadan şive yapaysun! Benum şivemi bana karşı kullanaysun!
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken,
— Ne yapayum? Çok güzel konuşaysun, hoşuma gitti, demiştim.
Dedenin derin bir nefes alıp sandalyeye yaslanmasıyla,
— Allah sabır versun... demişti.
Ben de hemen,
— Amin dedecuğum, bana da verun. İkimize de lazım olacak, dememle Çağlar'ın kahkahayı patlatmasıyla kendimi tutamamıştım.
Dede bana bakıp eliyle işaret etmişti.
— Sen var ya... Sen beni bugün çileden çıkaracaksun!
Ben de gülerek,
— Görevumu başarıyla tamamladum o zaman.
Sandalyeyi çekip,
— Afiyet olsun ailem, dememle oradan uzaklaşmıştım.
Arkamdan dedemin hâlâ söylenmeye devam ettiğini duyuyordum.
— Uşağum, nereye gidiyorsun? Daha lafumu bitirmedum!
Adımlarımı hiç yavaşlatmadan arkamı dönüp,
— Ben bitirdum ama dedecuğum! Hem de tabağumu da bitirdum. Bugünlük iki başarı birden, demiştim.
Dayanamamış gibi Adar'ın kahkahası yeniden yükselirken dedemin yüzündeki şaşkın ifade yerini iyice belli olan bir sinire bırakmış, bana bakıp,
— Gel buraya bakayum sen! demesiyle olduğum yerde durup yavaşça ona dönmüştüm.
— Niye? İkinci tur mu var?
Dedenin yüzündeki ifadeyle gözlerimi büyütüp hemen,
— Tamam tamam, gelmeyeyim. Senin tansiyonun çıkacak şimdi, demiştim.
— Benum tansiyonumu sen çıkartaysun zaten!
Elimi kalbimin üzerine koyup dramatik bir ifadeyle,
— Ben mi? Ben sadece ailemle iletişim kurmaya çalışıyorum. Çok hassas bir aile ortamımız var, demiştim.
Babamın başını iki yana sallayıp gülümsemesiyle ona dönmüştüm.
— Baba, sen de görüyorsun değil mi? Ben burada mağdurum.
Babam daha cevap veremeden dede araya girmişti.
— Mağdurmuş! Uşağum, sen mağdur olsan biz ne olacağuk?
Kaşlarımı kaldırıp birkaç saniye düşündükten sonra,
— Bilmiyorum... Ama sen kesinlikle dedesin, demiştim.
Bizimkiler daha fazla dayanamayıp kahkahaya boğulduğu anda Gökçe, bir eliyle ağzını kapatmaya çalışarak öne doğru eğildi.
— Ay, durun! dedi; fakat cümlesinin sonuna varmadan kendi gülüşüne yenildi.
Selin, kaşlarını çatıp onu susturur gibi işaret parmağını dudaklarına götürdü. Ancak gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar, onun da kendini zor tuttuğunu ele veriyordu.
— Yok kız, dur daha! dedi. Sesi ciddi çıkmaya çalışsa da omuzları titriyordu.
Ay ışığım ise önce ikimize bakıp gözlerini kocaman açtı. Ardından dudaklarını birbirine bastırarak gülüşünü içine gömmeye çalıştı. Başaramayınca başını masaya eğdi; saçları yüzünün iki yanına düşerken kahkahası sofranın üzerine yayıldı.
Pikachumun da aynı anda gülmeye başlamasıyla sofradaki bütün ciddiyet bir anda dağıldı. Gökçe sandalyesinde geriye yaslanmış, bir eliyle karnını tutuyordu. Selin onu susturmak için koluna hafifçe vuruyor ama her dokunuşunda kendi gülüşü daha da büyüyordu. Ay ise masaya kapanmış, nefes alabilmek için başını kaldırmaya çalışıyor, her seferinde göz göze geldiğimizde yeniden gülmeye başlıyordu.
Ben de artık kendimi tutamayarak kahkahaya katıldım. Gülmekten gözlerim yaşarmış, omuzlarım sarsılırken önümdeki çatal tabağın kenarına hafifçe çarptı.
Tam o sırada Barçın'la göz göze geldim. Her zamanki soğuk ifadesi yüzündeydi ama dudaklarının bir köşesi belli belirsiz yukarı kıvrılmıştı. Bakışlarını kaçırmadan bana bakarken amcam da bunu fark etmiş olacak ki başını hafifçe sallayıp göz kırptı.
— Aferin, dedi.
Ben de istemsizce gülümseyip Nil'e baktım. Nil, bardağının arkasına saklanmaya çalışarak sessizce gülüyordu. Göz göze geldiğimizde hemen yüzünü toparladı, dudaklarını birbirine bastırıp hiçbir şey olmamış gibi annesine döndü. Fakat kulaklarının kızarması, gülüşünü hâlâ bastıramadığını açıkça gösteriyordu.
Ben onu daha fazla umursamadan yeniden üçüzüme, Ay ışığıma döndüm.
Ay hâlâ masaya kapanmıştı. Bir eliyle karnını tutuyor, diğer eliyle masaya dayanarak kendini toparlamaya çalışıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülmüş, nefesi kesik kesik çıkıyordu.
— Sen var ya... dedim, cümlemi tamamlamadan ona doğru eğilerek.
Ay başını kaldırıp bana baktı. Gözleri yaşlı, yüzü kıpkırmızıydı. Ne söyleyeceğimi anlamış gibi parmağını tehdit edercesine bana doğrulttu.
— Sakın, dedi.
Ama o tek kelime bile hepimizi yeniden güldürmeye yetti. Ay başını iki yana sallayıp elleriyle yüzünü kapatırken ben de kahkahayı patlattım. Gökçe masaya vuruyor, Selin sandalyesinde kıvranıyor, Barçın ise gülüşünü saklamak istercesine bardağına uzanıyordu.
Dede, bütün bu hengâmenin ortasında ağır ağır elini alnına götürdü. Önündeki tabağa, sonra etrafındaki kahkaha atan yüzlere baktı ve derin bir iç çekti.
— Ben bugün bu sofradan sağ çıkamayacağum, dedi.
Ben de uzaklaşırken son kez dönüp gülerek,
— Çıkarsın çıkarsın dedecuğum. Daha ben sana alışamadum bile!
Dedenin arkamdan,
— Allah'ım, sabır ver!
diye seslenmesiyle kahkahamı tutamayarak koridora doğru ilerlemiştim.
Kapıdan bahçeye çıkmamla birlikte gülmüştüm. Kendi hâlime, az önce yaşananlara, dedemin yüzündeki ifadeye... Her şeye.
Neler yaşamıştım ama, değil mi?
Bir an durup içimden geçeni kendim bile anlamaya çalışmıştım. Daha birkaç dakika önce içimde nefret, öfke, kırgınlık ve keder birbirine karışmışken şimdi burada, bahçenin ortasında oturup gülüyordum.
Belki de insanın en garip tarafı buydu.
Bunca şey yaşarken bile bir anlığına gülmeyi başarabilmek...
Sevdiklerimin arasında olduğumu fark etmek, içimde bir yerlerde hâlâ sıcak kalan o duyguyu yeniden hissettirmişti. Hem "iyi ki" dedirten hem de "keşke"leri beraberinde getiren bir hâldi bu.
Başımı hafifçe kaldırıp gökyüzüne bakmıştım.
İçimde hâlâ kırılmış, hâlâ cevap bekleyen, hâlâ anlam veremediğim o kadar çok şey vardı ki... Ama ilk defa hepsinin arasında küçücük de olsa huzurlu bir yer bulabilmiştim kendime.
Gördüğüm sessiz köşeye doğru ilerleyip oraya oturmuştum.
Dizlerimi kendime çekip bir süre öylece kalmıştım.
İçerideki sesler uzaktan belli belirsiz geliyordu. Kahkahalar, konuşmalar... Hepsi birbirine karışırken gözlerimi kapatıp derin bir nefes almıştım.
Az önce yaşadığım her şeyi düşündüm.
Ağlamamıştım bile. Ne komik, değil mi?
Kırılmıştım.
Öfkelenmiştim.
Ama şimdi gülüyordum.
Belki de ilk defa, bütün bunların içinde yalnız olmadığımı gerçekten hissediyordum.
Dudaklarımın kenarı yeniden hafifçe kıvrılmıştı.
— Neler yaşamışım ama... diye fısıldamıştım kendi kendime.
Sonra başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapatmıştım.
Bir süre hiçbir şey düşünmeden, sadece olduğum yerde kalmak istemiştim.
Aklıma gelenle gözlerimi açmamla birlikte bir süre karşıya bakıp düşünmüştüm.
Burayı nereden biliyordum?
O resim neden bana bu kadar tanıdık gelmişti?
Aldığım nefesle birlikte gözlerimi yeniden kapatmıştım. Bir şey hatırlayacakmışım gibi oluyordu ama ne zaman yakalamaya çalışsam zihnimin içinden kayıp gidiyordu.
Bir his vardı sadece.
Tanıdık.
Ama kime ait olduğunu bilmediğim bir his...
Tam o sırada duyduğum sesle gözlerimi açmıştım.
Karşımda duran yemyeşil gözlerle göz göze geldiğim an içimde tuhaf bir ürperti oluşmuştu.
— Sen...
Neden böyle hissettiğimi anlayamadan başımı tutmuştum.
Sanki zihnimin bir köşesinde bir şey kıpırdamıştı.
Ama ne olduğunu seçemiyordum.
Sadece bir anlığına duyduğum bir ses gibi...
Sonra yok olmuştu.
— Sen kimsin? diye fısıldamıştım.
Karşımdaki çocuk yüzüme bakmaya devam etmişti.
Bakışlarında benim bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi bir hâl vardı.
— Nehir...
Sesini duyduğum an içimde yine aynı garip his oluşmuştu.
— Nehir'im... Unuttun mu beni be güzelim ?
Güzelim.
Kelime zihnime dokunduğu anda bir anlığına nefesim kesilmişti.
Ama hiçbir şey gelmemişti.
Hiçbir görüntü.
Hiçbir net hatıra.
Sadece içimde açıklayamadığım bir yakınlık.
— Kimsin ki... Hatırlamam gereken biri misin? diye fısıldamıştım.
Çocuk cevap vermeden önce yüzüme uzun uzun bakmıştı.
Tam o sırada duyduğum sesle başımı çevirmiştim.
— Sevgilim...
Milas bize doğru geliyordu.
Yanımıza geldiğinde elini karşımdaki çocuğa uzatmıştı.
— Milas Tugay Çevik. Sen?
Çocuk bir an Milas'ın eline, ardından yeniden bana bakmıştı.
Elini uzatıp,
— Emir, demişti.
İsmi duyduğum an içimde yine o tuhaf tanıdıklık oluşmuştu.
Emir...
Daha önce duymuş olabilir miydim?
Yoksa zihnim bana yine bir oyun mu oynuyordu?
Başımı hafifçe yana eğip ona bakmıştım.
— Sen...
Bir an duraksamıştım.
— Sen bana nereden tanıdık geliyorsun?
Emir'in,
— Hani demişti... Hani hayatımızda belli bir süre geçince kimse olmazsa biz olacaktık, demesiyle,
— Efendim? dememle istemsizce Milas'ın elini tutup sıkmıştım.
Milas parmaklarımı avucunun içine alıp başparmağıyla elimi okşamış, ardından elimi dudaklarına götürüp kısa bir öpücük kondurmuştu. Gözlerindeki sıcaklık, etrafımızdaki herkesi unutturacak kadar etkiliydi.
Emir yüzüme bakarak,
— Ne duyduysan o. Ama sen sözünü tutamadın mı, kardeşim? demesiyle,
— Bak, diyecekken duyduğum sesle başımı Adar'a çevirmiştim.
— Kardeşim, hoş geldin, diyen biyolojik kardeşimle,
— Hoş buldum. Ben de bu güzel kızla tekrar tanışıyordum, demişti.
Milas'ın bakışı bir anda Emir'e kaymıştı. Elimi bırakmak yerine parmaklarını parmaklarımın arasına geçirip beni kendisine biraz daha yaklaştırmıştı.
— Bak...
Gülerek araya girmiş,
— Eğer... demişti. Eğer Durum hakkında tek kelime dahi söyle, o ağzını eline veririm. Sevdirtme belanı.
— Aşkım, dememle onu durdurup Emir'e dönmüştüm.
Milas'ın koluna yaslanmış, başımı omzuna bırakmıştım. O da hiç düşünmeden kolunu belime dolamıştı.
— Sen şunu düzgün anlatsana, demiştim ki lafımı bölüp dalga geçer gibi, "Unutmuş olamazsın."
— Neyi, adi herif? diyen sevgilimle,
— Bak valla dayak istiyor. Sövülesi insan, dememle,
— Nehir'im, demişti Emir.
— Yemin ederim bilmiyorum, sevgilim, dememle,
Milas yüzüme eğilip kulağıma,
— Bilmiyorsan da ben sana hatırlatırım, demişti.
Sesinde öyle yumuşak ve kendinden emin bir ton vardı ki istemsizce gülümsemiştim. Elimi kaldırıp yanağına dokunmuş, gözlerinin içine bakarak,
— Sen yanımda ol yeter, demiştim.
Adar gözlerini Emir'den ayırmadan,
— Küçükken, yedi ya da sekiz yaşında buradaydınız be kızım. Ne rol yaptın bakayım sen?
Tam o sırada Maya'dan da bahsetmeye yeltenince Adar'ın attığı yumrukla Emir bir anda susmuştu.
— Sakın, demişti Adar.
— Kardeş— Yok, kardeşim falan... Duydun mu? Her ne bok biliyorsan anlatıyorsun hemen, demesiyle gözlerime bile bakmadan Emir'e dönmüştü.
— Küçükken buraya geldi Nehir. Hatta ve hatta Ay da geldi. Sorsana ona.
İkizimden sonra yediği ikinci yumrukla Milas'ın bana dönüp,
— Tutamadım kendimi, demesiyle gülerek onu es geçmiştim.
— Emir, demiştim. Sabrımı sınama. Ama ben de bu anlattıklarının hiçbirini hatırlamıyorum.
Milas belimdeki kolunu biraz daha sıkılaştırmış, başını benimkine yaslamıştı. Onun sıcaklığını hissedince bütün gerginliğim dağılıyordu.
— Bir daha çıkma karşıma, dememle eş zamanlı Milas'ın elini tutup ona doğru sallamıştım.
— Ben, demiştim, sevgilimden de evleneceğim adamdan da memnunum. Hadi öteye.
Gülerek onun omzuna kolumu atmıştım. Milas başını çevirip alnıma küçük bir öpücük bırakmıştı.
— Valla masumum. Valla tanımıyorum, hatırlamıyorum, demiştim.
— Ben hatırlıyorum, diye fısıldamıştı Milas. Ama seninle ilgili ne varsa, yeniden öğrenmeye razıyım.
Sözleriyle kalbim hızlanmış, ona dönüp gülümsemiştim.
Emir'in anlamış gibi yüzüme bakmasıyla,
— Bak bakayım bana, demişti.
— Ben zaten bir zalime vurulmuşum. Şöyle kapkara zeytin gibi gözlü çocuğum benim, dememle Milas'ın,
— Nehir, demesiyle,
— Şebek misin sen? demişti.
Kollarımı bağlayıp ona bakarak,
— Senin şebeğin olabilirim, yakışıklı, demiştim.
Milas gülümseyip elimi yeniden tutmuş, parmak uçlarıma birer öpücük kondurmuştu.
— Sadece benim ol, yeter, demişti.
— Zaten seninim, dememle gözlerindeki bakış yumuşamıştı.
Ardından hemen konuyu değiştirir gibi,
— Ee, demiştim. Ne diyordun?
Adar'ın yanımıza gelmesiyle yanında kimsenin olmadığını fark ettiğim an kaşlarımı kaldırıp,
— Hayırdır? demiş, ardından göz kırpmıştım.
Adar'ın hafifçe gülerek,
— Ne o? Çok merak ettin sanırım, demesiyle,
— Adar, demiştim. Beni her yerden vur ama sakın... demiş, özellikle vurgulayarak, "sakın" diye tekrar etmiştim. Milas'tan vurma. Silerim seni. Hem de öyle böyle değil, komple.
Gülerek,
— Aynı anneni sildiğim gibi, demiştim.
— Yapma! demiştim gülerek.
Adar'ın yüzündeki ifadeyi görünce daha fazla uzatmadan içeri girmiştim.
Bir adım attıktan sonra kendi kendime,
— Çıkmasam daha iyiymiş, demiştim.
Ardından dönüp,
— Şey... Ben odama çıkıyorum. İyi geceler, diye fısıldamıştım.
Adar'ı hiç umursamadan sevdiğim adama dönüp kısa bir öpücük kondurmuştum.
— Hadi, demiştim gülerek. Hepinize iyi uykular.
Arkamdan gelecek herhangi bir lafı beklemeden odama girip kapıyı kapatmıştım.
Karşımda duran ikizimle aynı anda,
— Konuşmamız gerek, dedik.
— Bir dakika, deyip kapıyı kapattım.
Sonra ona döndüm.
— Noldu lan?
Gizem'in yüzündeki ifadeye bakınca daha fazla dayanamadı.
— Ben soracağım artık. Biz... daha önce burada mıydık?
— Oha!
Gözlerimi iyice açtım.
— Sende mi? Geldiğimiz ana kadar hiçbir şey hatırlamıyor musun?
— Nehir...
— Emir diye biri geldi, dedim.
— Nasıl yani?
— Ne nasıl yani? Bilmiyorum ki. Hatırlamıyorum ama şöyle bir şey var...
Sustuğumda ikizim, ne demek istediğimi anlamış gibi yüzüme baktı.
— Nehir'im...
Tam cevap verecekken telefonum çaldı. İkimiz de aynı anda ekrana baktık.
Arayan kişinin adını görünce yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.
— Kedim arıyor, deyip telefonu açtım.
— Efendim, sevgilim?
— Hani uyuyordun sen?
Bir süre onu dinledikten sonra kahkahayı bastım.
— Ha, uyumuş olsam uyandıracaksın, öyle mi? Günah ya! Yukusuz birini uyandıracaksın, öyle mi, bay cani?
O da gülmeye başlayınca başımı iki yana salladım.
— Ya ama...
Bir an durup kendi kendime söylendim.
— Ya olmadı... Of! Gülmemeliydim, değil mi?
Karşı taraftan yine gülüşünü duyunca bu kez o konuştu:
— Tüh, sen büyüdün de vicdan azabı mı çektirecektin?
— Fırsat olmadı ki, dedim gülerek.
— Gıcık, güldürdün ya.
O da büyük ihtimalle gülümseyerek karşılık verdi:
— Sağ ol, canımın içi. Şu muhteşem hareketimi onurlandırdığın için teşekkür ederim, bir tanem.
— Ya ya... Pis insan.
İstemeden yeniden güldüm.
Sonra derin bir nefes alıp ikizime kısa bir bakış attım. Sesimi biraz alçaltarak,
— Milas, bizim odaya gelsene, dedim.
Ardından gülümseyip ekledim:
— Gel de biraz konuşalım, yakışıklım.
— Güzelim...
Milas'ın sesindeki değişiklikle gülümsemem yavaşça yüzümden silinmişti.
— Bir şey mi oldu? diye sormuştu.
Bir süre cevap verememiştim. Boğazım düğümlenmiş, az önceki bütün neşem sanki bir anda çekilip gitmişti.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes almıştım.
— Sen... demiştim sonunda. Sen biliyorsun, değil mi?
Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik olmuştu.
O sessizlik bile içimi sıkıştırmaya yetmişti.
— Durum... benim canımın içi, emin misin?
Gözlerimi açıp karşımdaki ikizime bakmıştım. O da yüzümdeki ifadeden bir şeylerin değiştiğini anlamış gibi susuyordu.
Dudaklarımı birbirine bastırmıştım.
Aslında cevabı duymaktan korkuyordum.
Ama bilmemek daha ağır geliyordu.
— Nolur... diye fısıldamıştım.
Sesim titremişti.
Bir an gözlerimi yere indirmiş, parmaklarımı birbirine kenetlemiştim.
— Nolur bak... Zor, biliyorum. Anlatmak istemediğin bir şey varsa da biliyorum. Ama...
Nefesim yarıda kalmıştı.
— Nolur anlat be, canımın içi.
Sesimin sonundaki kırılmayı kendim bile duyunca gözlerimi kapatmıştım.
— Ben... bir şeyleri hatırlayamıyorum.
Bir an durup yutkunmuştum.
— Ama içimde sanki hepsini biliyormuşum gibi bir his var.
Telefonu kulağıma biraz daha bastırmıştım.
— Ne olur beni daha fazla böyle bırakma.
— Nehir...
Milas'ın sesini duyduğum an gözlerimi açmıştım.
Sesindeki o sakinlik, içimdeki telaşın tam tersiydi.
— Buradayım, güzelim.
Yutkunmuştum.
— Söyleyecek misin?
Kısa bir sessizlik olmuştu.
— Evet, biliyorum.
Kalbim bir anda daha hızlı atmaya başlamıştı.
— Gerçekten biliyor musun?
— Biliyorum, canımın içi.
Gözlerimi kapatmıştım. Bu kez ağlamamak için değil, duyacaklarımı kaçırmamak için.
— O zaman neden bana söylemiyorsun?
Milas derin bir nefes almıştı.
— Çünkü telefonda anlatabileceğim bir şey değil bu.
— Ama ben şimdi bilmek istiyorum.
Sesim istemeden yükselmiş, ardından hemen yumuşamıştı.
— Nolur...
— Güzelim, beni dinle. Sana yalan söylemeyeceğim. Ama şu an kafanda zaten birbirine girmiş o kadar çok şey var ki, üstüne bir de ben parça parça anlatırsam daha kötü olacak.
Parmaklarımı birbirine daha sıkı kenetlemiştim.
— Yani gerçekten bir şeyler var...
— Var.
Tek kelimesi bile içimi ürpertmeye yetmişti.
— Emir hakkında da mı?
Bu kez sessizlik daha uzun sürmüştü.
— Evet.
Gözlerimi açıp ikizime bakmıştım. O da artık konuşmamızı dikkatle takip ediyordu.
— Ben onu tanıyor muyum?
Milas'ın sesi bu kez daha yumuşak çıkmıştı.
— Tanıyordun.
Kalbim sıkışmıştı.
— "Tanıyordun" ne demek?
— Nehir...
— Hayır, sevgilim. Lütfen. Bana böyle yarım yarım cevap verme.
Sesim titremişti.
— Ben neden hiçbir şey hatırlamıyorum?
Milas bir süre cevap vermemişti.
Sonra sakin bir sesle,
— Çünkü hatırlamadığın şeylerin hepsini bir anda hatırlaman gerekmiyor.
Gözlerim dolacak gibi olmuştu.
— Ama ben hatırlamak istiyorum.
— Biliyorum.
— Çok mu kötü?
Karşı taraftan derin bir nefes sesi gelmişti.
— Sana anlatacağım. Hepsini.
Bir an durup eklemişti:
— Ama önce yanıma gel. Yüzüne bakarak anlatmak istiyorum.
Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırıp derin bir nefes almıştım.
— Tamam...
Milas'ın sesi yeniden yumuşamıştı.
— Ve güzelim...
— Hı?
— Ne hatırlarsan hatırla, ne öğrenirsen öğren... Bunu tek başına taşımayacaksın.
Gözlerimi kapatmıştım.
Bu kez cevap vermem birkaç saniye sürmüştü.
— Tamam, canımın içi.
Telefonu kapatmamla beraber üçüzüme dönmüştüm.
— Güzelim, dediği an,
— Ben Milas'ın kaldığı odaya gideyim. Ne oluyor, bir öğrenip geleyim, diye fısıldadım.
Gülerek,
— Geç kalma, demesiyle eğlenir bir tonda,
— Merak etme. Ben idmanlıyım, idare etme konusunda, biliyorsun, demişti.
Ardından, "Hallederim," demesiyle ister istemez gülümseyip,
— Bir tanesin sen, demiştim.
Ona sarılıp odadan çıkmamla birlikte koşarak yukarı, misafir odalarının olduğu kata çıkmıştım.
Kollarını bağlamış bir şekilde beni bekleyen sevgilimi görmemle koşarak yanına gidip sarılmıştım. Her şeyimdi ki o benim... Aldığım nefesle kokusunu içime çekip ondan ayrıldığımda, saçımı geri ittiği an göz göze gelmiştik.
Gülerek,
— Ee, geçelim mi içeri? diye fısıldadım.
— Olur ama olmaz, canımın içi. Biri görürse yanlış anlar. Gel, arkada bahçede oturalım, diye fısıldamıştı.
— Düşerim ki sana, dememle eğlenir bir tonda,
— N'aparsın? demişti.
Kafamı eğip gülümseyerek,
— Ne mi yaparım? Çok, çok severim ki, dememle,
— Bak sen, demişti.
Ardından,
— Bekle bakayım, deyip odaya girmesiyle peşinden ben de girip kapıyı kapatmıştım.
— Hiç, demiştim. Bana mont, sana hırka aramada. Otur be.
— Lan...
— Yaa, öyle değil! Böyle kovalanır, dememle gülerek,
— Ee, otur bakalım. Başla anlatmaya, demiştim.
Gözlerime bakarak, yüzündeki ciddiyeti bozmadan,
— Emin misin? Bak, hazır mısın? demişti.
Odanın içindeki sessizlik, sözlerinin ardından daha da ağırlaşmıştı. Parmaklarımı birbirine geçirip başımı hafifçe eğerek,
— Neden sakladın? diye fısıldadığım an,
bakışlarını kısa bir süre kaçırmış, sonra yeniden gözlerime dönmüştü.
— Hani... senden ayrıldığım bir dönem vardı ya? Gerçi ayrılmayıp babamın yanına gittiğim zamandan bahsediyorum, demişti.
Nefesimi tuttuğum anda gözlerime bakıp sesini yumuşatmıştı.
— Nehir'im...
Göğsümde biriken sıkıntıyı bastırmaya çalışarak,
— Tamam. İyiyim. Devam et, lütfen, diye mırıldandım.
Milas, yüzümdeki gerginliği fark etmiş olacak ki yanındaki yere eliyle hafifçe vurmuştu.
— Gelsene, demişti.
Gidip yanına oturduğumda beni kendine çekip sarılmıştı. Omzuna yaslanırken bir yandan da saçlarımı ağır ağır okşamış, nefes alışımı düzene sokmamı beklemişti.
— Bir de masal anlat, Milas, diye fısıldadığım an gülerek,
— Tamam ya... Yemedin. Kabul, demişti.
Dudaklarının kenarında beliren gülümseme, aramızdaki gerginliği biraz olsun dağıtmıştı. Ancak bakışlarıma daha fazla dayanamamış gibi gözlerini telefona indirerek,
— Her neyse, dönüyorum konuya, demişti.
Sesindeki ciddiyet geri dönünce ben de doğrulup ona bakmıştım.
— O zamandan iki hafta ya da taş patlasın üç hafta içinde yoktun, Nehir. Ne sen ne Ay... Aradım, sordum, soruşturdum. Ki ben bunu dokuz yaşındayken yaptım. O sırada buraya gelmişsiniz, demişti.
Sözleri içimde eski, kapalı bir kapıyı aralamıştı. Yutkunup ellerimi dizlerimin üzerinde kenetleyerek,
— Senden ayrıldığım an... Ama peşini bırakmadığım zamana tekabül ediyor bu. O zaman öğrendim, demişti.
Ardından gözlerime bakıp, sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını hafifletmek ister gibi,
— Ve evet, güzelim, diye eklemişti.
Elindeki telefonu avuçlarının arasında çevirip ekranı açmış, birkaç saniye sonra bir video bulmuştu.
— Bu, demişti. Sen ve Emir'siniz. Bunu izle. O zaman anlayacaksın.
Telefonu bana doğru uzatırken kaşları hafifçe çatılmıştı. Ona dönüp,
— Milas... dememle sanki bir şeyi fark etmiş gibi başını yana eğmişti.
— Bir konuda yalan söyledi it. "Emir, korkma ya da merak etme, sen..." demişti videoda bile. Ki senin çektiğin video bu, kardeşim, demiş bir insan olduğunu duydum. Hadi onu geç. Hani it dedi ya... Neymiş? Eğer hayatında biri... Anladın, değil mi? demişti.
Sözlerinin sonuna doğru sesi yükselmiş, yüzündeki kıskançlık ifadesi belirginleşmişti. Dayanamayıp gülmemle kaşlarını kaldırarak,
— Gülmez misin? demişti.
— Ya, Milas! dememle ister istemez kahkaha atmıştım.
Kollarını göğsünde birleştirip bana kuşkuyla bakarak,
— Ya sen beni mi kıskandın? demiştim.
— Ya hayır! Bak, anlamadığım ne biliyor musun? O ite ne, sanane oğlum? İster olur, ister olmaz. Bir de kandırma çabası yok mu? Ulan Ediz...
"Ediz," dememle ister istemez daha çok gülmüştüm.
Milas, yüzüme yaklaşarak gözlerini kısarken alaycı bir ifadeyle,
— Hayatımın anlamı, demişti.
— Kim, kim? demiştim.
— Kim mi? deyip bir anda ellerini belime uzatarak beni gıdıklamaya başlamıştı.
— Lan, lan! Dur! dememe rağmen kahkahalarım odanın sessizliğini doldurmuş, o da durmak yerine daha çok gülmüştü.
Beni kendine çekip sarıldığı an,
— Teşekkür ederim, demişti.
— Efendiiim? dememle,
— Benden vazgeçmediğin için... Her ne kadar savunacak bir tarafım var—
Lafını bölüp kollarımı boynuna dolamıştım.
— Milas... Ben senin neden gittiğini bilmezken sana çok kızgındım. Öfkeliydim. Ama şimdi düşününce... Sen mecburdun. Sırf bizim hayatımız için bizden vazgeçtin. Bunun ne demek olduğunu biliyor musun?
Bir an durup yüzüne bakmıştım.
— Evet, belki saklamaman gerekirdi. Hatta gitmeden önce de bizi koruman gerekebilirdi. Ama mecburdun, Milas'ım. Çaren yoktu. Çünkü biliyorum... Her ne kadar gitmiş olsan da sonunda geri geldin, diye fısıldamıştım.
Gülümseyerek ona bakıp,
— Hem de her ne kadar "gittim" desen bile... Giden insan böyle geri dönüp uğraşmaz ki.
Kısa bir nefes alıp başımı hafifçe sallamıştım.
— Evet, bencillik yaptın. Pislik... Uzaktan koruma işi de neydi öyle? Ama o an bunu yapabildin. Ben de şimdi bunu anlıyorum. O yüzden diyorum ya... İkimiz de haklıyız.
Ona yeniden sarılıp sesimi biraz daha alçaltarak,
— Seni sevmekten vazgeçemedim ki... İyi ki de vazgeçmemişim. O zamanlar kızdım, sövdüm, saydım. Ama şimdi dönüp bakınca... İyi ki dedirttin bana, oğlum, demiştim.
Milas'ın beni kendinden hafifçe çekmesiyle alnımı öpmüş, ardından yanaklarımı öpmüştü. Ben de onu yanağından öpmüştüm.
Gülerek,
— Her neyse, canımın içi... Hadi, izle bakalım videoyu, demişti.
Bölüm etkileşimi
