🍯 1. Bölüm 🍯

Vaveyla Yazarı: Esra İlayda Akkuş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 54Şu an: 🍯 1. Bölüm 🍯
  1. 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime · Okuduğun bölüm
  2. 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
  3. 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
  4. 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
  5. 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
  6. 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
  7. 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
  8. 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
  9. 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
  10. 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
  11. 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
  12. 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
  13. 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
  14. 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
  15. 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
  16. 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
  17. 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
  18. 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
  19. 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
  20. 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
  21. 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
  22. 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
  23. 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
  24. 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
  25. 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
  26. 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
  27. 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
  28. 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
  29. 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
  30. 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
  31. 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
  32. 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
  33. 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
  34. 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
  35. 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
  36. 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
  37. 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
  38. 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
  39. 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
  40. 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
  41. 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
  42. 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
  43. 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
  44. 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
  45. 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
  46. 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
  47. 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
  48. 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
  49. 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
  50. 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
  51. 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
  52. 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
  53. 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
  54. 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime

“Zamanında bir hikâye düşünün…” diyerek başlayacaktım cümlelerime aslında.

Duygusal, derin, insanın içine işleyen bir şekilde.

Ama yanımda bağıran şu kızla bütün edebiyat hevesim çöpe gitti.

Başımı çevirip sus pus duran kardeşime baktım.

“Gözlerine nasıl bakıyorum bilmiyorum ama bir, ne hikâyesi düşünüyorum ben; ikincisi, bu gene neye bağırıyor?” dedim.

İkizimin bana dönüp gözlerini gözlerime kenetlemesiyle kaşlarını kaldırdım.

Aklına gelmiş gibi Selin’e dönerek, “Harbi, noldu Selin?” dedi.

Selin ise büyük bir dram yaşıyormuş gibi elini havaya kaldırdı.

“Ayy! Tırnağım kırılmış!” dedi.

Bir an sessizlik oldu. Ardından ikimiz aynı anda patladık. Gülmemek için kendimizi zor tutarken,

“Tırnağın kırılmış diye mi bağırdın?!” dedik.

Selin gözlerini devirdi. Aklına bir şey gelmiş gibi parmağını bize salladı.

“Bluetoothlanmayı geç!”

Gülerek, “Salak mısın? Bir şey oldu sandım!” dememle sinirle bana döndü. Salak demiştim ama cidden kalbim ağzıma gelmişti.

Biz burada deprem oldu, biri düştü, dünya savaşı başladı falan sanıyoruz; hanımefendinin yaşadığı trajedi, tırnak boyutu uyumsuzluğu.

İkizimse ayrı manyaktı. Gülmekten duvara yaslanmıştı. Ben de sabır çekip kafamı sinirle Selin’e çevirdim.

“Bir gün gerçekten önemli bir şey olsa sana inanmayacağım, haberin olsun.”

Selin omuz silkti.

“Olur ama o gün de tırnağım gerçekten çok güzel olmuş olur.”

İşte benim çevrem tam olarak buydu.

Ben dram yazmaya çalışıyordum, onlar komediye zorluyordu.

Gözlerimi devirirken istemsizce gülmüştüm.

Cidden, bazen bu insanlarla aynı evrende yaşadığıma inanamıyordum.

Ama sonra düşünüyordum da, iyi ki aynı evrendeydik. Çünkü ne zaman canımız sıkılsa, ne zaman bir şeylere üzülsek mutlaka birimiz saçma sapan bir şey yapar, diğer ikisini de kendine katardı. Sonra bir bakmışız, az önce dert ettiğimiz şeyi unutup kahkahalara boğulmuşuz.

Bizimkisi biraz böyleydi işte. Birbirimize laf sokar, kavga eder gibi atışır, en olmadık yerde birbirimizi güldürürdük. Ama birimizin yüzü düşse diğer ikisi bunu herkesten önce fark ederdi.

Çünkü biz üç kızdık.

Üç ayrı kalp, üç ayrı hayat…

Belki de içimizde kimseye anlatamadığımız şeyler vardı ama yine de birbirimizin yanında kendimiz olmaktan çekinmezdik.

Ve sanırım en güzeli de buydu. Ne yaşarsak yaşayalım, dönüp birbirimize sığınabileceğimizi bilmek…

Gözlerimi kısarak Selin’in yüzüne baktım.

“Selin, kızım, ortada parmak ucundan ayrılmış bir tırnak var. Sen sanki bütün hayatını kaybetmişsin gibi bağırdın.”

Gizem’in kahkahası yeniden yükselirken Selin bu kez ona döndü.

“Sen de gülme! Bir gün senin de başına gelecek, o zaman görüşeceğiz.”

Gizem, gözlerinin kenarında biriken yaşları silerek başını salladı.

“Tamam, o gün geldiğinde hep birlikte yasını tutarız.”

“İkiniz de manyaksınız!” diye çıkıştı Selin.

“Üç kişiyiz, bir eksik saydın,” dedim gayet ciddi bir ifadeyle.

Gizem yeniden gülmeye başlayınca ben de kendimi tutamadım. Selin ise ikimize birden ters ters bakıp kollarını göğsünde birleştirdi.

“Bir daha sizinle hiçbir şey paylaşmayacağım.”

“Tamam,” dedim başımı sallayarak. “Ama bir dahaki sefere tırnağın kırılırsa haber ver, en azından siyah giyiniriz.”

Selin’in ağzı açık kaldı.

“NEHİR!”

Bu kez ben de Gizem’e katılıp kahkahalara boğuldum.

İşte böyleydik biz. Birbirimizin sinir uçlarına basmadan duramaz, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yan yana gelirdik. Belki her birimizin içinde ayrı ayrı susturduğu şeyler vardı ama en azından böyle anlarda hiçbirimiz kendimizi yalnız hissetmezdik.

Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, derdini anlatmak ya da her şeyi çözmek değildi.

Bazen yalnızca yanında saçmalayabileceği iki insanın olması yetiyordu.

“Hayır,” dedim, ciddi görünmeye çalışarak. “Ben senin akıl sağlığını sorguluyorum.”

Sanki bunu söylememi bekliyormuş gibi Ay Gizem yine gülmeye başladı.

“Yemin ederim, siz ikiniz başlı başına bir dizisiniz.”

Tam karşılık verecektim ki telefonum titredi.

Telefonu elime alıp ekrana baktım.

Yüzümdeki gülümseme yavaşça silindi.

İkizim bunu hemen fark edip koluma vurdu.

“Ne oldu?” diye sordu.

Mesaj atan kişi tanıdıktı.

Hem de fazlasıyla.

Bir an cevap verip vermemek arasında kaldım.

Selin bile tırnağını unutup bana bakıyordu artık.

“Kim yazdı?”

Telefonu kapatıp masaya bıraktım.

“Geçmiş.”

İkisi de sustu.

Bazı isimler vardır; söylendiği anda odanın havası değişir.

Bazı insanlar vardır; hayatından çıktıklarını sanırsın ama bıraktıkları boşluk hiçbir zaman gerçekten kapanmaz.

Ve bazı mesajlar…

Sadece bir bildirim değildir.

Bazen seni paramparça edebilecek, bazen de hiç beklemediğin bir anda mutlu edebilecek birinden gelirdi. Üstelik o kişi, hayatında her şey olabilecekken düşmanın bile olamayacak biriyse işler iyice karışırdı.

“Şu an olduğu gibi,” diye mırıldandım.

Gizem yavaşça yanıma yaklaştı.

“O mu?”

Başımı hafifçe salladım.

İçimde, yıllardır üstünü örttüğüm ne varsa yeniden kıpırdamıştı.

Selin bu kez ciddi bir sesle sordu:

“Ne diyor?”

Derin bir nefes aldım.

Sonra ekrana tekrar baktım.

Tek bir cümle vardı.

Gerçekleri öğrenmeye hazır mısın?

O cümleye birkaç saniye boyunca sadece baktım.

Sanki harfler yer değiştirirse anlamı da değişecekmiş gibi.

Ama değişmedi.

Gerçekleri öğrenmeye hazır mısın?

Hazır mıydım?

İnsan, yıllarca kaçtığı bir gerçekle gerçekten yüzleşmeye hazır olabilir miydi? Hem çocukluğunu öğrenmek isteyip hem de bundan korkabilir miydi?

Gizem sessizce yanıma oturdu.

Selin bile bu kez saçma bir yorum yapmadan bekliyordu.

Telefon elimde ağırlaşmıştı sanki.

“Cevap vermeyecek misin?” diye sordu Gizem.

Gözlerimi ekrandan ayırmadan mırıldandım.

“Ne yazacağımı bilmiyorum.”

Çünkü bazı insanlara verilecek cevap yoktur.

Onlar sadece yara bırakır.

Ve bazı yaralar, kabuk bağlasa bile dokununca yeniden kanardı. Tıpkı şu an olduğu gibi.

Mesaj atan kişi…

Bizim yıllarca yok saymaya çalıştığımız geçmişimizdi.

Beni sevmeyen bir evin, sustuğum gecelerin, nedenini bilmeden ağladığım çocukluğumun tam ortasındaki isimdi.

Bir zamanlar aile dediğim şeyin en büyük yabancısı.

Selin yavaşça karşıma geçti.

“Bak,” dedi, “eğer bu seni yeniden kıracaksa hiç cevap verme.”

İkizim başını salladı.

“Ama eğer bu, yıllardır içimizi kemiren soruların cevabıysa…” diye başladı. Aldığı nefesin ardından gülümsemeye çalışarak bana baktı. “O zaman korksak bile öğrenmemiz gerekir, biliyorsun değil mi, canımın içi?”

İşte mesele de buydu.

Korkuyordum.

Hem de çok.

Ya öğrendiğim şey her şeyi daha kötü yaparsa?

Ya yıllardır kurduğum bütün dengeler tek bir gerçekle yıkılırsa?

Ya gerçekten beni hiç istemedilerse? Hatta benim yüzümden ikizimi de istemedilerse?

Bu düşünce bile insanın içine taş gibi oturuyordu.

Telefonu tekrar açtım.

Parmaklarım titreyerek klavyenin üzerinde durdu.

Uzun uzun düşündüm.

Sonra sadece iki kelime yazdım:

Anlat o zaman.

Mesaj gönderildi.

Ve bazen insan, hayatını değiştirecek şeyin sadece iki kelime olduğunu çok geç fark ederdi. İşte ben de tam olarak bunu yaşıyordum.

Yutkundum. Telefonu yanı başıma bıraktığım an Selin, ortamın bütün ağırlığını dağıtır gibi koltuğa yayıldı.

“Ya o değil de,” dedi. “Vizyonda yeni film girmiş, gider miyiz?”

O an yüzüne, gülüp gülmemek arasında kalmış gibi baktım.

“Ne girmiş?” diye mırıldandım.

İkizim hemen ona destek çıkar gibi konuştu.

“Doğru bak, iyi dedin Selin. Hadi bakalım, bir tane sen düzgün bir şey söylemiş ol.”

Selin dramatik bir şekilde elini kalbine koydu.

“Ne komik kızsın, Ay ışığım ya!”

Ardından öksürerek bize döndü.

“Arkadaşlar…”

Ben de aynı ciddiyetle ona döndüm.

“Size bir acı gerçek diyeyim mi? Diyeyim ya, çok ısrar ettiniz!” demesiyle ister istemez gülmeye başladı.

“Acı gerçek ama hangimiz zenginiz?” demişti.

Bir saniyelik sessizliğin ardından dayanamayıp kardeşimle kahkahalarımızı tutamamıştık.

“Lan Nehir Duru!”

Ben de gülerek omuz silktim.

“Acı gerçek, adı üstünde.”

Gerçekten bizim hayatımızda spontane sinema planı yapmak bile ekonomik kriz toplantısına dönüyordu.

Belki de bu yüzden gülüyorduk. Çünkü bazen insan, hayatının en kötü günlerinin ortasında bile saçma bir şakaya tutunabiliyordu.

Selin gözlerini devirdi. Aklına bir şey gelmiş gibi cümlesine devam etti:

“Bir kere de hayal kurmama izin verin ya.”

İkizim hemen destek verdi.

“Bence gideriz. Belki Nehir Duru böbreklerinden birini satışa çıkarır.”

“Sol böbreği düşünüyordum zaten,” dedim ciddiyetle. “Sağ olanla daha duygusal bir bağım var.”

Gizem kahkahasını bastırmaya çalışırken Selin gözlerini kocaman açıp bana baktı.

“Şaka bir yana, alıcı bulursak haber verin. Ben de tırnağımın masraflarını çıkarırım.”

“Sen önce tırnağına bir veda töreni düzenle,” dedim. “Sonra ekonomiyi konuşuruz.”

Gizem bu kez kahkahayı patlatınca ben de kendimi tutamadım. Tam Selin’e vereceğim cevabı düşünüyordum ki telefonum aniden titredi.

Ekrana bakmamla yüzüm dümdüz oldu.

Sonra direkt küfrettim.

“Hass—”

İkisi aynı anda bana döndü.

“Ne oldu?”

Telefonu biraz havaya kaldırıp derin bir nefes aldım.

“Hayat benimle kişisel kavga ediyor, başka açıklaması yok.”

Selin merakına yenik düşüp telefonu elimden almaya çalıştı.

“Göster!”

Telefonu hemen geri çektim.

“Hayır! Daha kendi sinir krizimi sindiremedim, bir de sizinle mi uğraşacağım?”

Ama ekrandaki isim buna izin vermiyordu.

Yine oydu.

Bu kez sadece mesaj da atmamıştı…

Bir de konum göndermişti.

Altında tek bir cümle vardı:

Eğer gerçekten öğrenmek istiyorsan, bugün gel.

Telefonun ekranına bakarken içimden binbir türlü şey geçiyordu. Gitmeli miydim, yoksa yine hiçbir şey olmamış gibi davranıp bu mesajı görmezden mi gelmeliydim?

Bir yanım korkuyordu.

Ya öğreneceklerim canımızı yakarsa? Ya yıllardır içimizde büyüttüğümüz soruların cevapları sandığımızdan çok daha ağırsa?

Ama diğer yanım da artık yorulmuştu. Bilmemekten, düşünmekten, her gece aynı sorularla baş başa kalmaktan yorulmuştum.

Üstelik bunları yaşayan yalnızca ben değildim. İkizim de en az benim kadar cevapsız sorularla boğuşuyordu. Ve ben ona gerçeği öğrenmeyi borçluydum.

Belki de bu yüzden bu kez kaçmamalıydım.

Derin bir nefes alıp telefonu avucumda sıktım.

Ne olursa olsun, gidecektim. Çünkü bazı gerçekler ne kadar korkutucu olursa olsun, insan bir kez peşine düştü mü onlardan sonsuza kadar kaçamıyordu.

Selin, anlamış gibi bana baktı.

“Duru güzelim benim…”

“Hayır yani, niye şimdi?” diye sormasıyla ben de içimden aynı şeyi, hatta daha fazlasını haykırmak istemiştim.

Neden?

Neden şimdi, neden bunca zaman sonra?

Çünkü evet, abimdi.

Birkaç ay önce hayatımıza yalnızca bir mektupla giren adamdı.

Mektubun altında da tek bir numara yazıyordu.

Ve evet…

O numara, ezberimdekiyle aynıydı.

Bu yüzden içimde büyüyen o huzursuzluğu susturamıyordum.

“Ne yapıyoruz?” diye mırıldanmamla Ay Gizem’in,

“Cevap belli. İşten izin alıp gidiyoruz,” demesi bir oldu. Ardından bana dönüp parmağını salladı.

“Sen de bize sakın ‘Siz gelmeyin, zaman kaybı,’ falan deme. O kim köpek? Anca beraber, kanca beraber.”

İstemsizce gülümsemiştim.

“Öyle bakma. Biliyorum ben malımı,” diye söylendiği an Selin kahkaha attı.

“Selin, şu ‘malım’ deme olayını bir gün açıklayacak mısın?” diye sorduğunda Ay Gizem omuz silkti.

“Açıklayacak bir şey yok. Bu kız tek başına gidip başına bela topluyor, sonra biz uğraşıyoruz.”

“Abartıyorsun,” diye mırıldanmamla ikisi aynı anda bana baktı.

“Abartıyor muyum?”

Yutkunup gözlerimi kaçırdığım an Ay ışığım alaycı bir şekilde güldü.

“Bak şu sessizliğe. Kabul etti resmen.”

“Tamam ya,” deyip of çekmemle Selin kolunu omzuma attı.

“Bak Nehir’im, bu saatten sonra tek başına hareket etmek yok. Mektupmuş, abiymiş, numaraymış… Biz de işin içindeyiz artık.”

Onun bu ciddi sesiyle içimde garip bir sıcaklık oluşmuştu.

Çünkü korkuyordum.

Hem de fazlasıyla.

Ama yanımda olmaları o korkunun içine tuhaf bir güven karıştırıyordu.

Belki geçmişimizi değiştiremezdik.

Belki yaşadıklarımızı silemezdik.

Ama benimle birlikte taşıyabilirlerdi.

“Peki ya yanlış çıkarsa?” diye fısıldadım.

İkizim hiç düşünmeden cevap verdi:

“Yanlışsa döneriz. Ama doğruysa ve sen tek başına gidersen, işte o zaman seni öldürürüm.”

“Ne güzel motive ediyorsun,” diye söylenmemle oda kahkahalarla doldu.

Ay ışığım bana dönüp,

“Hazırsan çıkalım mı?” dediğinde buruk bir tebessüm etmiş,

“Hazırım,” diye mırıldanmıştım.

“Bisikletle mi gideriz?” diye söylenmemle Selin kaşlarını kaldırdı.

“Benim merak ettiğim bir şey var.”

“N’olur sorma,” dedim direkt.

Selin başını iki yana sallayıp,

“Şu ikizine bir şey de,” diye söylenince kafamı eğip şirin şirin bakmıştım.

“Bana mı kıyacaksınız ikiniz bir?”

“Şebek,” diyen ikizimle dudak büktüm.

“Ay…” diye mırıldandım. Sesim, boğazımda düğümlenen onca şeyin arasından güçlükle çıkmıştı. “Tepki ver artık. Ben bile böyle karşılamadım ama sen hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun. Yapma bunu…”

Fısıldadığım an Ay’ın yüzündeki o umursamaz ifade yavaşça değişti. Gözlerinde saklamaya çalıştığı kırgınlık belirirken dudaklarının kenarındaki gülümseme silindi. Güçlü durmaya çalışıyordu ama o an ne kadar kırılgan olduğunu da ele vermişti.

Bir an gözlerini kaçırdı, sonra derin bir nefes aldı.

“Ne yapmamı bekliyorsun?” diye sordu sonunda.

Sesi kızgın değildi.

Ama kırgındı.

“Abimi sevmiyorum, istemiyorum ama bırakmıyor pis herif!” diye patladı bir anda. “Neden dönmüş mesela şimdi? Ne anlatacak, Duru? ‘Bizi neden yetimhaneye bıraktınız?’ diye mi soracağız? Ne geçecek elimize, anlatsana Nehir…”

Sesi titrerken gözlerini kaçırdı.

“Bebektik biz… İstememişler, bırakıp gitmişler işte,” diye fısıldadı daha kısık bir sesle. “Başka açıklaması mı var bunun?”

Küfretmemek için kendimi zor tutarken ona bakmıştım ama hiçbir şey diyememiştim.

Çünkü canımı yakan taraf, haklı olmasıydı.

Ay ışığım gözlerini silmeden başını iki yana salladı.

“Dua et sen istiyorsun bunu, Nehir Duru,” dedi sertçe. “Yoksa ben… Ben onunla görüşmezdim bile. Yüzüne bakmam.”

Yutkunmuştum.

Onun bu kadar kırıldığını görmek içimi sıkıştırıyordu.

“Ya yanlış biliyorsak?” diye mırıldandım sonunda. “Ya anlatamadıkları bir şey varsa?”

Ay Gizem acı acı güldü.

“İnsan çocuğunu bırakıp gidiyorsa hangi sebep her şeyi düzeltir, söyle bana?”

Cevap verememiştim.

Çünkü bazı boşluklar yıllar geçse de dolmuyordu.

Tam o sırada Selin sessizce yanıma yaklaşmış, Ay’a bakmıştı.

“Öfkelenmekte haklısın,” demişti beklemediğim kadar sakin bir sesle. “Ama belki de bu görüşme onlar için değil, sizin için gereklidir.”

Ay gözlerini ona çevirdi.

“Ben artık hiçbir şey hissetmek istemiyorum,” diye fısıldadı yorgunca. “Ne merak… Ne umut… Hiçbir şey.”

“Ay…” diye mırıldandım usulca. “Kızma bana.”

Kaşlarını çatıp bana bakmaya devam ederken ellerimi iki yana kaldırmıştım.

“Vallahi sadece merak var. İstersen gitmeyelim, ciddiyim,” dedim hızlı hızlı.

Bir an yüzüme baktı sadece.

Sonra birden bana sarıldı.

“Sen var ya, sen…” diye söylendi, başını omzuma koyarken.

Tam o sırada Selin’in sesi duyuldu:

“Selin, dalga geçer gibi sanki yanımızda değilmişçesine… Hadi ama, Ay, Nehir! Biraz daha gelmezseniz sizi keseceğim, he!”

İkizimle göz göze geldim.

Ay burnunu çekerek benden biraz uzaklaşmıştı. Onun bu hâline gülmüştüm.

Tam o sırada, sanki az önce aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi Selin’in sesi yeniden duyuldu:

“Siz barıştınız mı, yoksa hâlâ dizi sahnesi mi çekiyorsunuz?”

Ay gözlerini devirirken ben kahkahayı basmıştım.

“Geliyoruz!” diye mırıldandım.

Bisikletlerin yanında duran Selin bize şüpheli şüpheli bakıyordu.

“Bu kadar kısa sürede nasıl çözdünüz olayı?”

Seviyordum ben bu ortamı. Seviyordum bu deliyi. O da bunca olan şeyi bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi yapıyor, bizi güldürmek için elinden geleni yapıyordu.

Düşüncelerimin arasından yüzüme yayılan bir gülümsemeyle çıktım.

Ay omzuma hafifçe vurdu.

“Çözmedik. Bu salak sadece konuşurken insanın sinirini düşürüyor.”

“İltifat olarak alıyorum,” dedim gururla.

“Alma.”

Selin kıkırdarken bana bir bisiklet uzattı.

“Hadi Romeo, sür bakalım.”

“Niye ben sürüyorum?” diye söylenmemle Ay anında cevap verdi.

“Çünkü geçen sefer direğe ben çarptım.”

“Bir kere oldu o!”

“Bir kere yetti, travmam var.”

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken Selin resmen kırılıyordu.

“İkiniz evlenin bence direkt,” dedi kahkahasının arasında.

Ay’ın,

“Selin!”

diye bağırmasıyla daha çok gülmeye başlamıştım.

Bisiklete binerken Ay istemsizce koluma tutunmuş, sonra fark edip elini çekmişti.

O küçücük hareket bile içimi saçma bir şekilde ısıtmıştı.

Yanımdaydı.

Kız kardeşim.

O benim her şeyimdi.

Belki birbirimizi her zaman anlayamıyorduk.

Belki bazen en çok birbirimizi kırıyorduk.

Ama sonunda yine birbirimizin yanında duruyorduk.

“Hazır mısın?” diye sordum ona bakıp.

Bu sefer yüzünde biraz daha yumuşak bir ifade vardı.

“Değilim,” dedi dürüstçe. “Ama beklersem daha kötü olacak gibi hissediyorum.”

Başımı sallayıp yavaşça pedala basmıştım.

Selin arkamızdan,

“Bak, düşürürseniz yürüyerek dönerim!” diye bağırırken Ay istemsizce gülmüştü. O sesi duyunca ben de derin bir nefes almıştım.

Çünkü ilk defa, onca kırgınlığın ve kızgınlığın arasında Ay’ın eski hâlinden bir parça görmüştüm.

Belki de bizim gücümüz buydu.

Birbirimizi her zaman iyileştiremiyorduk ama en azından yaralarımızla tek başımıza kalmıyorduk.

Geldiğimiz yerde bisikleti durdurup etrafıma baktım.

Ben neden buradayım? diye geçirirken içimden gözlerimi kısa bir süreliğine kapatıp yeniden açtım.

Ben neyi yanlış yaptım ki?

Tam o sırada duyduğum araba sesiyle refleks gibi kızları arkama almıştım.

Gördüğüm simsiyah arabayla birlikte istemsizce durmuştum.

Arabanın kapısı açıldığı anda,

“Evet…” diye mırıldandım kendi kendime.

Selin’le aynı anda bisikletlerden inip bir adım öne çıkmıştık. Gizem sinirle yanımıza gelip,

“Evet?” dediği an bize doğru bir adım atan adamı görmüştüm. Gizem’i kolundan tutup geri çekmiştim.

Umurumda değildi artık.

“Ne anlatacaksan anlat,” dedim soğuk bir sesle.

Adam tam konuşacakken gözlerini bize çevirdi.

“Kızlar—”

Selin’e dönüp bizi fark etmesiyle aynı anda konuşmuştuk.

“Gitse—”

“Kes o sesini.”

Üçümüzün aynı anda konuşmasıyla kısa bir sessizlik oldu.

Gözlerindeki ifadeye bile bakmak istemiyordum.

“Belli ki yine bir şeyler zırvalayacaksın,” dedim sinirle. “Zırvala ve defol git.”

Sanki biri ona karşı olan bütün sevgimi, hayranlığımı içimden söküp almıştı.

Gizem bana dönüp şaşkınca,

“Durum…” diye mırıldandığında acı bir şekilde gülmüştüm.

“Ne? Yalan mı?” dedim gözlerimi ondan ayırmadan. “Neredeydin lan biz bebekken? Hadi beni geçtim… Ay ışığım, Gizem’im peki?”

Sözlerim havada asılı kalmıştı.

Birkaç saniye boyunca kimseden ses çıkmadı.

Adamın yüzündeki o kendinden emin ifade ilk kez çatlamıştı.

Gözlerini kaçırıp derin bir nefes aldı ama umurumda değildi.

İçimde yıllardır biriken ne varsa boğazıma düğümlenmişti artık.

“Cevap ver,” dedim bu kez daha sert.

Gizem kolumu hafifçe sıkıp sakin olmamı ister gibi baktı ama sakin kalacak hâlim yoktu.

“Senin bir açıklaman vardır kesin,” dedim alayla. “Hep bir bahanen olur çünkü.”

Adam sonunda başını kaldırıp bana baktı.

Gözlerinde ilk kez pişmanlık vardı.

“Bilmediğin şeyler var.”

Acı acı güldüm.

“Tabii ya. Klasik cümle. Bilmediğim şeyler var.”

“Gerçekten var.”

“Ne olabilir?” diye bağırdım. “Söylesene! Seni bizden uzak tutan neydi? Hangi şey, iki bebeği… Hadi onu da boş ver, bir bebeği bırakıp gitmeni haklı çıkarabilir?”

Sesim çatlamıştı.

Bunu fark edince daha da sinirlendim.

Selin sessizce yanıma geçti.

Ay da yanıma sokulmuştu.

İkisi de tek kelime etmiyordu ama oradaydılar.

Ve bazen insanın ayakta kalması için tek gereken şey buydu.

Birinin yanında durması.

Adam yumruklarını sıktı.

“Sizi bırakıp gitmedim.”

Kaşlarım çatıldı.

“Ne?”

“Benden aldılar sizi. Ya da… vermek zorunda kaldım.”

Bir an nefes alamadım.

Gizem şaşkınca bana baktı.

“Ne diyor bu?”

“Saçmalıyor,” dedim hemen ama sesim eskisi kadar net çıkmamıştı.

Adam bir adım attı.

Bu kez geri çekilmedim.

“Doğduğunuz gece değil, belli bir süre sonra sizi benden aldılar,” dedi kısık ama titrek bir sesle. “Sizin öldüğünüze inandırdılar.”

Dünya başıma yıkılmış gibi oldu.

“Yalan söylüyorsun.”

“Keşke öyle olsa.”

Cebinden eski, kenarları yıpranmış bir fotoğraf çıkardı.

Bana uzattı.

Titreyen elimle aldım.

Fotoğrafta genç bir adam vardı…

Kucağında iki bebekle.

Biri bendim.

Diğeri Gizem.

Alt köşede tarih yazıyordu.

Ve fotoğraftaki adamın yüzü…

Karşımda duran adamın ta kendisiydi.

Gizem yanımda nefesini tuttu.

“Bu…” diye fısıldadı.

Ben fotoğrafa bakarken dudaklarım aralandı.

Çünkü ilk kez gözlerimizin aynı olduğunu fark etmiştim.

Kendime gelmemle başımı kaldırdım.

“Yani bu neyi değiştirir?” dedim çatallanan sesimle. “Biz neler yaşadık, biliyor musun sen?”

Adam birkaç saniye sustu.

Sonra gözlerini bana dikip,

“Hayatınızı,” dedi.

Kaşlarım çatılmıştı.

“Hayatınız bir yalan üzerine kuruluysa ve siz satılıp burada bunları yaşadıysanız, her şeyi değiştirir.”

Yutkunmuştum.

“Yalan mı?” diye fısıldadım. “Ne yalanı?”

Adam dudaklarını birbirine bastırdı.

“Bildiklerinizin çoğu.”

Bir anda Ay sinirle öne çıktı.

“Bak, sabrım taşmadan düzgün konuş.”

Ama ben sadece adama bakıyordum.

Çünkü gözlerindeki şey korkuydu.

Ve korkan insan genelde doğruyu biliyordu.

“Bizi kim sattı?” dedim kısık sesle.

Adam cevap vermeden önce etrafa baktı.

Sanki biri bizi izliyormuş gibi.

“Sizin hiç beklemediğiniz birinin babası…”

O an nefesim kesilmişti.

“Devam etme,” dedim direkt.

Ama durmamıştı.

“Sizin onu tanımadığınız, hatta asla bulamayacağınız biri… Aklınızın ucundan bile geçmeyecek biri. Ne acı, değil mi?” diye konuştu, dalga geçer gibi.

Başımı iki yana sallamıştım anında.

“Hayır.”

“Babam, sizi alan kişiydi.”

Bir anda kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.

Ay’ın,

“Nehir…”

dediğini uzaktan duydum.

Ama hiçbirine odaklanamıyordum.

Çünkü aklım tek bir yerde takılmıştı.

Abim.

“Kanıtın ne?” dedim titreyen sesimle.

Adam cebinden eski, kıvrılmış bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğrafı bana uzattığı an elimi uzatamamıştım.

Selin çekip aldı.

Birkaç saniye sonra yüzü bembeyaz olmuştu.

“Bu…” dedi fısıltıyla.

Selin hemen yanımıza geçmişti.

Ben sadece yerimde kalmıştım.

Kıpırdayamıyordum.

“Ne var?” dedim zorla.

Gizem yavaşça fotoğrafı bana çevirdi.

Fotoğrafta bendim.

Küçük hâlim.

Ama beni tutan kadın…

Annem değildi.

Ve arkamızda duran gencin boynundaki dövme…

Bir anda gözlerim büyümüştü.

Çünkü o dövmeyi tanıyordum.

Dün gece bizi takip eden gencin boynunda da aynı işaret vardı.

“B-ben, bey abi, ben bu dövmeyi—”

diyecekken duyduğum silah sesiyle irkilmiştim.

“Yatın!” diye bağırmıştı abim aynı anda.

Ay’ı sertçe kendine çekerken Selin’i de arkasına almıştı.

Selin küfrederek eğilmiş, adam doğrudan yere kapanmıştı.

Bir saniye.

Sadece bir saniye içinde ortalık karışmıştı.

Kalbim deli gibi atıyordu.

Bir silah sesi daha duyulduğu an kulaklarım çınlamıştı.

“Duru!” diye bağırdı Gizem.

Ama ben çoktan geri çekilmiş, kayaların olduğu tarafa koşmaya başlamıştım.

Çünkü o dövmeyi tanıyordum.

Ve o dövmeyi taşıyan adam dün gece bizi izliyordu.

Ayaklarım kayalara çarpa çarpa ilerlerken nefes nefese kalmıştım.

Arkadan gelen bağırışlar birbirine karışıyordu.

“Dur!”

“Duru, geri dön!”

“Oraya gitme!”

Umursamamıştım.

Kayaların arasına saklanan siyah kapüşonlu adamı gördüğüm an hızlanmıştım.

“Sen!” diye bağırdım.

Adam bana döndüğü anda yüzünü tam seçememiştim ama boynundaki dövme gözümün önüne çıkmıştı.

Aynısıydı.

Adam bir anda bana doğru yürümeye başlamıştı.

İçimde korku vardı ama daha baskın olan şey öfkeydi.

“Sen kimsin?” diye bağırdım. “Bizden ne istiyorsunuz?”

Adam tam konuşacakken arkamdan gelen sert adımları duymuştum.

Abim.

Bir anda kolumdan çekip beni arkasına almıştı.

“Neyi anlamıyorsun sen!” diye bağırdı bana. “Kaç dedim!”

“Abi, o dövmeyi biliyorum!” dedim nefes nefese. “Dün gece de vardı!”

Adam bize bakarken hafifçe gülümsemişti.

O gülüş midemi bulandırmıştı.

“Demek sonunda hatırlıyor ya da öğrendi mi?” dedi alçak sesle.

Abim bir anda sertleşmişti.

“Kes sesini.”

“Gerçeği daha ne kadar saklayacaksın?” dedi adam.

Abimin çenesi sıkılmıştı.

İlk defa gözlerinde korku görüyordum.

Gerçek korku.

Adam cebinden bir şey çıkarırken abim silahını doğrultmuştu.

“Yapma,” dedi tehlikeli bir sesle.

Ama adam durmuş değildi.

Elindeki küçük metal kolyeyi bana doğru fırlattığı an refleksle tutmuştum.

Avucumu açmamla nefesim kesilmişti.

Çünkü kolyenin içinde küçücük bir fotoğraf vardı.

İki bebek.

Ve arkasında tek bir tarih yazıyordu.

17.03

Altında ise tek bir cümle vardı:

Gerçekler o gece başladı.

Avuçlarım titrerken kolyeye bakakalmıştım.

“Bu da ne…” diye fısıldadım.

Abim bir anda kolyeyi elimden almaya çalışmıştı ama geri çekilmiştim.

“Dokunma.”

Sesim sert çıkmıştı.

Herkes durmuştu.

Rüzgâr bile.

Abim bana bakıyordu ama ilk defa gözlerinin içine baktığımda güven yerine başka bir şey görüyordum.

Suçluluk.

“Nereden buldun bunu?” dedim dövmeli adama.

Adam hafifçe başını eğmişti.

“Size ait.”

“Yalan söylüyor,” dedi abim anında.

Adam bu kez gülmüştü.

“Hangisi yalan?” dedi sakin bir sesle. “Çocukları satın almadığınız mı? Yoksa onları gerçek ailelerinden kopardığınız mı?”

“Kes sesini!” diye bağırmıştı Selin.

Ama benim gözüm abimdeydi.

Çünkü susuyordu.

Ve onun susması beni daha çok korkutuyordu.

“Abi…” dedim kısık sesle. “Bir şey söyle.”

Çenesi kasılmıştı.

Ay sessizce Selin’in elini tutmuştu.

Selin’in yüzü bembeyazdı.

“Nehir…” dedi abim sonunda. “Şu an anlatamam.”

O an kalbime biri yumruk atmış gibiydi.

“Anlatamaz mısın… yoksa anlatmak mı istemiyorsun?”

Bir silah sesi daha duyulduğu an hepimiz irkilmiştik.

Kapüşonlu adam küfredip arkasına baktı.

Kayaların üst tarafında birkaç kişi görünmüştü.

Siyah giyinmişlerdi.

Ve doğrudan bize doğru geliyorlardı.

Adamın yüzü değişmişti.

Dövmeli adam, “Lanet olsun,” diye mırıldandı.

Abim anında silahını kaldırmıştı.

“Nehir, alın kızları gidin!”

“Sen?” dedi Gizem sertçe.

“Gidin dedim!”

Kolum tutulduğu an Gizem’in beni çektiğini anlamıştım ama gözümü abimden ayıramıyordum.

Çünkü o da bana bakıyordu.

Sanki bir şey söylemek istiyor ama söyleyemiyordu.

Tam dönecekken kapüşonlu adam bir anda kolumu yakalamıştı.

“Gerçeği öğrenmek istiyorsan o yetimhaneye dönme.”

Nefesim kesilmişti.

“Ne?”

Adam gözlerini gözlerime dikmişti.

“O evde saklanan tek şey siz değilsiniz.”

Ardından beni bırakıp silahını çıkarırken ortalık tekrar karışmıştı.

Bağırışlar.

Silah sesleri.

Kayalara çarpan adımlar.

Selin beni sürükleyerek aşağı indirirken arkama dönmüştüm.

Ve gördüğüm şeyle olduğum yerde kalmıştım.

Çünkü abim…

Kapüşonlu adamın önüne geçmişti.

Ve ona doğrultulan silahı kendi üstüne çekmişti.

O adama dönüp,

“Şimdi ona sıkarsan ne değişecek?” diye fısıldamıştım.

“Sen anlat madem öyle,” dediğim an gülecek gibi bakıp, “Ne o, bebeklik hâlimiz mi geri dönecek? Hem kimsin ki sen?” diye çıkışmıştım.

Tam devam edecekken duyduğum sesle onu onaylayıp abimi umursamadan,

“İnşallah yalansız gelmişsindir,” demiş ve bisiklete binmiştim.

Gizem belime sarılıp başını sırtıma koyduğu an sağa çekip ona dönmek istemiştim.

Tam dönecekken,

“Şu an değil… Sadece sür ve gidelim, olur mu?” demesiyle buruk bir tebessümle onu onaylayıp Selin’e yetişmiştim.

Selin’e yetişmemle yanımıza kadar gelen sessizlik daha da ağırlaşmıştı.

Kimse konuşmuyordu.

Sadece tekerleklerin asfalta sürtünme sesi ve gecenin ayazı bizimleydi.

Göz ucuyla Selin’e baktığım an onun da bir şeyleri sorguladığını anlamıştım.

Ama sormuyordu.

Belki de cevabını duymaktan korkuyordu.

Gizem hâlâ arkamda, kollarını belimden çekmeden sessizce duruyordu.

Sırtımda hissettiğim o ağırlık garip bir şekilde hem huzur hem suçluluk veriyordu.

Az önce yaşananların ağırlığı hepimizin omuzlarındaydı.

Ama yine de kimse diğerini bırakmıyordu.

Belki de biz böyleydik.

Karanlığın içine ne kadar çekilirsek çekilelim, birbirimizin elini bırakmıyorduk.

Mahallenin ışıklarına yaklaştığımızda Selin sonunda dayanamayarak başını bize çevirip,

“Biriniz bana artık ne olduğunu anlatacak mı?” diye mırıldandı.

Acı bir şekilde gülümsemiştim.

“Biz de tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz zaten.”

Selin kaşlarını çatarken derin bir nefes almıştım.

“Bazı insanlar var… Geçmişte bırakıyorsun sanıyorsun. Sonra bir anda karşına dikilip sanki hiç gitmemiş gibi bakıyorlar.”

Arkamdan Gizem’in nefesi hafifçe kesildi.

“Ve bazı yaralar,” diye devam ettim, “üstünü ne kadar kapatırsan kapat, biri gelip tam oradan dokunuyor.”

Bu kez Selin hiçbir şey demedi.

Çünkü bazen susmak, her şeyi anlamış olmak demekti.

Biz üç kızdık.

Geçmişimiz birbirinden farklıydı belki.

Ama acımızın dili aynıydı.

Korktuğumuzda birbirimizin yanında durmayı biliyorduk.

Kırıldığımızda birbirimize kızsak bile geri dönüyorduk.

Bazen dünyanın bütün yükünü taşıyormuş gibi hissediyor, birkaç dakika sonra bir tırnak yüzünden birbirimize bağırıyorduk.

Bazen geçmişimiz üzerimize çökerken böbrek satışı hesabı yapıyorduk.

Bazen bisiklet sürerken direğe çarpma travmasını tartışıyorduk.

Saçma, anlamsız, hatta dışarıdan bakıldığında komik…

Ama bizimdi.

Çünkü belki de hayat bizi çok erken büyütmüştü.

Biz de çocuk kalabildiğimiz o küçücük anları birbirimizin yanında bulmuştuk.

Ve şimdi geçmişimiz yeniden kapımıza dayanmıştı.

Bizi ayırmak ister gibi.

Bizi yeniden eski hâlimize döndürmek ister gibi.

Ama bilmiyordu.

Biz artık yalnız değildik.

Üç kişiydik.

Ve bazen üç kırık insanın birbirine tutunması, tek başına sağlam duran bir insandan çok daha güçlüydü.

Çünkü biz birbirimizi iyileştirmemiştik belki.

Ama birbirimizi yaralarımızla kabul etmiştik.

Ve ne olursa olsun…

Birimiz düşerse üçümüz kaldıracaktık.

Birimiz korkarsa üçümüz yanında duracaktık.

Birimiz geçmişin içinde kaybolursa diğerleri onu geri getirecekti.

Çünkü bizim hikâyemiz yalnızca karanlıktan ibaret değildi.

Karanlığın içinde birbirine tutunan üç kızın hikâyesiydi.

Ve belki de asıl savaş şimdi başlıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

613okunma 120beğeni 14yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18