🍯 6. Bölüm 🍯

Vaveyla Yazarı: Esra İlayda Akkuş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 54Şu an: 🍯 6. Bölüm 🍯
  1. 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
  2. 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
  3. 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
  4. 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
  5. 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
  6. 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime · Okuduğun bölüm
  7. 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
  8. 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
  9. 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
  10. 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
  11. 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
  12. 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
  13. 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
  14. 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
  15. 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
  16. 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
  17. 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
  18. 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
  19. 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
  20. 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
  21. 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
  22. 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
  23. 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
  24. 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
  25. 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
  26. 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
  27. 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
  28. 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
  29. 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
  30. 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
  31. 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
  32. 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
  33. 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
  34. 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
  35. 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
  36. 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
  37. 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
  38. 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
  39. 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
  40. 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
  41. 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
  42. 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
  43. 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
  44. 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
  45. 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
  46. 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
  47. 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
  48. 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
  49. 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
  50. 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
  51. 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
  52. 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
  53. 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
  54. 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime

Taksiden inmemle birlikte gece havasını içime çekip başımı hafifçe kaldırarak önümde yükselen ışıklara bakmıştım.

Mekânın girişindeki siyah camlar ve neon ışıklar gecenin içinden parlıyordu resmen. Daha ilk adımda içeriden gelen bass sesi bile insanın göğsüne vuruyordu.

Bir an olduğum yerde durup etrafa baktım.

Takside bindiğimizden beri, indiğimiz ana kadar süren sessizlikle buranın gürültüsü arasında sanki birkaç saniyede başka bir dünyaya geçmiştim.

Selin yanıma gelip koluma girdi.

"Hazır mısın?"

Ona dönüp kısa bir nefes verdim.

"Değilim."

Gülerek kolumu çekti.

"Harika. O zaman tam sırası."

Gözlerimi devirip istemsizce gülümsedim.

"Başımıza bela açmadan bir gece geçirelim, yeter."

Selin'in yüzündeki ifadeyi görünce daha cümlemi bitirmeden bunun mümkün olmayacağını anlamıştım.

Gizem kolunu omzuma dolayınca istemsizce ona yaslanmıştım biraz.

"Dağılmayın sonra sizi toplamıyorum," diye söylenmişti.

"Sen önce kendini topla," dedim gülerek.

Gözlerini devirmişti anında.

Kapının önündeki iri korumaları görünce Selin hafifçe bana yaklaşmıştı ama yüzündeki o umursamaz ifade hâlâ yerindeydi. Gizem çantasından kartlarımızı çıkarıp uzattığında adamlardan biri kısa bir bakış atıp kapıyı açmıştı.

İçeri girdiğimiz anda sıcak hava yüzüme çarpmıştı.

Loş ışıklar, kahkahalar, birbiri içine karışan konuşmalar... Tavandan geçen mor ışıklar insanların üstüne vurdukça herkes farklı biri gibi görünüyordu.

Selin etrafına bakıp saçlarını omzunun arkasına atmıştı.

"Ben bar kısmındayım," dedi direkt.

"Şaşırdık sanki," diye mırıldandım.

"Sus, kıskanç."

Gülmemle birlikte ikizim telefonuna bakıp bana dönmüştü.

"Ben gidip hazırlanacağım biraz."

"Biraz dediği en az kırk dakika, garson hanım," dedim.

"Güzel olmak zaman alıyor."

"Senin durum kritik o zaman."

Ağzı açık bana bakmasıyla kahkahayı patlatmıştım. Ay ışığım bile bana bakarak, sanki lafı ona demişim gibi gülüyordu artık.

Selin kaşlarını çatıp ikimize birden baktı.

"Ne gülüyoruzbiz ya? Sanki çok komik bir şey söyledin."

"Komik olan söylediğim değil, ikinizin yüz ifadesi," dedim gülerek.

"Çok komiksin gerçekten."

"Biliyorum."

Ay ışığımın kahkahası yeniden yükselirken Selin başını iki yana sallayıp söylenmeye başlamıştı.

"İnsan kendi ikizine böyle davranır mı ya?"

"Davranır," dedim hiç düşünmeden.

"Sonra da utanmadan savunuyorsun."

"Çünkü haklıyım."

Selin dudaklarını büzüp bana bakarken Gizem araya girdi.

"İkiniz daha çalışamaya başlamadan başladınız yine."

"Ben bir şey yapmadım," dedim hemen.

Selin anında döndü.

"Sen doğduğundan beri bir şey yapmıyorsun zaten."

Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.

"Doğduğumdan beri benimle uğraşan sensin."

"Çünkü sen uğraşılmayacak biri değilsin."

"Bu nasıl bir mantık?"

"Benim mantığım."

Birbirimize bakarken birkaç saniye sonra ikimiz de aynı anda gülmeye başladık.

Gizem başını iki yana sallayıp, "Sizi ayırmak için artık araya duvar örmek lazım," diye mırıldandı.

"Duvar da yetmez," dedim.

Selin hemen ekledi.

"Çünkü o duvarı da kesin benle uğraşmak için kullanır."

"Bak, beni tanıyorsun."

"Maalesef."

"Biliyorum."

"Maalesef."

Gülerek başımı iki yana salladım.

"Çok şanslısın."

"Şans mı?" dedi Selin, gözlerini devirerek. "Ben buna hayat sınavı diyorum."

Ay ışığım yeniden gülmeye başlayınca ben de ona dönüp kaşlarımı kaldırdım.

"Sen gülme. Az önce beni savunuyordun."

"Savunmadım ki," dedi hemen. "Sadece Selin'in başına gelecekleri önceden tahmin ettim."

Selin elini göğsüne götürdü.

"Bak, öz kardeşim tarafından tehdit ediliyorum."

"Tehdit değil, durum tespiti."

"Duru, sen var ya..."

"Efendim?"

Bir an bana baktı, sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı.

"Hiç değişmeyeceksin."

Omuz silktim.

"Sen de değişme. Yoksa kiminle uğraşacağım?"

Selin birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra gülerek başını omzuma yasladı.

"İşte bunu duymak istiyordum."

Gizem de yanımıza gelip ikimize birden bakarak başını salladı.

"Allah'ım, sizi gerçekten ayırmak mümkün değil."

"Biz zaten ayrılmıyoruz," dedim.

Selin başını omzumdan kaldırıp bana baktı.

"Kardeş kontenjanı."

"Ömür boyu."

Ay ışığımın yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.

O an, gecenin bütün ağırlığına rağmen üçünün yanında kendimi ilk kez biraz daha hafif hissetmiştim.

Ay ışığımın kahkahası yeniden yükselirken Selin başını iki yana sallayıp söylenmeye başlamıştı.

Onları izlerken bir an duraksamıştım sadece.

Selin'in yürürken bir anda dönüp,

"İşte bizim de sesimiz böyle olmalıydı," demesiyle kaşlarımı çatmıştım.

"Ne alaka şimdi?"

"Aklıma geldi de! Mezuniyet töreni diyorum, salak. Şöyle giriş müziği falan..."

Mezuniyet.

İki gün sonra.

Kelime bile tuhaf hissettirmişti.

Bir an etraftaki sesler uzaklaşmış gibi olmuştu sanki.

Gidecek miydim?

Sorarsanız... sanırım hayır.

O kalabalığın içine karışıp saatlerce sahte gülümsemek düşüncesi bile yoruyordu beni. İnsanların "Bundan sonra ne yapacaksın?" soruları, öğretmenlerin yapmacık vedaları, herkesin mutlu görünmeye çalışması...

İçim kaldırmıyordu.

Ama büyük ihtimalle gecenin sonunda burada olacaktım.

Bu sahnede.

Şarkı söylerken.

Kalabalığın içinde kaybolmak yerine ışıkların altında durmak daha kolay geliyordu bazen. Çünkü insanlar şarkı söylerken gözlerinin içine bakmıyordu. Sadece dinliyorlardı.

Derin bir nefes alıp bar tarafına doğru yürümeye başlamıştım.

Tam o sırada sahneden yükselen müzik değişmişti.

Ve nedense içime garip bir his çökmüştü. Sanki bu gece sakin başlamış olsa bile öyle bitmeyecekti.

Sahnede şarkı söyleyen vokalin, "O zaman istekler başlasın," demesiyle birlikte uzanıp mikrofonu elime almıştım. Sahnenin ışıkları gözümü alırken kalabalığa kısa bir selam verdim. Tam o anda fonda yükselen Karadeniz ezgisiyle istemsizce buruk bir tebessüm oturmuştu yüzüme. Başımı hafifçe sallayıp orkestraya işaret verdim.

"Gelevera Deresi...
İki dağın arası..."

Sözler dudaklarımdan dökülürken elimdeki mikrofonu ritimle birlikte hafifçe sallıyordum. Mekân bir anda sessizleşmişti sanki. Şarkının o tanıdık hüznü herkesin içine çökerken derin bir nefes alıp gözlerimi kalabalığın üzerinde gezdirdim.

"Arkadaşlar..." diye başladım hafifçe gülümseyerek. "Belki tepki olur, belki linç ederler bilmiyorum ama... bir şeyi merak ediyorum."

Meraklı sesler yükselirken kısa bir an duraksadım.

"Bu şarkının anlamını gerçekten biliyor musunuz?"

Cümlem biter bitmez kopan alkışla birlikte birkaç kişi aynı anda, "Söyle nolur!" diye bağırmıştı.

Başımı eğip hafifçe gülümsedim.

"Teşekkür ederim..." diye fısıldadıktan sonra yeniden mikrofonu dudaklarıma yaklaştırdım. Sanki ben de ilk kez fark ediyormuşum gibi içime çöken hisle yavaşça konuşmaya başladım.

"'Gelevera Deresi' aslında sadece bir dere değil... Özlemi, ayrılığı ve kavuşamamayı temsil ediyor."

Ortam tamamen sessizleşmişti.

"Sözlerde sevdiğine ulaşamayan birinin, içindeki her şeyi doğaya anlattığını hissediyorsunuz. Karadeniz türkülerinde hep vardır ya... doğayla konuşmak. Burada da dere, dağlar, yağmur... hepsi duyguların bir parçası gibi."

Aldığım nefesle devam ettim. Gözlerimi yeniden kalabalığa çevirmiş, dudaklarımdaki buruk tebessümü gizlemeye çalışmıştım. Arkadan devam eden kemençe sesi ise sanki anlattığım her şeyi daha da ağır hissettiriyordu.

Elimdeki diğer kâğıtlara göz atıp gülümseyerek sıradaki şarkıya geçmiştim. Şarkıyı söyleyip yine gülümseyerek dinleyenlere döndüğüm sırada...

Onunla göz göze gelmiştim.

Kalabalığın uğultusu bir anlığına geri planda kalırken, yüzündeki o tanıdık ifadeyi görmemle istemsizce kaşlarımı kaldırdım. Elindeki bardağı hafifçe masaya bırakıp arkasına yaslanmıştı. Ne bakışlarını kaçırıyordu ne de etrafındaki insanlarla gerçekten ilgileniyor gibiydi. Sanki başından beri sadece beni izliyormuş gibi.

Mikrofonu dudaklarıma yaklaştırırken hafifçe gülümsedim.

"Bu da geceyi biraz toparlasın," diye mırıldandım.

Arkadan yükselen gitar sesiyle birlikte mekândaki ışıklar loşlaşırken birkaç kişi alkışlamış, masalardan biri tezahürat yapınca istemsizce gülmüştüm. Tam o sırada Selin'in uzaktan bana yaptığı hareketi görmemle başımı iki yana salladım. Kesin yine benimle dalga geçiyordu.

Ama gözlerim tekrar ona kaymıştı.

Bu kez dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Sinir bozucu derecede sakin görünüyordu.

Şarkının ilk sözlerini söylerken insanların eşlik etmeye başlamasıyla ortamın havası tamamen değişmişti. Birkaç kişi telefon ışığını açmış, arka taraftan ritme masaya vuranlar olmuştu. Mekân artık normal bir kafeden çok geceye karışmış küçük bir konsere dönüyordu.

Şarkının nakaratına geldiğim an alkışların yükselmesiyle mikrofonu hafifçe kalabalığa uzatmıştım. Hep bir ağızdan söylenen sözler arasında kısa bir kahkaha kaçırırken göz ucuyla onu tekrar gördüm.

Bu sefer başını hafifçe eğmişti.

Sanki "İşte şimdi oldu," der gibi bakıyordu.

Derin bir nefes alıp şarkının devamına girerken içimde garip bir heyecan dolaşmıştı. Çünkü ilk defa kalabalığın içinde sadece tek bir kişinin bakışını bu kadar net hissediyordum.

Nakarat yeniden yükselirken kalabalığın sesi mekânın içine yayılmıştı. Masalara vurulan ritimler, arada yükselen kahkahalar ve telefon ışıkları birbirine karışırken mikrofonu hafifçe aşağı indirmiştim.

Tam o sırada onun dudaklarının kıpırdadığını fark ettim.

İlk başta sadece mırıldanıyor sandım ama birkaç saniye sonra gerçekten şarkıya eşlik ettiğini anlamamla istemsizce ona baktım.

Sesi kalabalığın arasında kaybolmuyordu. Aksine, o karmaşanın içinde garip şekilde net duyuluyordu. Çok yüksek söylemiyordu belki ama kendinden emin oluşu bile yetmişti.

Masadakilerden biri omzuna vurup gülmeye başlayınca başını iki yana sallayıp yine şarkıya devam etmişti.

Benim gülmemle gözlerini bana çevirdi.

Bir anlığına şarkının sözlerini unutacak gibi olsam da toparlayıp devam ettim. Ama artık ortamın havası tamamen değişmişti. Çünkü insanlar sadece dinlemiyor, eşlik ediyordu. Ve o da bunun tam ortasındaydı.

Nakarata yeniden girerken mikrofonu ona doğru hafifçe uzattım.

Kalabalıktan yükselen "Ooo!" sesleriyle birlikte kaşlarını kaldırıp kısa bir kahkaha attı. Ardından hiç çekinmeden devam etti.

Mekândan alkış kopmuştu.

Selin'in uzaktan ağzını kapatıp bize bakmasıyla gözlerimi devirmiştim çünkü kesin birazdan bununla dalga geçecekti. Ama umurumda değildi.

Çünkü ilk defa, uzun zamandır onun ortamın enerjisini bozmak yerine benimle aynı ritimde ilerlediğini hissediyordum.

Şarkının sonlarına doğru insanlar tempo tutarken onun gözlerini hâlâ benden ayırmadığını fark ettim. Sanki şarkıyı kalabalık için değil de bana inat söylüyordu.

Son sözleri birlikte bitirmemizle mekân alkış ve tezahüratla dolmuştu.

Derin bir nefes alıp gülümserken başımı hafifçe yana eğdim.

"Fena değilmişsin," diye mırıldandım mikrofondan uzaklaşırken.

Dudaklarının kenarı yine hafifçe kıvrıldı.

"Sen de," dedi sakin bir sesle.

"Evettt, sıradaki şarkı!" diye yükselen seslerle birlikte kahkaha atmıştım.

"Sakın inmiyorsun vallahi, şikâyet ederim. Takip ediyor!" diye mırıldanmamla Milas'a takılmıştım.

Bana dönüp gülmüştü.

"Ben niye takip ediyorum?"

"Çünkü iki şarkıdır gözünü benden ayırmıyorsun."

"Ben mi?"

"Sen."

Başını iki yana sallayıp gülmüştü.

"Tamam, ben gidiyorum."

Sahnenin kenarına doğru bir adım atmasıyla kaşlarımı kaldırmıştım.

"Tabii. Kaç şimdi."

Milas durup bana dönmüştü.

"Ne yapayım?"

"Hiç. Git."

Bir an yüzüme baktı.

"Gerçekten gitmemi mi istiyorsun?"

Omuzlarımı silktim.

"Git."

Sanki bunu beklemiyormuş gibi birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından arkasını dönüp gitmeye hazırlanırken mikrofonu elime alıp kalabalığa döndüm.

"Arkadaşlar, gördüğünüz gibi kendisi iki şarkıdır beni takip ediyor ama şimdi kaçmaya çalışıyor."

Kalabalıktan kahkahalar yükselirken Milas olduğu yerde kalmıştı.

"Ben kaçmıyorum."

"İyi. O zaman gel."

"Yok."

"Niye?"

"Ben şarkı söylemeyeceğim."

"Kim senden şarkı söylemeni istedi?"

Milas kaşlarını kaldırdı.

"E sen niye çağırıyorsun?"

"Çünkü sahnede tek başıma sıkıldım."

"Ben ne anlarım sahneden?"

"Bir şey yapmayacaksın. Yanımda duracaksın."

Başını iki yana salladı.

"Olmaz."

"Milas."

"Olmaz dedim."

Bir an ona baktım. Sonra yüzümü buruşturup mikrofonu tekrar dudaklarıma yaklaştırdım.

"Tamam o zaman. Ben de bir daha sana şarkı söylemem."

Milas'ın yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.

"Ne alaka?"

"Alaka şu. Madem gelmiyorsun, bundan sonra şarkılarımı da dinleme."

Kalabalıktan birkaç kişi yine gülünce başımı eğip önüme döndüm.

"Peki."

Tam müziğin başlamasını beklerken arkamdan ayak seslerini duydum.

Başımı çevirdiğimde Milas yanıma gelmişti.

"Bir şarkı."

İstemeden gülümsedim.

"Biliyordum."

"Şımarma."

"Geç kaldın."

Milas başını iki yana sallarken mikrofonu ona doğru uzattım.

"Al."

Mikrofona bakıp sonra bana döndü.

"Ben söylemeyeceğim."

"Zaten senden söylemeni istemedim."

"E ne yapacağım?"

"Yanımda duracaksın."

Bir an sustu. Sonra mikrofonu elimden alıp sahneye doğru benimle birlikte yürüdü.

Kalabalıktan yeniden alkış ve ıslık sesleri yükselirken ben gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmıştım.

Milas yanıma geçip eğilerek,

"Mutlu oldun mu şimdi?" diye fısıldadı.

Ona dönüp gülümsedim.

"Biraz."

"Bir şarkı."

Gülümsememi saklayamadım.

"Biliyordum."

"Şımarma."

"Geç kaldın."

Milas başını iki yana sallarken ben de orkestraya işaret verdim.

"Hazır mısınız?"

Müzik yeniden yükselirken bu kez yalnız değildim.

Şarkının devamında ona dönüp gülümseyerek,

"Sakın inmiyorsun vallahi, şikâyet ederim. Takip ediyor!" diye mırıldandım.

Milas bana bakıp güldü.

"Etsene."

"Öyle mi?" dediğim an sahneden inecek gibi yapmamla kolumdan tutmuştu.

"Sen benim başıma iyice öfkeli civcivden bela oldun he."

"Gidebilirsin."

"Çok zor bir şey istiyorsun."

Söylediği cümleyle birlikte birkaç saniye boyunca sadece ona bakmıştım.

Çünkü ne kadar kırgın olmaya çalışsam da, ne kadar sinirlensem de yanındayken bütün o duygular tek bir noktaya çıkıyordu.

Evet, ne kadar imkânsızdı, değil mi?

Beni yeri geldiğinde bitiren, öldüren adamla âşık olduğum adam aynıydı.

Belki de en kötü olan buydu.

Ama bir o kadar da güzel olan şey, ne kadar inat edersem edeyim, onunlayken o inadımın bile yavaş yavaş dağılmaya başlamasıydı.

Ve düşünmeden ona sarılmıştım.

Bir anda.

Hiç hesaplamadan.

Kollarımı ona dolamamla çevreden yükselen sesler birbirine karışmıştı.

"OOOOO!"

Ardından kalabalığın içinden birinin sesi yükselmişti.

"Abinin yüzü gülüyor, bakın!"

"Canlı müzikten ilişki çıkardılar!"

Utançla gözlerimi kapatırken onun birkaç saniye kıpırdamadan kaldığını hissetmiştim. Ardından kolları yavaşça belime dolanmıştı.

Kalabalık, müzik, ışıklar... Hepsi geri planda kalmıştı sanki.

Başını hafifçe omzuma yaslamasıyla içime yayılan sıcaklık yüzünden gözlerimi kısa süreliğine kapatmıştım.

"Bak," dedi kısık bir sesle. "Şimdi bütün mekân bizi konuşacak."

İstemsizce gülmüştüm.

"Umurumda değil."

Bunu söylediğim an hafifçe geri çekilip yüzüme baktı. O bakışı yine aynı şeyi yapmıştı; sanki içimde saklamaya çalıştığım her şeyi görüyordu.

"İşte en tehlikeli olduğun an bu," diye mırıldandı.

"Ne alaka?"

"İnat etmeyi bırakınca."

Kaşlarımı çatıp omzuna hafifçe vururken gülmeye başlamıştı. Tam cevap vereceğim sırada arka taraftan biri tekrar bağırmıştı.

"Abi, romantizmi sonra yaşayın, şarkı bekliyoruz!"

Mekândan kahkahalar yükselirken yüzümü ellerimle kapatmıştım.

"Gördün mü?" dedi eğilip. "Artık kaçışın yok."

Gözlerimi devirmiştim ama dudaklarım hâlâ gülüyordu.

Mikrofonu yeniden elime almamla insanlar alkışlamaya başlamıştı. Tam sahneye dönecekken elim hâlâ onun elindeydi.

Bırakmıyordu.

Ben de çekmemiştim zaten.

Kızıyordum.

Kırgındım.

Belki hâlâ ona söyleyemediğim onlarca şey vardı içimde ama buna rağmen şu an, eskisi gibi olmak istemem canımı daha çok yakıyordu. Çünkü ne zaman gözlerine baksam bütün o mesafe anlamsızlaşıyordu.

Ve ben hâlâ onun gözlerinin içine bakıyordum.

Sanki bakmayı bırakırsam gerçekten uzaklaşacakmış gibi.

Elim elinin içindeyken başparmağının yavaşça elimin üstünü okşadığını hissetmemle nefesimi tutmuştum. O hareketi bilirdi. Ben sustuğumda, kırıldığımda hep aynı şeyi yapardı.

"Şimdi neden sustun?" diye sordu hafifçe eğilip.

Başımı başka yöne çevirmeye çalışsam da bakışlarını benden ayırmamıştı.

"Çünkü sana kızmam gerekiyor."

"Tamam."

"Tamam ne?" dedim kaşlarımı çatıp.

"Bana kızman gerekiyorsa kız."

Bu kadar sakin olması daha çok sinirimi bozuyordu. Dudaklarımı birbirine bastırırken gözlerini benden ayırmadan gülümsemişti.

"Ama hâlâ bana böyle bakıyorsun."

Kalbim saçma şekilde hızlanmıştı.

"Nasıl bakıyorum?"

"Sanki gitmemden korkuyormuşsun gibi."

Bir anlığına cevap verememiştim. Çünkü tam da canımı acıtan şey buydu. Ne kadar kırgın olursam olayım, onun gerçekten gitmesi ihtimali içimde kocaman bir boşluk bırakıyordu.

Bakışlarım istemsizce yumuşarken derin bir nefes aldım.

"Belki de korkuyorumdur," diye fısıldadım.

Söylediğim şeyle birlikte yüzündeki ifade değişmişti. O hafif dalga geçen hâli kaybolurken bana biraz daha yaklaşmıştı.

Kalabalığın sesi yine uzaklaşmış gibiydi. Sadece birbirimize bakıyorduk.

"Ben buradayım," dedi sessizce.

O kadar basit söylemişti ki... Ama içimdeki bütün karmaşayı susturmaya yetmişti.

Gözlerim dolacak gibi olunca hemen başımı başka tarafa çevirmiştim.

"Bakma öyle."

"Neden?"

"Dayanamıyorum çünkü."

Bunu duyunca kısa bir nefes verdi. Ardından alnını hafifçe alnıma yasladı.

"Ben de sana dayanamıyorum zaten, öfkeli civciv."

Kendime gelmemle elime aldığım kâğıdı sıkıca kavradım. Gözlerimi birkaç saniye kapatıp nefesimi düzenledim. Az önce olanlar hâlâ içimde çarpıp duruyordu ama şimdi sahne vardı. Kalabalık vardı. Şarkı vardı.

Ve ben yine "ben" olmalıydım.

Mikrofonu biraz daha düzelttim.

"Kısık bir şekilde..."

"Gir şarkıya," dedim neredeyse fısıltıyla.

Arkadan gitarın ilk akorları duyulmaya başladığı an mekânda bir uğultu yayıldı. Işıklar hafifçe loşlaştı, konuşmalar yavaş yavaş kesildi. Herkes tekrar sahneye dönmüştü.

Ben bir adım öne çıktım.

Ama elimi bırakmıyordu.

Başımı hafifçe ona çevirdim. Bakışlarımız bir kez daha kesişti.

Milas kaşlarını kaldırıp, "Ben mi?" der gibi yüzüme baktı.

Ben de tek kelime etmeden bakışlarımı onunkilerden ayırmadım.

Bir an öylece birbirimize baktık.

Sonra iç çekip başını iki yana salladı.

"Ulan sevdam..." diye mırıldandı, sanki kendi kendine söyleniyormuş gibi.

Ardından istemiyormuş gibi başını bir kez daha salladı ama kıyamayıp yanıma geçti.

"Tamam," der gibi bakıp şarkıya girdi.

"Bırak artık," dedim, dudaklarımın kenarı titreyerek.

Kaşlarını kaldırdı.

"Şarkı başlayacak."

"Biliyorum."

"E o zaman?"

"Sen başlayana kadar bırakmam."

Gözlerimi devirdim ama içimden gülmemi tutamadım. Tam o sırada ritim hızlandı, kalabalık tekrar hazır hâle geldi.

Mikrofonu kaldırdım.

"Hazırsanız..." dedim.

Bir an durdum.

Ve bakışımı direkt ona çevirdim.

"Başlıyoruz."

O an elimi yavaşça bıraktı. Ama bıraktığı anda bile parmak uçlarımız bir saniye daha birbirine değdi. O küçük temas bile kalabalığın ortasında beni gereğinden fazla etkilemişti.

Şarkıya girdim.

Sesim mekâna yayılırken göz ucuyla hâlâ beni izlediğini görüyordum. Artık sahnedeydim. Ama içimdeki en büyük dikkat dağıtıcı hâlâ orada, tam karşımdaydı. Ve benimle birlikte girmişti şarkıya.

İlk saniyede fark ettim.

Sadece mırıldanıyordu belki ama ritmi kaçırmadan, tam doğru yerden bana eşlik ediyordu. Sanki bu sahneye aitmiş gibi... Sanki kalabalık yokmuş gibi... Sanki sadece ikimiz varmışız gibi.

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım, şaşkınlığımı saklamaya çalışarak şarkıya devam ettim. Ama dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrılmıştı.

Kalabalık bunu fark etmemişti belki ama ben her şeyi görüyordum.

Bir adım geri çekilip sahnenin merkezine geçtim, mikrofonu biraz daha kalabalığa uzattım. İnsanlar eşlik etmeye başlayınca mekân yeniden dolmuştu sesle. Ama onun sesi... hâlâ aradan seçiliyordu.

Ve en kötüsü, beni hiç bırakmıyordu.

Bakışları, ritmi, varlığı...

Şarkının nakaratına geldiğimde bir an gözlerim onunla çakıştı. Bu kez kaçırmadı. Direkt bana bakarak söyledi sözleri.

Sanki kalabalığa değil, bana söylüyordu.

Nefesim bir anlık takıldı ama toparlayıp devam ettim.

"Sen mi şarkıya girdin yoksa şarkı mı sana?" diye bağırdım mikrofonun üstünden gülerek.

Kalabalık kahkahayla karışık alkışladı.

O ise sadece omuz silkti.

"Sen başlattın," diye dudaklarıyla söylediğini okudum.

Başımı iki yana salladım ama gülümsememi saklayamadım.

Şarkı ilerledikçe aramızdaki o mesafe tamamen silinmişti. Artık sahne, kalabalık, ışıklar... hepsi arka plandaydı.

Sadece onunla aynı ritimdeydim.

Şarkının bitmesiyle mikrofonu yeniden aşağı indirdim. Kalabalığın alkışı yavaş yavaş dağılırken sahnenin o yoğun büyüsü bir anda çözülmüş gibiydi.

Bir saniye önce herkesin içinde aynı ritimdeydik... şimdi ise sadece gürültü ve boşluk kalmıştı.

Hiçbir şey olmamış gibi sahneden indim.

Sanki az önce kalbim o hızla atmıyormuş gibi.

Sanki onun bakışları hâlâ üzerimde değilmiş gibi.

Bar kısmına doğru yürüdüm. Işıklar daha loş, sesler daha boğuktu. Elimi bara yaslayıp kendime bir şeyler istedim. İçmem gerekiyordu. Yoksa kafamın içindekiler susmayacaktı; çünkü zihnim bir tık fazla doluydu.

Tam o sırada Selin'in yanımdan sırıtarak bakmasıyla gözlerimi devirdim.

"Evettt," dedi bildiği o sinir bozucu tonla.

"Gülme," dedim hemen.

Ama o zaten gülüyordu.

Tam içeceğimi alırken arkama doğru kısa bir bakış attım.

Ve onu gördüm.

Hâlâ oradaydı.

Bana bakıyordu.

Sanki sahneden inmiş olmam hiçbir şeyi değiştirmemiş gibi.

Selin'e doğru eğilip kısık sesle,

"Bakıyor mu?" diye mırıldandım.

Selin kaşlarını kaldırdı.

"Kim?"

Cevap vermedim. Çünkü gerek yoktu.

Bakışımı tekrar ona çevirdiğimde o da hâlâ aynı yerindeydi. Ne yaklaşıyordu ne uzaklaşıyordu. Sadece izliyordu.

Sanki sahne bitmemiş gibi.

Sanki şarkı hâlâ devam ediyormuş gibi.

Elimdeki bardağı biraz daha sıkı kavradım. İçimdeki o karmaşık his yeniden yükselmişti.

"Ne bakıyorsun öyle..." diye kendi kendime fısıldadım.

Ama sesim bile ona ulaşacak gibiydi.

Selin'in barın arkasında başka birine içecek hazırlarken bir yandan da dalga geçmesiyle ortam bir anda daha da hareketlenmişti.

"Ya yapma..." dedim ama sesimde kızgınlıktan çok eğlence vardı. Gülmemi tutamıyordum. O anki hâli o kadar doğaldı ki, ciddiye bile alamıyordum.

Selin kaşıyla işaret edip bardağı karıştırırken,

"Affetmem ben onu," dedi ciddi bir tonda.

Bu cümleyle birlikte kendimi daha fazla tutamadım. Gülerek hafifçe ona doğru eğildim.

"Sen kimsin de affetmiyorsun?" dedim alay eder gibi.

Selin hemen başını kaldırıp bana baktı.

"Ben senin duygusal çöküş referans noktanım," dedi.

Gözlerimi devirdim ama gülmem durmadı.

"Çok havalısın gerçekten," dedim.

Tam o sırada barın arkasından bir kahkaha daha yükseldi, Selin'in yine bir şeylere laf soktuğu belliydi. Ama benim kafamın yarısı hâlâ başka yerdeydi.

Çünkü o hâlâ oradaydı.

Ve hâlâ bakıyordu.

Selin bir anlığına bana döndü, bakışlarımı takip etti.

"Yine mi o?" dedi.

Cevap vermedim. Sadece hafifçe başımı salladım.

Selin derin bir nefes verdi, sonra bardakları dizmeye devam etti.

"Bak," dedi daha sakin bir sesle, "çok belli ediyor kendini."

"Ne belli ediyor?"

"Gelmiş, gitmiyor. Bakıyor, kaçmıyor. Sen de zaten kaçmıyorsun... Ya da kaçamıyor musun demeliyim?" diye sormasıyla Selin'in yüzündeki o alaycı ifade bir anlığına değişmişti.

Duyduğum cümleyle bir an sustum.

Gülümsemem biraz yumuşamıştı.

"Kaçmak istemiyorum ki..." dedim istemsizce.

Selin başını kaldırıp bana baktı. Bu sefer dalga geçmiyordu.

"İşte problem orada," dedi.

Tam o sırada arkamdan gelen bir sandalye sesiyle birlikte kalbim yine hızlandı.

O mu?

Bakmadan bile hissetmiştim.

Selin bana göz kırptı.

"Gidiyor musun?" dedi kısık sesle.

Bir an durdum.

Bardağı kenara bıraktım.

"Bir saniye," dedim.

Ve dönmeden önce derin bir nefes aldım.

Çünkü onunla yüzleşmek, sahnedeki kadar kolay değildi.

Bu sefer kalabalık yoktu. Işık yoktu. Şarkı yoktu.

Sadece ben vardım.

Ve o.

"İstemiyorum," dememle birlikte sandalyeden hafifçe kalkmıştım.

"Ben bir Merih abiye bir şey soracaktım," diye mırıldandığım an masadakilerin bakışları bana dönmüştü.

İnanıyorum der gibi kafasını sallayan kişiye dönüp istemsizce gülmüştüm.

"Yalancı mıyım lan?" derken bile gülüyordum.

Masadan uzaklaşmamla birlikte kalabalığın arasından yürümüş, göz göze geldiğim anda Merih abinin bakışlarının bana çevrilmesiyle kısa bir nefes almıştım.

Geçen gün Ay'ın söylediği şey aklıma gelmişti.

Tam onu diyecektim ki boğazım düğümlenmişti.

"Abi..." diye mırıldandım sadece.

Merih abi elindeki bardağı masaya bırakırken kaşını hafif kaldırmıştı.

"Hayırdır?"

Aldığım nefesle birkaç saniye sustum.

Kalbim saçma şekilde hızlı atıyordu.

Sonra gözlerimi kaçırmadan bakmaya çalışıp sonunda söylemiştim.

"Biz üçümüz ayrılmak istiyoruz."

Bir anda etraftaki sesler bile boğuklaşmış gibiydi.

Müzik devam ediyordu ama ben sadece Merih abinin yüzündeki ifadeye odaklanmıştım.

Bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı.

Ne sinirlendi ne bağırdı.

Bu daha kötüydü.

"Ne demek ayrılmak istiyoruz?" diye sordu sakin bir sesle.

Parmaklarımı birbirine geçirirken omuzlarımı hafif silktim.

"Bu ortamdan işte..." dedim yavaşça.
"Bu sürekli bir şey olacakmış gibi yaşamaktan yorulduk."

Bir süre hiçbir şey demedi.

Sadece yüzüme baktı.

Sonra arkasına yaslandı.

"Selin de bunu istiyor?"

Başımı sallamıştım.

"Gizem?"

"Evet."

Kısa bir sessizlik olmuştu.

Barın ışıkları yüzüne vururken gözlerini birkaç saniyeliğine kapatıp nefes verdi.

Sonra eliyle karşısındaki sandalyeyi gösterdi.

"Otur."

İtiraz etmeden oturmuştum.

Az önce gülüyor olan ben gitmişti sanki. İçimde garip bir ağırlık vardı.

Merih abi dirseklerini masaya koyup bana baktı.

"Bir insanın gitmek istemesi suç değil," dedi sonunda.

Bakışlarımı yere indirirken istemsizce buruk bir şekilde gülmüştüm.

"Öyle hissettirmiyorsun ama."

Bunu dememle hafifçe başını yana eğdi.

"Kim size kalın diye baskı yaptı?"

Cevap vermemiştim.

Çünkü mesele baskı değildi.

Mesele alışmaktı.

İnsan bazen korktuğu şeye bile alışıyordu.

Derin bir nefes alıp başımı kaldırmıştım.

"Ben artık korkmaktan çok yoruldum abi..." diye mırıldandım bu kez daha dürüst bir sesle.

Merih abi birkaç saniye hiçbir şey demedi.

Sadece yüzüme baktı.

O bakışta kızmak da vardı, anlamaya çalışmak da. Ama en çok yorgunluk vardı.

Barın içindeki müzik değişmişti o sırada. İnsanların gülüşmeleri, bardak sesleri, uzaktan gelen kahkahalar... Hepsi birbirine karışıyordu ama bizim olduğumuz masa garip şekilde sessiz kalıyordu.

"Kaç yaşındasınız siz daha..." diye mırıldandı sonunda kendi kendine gibi.

Başımı eğmiştim.

"Biz çocuk değiliz artık," dedim istemsizce.

Kaşını kaldırdı.

"Tam da o yüzden konuşuyorum zaten."

Cevap verememiştim.

Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum.

Masaya bakarken parmağımla bardağın kenarını çiziyordum sadece. İçimde garip bir sıkışma vardı.

"Selin ne dedi?" diye sordu bu kez.

İstemsizce hafif güldüm.

"Her zamanki gibi güçlü konuştu."

"Gizem?"

"Hiç konuşmadı."

Merih abi başını salladı.

Sanki bunu tahmin etmiş gibi.

Sonra bana doğru biraz eğildi.

"Peki sen?"

Bu soru nedense daha ağır gelmişti.

Bir an cevap veremedim.

Dudaklarımı birbirine bastırırken gözlerim istemsizce kalabalığa kaymıştı. İnsanlar eğleniyordu. Gülüyordu. Normal bir gece yaşıyorlardı.

Bizse sanki başka bir dünyanın içindeydik.

"Ben..." dedim sessizce.

"Ben artık normal olmak istiyorum abi."

Bunu söyler söylemez gözlerim dolacak gibi olmuştu ama gülmeye çalışmıştım yine.

"Bak ne kadar büyük hayal kuruyorum."

Merih abi bu kez gülmedi.

Ciddileşmişti.

"Elinizdeki hayat normal değildi zaten," dedi sakin bir sesle.

"Siz sadece alıştınız."

İçimden bir şey o cümlede düğümlenmişti.

Başımı arkaya yaslayıp tavana baktım birkaç saniye.

Sonra tekrar ona döndüm.

"Peki bırakırsak ne olacak?"

Bu kez gerçekten uzun sustu.

Sorunun cevabını düşünüyordu.

Belki de ilk defa bize karşı tamamen dürüst olmaya çalışıyordu.

Sonunda derin bir nefes verdi.

"Bazı insanlar gitmenize izin verir," dedi.

"Bazıları vermez."

O an mideme sert bir ağırlık çökmüştü.

"Biz sorun çıkarmak istemiyoruz," diye mırıldandım hemen.

"Sadece uzaklaşmak istiyoruz."

Merih abi başını hafif eğip bana baktı.

"Sorun bazen siz istemeseniz de sizi bulur."

Aldığı nefesle bana birkaç saniye bakmıştı.

Sonra başını iki yana sallayıp hafif gülmüştü.

"Hadi kabul edin abim," dedi sonunda.
"Biliyorsunuz beni... tanıyorsunuz zaten."

Merih abi kaşını kaldırırken kollarını göğsünde birleştirmişti.

"Şunun şurasında iki gün sonra mezun haftası, sonra iki haftaya sınav var abi," diye devam etmiştim.
"Benim hayalim kalp doktoru olmaktı."

Bunu söylerken sesim ilk kez gerçekten küçülmüştü.

"Ben kalp atışındaki Eylül müyüm bilmiyorum..." deyip istemsizce gülmüştüm, "olursun diyorlardı hep."

Merih abi başını eğip bana baktı.

"Zehir gibisin kızım sen," dedi.

Gülümsemiştim bu kez.

"Ama iki hafta zor abi," diye mırıldandım hemen ardından.
"İmkânsız yani. Hem konu nasıl geldi buraya?"

Bunu dememle kısa bir kahkaha atmıştı.

Sonra cebinden anahtarı çıkarıp bana doğru salladı.

"Takip et beni."

Kaşlarımı çatmıştım.

"Abi?"

"İmkânsızlıkta imkân dahilinde," dedi omzunu silkerek.

Anahtarı bana atmasıyla refleksle tutmuştum.

"Bekle," dedi ardından ayağa kalkarken.
"Kızları alıp geliyorum."

Anahtara birkaç saniye boş boş bakmıştım.

Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum.

Merih abi kalabalığın arasından uzaklaşırken ben hâlâ olduğum yerde duruyordum. Elimdeki anahtarı çevirip dururken içimde garip bir huzursuzluk vardı.

Bir yandan da istemsizce gülüyordum.

"Bu adam yine ne düşünüyor acaba..." diye mırıldandım kendi kendime.

Çok geçmeden Selin'le Gizem'i yanına alıp geri gelmişti. Selin daha bizi görmeden konuşmaya başlamıştı bile.

"Bak eğer yine saçma sapan bir gece planlıyorsanız ben—"

Sesi, elimdeki anahtarı görünce kesilmişti.

Gizem gözlerini kısıp bana baktı.

"O ne?"

Omuz silktim.

"Bilmiyorum."

"Nasıl bilmiyorsun?"

"Bayağı bilmiyorum işte."

Merih abi yanımıza geldiğinde hepimiz aynı anda ona dönmüştük.

Selin kaşını kaldırdı.

"Bu neyin kafası?"

Merih abi hiçbir şey demeden sadece eliyle çıkışı işaret etmişti.

"Hadi."

"Abi nereye gidiyoruz?" dedim sonunda.

Bu kez yüzünde hafif bir sırıtış oluşmuştu.

"Siz üniversite sınavına girmiyor musunuz?"

Birbirimize bakmıştık.

"Giriyoruz da..."

"O zaman son iki hafta ağlayarak geçirmek yerine çalışacaksınız."

Birkaç saniye gerçekten dediğini anlamaya çalışmıştım.

Selin kısa bir kahkaha attı.

"Dur bir dakika..." dedi.
"Sen ciddi misin?"

Merih abi kapıyı açarken dönüp bize baktı.

"Hayaliniz varsa ciddiyim."

İçimde bir şey o cümlede duraksamıştı.

Dışarı çıktığımız an gece ayazı yüzüme vurmuştu. O kalabalık ve boğucu ortamdan çıkınca ilk kez rahat nefes alıyormuş gibi hissettim.

Merih abi arabaya doğru yürürken anahtarı tekrar bana doğru işaret etti.

"Kullanmayı biliyorsun."

Gözlerimi büyütmüştüm.

"Abi yok artık."

"Var artık."

Selin arkada kıkırdarken Gizem hâlâ şüpheli gözlerle bize bakıyordu.

"Biriniz bana ne olduğunu anlatacak mı?"

Arabaya yaklaşırken istemsizce gülmeye başlamıştım.

"Sanırım..." dedim nefes vererek,
"Hayatım ilk defa beni korkutmayan bir yere gidiyor."

"Ay..." dedi Ay Gizem bir anda.
"Benim hayalim avukat olmak."

Bunu söylerken sesi ilk kez bu kadar net çıkmıştı.

Sanki içinde yıllardır sakladığı bir şeyi sonunda normalce söyleyebilmiş gibi.

Selin ona dönüp buruk bir tebessüm etmişti.

"Ben de yazılımcı olmak istiyorum," dedi sessizce.

Bir an hepimiz durmuş gibi olmuştuk.

Çünkü ilk defa korkularımızdan değil, hayallerimizden bahsediyorduk.

Merih abi gözlerini sırayla hepimizin üzerinde gezdirmişti.

Sonra saatine bakıp başını salladı.

"O zaman başlıyoruz."

Kaşımı kaldırmıştım.

"Ne?"

"Operasyon ders çalışma," dedi ciddiymiş gibi konuşup ardından hafif sırıttı.
"Eve gidiyoruz. Bir şeyler yiyip masaya oturuyorsunuz."

Selin anında homurdanmıştı.

"Abi gece gece mi?"

"Evet gece gece."

"Benim beynim çalışmıyor."

"Çalıştıracağız."

İstemsizce gülmeye başlamıştım.

Bu adam gerçekten ciddiydi.

Arabaya binerken Gizem hâlâ şaşkın görünüyordu.

"Biz gerçekten ders mi çalışacağız şimdi?"

Merih abi kapıyı kapatıp kontağı işaret etti.

"İtiraz yok."

Yolda ilk kez sessizlik rahatsız etmemişti.

Ne garipti... Az önce her şeyden kaçmak isteyen bizdik ama şimdi sanki ilk defa bir yere yetişmeye çalışıyorduk.

Eve geldiğimizde Selin direkt mutfağa yönelmişti.

"Ben açım, önce yemek."

"Zaten önce onu dedim," diye karşılık verdi Merih abi.

Mutfağın ışıkları açılırken hepimiz yavaş yavaş o geceki gerginliğimizden çıkıyorduk. Gizem masaya oturmuş telefonu eline almış, hangi hukuk bölümlerinin iyi olduğunu araştırıyordu. Selin tost yapmaya çalışırken ekmeği yakmıştı.

Ben ise kapının kenarında durmuş onları izliyordum.

İçimde garip bir his vardı.

Normaldi.

Uzun zaman sonra ilk kez normal görünüyordu her şey.

Merih abi yanıma gelip hafifçe omzuma vurmuştu.

"Ne düşünüyorsun?"

Gözlerimi masadakilere çevirip istemsizce gülümsedim.

"Sanırım..." dedim sessizce,
"ilk defa gerçekten geleceğimiz varmış gibi hissediyorum."

Bunu dememle başını hafif eğip mutfağa doğru seslenmişti.

"Beş dakika sonra herkes masada. Konu dağıtıyorum."

Selin'in mutfaktan gelen sesiyle istemsizce kahkaha atmıştık.

"Abi kamp mı burası?"

"Evet," dedi Merih abi hiç düşünmeden.
"Hayat kampı."

Selin elindeki spatulayla ona bakıp gözlerini devirmişti.

"Yemin ederim şu ciddiyetin korkutuyor beni."

"TYT matematik senden daha korkutucu."

Bunu demesiyle hepimiz istemsizce gülmüştük.

Gerginlik yavaş yavaş çözülüyordu.

Masaya geçtiğimizde önümüze defterler, kalemler, bilgisayarlar koyulmuştu. Merih abi gerçekten plan yapıyordu.

Saat geceyi çoktan geçmişti ama ilk kez hiçbirimizin uykusu yoktu.

Merih abi kâğıdın ortasına büyük harflerle bir şey yazmıştı.

"1 HAFTA."

Altına da üçe bölmüştü sayfayı.

"Nehir Duru — Tıp."
"Ay Gizem — Hukuk."
"Selin — Yazılım."

İsimlerimizi ve hayallerimizi yan yana görmek bile tuhaf hissettirmişti.

Ben dalgın dalgın yazıya bakarken Merih abi kalemi masaya bıraktı.

"Şimdi dinleyin," dedi ciddi bir sesle.
"Bir haftada dünya kurtarmıyoruz. Ama toparlanıyoruz."

Gizem hemen başını kaldırdı.

"Ya yetişmezse?"

"Yetişecek kadarını yapacağız."

Selin tosttan bir parça koparıp ağzına atarken mırıldandı:

"Motivasyon konuşması gibi oldu."

Merih abi ona dönüp kaşını kaldırdı.

"İşe yarıyor ama."

İstemsizce gülmüştüm.

Sonra önümdeki biyoloji kitabını açarken derin bir nefes aldım. Sayfaların arasındaki fosforlu notlara bakarken içim yine hafif gerilmişti.

"Abi..." dedim sessizce.

"Hm?"

"Ya olmazsa?"

Bu kez cevap vermeden önce birkaç saniye durmuştu.

Sonra sandalyeyi bana doğru çekip oturdu.

"Bak Nehir Duru," dedi sakin bir sesle.
"İnsan bazen kazanamaz. Bazen yetişemez. Ama denemeden kendi hayatından vazgeçmek başka bir şey."

Gözlerim istemsizce ona kaymıştı.

"Senin hayalin kalp doktorluğuysa..." dedi kitabı bana doğru ittirirken,
"o zaman önce şu biyolojiyi açıyorsun."

İstemsizce gülmeye başlamıştım.

"Ne kadar duygusal bağlandın konuya."

"Duygusal değil gerçek."

Sonra ayağa kalkıp ellerini birbirine vurdu.

"Hadi bakalım. İlk hedef: sabaha kadar panik yok."

Selin anında el kaldırmıştı.

"Abi kahve serbest mi?"

"Zorunlu."

"Kızlar..." dedi Merih abi hepimize tek tek bakarak.

Ses tonu bu kez daha sakindi.
Daha abi gibiydi.

"Korkmayın."

Elindeki kâğıdı masaya bırakırken başını iki yana salladı.

"Notlarınızın iyi olduğunun farkında mısınız siz?"

Birbirimize bakmıştık.

Çünkü uzun zamandır ilk kez biri bize eksiklerimizi değil, yapabildiklerimizi söylüyordu.

"Biliyorsunuz zaten," diye devam etti.
"Sadece panikten nefes alamıyorsunuz."

Selin dudaklarını birbirine bastırıp önündeki kaleme bakarken Gizem sessizce iç çekmişti.

Ben ise önümde açık duran biyoloji kitabına bakıyordum.

Merih abi ellerini masaya koyup hafifçe eğildi.

"Hadi kızlar," dedi bu kez daha net bir sesle.
"İki hafta buradasınız."

Kaşımı kaldırmıştım.

"Ne?"

"Sadece ders."

Selin anında itiraz etmişti.

"Abi nefes alacağız değil mi?"

"Aralarda."

"Uyku?"

"Lüks ama var."

Gizem istemsizce gülmeye başlamıştı.

"Bu adam ciddi..."

Merih abi umursamadan devam etmişti.

"Telefon dikkat dağıtıyorsa gidiyor."
"Bahane yok."
"Kaçmak yok."

Sonra bize tek tek bakmıştı.

"İki hafta sonra sınava korkarak değil hazırlanmış şekilde gireceksiniz."

İçimde bir şey o cümlede kıpırdamıştı.

Çünkü ilk kez biri bize "yapamazsınız" demiyordu.

Masadaki sessizliği Selin bozmuştu.

"Abi..."

"Hm?"

"Ben gerçekten yazılım okuyabilir miyim sence?"

Merih abi hiç düşünmeden cevap vermişti.

"Çalışırsan neden okuyamayasın?"

Sonra bana dönmüştü.

"Sen."

İstemsizce doğrulmuştum.

"Kalp doktoru olmak istiyorsun ya..."

Başımı hafif sallamıştım.

Elindeki biyoloji kitabını bana doğru ittirdi.

"O zaman başlayalım doktor hanım."

İstemsizce gülerken içimdeki korkunun yerini ilk defa küçük bir heyecan alıyordu.

Aklıma gelenle,

"Abiii," demiştim.

Ardından Selin'i işaret ederek,

"Ya ben de açım. Baksana, gözümün önünde yiyor," diye söylenmiştim.

Selin hiç beklemeden tosttan bir parça bölüp ikizime uzatmıştı. Sonra bana bakıp, benimle dalga geçer gibi biraz daha büyükçe bir parça koparmıştı.

"Sen en son izliyordun, yapamaz diyordun. Tüh, acıktın mı sen?"

"Ya eşşek, dalga geçme. Midemden ses geliyor, selamlıyor ya seni," dememle kahkaha atmıştı.

"Ha?" demişti.

Elindeki parçayı ona doğru gösterip,

"Hani ben beceremezdim? İftira," demiştim.

"Aa, öyle mi valla..." diye mırıldanmıştı.

"Kuru iftira," dememle birlikte abim daha fazla dayanamamış gibi araya girmişti.

"Tamam, kaynatmayın. Hem yiyin hem çözün. Bende size tost yapayım ve meyve suyu getireyim."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

41okunma 12beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18