45. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT
🍯45. Bölüm 🍯
"Nehir'im," diye seslenince,
"Sabır," diye fısıldadım ve yanımdaki gıcık sevgilime döndüm.
"Efendim, Tugay Bey?" dedim.
"Güzelim, Milas diyordun. Ne oldu?"
"Ne mi oldu?"
"Dur, birlikte düşünelim. Ne olmuş olabilir?"
Bunu söyler söylemez gülmeye başladı. Ben de koluna hafifçe vurup,
"Ne olacak? Gelsene, buraya," dedim.
Onu rafların olduğu tarafa çekerken yüzüme, "Ne olmuştu acaba?" der gibi baktı. Gözlerimi devirdim.
"Sen gerçekten çok gıcıksın."
"Bunu daha önce de söylemiştin."
"Çünkü hâlâ öylesin."
"Demek ki hiç değişmemişim."
"Maalesef."
Gülümsemesi genişledi.
"Sen de değişmemişsin."
"Ben değişeceğimi hiç söylemedim."
"Ben de değişmeni istemedim."
"Emin misin?"
"Eminim."
Bir an sessizce birbirimize baktık. Hastanenin soğuk koridorları, Sıraç'ın yüzündeki korku ve içimize çöken belirsizlik hâlâ zihnimin bir köşesindeydi. Burada, marketin renkli raflarının arasında duruyor olsak da o ağır hava peşimizden gelmiş gibiydi.
Milas'ın bakışlarında da aynı yorgunluğu gördüm. Fakat yüzündeki o tanıdık gülümseme, sanki ikimize de kısa bir mola vermek istercesine yerindeydi. Bazen insanın acıyı unutması gerekmiyordu; yalnızca birkaç dakika nefes alabilmesi yetiyordu.
Tam o sırada arkamızdan Ay'ın sesi geldi.
"Nehir! Siz yine ne çeviriyorsunuz?"
Başımı çevirip ona baktım.
"Ne çevireceğiz? Alışveriş yapıyoruz."
Selin de Ay'ın yanından başını uzattı.
"Alışveriş yapan insanların yüzüne bak. İkiniz de suçüstü yakalanmış gibisiniz."
Milas gülerek ellerini kaldırdı.
"Ben masumum. Beni buraya kendisi çağırdı."
"Milas!"
"Ne var? Olanı söylüyorum."
"Her ayrıntıyı paylaşmak zorunda değilsin."
Ay kahkaha atarak yanımıza geldi.
"Sizi beş dakika yalnız bıraktık, yine atışmaya başlamışsınız."
"Ben sadece onu çağırdım," dedim.
"Ben de çağrısına karşılık verdim," diye ekledi Milas.
Selin kaşlarını kaldırdı.
"İkiniz de kendinizi açıklamaya çalışıyorsanız ortada kesin bir mesele vardır."
"Ortada açıklanacak bir şey yok," dedim.
Milas bana bakıp sırıttı.
"Şimdilik yok."
Ona yan gözle baktım.
"Sen sus."
"Peki, güzelim."
"Bir de güzelim diyor."
"Çünkü güzelimsin."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra yüzümü buruşturup,
"Sen bugün fazla konuşuyorsun," dedim.
"Sen de bugün fazla kızıyorsun."
"Bunun sebebi sensin."
"Bunun farkındayım."
"Üstelik bundan memnun gibisin."
"Biraz."
Gözlerimi devirdim.
"Allah bana sabır versin."
"Amin," dedi Ay hemen.
"Sen de mi?"
"Ben yalnızca desteğimi sunuyorum."
Selin gülerek başını salladı.
"Sen tarafsız falan değilsin. Bildiğin Nehir'in tarafındasın."
Ay omuz silkti.
"İkizim o benim."
"İşte benim ikizim," deyip Ay'ın koluna girdim.
Ay'ın sıcaklığı ve Selin'in kahkahası içimdeki düğümü biraz olsun gevşetti. Milas'ın bitmek bilmeyen şakaları da hastanenin sessizliğini zihnimden uzaklaştırmaya başlamıştı. Acı hâlâ oradaydı; Sıraç için duyduğum korku da. Ama artık o korkunun içinde tek başıma değildim.
Milas arkamızdan seslendi.
"Peki ben ne oluyorum?"
Başımı çevirip ona baktım.
"Sen mi?"
"Evet, ben."
"Sen de..."
Bir an düşündüm.
"Başımıza bela oluyorsun."
Milas kahkaha attı.
"Bunu iltifat kabul ediyorum."
"Sen her söyleneni iltifata çeviriyorsun."
"Sen söyleyince daha güzel oluyor."
Bu kez cevap vermedim; yalnızca gözlerimi devirdim. Yine de istemsizce gülümsediğimi fark ettim.
Hastanede yaşananların ağırlığı hâlâ içimdeydi. Sıraç'ın korkusu, cevapsız kalan sorular ve çıkacak sonuç... Hiçbiri aklımdan tamamen silinmemişti.
Ama şu an Ay yanımdaydı.
Selin yanımdaydı.
Milas da her zamanki gibi sinirlerimi bozuyordu.
Ve ben, bütün korkularımın arasında, onların yanında yeniden nefes alabiliyordum.
Birkaç dakikalığına bile olsa içimdeki ağırlığı unutabiliyordum. Belki de tam olarak ihtiyacım olan şey buydu: Her şeyi çözmek değil, yalnızca bu yükü bir süreliğine birlikte taşımak.
Milas elini uzatınca tuttum. Parmakları parmaklarıma değer değmez içimdeki öfkenin dinmesini bekledim ama göğsümdeki sıkışma geçmedi. Aksine, az önce duyduklarım zihnimde yeniden canlandı: Babasının aradığı kız, Milas'ın onu karşılamayı kabul etmesi... Düşüncelerim mideme düğümleniyor, avuçlarımın içi ısınıyordu.
"Güzelim, gerçekten masumum. Kuzenim aradı," dedi.
Sesindeki sakinlik canımı daha da sıktı. Sanki ortada büyütülecek hiçbir şey yoktu; sanki benim içimde bu kadar büyüyen huzursuzluk anlamsızdı.
"Kuzenin mi?"
"Evet."
Kasalar yönüne ilerlemeye başladık. Sıraç ödeme yapmak için önden giderken Milas yanımda yürüyordu. Elimi hâlâ tutuyordu ama parmaklarımı onun avucunda gevşetmiştim. Karşılık veriyormuş gibi görünmek istemiyor, yine de elimi çekerek kırıldığımı ele vermekten korkuyordum.
"Poşet alabilir miyiz?" diye seslendi Sıraç.
Milas hemen açıklamaya koyuldu:
"Siz çıkınca babam aradı. 'Onu alacağım,' diye yazmıştım ama görmedin sanırım."
"Onu" derken kimi kastettiğini biliyordum. Yine de sormak istedim. Belki vereceği cevap, içimde dolaşan o keskin kıskançlığı sustururdu.
"Niye gelmedi?"
Kaşlarımı çattım.
"Yani, neden tanımıyorum ki?"
Asıl sormak istediğim bambaşkaydı: Neden onu benden sakladın? Neden onunla bu kadar rahatsın? Ama kelimeler boğazımda takılıp daha sıradan bir soruya dönüştü.
Milas birkaç saniye sustu.
"Şey... Tanımaman normal mi sence?"
"Milas..."
Sesim sert çıkınca elimi onunkinden çekmek istedim. Fakat bunu yaparsam kıskançlığımın bütün çıplaklığıyla ortaya döküleceğini hissettim. Başımı başka tarafa çevirmekle yetindim.
"Ne var?"
Elini saçlarına atıp mahcup bir ifadeyle yüzüme baktı. Normalde o hâli içimi yumuşatırdı. Şimdi ise çenemi daha sıkı kenetlememe neden oldu. Çünkü ne kadar masum görünürse görünsün, aklımdaki soru değişmiyordu: Madem hiçbir şey yoktu, neden bu kadar açıklama yapıyordu?
Gözlerimi kapatıp açtım.
"E o zaman neden onunlasın?"
"Ne yapayım? Babamla Meriç ısrar etti."
"Ne güzel."
Alaycı sesim ikimizin arasında ince bir bıçak gibi kaldı. İçimdeki kıskançlık kaburgalarımın arasına yerleşmişti; her nefeste başka bir yerime dokunuyordu. Milas'ın başkalarının ısrarıyla da olsa başka bir kızla ilgilenmesi, kendime itiraf etmekten kaçtığım şeyi yüzüme vuruyordu: Onu sandığımdan çok daha fazla önemsiyordum.
Bir an durup ona baktım. Göğsümdeki baskıyı bastırmaya çalışarak konuştum:
"Ben de o zaman beni seven biriyle olayım. Babam istedi diye."
Omzuna hafifçe vurdum. Vuruşum hafifti ama içimdeki kırgınlık değildi. Canımı asıl acıtan, onun başka biriyle olması kadar, bunu benim ne hissedeceğimi düşünmeden anlatabilmesiydi.
Milas şaşkınlıkla bana baktı.
"Ne var yani? Sana söylemeden mi karşılayacaktım?"
"Ne?"
"Duydun."
"Duydum da..."
Cümlesini tamamlamasını beklemeden arkamı döndüm. Biraz daha yanında kalırsam gözlerimdeki öfkenin altından kırgınlığımın görüneceğini biliyordum.
"Ben gidiyorum."
"Öfkeli civciv, dur!"
"Hayır."
"Bir dakika."
"Yok."
Arkamdan gelen gülüşünü duyunca adımlarımı hızlandırdım. Benim içim içimi yerken onun hâlâ bunu tatlı bir atışma sanması, boğazımda yeni bir düğüm oluşturdu.
"Sen gerçekten..."
Cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden koşar adımlarla bizimkilere yetiştim. Yüzümü düzeltmeye çalıştım ama kaşlarım çatılı kaldı. Ellerimi birbirine kenetleyip sakin görünmeye uğraştım.
Ay bana dönüp şaşkınlıkla baktı.
"Nehir, ne oldu?"
"Hiçbir şey."
Cevabım fazla hızlı çıkmıştı. Bu yüzden kimsenin inanmayacağını biliyordum.
Selin hemen araya girdi:
"Senin 'hiçbir şey' dediğin şeylerin sonunda genelde biri suçlu çıkıyor."
"Bu kez çıkmayacak."
Kollarımı göğsümde birleştirdim. Bu, kendimi korumak için yaptığım bir hareketti. Kimse soru sormasın, özellikle de Milas yüzümden ne hissettiğimi anlamasın istiyordum.
Arkamdan yetişen Milas nefesini toparlamaya çalışırken,
"Ben suçsuzum," dedi.
Ona döndüm. Göz göze geldiğimiz anda bakışlarımı kaçırmak istedim ama bu kez de fazla belli olacaktı.
"Sen sus."
Ay kahkaha atarak başını salladı.
"Yine mi atışıyorsunuz?"
"Ben bir şey yapmadım."
Milas hemen araya girdi:
"Ben sadece açıklamaya çalışıyorum."
"Bak, hâlâ konuşuyor."
Asıl söylemek istediğim, "Keşke beni bu kadar kolay kıskandırmasaydın," cümlesiydi. Fakat bunu söylemek yerine yine onunla uğraşmayı seçtim.
Selin gülmeye başladı.
"Bence arabaya binelim. Siz yolda da devam edersiniz."
"Kesinlikle," dedim.
Sıraç poşetleri alıp arabanın bagajına doğru ilerlerken ben de diğerlerinin peşinden yürüdüm. Milas'ın yanımda olduğunu hissediyor ama ona bakmıyordum. Her adımda söylediklerimi zihnimde yeniden tartıyor, fazla ileri gidip gitmediğimi sorguluyordum. Yine de içimdeki sert düğüm çözülmüyordu.
Hiç arkama bakmadan arabaya bindim. Koltuğa oturur oturmaz camdan dışarı döndüm. Böylece yüzümdeki ifadeyi görmeyeceğini düşündüm.
Milas birkaç saniye sonra yanıma geldi.
Kapıyı açıp bana baktı.
"Gerçekten kızdın mı?"
Kalbim, bunu sormasıyla hızlandı. Bir yanım "Evet, hem de çok," diye bağırmak istiyordu. Diğer yanım ise bunu söylersem bütün savunmamın çökeceğini biliyordu.
"Hayır."
"Yüzünden hiç öyle görünmüyor."
"Yüzümün kendine göre fikirleri var."
Kollarımı göğsümde birleştirdim. Dudaklarımın kenarındaki titremeyi bastıramadım. Milas bunu fark etmiş olacak ki biraz daha yaklaştı.
"Peki, güzelim."
"Milas..."
Sesim bu kez öfkeden çok yorgun çıktı.
"Tamam, sustum."
Bir süre sessiz kaldı. Sonra elini koltuğun üzerinde benim elime yakın bir yere bıraktı. Dokunmadı ama orada olduğunu hissettirdi. Bu küçük hareket, içimdeki sertliği istemeden gevşetti. Yine de hemen yumuşamak istemiyordum. Kıskandığımı anlamasını istemesem de beni bu kadar kolay üzebileceğini düşünmesini istemiyordum.
Bu kez istemsizce gülümsedim. Gülümsememi saklamak için başımı camdan dışarı çevirdim.
Hastanede başlayan o ağır günün içinde, birkaç dakika önceki gerginliğe rağmen yine kendimizi saçma sapan bir tartışmanın içinde bulmuştuk. Ben kıskançlığımı saklamaya çalışmış, Milas umursamaz görünerek beni daha da kızdırmış, ikimiz de asıl söylemek istediklerimizi birbirimize takılarak örtmüştük.
Belki de bazen insanın ihtiyacı olan şey tam olarak buydu.
Her şeyi hemen çözmek değil.
Kırgınlığını anlatamasa bile yanında kalacak, seni kızdırsa da sonunda güldürebilecek insanların olması.
"Güzelim," dedi.
"Ne var?" deyip ona döndüm.
"Yav, ne yaptım ki? N'aptım da kızdın, Çevik kız?"
Bana bakarken daha fazla dayanamadım; içimde birikenleri söyledim:
"Bir bana âşık demediğin kaldı. Kız zaten bana, sanki beni yiyecekmiş gibi bakıyor. Ama sen onu görme, sen beni gör, değil mi?"
"Anca ne güzel ya..."
"Lan, benim ne suçum var?"
"Hani kuzenim ya."
"Vallahi helal ya, ne güzel. Ama senin suçun..."
Bir an durup ona baktım.
"Bana bunu şu an, bu ortamda söylemen."
"Ne diyeyim?"
"Kız bana öyle bakarken ona nispet mi yapayım?"
"Hiç mi tanımadın lan sen beni?" dedim.
"Yok," dedi.
Bir an ona öylece baktım.
"Canımın içi, başka bir şey mi oldu?"
"Çevik, seni boğarım!" dememle beni kendine çekip sarılması bir oldu.
Kollarını belime doladı, göğsünü sırtıma yasladı. Bırakmak yerine beni biraz daha kendine çekti.
"Ya bırak," dedim ama sesimdeki itiraz, kollarının arasından çıkmaya yetmedi.
"Yok."
"Yav, sarılmak istemiyorum."
"Bırak demen, bırakacağım anlamına gelmiyor ki, güzelim."
Çenesini omzuma yasladı. Sıcak nefesi saçlarımın arasına karışırken kalbimin, bütün öfkeme rağmen, hızlandığını hissettim.
"Harbi, niye sormuyorsun?"
Yanağıma bir öpücük kondurdu.
"Sorsam bırakırım," dedi. "Çünkü ne söyleyeceksen dinleyeceğimi biliyorum."
Sesindeki yumuşaklık, bütün itirazlarımı boğazımda düğümledi. Yenilmiş bir hâlde ona döndüm. Aramızdaki mesafe iyice kapanmıştı; gözleri gözlerimde, elleri hâlâ belimdeydi.
Elimi kaldırıp yanağını okşadım. Parmaklarım çenesine doğru kayarken bakışları dudaklarıma indi.
"Sanırım seni bu yüzden sevdim," diye mırıldandım.
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Başını elime doğru eğip avucuma bir öpücük bıraktı.
"Affet be, canımın içi."
"Hımm..." dedim, bakışlarımı ondan ayırmadan. "Ama yine de haklıyım. Kız resmen senden hoşlanıyor."
"Ne alaka ya? Nereden çıkardın bunu?"
Beni yeniden kendine çekip sarıldı. Bu kez kolları daha korumacıydı; sanki söylediklerimden çok, içimde büyüyen kıskançlığı susturmaya çalışıyordu.
"Vallahi, bu kadar rahatsız olacağını bilmiyordum," dedi. "Bilseydim gider miydim sence?"
Bir an sustum. Başımı göğsüne yasladım. Kalp atışlarını duyabiliyordum; düzenli, sakin ve benimkinden çok daha kararlıydı.
Sonra alçak sesle,
"Milas Tugay, aynı şeyi ben yapsam ne yapardın?" diye fısıldadım.
Beni kendinden biraz uzaklaştırıp yüzüme baktı. Gözlerinde eğlenceden çok, cevabını zaten bildiğimi anlatan bir ifade vardı. Alnımdan öptü.
"Belli değil mi?" dedi.
Öpücüğünün sıcaklığı hâlâ alnımdaydı.
"O zaman haklıyım."
Tam o sırada duyduğum korna sesiyle irkildim. Milas'ın kollarından sıyrılıp başımı arabaya çevirdim.
"Ben sağır oldum abi, duymuyorum. Basma şu kornaya da boşuna dayak yemeyelim."
Sıraç'ın sesi hemen ardından geldi:
"Onlardan değil, benden yiyecek gibisin."
Aynı anda arabayı bize doğru döndürünce gözlerimi devirdim.
"Sevdiğim..."
Milas başını ona çevirip gülerek konuştu:
"Abi, sevdiğim kadının abisi olmasan imkânsız gibi bir şeydi ama... Hayat işte."
"Sıraç," dedim.
"Camı açsana,"
"Neden?"
"Hava biraz sıcak gibi."
İkizim hemen atıldı.
"Hava mı sıcak?"
"Nehir'im," dedi Selin, ben daha cevap veremeden.
"Aşkım, gülmeyin ya. Vallahi piştim. Hava resmen kırk derece," dedim.
Sıraç dikiz aynasından bana bakıp kaşını kaldırdı.
"Bak sen..."
"Neye bakıyoruz?" diye sordum.
Ay kahkahayı patlattı.
"Sen gerçekten hiçbir şey anlamamış gibi mi yapıyorsun?"
"Ne anlamamışım?"
Selin başını iki yana salladı.
"Aşkım, az önce Milas'a kızıyordun."
"Evet?"
“Şimdi birden hava kırk derece oldu.” diyorsun.
“Çünkü gerçekten sıcak.”
Sevdiğim adam yanımda gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
Ona dönüp kaşlarımı çattım.
"Sen de gülme."
"Gülmüyorum."
"Gülüyorsun."
"Biraz."
"Milas!"
Sıraç yine dikiz aynasından bize baktı.
"Ben yolu takip ediyorum ama yanımda ki koltuktaki hava durumunu da canlı yayından izliyorum."
"Abi, sen arabayı sür."
"Zaten sürüyorum. Ama belli ki bazıları da duygusal trafik yaratıyor."
Ay hemen araya girdi.
"Bence Sıraç her şeyi anladı."
"Ne anladı?"
Selin gülerek cevap verdi.
"Senin kıskandığını."
"Ben kıskanmadım."
Milas hiç düşünmeden lafa girdi.
"Kıskandın."
Başımı ona çevirdim.
"Sen sus."
"Tamam."
Bir saniye bile geçmeden ekledi:
"Ama kıskandın."
"Çevik!"
Ay ve Selin aynı anda kahkahaya boğulunca ben de başımı koltuğa yasladım.
"Vallahi hepiniz birleşmişsiniz."
Sıraç sakin sakin konuştu.
"Daha eve varmadan aile meclisi kuruldu. Gündem belli, karar da belli."
"Abi, sen de onlara katılma."
"Ben katılmıyorum. Sadece tutanak tutuyorum."
Ay hemen güldü.
"Hiç tarafsız gibi durmuyorsun."
"Ben tarafsızım," dedi Sıraç. "Ama deliller oldukça ikna edici."
"Sıraç!"
"Ben sadece arabayı kullanıyorum."
Ay öne doğru eğilip parmağını havaya kaldırdı.
"Benim kararım net: Nehir suçlu. Savunması da 'hava sıcak' olduğu için geçersiz."
"Sen ne zamandan beri mahkeme kuruyorsun?"
"Sen ne zamandan beri bu kadar kötü yalan söylüyorsun?"
Selin, Ay'a dönüp ciddi bir ifadeyle başını salladı.
"İtiraz ediyorum. Nehir'in yalanı kötü değil, sadece fazla şeffaf."
"İkiniz de susun."
"Bak," dedi Ay, "sanık susturma yoluna gitti. Bu da suçunu kabul ettiğini gösterir."
"Ben sanık değilim!"
"Şimdilik," diye ekledi Selin. "Milas'ın elini tutmaya devam edersen dosya büyür."
Milas elimi usulca tutunca ona döndüm.
"Ne var?"
"Hiç."
"Niye elimi tutuyorsun?"
"Canım istedi."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Elim onun elinin içinde kalırken başımı yeniden cama çevirdim.
Ay'ın sesi ön koltuktan geldi.
"Eyvah."
"Ne oldu?"
"Barıştınız."
"Barışmadık."
Selin gülerek araya girdi.
"Tamam aşkım, siz barışmadınız. Sadece el ele tutuşup diplomatik ilişkileri yeniden başlattınız."
Ay hemen ekledi:
"Bence ateşkes ilan edildi. Ama Nehir hâlâ hava durumunu bahane ediyor."
"Gerçekten sıcak," diye mırıldandım.
Sıraç direksiyonu çevirirken sakin bir sesle konuştu.
"Dışarıdaki sıcaklık otuz iki derece. Arabadaki sıcaklık ise Milas'ın elini tutmasından beri ölçüm cihazlarının sınırlarını aştı."
"Sıraç!"
"Ben sadece verileri aktarıyorum."
Bu kez üçü birden gülmeye başlayınca gözlerimi devirdim.
"Vallahi piştim ya!"
"Ona ne şüphe," deyip arabayı içeri sokmasıyla Sıraç'a dönüp,
"Sıraç," dememle eş zamanlı,
"Eee, şimdi ne yapacağız?" diye sordum.
"Neyi?" diyen Selin'le Milas'ın bakışları bana dönerken, Sıraç hâlâ tek kelime etmemişti.
"Anlatmayacaksın, değil mi? Hâlâ sus pus," dedim.
"Hayır, neyi bekliyoruz da söylemiyorsun?" diye sinirle solumamla,
"Duru," demesiyle ona baktım.
"Ne değişti?" diye fısıldadım.
"Bu saatten sonra karışmıyorum," derken,
"Yalan demiyordum," deyip arabadan inmemle arkasından baktım.
"Evet," diye fısıldamamla kapıyı çalmıştım.
Kapıyı Barçın açtığında, yüzündeki şaşkınlığı gizlemeye çalışarak,
"Hoş geldin mi diyelim, gidersin mi?" dedi.
"Ne o, üzülür müsün? Ne kadar çok sevenim varmış, Gökçe," diye fısıldadığımda sesimdeki heyecanı bastırmaya çalışmıştım.
"Neredesiniz be kızım?" diye seslendi.
"Ayy, neler oldu bir bilsen," diye mırıldandım. Tam o sırada cebinden çekirdek çıkarıp yanımıza geldi ve elini uzattı. Biraz alıp çitlemeye başladığımda, ikimizin de söyleyeceklerini toparlamaya çalıştığı o kısa sessizlik aramıza yerleşti.
"Akşama anlatırım, olur mu?"
Barçın, sanki söyleyeceği şeyden kendisi de emin değilmiş gibi bir an duraksadı.
"Bu akşam olmaz. Hatta... hazırlanın, Karadeniz'e gidiyormuşuz. Babam söyledi. Neymiş efendim, sizi görmek isteyen babaannem ve dedem varmış."
"Milas."
Elimi tuttuğu anda parmaklarının titrediğini hissettim. Ben de ne diyeceğimi bilemeden ona bakakaldım.
"Git sakın."
Elini daha sıkı tutup içimde kabaran heyecanı saklamaya çalışarak,
"Tek bir şartla," dedim.
"Neymiş?"
Babamın sesini duyunca irkilip ona döndüm.
"Milas Tugay da gelebilir mi?"
Sözcükler ağzımdan çıkar çıkmaz, cevabı beklerken nefesimi tuttuğumu fark ettim.
Ne yapmak istediğimi anlamış gibi babam,
"Nehir..." dedi.
Sesindeki şaşkınlıkla birlikte benim de çekingenliğim arttı.
"Yanlış anlamayın ama gelmek ister misin diye sor, babam. İsterse tabii ki gelebilir, baba."
Derin bir nefes alıp babama baktım.
"Azıcık konuşalım mı?"
"Güzelim," diye duyduğum sesle,
"Hayır," demiştim ona bakmamla.
O an içimde bir şeyin düğümlendiğini hissettim. Ne söyleyeceğini tahmin edebiliyordum ama bu kez geri adım atmak istemiyordum.
"Eğer beni gerçekten seviyorsan, hatta âşıksan, arkanda değil yanımda ol, olur mu?" dememle babama dönmüştüm.
Bunu söylerken sesim titremesin diye kendimi zor tutuyordum. Çünkü ondan istediğim şey aslında yalnızca Milas'ın bizimle gelmesine izin vermesi değildi. Yanımda olduğunu bilmek, verdiğim kararlarda beni yalnız bırakmayacağını hissetmek istiyordum.
"Lütfen be baba," diye fısıldadığım an gözlerime bakmıştı.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sanki yüzümdeki ısrarı değil, söyleyemediklerimi anlamaya çalışıyordu.
Sonunda bakışları yumuşadı.
"Gel bakalım," demişti.
O iki kelimeyi duyduğum an içimde tuttuğum nefesi bıraktım.
Dudaklarımda istemsiz bir tebessüm oluşurken gözlerimi kısa bir an kapattım.
İçimden yalnızca tek bir şey geçmişti.
Bu kez yanımda olacaklardı.
"Kızım," diye seslendi.
"Baba," diye fısıldadım.
"Gel bakalım."
Onu takip ederek odaya girdim.
"Baba... Odan ne güzelmiş."
Elini uzattı. Ben de tuttum.
"Bir şey soracağım..."
"Sor, babam."
"Siz..." Bir an duraksadım. "İyi anlaşıyor musunuz?"
Ne demek istediğimi anlamış gibi başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Ne?" diye fısıldadım.
"Ne sanıyorsun be babam?" Kaşlarını kaldırdı. "Sizi, o çok sevgili ailemi tanıtmak için götürüyorum sadece."
Bir süre sustu. Ardından sesi ciddileşti.
"Nehir'im, senden istediğim; ikizini, üçüzünü, hatta Milas'ı bile koruman. Çünkü biliyorum, babam..."
Sesi değişti.
"Bu adam iyi biri değil. Annen bile onunla anlaşamıyor, biliyor musun ? Ama ben hep yanınızdayım. Bu da sana sözüm."
Gözlerine baktım.
"Gitmek istemezsen bile..."
"Ceza alsın istiyorum."
Yüzüme baktı.
"Bak, eğer engel olmamı istiyorsan..."
"İstemiyorum."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
"Öyleyse yap kızım. Çünkü haklısın. Sonuna kadar git. Gerekirse tutuklat."
"Neden engel olmuyorsun? Neden karşı çıkmıyorsun?"
"Gelsene."
Yanına gittim. Bilgisayarın bir tuşuna basıp ekranı bana çevirdi.
"Şunu izle."
Ekrana bakarken konuşmaya başladı.
"Şahsen ben bunu görünce bir kez daha 'İyi ki Milas Tugay'ı sevdin,' dedim. Didiştiğime bakma."
Yanıma bir sandalye çekip videoyu başlattı.
"Yeter."
Sesim titremişti. Daha ilk saniyelerde mideme sert bir ağrı saplanmış, parmak uçlarım buz kesmişti. Ekrandaki her görüntü, içimde kapalı tuttuğum bir kapıyı zorlayarak açıyordu. Ne izleyeceğimi bilmiyordum ama bedenim, karşıma çıkacak şeyden çoktan korkmaya başlamıştı.
Gözlerimi ekrandan ayıramıyordum.
"Sevdiğim adam yetmez mi? Daha ne?"
İçimden, "Lütfen başka bir şey söyleme," diye geçiriyordum. "Lütfen Milas'a dokunmuş olma. Lütfen onu daha fazla incitmiş olma." Ama görüntüler ilerledikçe bu dileklerimin hiçbir anlamı kalmadı.
Videodaki sözleri duydukça içimde bir şeyler ağırlaşıyordu.
"Sen ne yaptın? Bir de babam mısın sen şimdi? Sen benim gözümde iğrenç bir herifsin. Bana bak, benden her şeyimi iste ama ondan ayrılacaksın. Duydun mu? Onu mahvederim. Biliyorsun, bebekken en acı günde yaptım. Şimdi hayli hayli yaparım."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Babamın sesi odada yankılanırken kulaklarım uğulduyordu. Ellerimi dizlerime bastırdım ama parmaklarımın titremesini durduramadım.
"Hayır..." diye geçirdim içimden. "Bunu gerçekten söylemiş olamaz. Milas'a bunu nasıl yapabildi?"
Göğsüm daraldı. Sanki biri kalbimin üzerine ağır bir taş koymuştu. Öfke, midemde yanan bir ateş gibi yükselirken korku da içime sızıyordu. Ekrandaki adamın yüzüne bakamıyor, ama gözlerimi de ondan ayıramıyordum.
Videoyu durdurdum.
"Baba..."
Sesim neredeyse çıkmamıştı. Dudaklarım uyuşmuş, boğazım kurumuştu.
"Başlatmadan önce devamını izle," diye fısıldadı.
Ekrana yeniden baktım.
Parmağım oynat tuşuna giderken içimden bir ses, "Dur," diye bağırıyordu. Fakat başka bir ses daha vardı; gerçeği bilmek, Milas'ın neler yaşadığını anlamak isteyen bir ses. O sese yenildim ve videoyu yeniden başlattım.
"Şimdi onu araştırmamı, hatta ona zarar vermememi istiyorsan ayrılacaksın."
"Sen... Sen ne iğrenç herifsin be. Bir de babam olacaksın."
Dişlerimi sıktım. Tırnaklarım avuç içlerime battı. İçimde yükselen öfke, gözlerimde biriken yaşları bile bastırıyordu.
"Bunu nasıl söyleyebildin?" diye düşündüm. "Bir insan kendi çocuğuna nasıl böyle konuşur? Milas'ın karşısında nasıl bu kadar acımasız durabildin?"
Karşı taraftan gelen cevapla gözlerim doldu.
"Ben senin sadece biyolojik babanım, o kadar."
Sanki o cümleyle içimde bir şey kırıldı. Gözlerimin önündeki görüntü bulanıklaştı. Milas'ın yıllardır taşıdığı yalnızlığı, kendini ait hissedemeyişini ve bütün bunların arkasında bu adamın olduğunu düşündükçe nefes almak daha da zorlaştı.
Elimi sıktım.
"Baba..."
"Şşt..."
Tam o sırada duyduğum sevdiğim adamın sesiyle gözümdeki yaşı sildim.
"Ona dokunma, tamam."
Milas'ın sesindeki çaresizliği duyduğum an kalbim acıyla burkuldu. Onu hiç böyle duymamıştım. Güçlü, öfkeli ve herkese karşı dimdik duran Milas gitmiş; yerine sevdiği insanı korumak için kendinden vazgeçmeye hazır biri kalmıştı.
"Tamam. Ayrılacağım."
"Hayır," diye geçirdim içimden. "Bunu söylemek zorunda kalma. Kendinden vazgeçme. Benim için, bizim için böyle bir bedel ödeme."
"Dikkat et."
Videoda onu takip ettiğini gördüğüm an nefesimi tuttum.
Kalbim göğsümde öyle hızlı çarpıyordu ki babamın duyacağından korktum. Ekrandaki her adımda omuzlarım geriliyor, bedenim istemsizce öne eğiliyordu. Sanki onu gerçekten takip ediyor, odanın köşesinde ne olacağını ben de bekliyordum.
Gördüğü bardağı alıp kırmasıyla sesindeki öfkeyi daha da net duydum.
Camın kırılma sesiyle irkildim. Bir an gözlerimi kapattım, fakat görüntü zihnime çoktan kazınmıştı. İçimdeki korku öfkeye dönüştü.
"Ben oğlumdan memnunum. Kimse senin benim öz oğlum olduğunu bilmeyecek, Milas."
"Tugay."
"Benim adım."
O an gözlerim yeniden doldu. Milas'ın kendi adını, kendi kimliğini savunurkenki hâli içimi yaktı. Sanki yıllardır elinden alınmaya çalışılan her şeyi tek bir cümleyle geri istiyordu.
Ardından sesi duyuldu.
"Ve kabul et, sen de Nehir'e dokunmayacaksın."
"Baba," diye fısıldadım.
Sesim kırılmıştı. İçimdeki öfke artık yalnızca babama değil, Milas'ın bu tehditlerin ortasında tek başına kalmasına da yönelmişti.
Videodaki o adamın sesi yeniden duyuldu.
"Baba, bana kendini övmek için bile olsa..."
Sözlerimle gözlerim doldu.
"Bana böyle anlatmadı. Neden?"
Kafamın içinde aynı soru dönüp duruyordu. "Neden bana hiç anlatmadı? Neden bütün bunları tek başına taşıdı? Neden beni korumak için kendini ateşe attı?"
Babam bana baktı.
"Neden mi?"
Gözlerindeki hayranlığı saklama gereği duymadan konuştu.
"Daha devamı var. Ama onunla konuş. Ne olursa olsun yanınızdayım. Çünkü biliyorum, o çocuk o şerefsizin değil, benim çocuğum."
Gözlerimden bir damla yaş süzüldü.
Bu cümle, içimdeki bütün savunmayı yıktı. Milas'ın yalnız olmadığını bilmek istiyordum. Onu koruyacak birilerinin olduğunu duymaya ihtiyacım vardı. Ama aynı anda, bütün bunları yaşamak zorunda kalmış olması içimi paramparça ediyordu.
"O yüzden git ona sarıl, Nehir'im. Sımsıkı tut ve bırakma."
"Baba..."
"Yanınızdayım. Milas istemese bile o şerefsizin çektiklerini ödetmek istiyorsan yap kızım. Çünkü..."
Gözlerimin içine baktı.
"Milas."
İçimdeki öfke yeniden kabardı. Milas'ın uğradığı her haksızlık, duyduğum her tehdit, onun sustuğu her an gözümün önünden geçti.
"Öyle böyle değil, bayağı iyi savunmuş ve intikamını almış."
Yüzüne baktım.
Sesim titriyordu ama bu kez korkudan değil, içimde biriken öfkeden.
"Git."
"Babam..."
"Git. Şu an ne yapmak istiyorsan amcanla ben yanındayız."
Bu sözlerle içimdeki düğüm biraz gevşedi. Hâlâ öfkeliydim, hâlâ kırgındım, hâlâ videoda duyduğum her cümle içimde yankılanıyordu. Ama artık yalnız olmadığımı biliyordum. Milas'ın yanına gitmeliydim. Ona sarılmalı, bütün korkusunu ve acısını tek başına taşımayacağını göstermeliydim.
Boynuna sarılıp onu öptüm.
"Teşekkür ederim."
Kollarımı boynuna daha sıkı doladım. Gözyaşlarım yanağıma süzülürken nefesimi toparlamaya çalıştım.
Kulağına doğru eğildim.
"Sağ ol, baba," diye fısıldadım.
Daha fazla durmadan koşarak odadan çıktım.
Koridordan çıktığım anda nefesimi toparlamaya çalıştım.
Ama ne kadar derin nefes alırsam alayım, göğsümün ortasına oturan ağırlık yerinden kıpırdamıyordu. Ciğerlerime dolan hava yetmiyor, boğazımda düğümlenen şey her nefeste biraz daha büyüyordu.
Videodaki sesi hâlâ duyuyordum.
"Ona dokunma, tamam."
Gözlerimi kapattım.
Keşke duymasaydım.
Keşke o görüntüleri hiç görmeseydim. Keşke Milas'ın bütün bunları tek başına yaşadığını, korkusunu öfkesinin arkasına sakladığını, canı yanarken bile kimseye belli etmemeye çalıştığını bilmeseydim.
Ama artık biliyordum.
Ve bazı şeyleri öğrendikten sonra insan, onları hiç bilmemiş gibi davranamıyordu.
Parmaklarımı avuçlarımın içine geçirdim. Tırnaklarım tenime batarken duyduğum küçük acı, içimdeki karmaşayı susturmaya yetmedi.
Onu bulmalıydım.
Salona girdiğimde gözlerim hemen onu aradı.
Yoktu.
Kalabalığın arasından bakışlarımı geçirdim. Kahkahalar, konuşmalar, ortamın boğuk sesi birbirine karışıyordu. Herkes yerli yerindeydi ama Milas'ın yokluğu, salonun ortasında kocaman bir boşluk gibi duruyordu.
"Ay ışığım," dedim.
İkizim bana döndü.
"Ne oldu?"
"Milas nerede?"
"Dışarı çıktı."
Başımı salladım. Daha fazla soru sormasına izin vermeden kapıya yöneldim. Eğer şimdi durup açıklama yapmaya çalışırsam, sesim titrerdi. Gözlerim dolar, herkes ne olduğunu anlardı. Ben ise henüz ne hissettiğimi kendime bile anlatamıyordum.
Bahçeye çıktığımda serin hava yüzüme çarptı.
Tenimdeki sıcaklığı alıp götürmesini bekledim. Olmadı. Kalbim hâlâ hızlı atıyor, kulaklarımda kendi nabzımın sesi çınlıyordu.
Biraz ileride onu gördüm.
Tek başına duruyordu.
Sırtı bana dönüktü. Omuzları normalden daha düşük, başı hafifçe öne eğikti. Ellerini cebine sokmuştu ama parmaklarının kumaşın altında hareket ettiğini görebiliyordum. Sanki kendini yerinde tutmak için bir şeylere tutunmaya çalışıyordu.
Bir süre sadece baktım.
Karşımda duran kişi, biraz önce ekranda gördüğüm çocukla aynıydı. Aynı omuzlar, aynı koyu saçlar, aynı suskun duruş.
Ama ben onu artık başka türlü görüyordum.
Herkese karşı güçlü duran sevdiğim adamın da korkuları vardı. Onun da canı yanmıştı. Belki de bütün o alaycı cümlelerin, umursamaz gülümsemelerin altında sürekli tetikte bekleyen bir çocuk vardı.
Ve belki de bütün bunları bana anlatmamasının sebebi, beni kaybetmekten korkmasıydı ya da tepkimden onu duygusal olarak boğmamdan bile olabilirdi.
Bu düşünce içimde hem sıcak hem de acı bir şey bıraktı.
Bana güvenmediği için mi susmuştu, yoksa bana fazla güvendiği için mi?
Yavaşça ona doğru yürüdüm.
Ayakkabımın altında ezilen taşların sesi bahçenin sessizliğinde belirginleşti. Adımlarımı duyunca omuzları gerildi. Ardından arkasını döndü.
Beni görünce yüzündeki ifade değişti.
Önce şaşırdı. Sonra gözleri yüzümde gezindi; kızarmış gözlerimi, sıkılmış dudaklarımı, ellerimi nereye koyacağını bilemeyen hâlimi fark etti.
"Öfkeli civciv?"
Cevap vermedim.
Sadece ona baktım.
Milas'ın dudaklarının kenarında beliren küçük gülümseme birkaç saniye içinde söndü.
"Ne oldu?"
Yine sustum.
Sesini duyduğum anda içimdeki bütün cümleler birbirine dolanmıştı. Ona kızmak istiyordum. Sarılmak istiyordum. Neden bana anlatmadığını sormak, sonra da hiçbir şey sormadan yanında durmak istiyordum.
Bir adım daha attım.
"Sevgilim..."
"Efendim?"
Sesindeki o alışıldık hafiflik, aramızdaki gerilimi dağıtmaya yetmedi. Tam tersine, gözlerimin daha fazla dolmasına neden oldu.
"Bana neden anlatmadın?"
Gülümsemesi tamamen silindi.
"Neyi?"
"Her şeyi."
Bakışlarını kaçırdı. Çenesindeki kas gerildi. Birkaç saniye boyunca bahçenin karanlık tarafına baktı; sanki orada, benim soruma vereceği cevaptan daha kolay bir şey bulabilirmiş gibi.
Ben ise bu kez kaçmasına izin vermedim.
"Videoyu izledim."
Bir anda sessizleşti.
Rüzgâr ağaçların yapraklarını hışırdattı. Uzakta bir kapı kapandı. Milas'ın nefes alışındaki değişikliği, aramızdaki mesafeye rağmen duyabiliyordum.
"Babam bana gösterdi."
Başını hafifçe eğdi.
"Anladım."
Sesi o kadar sakindi ki bu sakinlik canımı daha çok yaktı. Sanki yıllardır taşıdığı bir yükten söz etmiyordu da hava durumundan bahsediyordu.
"Ben anlamadım."
Kaşlarını çattı.
"Neyi?"
"Bunu nasıl tek başına taşıdığını anlamadım."
Milas'ın parmakları cebinin içinde kıpırdadı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Nefesi verirken omuzları biraz daha çöktü.
"Nehir..."
"Hayır."
Sesim titredi. Bu kez titremesini saklamaya çalışmadım.
"Bu kez beni susturma."
Bana baktı.
Gözlerimdeki yaşları görünce yüzündeki sertlik yumuşadı. Bir an elini kaldıracak gibi oldu, sonra vazgeçti. Parmakları havada kararsızca kıvrılıp yeniden yanına düştü.
O küçük hareket bile içimi parçaladı.
Bana dokunmak istiyor ama dokunmaya hakkı olmadığını düşünüyordu.
"Beni korumaya çalıştın, değil mi?"
Cevap vermedi.
"Benden uzak durmaya çalıştın."
Yine sustu.
"Çünkü bana bir şey olmasından korktun."
Bu kez gözlerini gözlerimden kaçırmadı.
"Evet."
O tek kelimeyle içimdeki bütün öfke dağıldı.
Sanki göğsümde sıkıca tuttuğum bir ip bir anda çözülmüş, geriye yalnızca acı kalmıştı. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Hemen silmek istedim ama elim yanağıma ulaşmadan Milas'ın bakışları o damlayı takip etti.
"Peki ya sen?"
Milas sustu.
"Senin başına bir şey gelmesinden kim korkacaktı?"
“Susma, susmasana. Söyle hadi.” diye ona vurmamla,
Dudaklarını birbirine bastırdı. Çenesini sıktı.
Birkaç saniye boyunca yalnızca yere baktı. Ayakkabısının ucuyla toprağı eşelerken yüzündeki o kendinden emin ifade tamamen kayboldu.
"Ben alışkınım."
Başımı hemen iki yana salladım.
"Hayır."
Bir adım daha yaklaştım. Artık aramızda yalnızca birkaç karış mesafe vardı. Onun üzerinden gelen soğuk hava ve odunsu kokusu birbirine karışıyordu.
"Buna alışmış olamazsın."
Milas bana baktı.
Gözlerinde ilk kez saklamaya çalışmadığı bir yorgunluk vardı. Sanki yıllardır kapalı tuttuğu bir kapı aralanmış, içeride biriken her şey yüzüne vurmuştu.
"Belki de olmak zorunda kaldım."
O cümleyle içim acıdı.
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Çünkü bazı cümlelerin karşısında teselli vermek yetersiz kalıyordu. "Geçti" diyemezdim. Geçmemişti. "Bir daha olmayacak" diyemezdim. Bunu garanti edemezdim.
Yapabileceğim tek şey, gitmemekti.
Sonra sadece,
"Artık değilsin," dedim.
Kaşları hafifçe çatıldı.
"Ne?"
“Artık yalnız değilsin.”
“Ben hep varım.” deyip elini alıp kalbimin üstüne koymamla, “Hep de var olacağım. Duydun mu? Seviyorum oğlum seni.”
Gözlerimin içine baktı. Bu kez bakışlarında kaçacak yer aramıyordu. Yalnızca söylediklerime inanıp inanmaması gerektiğini anlamaya çalışıyordu.
“Ben varım.”
Sözler ağzımdan çıktığı anda kalbim hızlandı. Bu cümleyi söylerken ne kadar ciddi olduğumu ben bile bilmiyordum. Belki de korktuğum şey tam olarak buydu: Onun yanında kalacağıma söz verirken, kendi kalbimi de onun ellerine bırakıyordum.
"Ben buradayım, Milas."
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Milas'ın boğazı hareket etti. Gözlerini kısa bir an kapattı. Sanki bu iki cümle, beklediğinden daha ağır gelmişti.
Sonra çok hafif bir gülümseme belirdi yüzünde.
"Baban sana bayağı gaz vermiş."
Gözlerimi devirdim. Gülmeye çalıştım ama sesim boğazımda kırıldı.
"Romantik bir anı da mahvettin."
"Ben mi?"
"Evet, sen."
"Ne yapayım? Ağlamanı mı izleyeyim?"
"Evet."
"Yok, onu yapamam."
"Neden?"
Bakışları yeniden yüzüme döndü. Bu kez gülümsemesi yoktu.
"Çünkü seni ağlarken görmekten nefret ediyorum."
Bu kez gülümseyemedim.
Sadece ona baktım.
"Ben de seni böyle görmekten nefret ediyorum."
Milas'ın bakışları yumuşadı.
"Nasıl?"
"Güçlü görünmeye çalışırken aslında ne kadar yorulduğunu görmekten."
Sözlerimden sonra yüzündeki ifade değişti. Omuzları biraz daha gevşedi ama bu rahatlamak değildi. Daha çok, artık kendini dik tutacak gücü kalmamış gibiydi.
Bir an sustu.
Sonra çok alçak bir sesle,
"Sen benim bütün savunmamı çözdün, farkında mısın?" dedi.
İstemeden gülümsedim.
"Geç kaldın. Ben seni çoktan çözdüm."
"Öyle mi?"
"Evet."
"Peki ne buldun?"
Bir an düşündüm.
Onunla ilgili bildiğim her şeyi zihnimden geçirdim: Beni sinirlendiren bakışlarını, zor zamanlarda bile yaptığı saçma şakaları, kimse görmesin diye sakladığı ellerindeki titremeyi, bir şey söylemek yerine susmayı seçtiği anları...
"Beni deli eden bir çocuk."
Güldü ama gülüşü kısa sürdü. Gözlerinin altında biriken yorgunluk, o gülüşün içine bile sızmıştı.
"Başka?"
"Beni sürekli sinirlendiren biri."
"Devam."
"Bazen dünyanın en büyük aptalı."
"Vay be."
"Ve..."
Sözüm yarım kaldı.
Milas'ın gözlerine baktım. Bu kez içimdeki cümleyi geri çekmek istemedim. Korksam da söylemek istedim.
"Ve seni kaybetmekten korktuğum kadar kimseyi kaybetmekten korkmadığımı fark ettim."
Gülümsemesi yavaşça kayboldu.
Yüzünde yalnızca bana baktığı o ciddi ifade kaldı. Gözleri parladı ama başını çevirmedi. Dudaklarını araladı, bir şey söylemek istedi; sesi çıkmadı.
Milas'ın kırılganlığı ilk kez bu kadar açıktı.
Onu incitmekten korktuğum kadar, söylediklerimin ona iyi gelmesini de istiyordum.
"Ben de senden vazgeçmekten korktum."
Kalbim hızlandı.
"Vazgeçme."
Sesi çok hafif çıkmıştı. Neredeyse rüzgârın içinde kaybolacaktı.
Milas bir an sustu. Sonra ellerini cebinden çıkardı. Parmaklarını açıp kapattı; sanki bana dokunmadan önce kendini ikna etmesi gerekiyordu.
"Vazgeçmeyeceğim."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Bu kez nefesim göğsümde takılı kalmadı.
Sonra ona sarıldım.
Hiçbir şey söylemeden.
Kollarımı beline dolayıp başımı omzuna yasladım. İlk anda bedeni gerildi. Sanki sarılmamı beklemiyor, ne yapacağını bilmiyordu. Ardından nefesini tuttuğunu hissettim.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra kolları yavaşça sırtıma kapandı.
Beni kendine çekerken hareketleri dikkatliydi; fazla sıkarsa kırılacakmışım gibi, gevşek bırakırsa kaybolacakmışım gibi sarılıyordu. Çenesini saçlarımın üzerine yasladı. Kalbinin göğsünde düzensizce attığını duyabiliyordum.
O an bütün gece boyunca içimde biriken korku biraz olsun dağıldı.
Milas'ın parmakları sırtımda hafifçe kıpırdadı. Beni gerçekten tuttuğundan emin olmak ister gibi, sonra yeniden durdu.
Sanki videoda gördüğüm bütün o karanlık görüntülerin üzerine, şimdi onun gerçekten yanımda olduğunu gösteren tek bir gerçek yazılmıştı.
Milas yanımdaydı.
Ben de onun yanındaydım.
Ve bu kez hiçbirimiz kaçmayacaktık.
"Biliyor musun?" diye mırıldandım.
"Ne?"
Sesi saçlarımın arasından, göğsünün titreşimiyle birlikte geldi.
"Babam bana 'git ona sarıl' dedi."
Omzunun üzerinden gülümsedim.
"Ben de geldim."
Milas'ın kolları bir an daha sıkılaştı.
"İyi ki geldin, öfkeli katil civcivim."
Gözlerimi kapattım. Onun kokusunu, teninden geçen sıcaklığı ve kalbinin düzenlenmeye başlayan ritmini içime çektim.
"İyi ki varsın, Milas."
Bir süre öylece kaldım.
Ama içimde hâlâ söylemek istediğim bir şey vardı.
Belki de ne kadar kırılmış olursam olayım, ne kadar korkarsam korkayım, söylemekten vazgeçmeyeceğim tek cümleydi bu.
Başımı yavaşça omzundan kaldırdım.
Gözlerinin içine baktım.
Kalbim göğsümde öyle sert çarpıyordu ki sanki söyleyeceklerimi benden önce o itiraf edecekti.
"Bir de sana hiç bıkmadan söyleyeceğim bir şey var."
Milas kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Neymiş o?"
Elimi göğsüne koydum. Avucumun altında kalbinin atışını hissedince bir an ne diyeceğimi unuttum. İçimde birbirine karışan o kadar çok şey vardı ki... Kırgınlığım, korkum, ona duyduğum öfke ve bütün bunların altında, ne kadar bastırmaya çalışsam da hâlâ ilk günkü gibi canlı kalan sevgim.
Ona kızgındım. Beni kendinden uzaklaştırdığı, gerçekleri benden sakladığı, beni korumak bahanesiyle yalnız bıraktığı için kırgındım. Ama bütün bunlara rağmen, karşısında durduğum anda kalbim yine ona doğru gidiyordu. Sanki aklım ondan kaçmamı söylerken kalbim çoktan affetmek için bir yol arıyordu. Ki zaten affetmiştim. Ona güvenip tekrar onunla olmayı seçmiştim ve hiç pişman olmadan...
"Ne saklarsan sakla..." dedim. Sesim beklediğimden daha titrek çıktı. "Beni korumak için ne yaparsan yap..."
Sözler boğazımda düğümlendi.
Bir an geri çekilip susmayı düşündüm. Belki hiçbir şey söylemezsem kendimi daha fazla incitmezdim. Belki onun gözlerinde cevabını görmekten, bütün savunmalarımı bir anda kaybetmekten korkuyordum. Çünkü ona hâlâ âşık olduğumu söylersem beni yeniden incitmesi için eline verebileceğim hiçbir şey kalmayacaktı.
Ama artık susmak, söylemekten daha ağır geliyordu.
İçimde tuttuğum her şey göğsüme çökmüş, nefesimi daraltmıştı. Kırgınlığımı korumaya çalıştıkça sevgim daha çok büyüyor, sevgimi saklamaya çalıştıkça korkum daha da derinleşiyordu.
Gözlerimi ondan ayırmadan, titreyen bir gülümsemeyle fısıldadım:
"Ben demiştim."
Milas'ın bakışları yumuşadı.
"Ne demiştin?"
Bu kez sesimi biraz daha alçalttım. Sanki cümleyi yüksek sesle söylersem içimde sakladığım son güven kırıntısı da paramparça olacaktı.
"Sana hâlâ deli gibi âşık olduğumu."
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz içimde bir boşluk oluştu.
Sanki uzun zamandır taşıdığım ağır bir şeyi sonunda yere bırakmıştım ama şimdi onun altında ne kadar savunmasız kaldığımı fark ediyordum. Artık ne öfkeme saklanabilir ne de korkumu bahane edip geri çekilebilirdim. Bütün kırgınlığımla, bütün korkumla ve hâlâ ondan vazgeçememiş hâlimle karşısında duruyordum.
Milas bir an hiçbir şey söylemedi.
Sadece yüzüme baktı.
O sessizlik uzadıkça kalbim daha da sıkıştı. Gözlerindeki şaşkınlığı ve söyleyeceği cevabı bulmaya çalışmasını izlerken bir an pişman oldum. Keşke söylemeseydim, diye geçirdim içimden. Keşke bu kadar açık olmasaydım. Keşke kalbimi yine onun ellerine bırakacak kadar cesur olmasaydım.
Ama sonra istemsizce gülümsedim.
"Ne oldu?"
"Hiç."
"Hiç değil."
"Sen..."
"Ben ne?"
Milas başını hafifçe iki yana sallayıp gülümsedi.
"Beni gerçekten hazırlıksız yakalıyorsun."
"Daha bitmedi."
Kaşını kaldırdı.
"Daha ne var?"
Başımı hafifçe eğdim.
"Var."
Sonra birkaç saniye onu izledim.
Kalbim yeniden hızlanmıştı.
Az önce söylemekten korktuğum cümle, şimdi söyleyeceğim şeyin yanında neredeyse kolay kalıyordu. Çünkü bu kez yalnızca duygularımı itiraf etmeyecek, aramızdaki şuan ki bütün mesafeyi kendi ellerimle kaldırmayı isteyecektim.
İçimdeki cesaretle korku birbirine çarpıyordu. Bir yanım ona yaklaşmak, bir yanım ise vereceği cevaptan önce kaçmak istiyordu. Kırgınlığım hâlâ oradaydı; beni durdurmaya, kendimi korumaya çalışıyordu. Ama aşkım ondan daha güçlüydü. Belki de beni en çok korkutan şey ona yeniden yaklaşmak değil, yaklaşınca bir daha ondan uzaklaşamayacağımı bilmekti.
Yine de geri çekilmedim.
Başımı biraz daha kaldırıp gözlerinin içine baktım.
"Seni..."
Sesim yarıda kaldı.
Dudaklarım kurudu. Bir an gözlerimi kaçırdım, sonra kendimi zorlayıp yeniden ona baktım.
"Öpebilir miyim?"
