17. bölüm / 54
BENDEN ÇALINAN HAYAT🍯 17. Bölüm 🍯
Bölümler 54Şu an: 🍯 17. Bölüm 🍯
- 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
- 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
- 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
- 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
- 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
- 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
- 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
- 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
- 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
- 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
- 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
- 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
- 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
- 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
- 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
- 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
- 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
- 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
- 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
- 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
- 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
- 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
- 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
- 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
- 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
- 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
- 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
- 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
- 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
- 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
- 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
- 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
- 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
- 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
- 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
- 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
- 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
- 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
- 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
- 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
- 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
- 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
- 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
- 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
- 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
- 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
- 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
- 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
- 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
- 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
- 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
- 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
- 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Birinci çalış...
İkinci çalış...
Üçüncü çalış...
Kimse konuşmuyordu.
Herkes, telefonun diğer ucundan gelecek sesi bekliyordu.
Dördüncü çalışta artık açmayacağını düşünmeye başlamıştım ki telefondan gelen sesle doğrulmuştum.
"Alo?"
Bir an duraksamıştım.
Salondaki herkesin bakışlarının üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.
"Merhaba..." diye mırıldanmıştım. "Gökçe?"
"Kendisi. Kiminle görüşüyorum?"
Boğazımı temizlemiştim.
"Ben... şey... Mm..."
Karşı taraftan hafif bir gülüş gelmişti.
"Bu kadar emin arayıp sonra kendinden şüphe eden kişi kim?"
Yanımdan duyduğum boğuk gülme sesiyle Tugay'a dirsekle vurmuştum.
"Ben Duru."
Kısa bir sessizlik olmuştu.
Sonra, aldığım nefesle azda olsa rahatlamıştım :
"Tamam, şimdi hatırladım."
Bu sefer salondakiler biraz daha dikkat kesilmişti.
"Umarım kötü bir zamanda aramamışımdır."
"Yok. Tam tersine, seni bir ara aramayı düşünüyordum."
Derin bir nefes almıştım.
"Tamam," demiştim. "Kısaca başlayayım."
Salondaki herkes biraz daha öne eğilmişti; sanki konuşmamın içine gireceklerdi.
"Biz şu an bir dosyanın içindeyiz. Ama olay sadece dosya değil, biraz daha... karışık."
Gökçe'nin sesi hiç acele etmeden gelmişti:
"Karışık olan her şey dosyadır zaten. Devam et."
İstemsizce gülümsemiştim.
"Evet ama burada insanlar da var."
Bir anlık sessizlik olmuştu.
Yanımdaki ikizim fısıldamıştı: "Doğru yerden girdin."
Devam etmiştim.
"Bazı şeyleri açıklamamız gerekiyor ama direkt anlatamıyoruz. Önce güvenli bir yol bulmamız lazım."
Gökçe hemen araya girmişti:
"Güvenlik mi? Fiziksel mi, hukuki mi?"
"İkisi de."
Salonda hava biraz ağırlaşmıştı.
Abim kollarını çözmüş, daha dikkatli dinlemeye başlamıştı. Selin artık hiç kıpırdamıyordu.
Gökçe'nin sesi bu kez daha netti:
"Tamam. O zaman bana olayın isimlerini söyle."
Bir an duraksamıştım.
Sonra gözlerimi salonda gezdirmiştim.
"İsimleri telefonda söylemek doğru olur mu bilmiyorum."
"Doğru olmaz." demişti Gökçe. "Ama ben seni buna göre yönlendiririm."
Bu cümleyle birlikte gerçekten rahatlamıştım.
"Peki," demiştim. "O zaman adım adım gidelim."
"Güzel," demişti. "Şimdi bana şunu söyle: En acil risk ne?"
O an herkes bana bakarken, ben de ilk kez gerçekten net bir şey söylemek zorunda olduğumu iliklerime kadar hissetmiştim.
"Yanlış bir adım atmak."
Gökçe kısa bir "hıh" sesi çıkarmıştı.
"Tamam. O zaman doğru yerdesiniz."
Salonda küçük bir hareketlenme olmuştu.
Tugay hafifçe başını eğip bana bakmıştı.
"Ne dedi?" diye fısıldamıştı Selin.
Ben telefona bakmıştım.
"Devam etmemizi söyledi."
Ve o an, artık geri dönüşsüz bir konuşmanın içine girdiğimizi hepimiz anlamıştık.
Gökçe'nin "devam edin" demesiyle salonda sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu.
"Tamam," demiştim yeniden. "O zaman en baştan daha net anlatıyorum."
Bir an durup kelimeleri toparlamıştım.
"Bir dosya var. İçinde sadece evrak yok. İnsanlar var, bağlantılar var... ve yanlış anlaşılmaya çok açık bir durum."
Gökçe'nin sesi yine sakindi:
"Anladım. Şimdi bana şunu söyle: Siz bu olayın neresindesiniz?"
O soru salonda kısa bir sessizlik yaratmıştı.
İkizim bana bakmış, "Dikkatli cevap ver," der gibi hafifçe kaşlarını kaldırmıştı.
"Ne içindeyiz ne de tam dışındayız," demiştim. "İstemeden içine çekildik."
Abim bir anda öne eğilmişti.
Merih abi göz ucuyla ikimize bakıyordu.
Tugay ise hiç bölmeden dinliyordu.
Gökçe hemen devam etmişti:
"Ortada olmak en riskli yer. Çünkü yönsüz kalırsınız."
Bu cümle içime oturmuştu.
"Biz yönsüz değiliz," demiştim. "Sadece doğru yöne nasıl döneriz bulmaya çalışıyoruz ya da bulduk mu bilmiyoruz bile ."
Karşı tarafta kısa bir sessizlik olmuştu.
"Güzel," demişti Gökçe. "Demek ki kontrolü kaybetmemişsiniz."
Sonra tonu biraz değişmişti:
"Şimdi önemli soru: Size kim baskı kuruyor?"
Bu soruyla birlikte salonda hava tekrar ağırlaşmıştı.
Selin istemsizce "of" gibi bir ses çıkarmış, hemen susmuştu.
Abim bakışlarını indirmişti.
Ben ise bir an duraksamıştım.
"Tek bir kişi değil," demiştim. "Daha çok... sistem gibi."
Gökçe o an hafifçe "anladım" demişti.
"Bu iyi haber değil ama yönetilebilir."
Tugay ilk kez sessizliği bozmuştu, çok alçak bir sesle:
"Yönetilebilir mi?"
Gökçe duymuş gibi hemen cevap vermişti:
"Evet. Ama tek şartla."
Herkesin bakışı telefona kilitlenmişti.
"Ne şartı?" demiştim.
Gökçe net bir sesle konuştu:
"Bana hiçbir şeyi yarım anlatmayacaksınız."
Salonda bir an kimse kıpırdamamıştı.
Ve o an hepimiz anlamıştık ki, bu konuşma artık sadece bir telefon görüşmesi değildi; bir taraf seçme anıydı.
Bir an kimse konuşmamıştı.
Gökçe'nin "yarım anlatmayacaksınız" cümlesi salonda yankılanır gibi kalmıştı.
Derin bir nefes alıp telefona daha sıkı tutundum.
"Tamam," demiştim. "O zaman tamamen anlatıyoruz."
İkizim hemen göz ucuyla bana bakmıştı; "emin misin?" der gibi.
Ben başımı hafifçe salladım.
"Dinliyorum," demişti Gökçe.
Bir an kelimeleri seçmeye çalıştım.
"Biz zamanında bir dosya açtık, daha doğrusu biz açtık davayı . Normal bir hukuki süreç gibi başladı ama sonra bazı isimler, bazı bağlantılar ve bazı çelişkiler ortaya çıktı."
Gökçe hiç bölmeden dinliyordu.
"Biz bu dosyayı açtık ama bir şekilde sürekli mi ertelenir. Ve şimdi iki seçenek var gibi: ya geri çekileceğiz ya da her şeyi ortaya çıkaracağız. Ama komik olan dava ilerlemiyor."
Derken sinirle gülmüştüm, sanki komik gibi ! Sahi komik miydi ?
Abim bir an dişlerini sıkmıştı.
Selin kollarını bağlamış, ciddi bir ifadeyle dinliyordu.
Tugay ise hiç kıpırdamadan bana bakıyordu.
Gökçe kısa bir sessizlikten sonra konuşmuştu:
"Geri çekilmek şu an mümkün değil."
O cümleyle içimde bir şey netleşmişti.
"Bunu neden söylüyorsun?" demiştim.
"Çünkü bir kere dahil olduğunuz şey, sizi zaten bırakmaz," demişti sakin bir sesle.
İkizim fısıldamıştı: "Bu pek iyi bir cümle değildi."
Ben ise gözlerimi kısmıştım.
"Peki ne yapacağız?"
Gökçe net konuşmuştu:
"Önce risk haritası çıkaracağız. Sonra kim kiminle bağlantılı göreceğiz."
Merih abi ilk kez araya girmişti, sesi temkinliydi:
"Bunu telefonda mı yapacağız?"
"Hayır," demişti Gökçe. "Hiçbir ciddi analiz telefonda yapılmaz."
Bir an durdu.
" Bir kaç güne görüşebilir miyiz?"
Salonda aynı anda küçük bir hareketlenme olmuştu.
Abim bana bakmıştı.
Selin kaşlarını kaldırmıştı.
Milas Tugay hafifçe başını eğmişti.
Ben ise sadece telefona bakıyordum.
"Evet," demiştim sonunda. "Görüşebiliriz."
Gökçe'nin sesi bu kez daha netti:
"Tamam. O zaman bir kaç güne başladığınız yer artık eski yeriniz olmayacak."
Telefon kapanınca salonda bir süre sessizlik olmuştu.
Kimse ne diyeceğini tam bilmiyordu.
Sadece bir şey çok netti: artık plan değil, gerçek başlamıştı.
"İyi de nerede buluşacağız?" diye mırıldanmıştım.
Telefonu biraz uzaklaştırdığım an gelen bildirimle duraksadım.
Ekrana bakınca kaşlarım hafifçe çatıldı.
Gönderen: Gökçe Hancızadeoğlu
Mesajı okudukça salonda hava değişmişti.
"Yanımda sizin biyolojik abin olduğu için resmi konuştum o sırada. O ortamdan uzaklaşıp konuştum merak etme olur mu ? Buraya gelme ihtimaliniz var mı yoksa ben mi geleyim? 'Gelir misin' falan deme, gelirim. Bu arada sırrınız güvende. Uzaktan kuzenimiz var, avukat. Güçlü, almadığı dava yok. Adınızı vermeden anlatsam olur mu? Dön bana."
Bir an mesajı tekrar okumuştum.
Sonra yavaşça telefonu indirdim.
"Bu... biraz hızlı oldu," demiştim.
İkizim hemen eğilip ekrana bakmıştı.
"Bu kadın direkt aksiyon alıyor, sevdim direkt biz."
Selin başını sallamıştı.
"Ben bu hızdan biz sandım açıkçası."
Meriç Abi kaşlarını kaldırmıştı.
"Kuzeniniz mi varmış?"
Tugay hafifçe gülmüştü.
"Bu iyi haber mi kötü haber mi?"
Merih abi kollarını bağlayıp geri yaslanmıştı.
"İyi haber. Ama kontrol edilmezse kötüye de döner."
Telefonu tekrar elime almıştım.
"Ne yazıyor bir daha?" demişti ikizim.
Yavaşça okudum:
"Adınızı vermeden anlatsam olur mu?"
Bir an sustum.
Sonra başımı hafifçe kaldırdım.
"Bu iş zaten ad vermeden yürümeye başladı," demiştim.
Abim hemen araya girmişti.
"Yapma."
"Ne yapmayayım?"
"Bunu kabul etme."
Selin de eklemişti:
"Henüz hiçbir şey bilmiyoruz."
Tugay ise sakin bir sesle konuşmuştu:
"Ama o biliyor gibi."
Bu cümle salonda kısa bir sessizlik yaratmıştı.
İkizim bana bakmıştı.
"Bence cevap ver."
Telefon elimdeydi.
Mesaja tekrar baktım.
Sonra yazmaya başladım.
"Başlatalım o zaman."
Bir saniye bile geçmeden gönder tuşuna bastım.
Ve o an salondaki herkes aynı anda bana bakmıştı.
"Ne bakıyorsunuz?" diye fısıldamıştım.
Herkesin üzerimdeki bakışı biraz daha ağırlaşınca omuz silktim.
"Zaten biliyor, ha evet, kuzenimiz ama nereden bilsin davada sanki biyolojik ailemizin soyadı geçecek," demiştim.
Tugay hafifçe kaşlarını kaldırmıştı.
"Biraz fazla mı rahatsın?"
Tam o sırada ikizim araya girmişti.
"Aslında bir noktada haklı. Yorulduk saklanmaktan. Her ne kadar bulmak isteseler de... ölürsünüz diye devam eden Selin'in dediği gibi."
Selin hemen sözünü tamamlamıştı:
"Evet. Ve hâlâ aynı yerdesiniz. Bunu unutuyorsunuz."
O an ikizim sesi biraz daha net çıkmıştı.
"Biz zaten ölüme terk edildik. Ne olur ki?"
Salonda bir anda sessizlik olmuştu.
Ben başımı yavaşça kaldırmıştım.
"Bizim şu an birbirimizden başka bir şeyimiz yok ki."
Bir süre kimse konuşmamıştı.
Abim dişlerini sıkmıştı ama ses çıkarmamıştı.
Tugay gözlerini kısmış, bir şey söylemek ister gibi duruyordu.
Selin ise ilk kez sertliğini biraz düşürmüştü.
"Tamam," demişti sonunda. "Ama bu 'hiçbir şeyimiz yok' demek, 'hiç dikkat etmeyeceğiz' demek değil."
İkizim ona bakmıştı.
"Dikkat ediyoruz zaten."
"Hayır," demişti Selin. "Siz sadece birlikte ilerliyorsunuz. Bu başka bir şey."
Ben araya girmiştim.
"Peki o zaman ne yapacağız?"
Selin bir an durmuştu.
"Plan yapacağız. Ama bu sefer kaçmadan."
Tugay yavaşça nefes vermişti.
"İşte bu daha mantıklı."
Abim başını sallamıştı.
"En azından bir plan gibi."
Ben ise telefona bakmıştım, Gökçe'nin mesajı hâlâ oradaydı.
Ve içimde tek bir şey netleşmişti: artık geri dönüş yoktu, sadece nasıl ilerleyeceğimiz vardı.
"Selin..." diye mırıldanmıştım.
Kapıya uzanırken başımı hafifçe çevirdim.
"Plan yok derken... harbi plan yok değil. Sanmadın değil mi?"
Selin gözlerini kıstı.
"Var mı ya... gelişine derken bile konuştuk, hallettik."
İkizim hemen araya girdi.
"Şimdi bir şehir değiştireceğiz. Duruma göre değişir. Plan sabit durmaz ki."
Omuz silkip devam ettim:
"Hangimiz uyar?"
Tugay sessizce öne çıktı.
"Kimse tamamen uymaz," dedi. "Ama biri yön verir."
Abim kapıya bakıyordu, sesi daha ciddi çıkmıştı.
"Yönü kim veriyor?"
Bir an herkes bana döndü.
Gözlerimi kırpmadan cevap verdim.
"Şu an kapıyı açan."
O an salonda kısa bir sessizlik oldu.
Selin hafifçe nefes verdi.
"Bu cümle hiç rahatlatmadı beni."
İkizim omuz silkti.
"Beni rahatlattı."
Tugay hafifçe başını eğdi.
"Beklediğim cevap buydu."
Kapıya yeniden döndüm.
Elim kilitteydi.
Ve içeriden gelen sessizlik artık sadece bir sessizlik değildi; karar anının kendisiydi.
Milas'ın, "La o değil de, aldınız mı cevabını?" demesiyle abim ona dönmüştü.
"He, aldık aslan parçası. Hayırdır?" diye sormuştu.
"Yok abi, ben abim için dedim. Sessiz sessiz tünemiş çocuk." dediği an Merih abim söze karışmıştı.
"Şimdi kesin sen de onu korumak için evet dersin, değil mi?"
Meriç abi ; "Yo abi. Bildiğin size, özellikle de sana laf atmak için diyor. Ne diye kendimi yakayım?" demesiyle hepimiz gülmüştük.
Tam o sırada telefonum çalmıştı. Gülerek onları duymazdan gelip telefonu açmıştım.
Biraz daha uzaklaşınca telefonu kulağıma götürüp, "Efendim?" diye mırıldanmıştım.
"Efendiler götürsün seni la. Daha demin konuşma şeklimden çakmasınlar diyeydi."
Gülerek, "Hiç öyle davranmadın ama." demiştim.
"Seninle ciddi konuşmak mümkün mü? İyi bile dayandım."
Tam o sırada ikizim yanıma gelmişti.
"Naber güzellik?"
Gökçe hiç bekletmeden cevap vermişti.
"İyidir, senden?"
"İyi valla. Oraya gelmeye çabamız sırf..." demesiyle istemsizce gülmüştüm.
"Gelin gelin, size buraları gezdireyim."
"La sen ne ara Türkiye'ye döndün?" demiştim.
Ardından sesimi biraz alçaltıp, "Nereden bildin arayacağımı?" diye fısıldamıştım.
"Hep açıktı ki. Sen benim ne ara geleceğimi bilmiyorsun diye açık tuttum."
İkizim duyduğu anda gözlerini açmıştı.
"Oha, harbiden değer veriyor bize."
Onun o şaşkın hâline buruk bir tebessümle dönmüştüm.
Tam o sırada Gökçe'nin,
"Şu cümleyi bir de yüz yüze desene." diye ettiği tehditle ikizimin,
"Olabilirr..." cevabı üçümüzü de güldürmüştü.
Gülerek Selin'e dönmüştüm. Selin'in verdiği işaretle telefonu ikizime uzatıp mutfağa geçmiş, konuşmalarını arkada bırakmıştım.
Mutfağa geçmemle birlikte tezgâha yaslanıp derin bir nefes almıştım. Salondan hâlâ ikizimin sesleri geliyordu.
"Yok yok, şimdi anlat bakalım. Bizi ne kadar özledin?"
Ardından duyduğum kahkahayla istemsizce gülümsemiştim.
Dolaptan bir bardak alırken arkamdan gelen adım seslerini duymuştum. Döndüğümde Selin kapıya yaslanmış, bana bakıyordu.
"Ne oldu?"
"Bir şey olmadı."
"Yalan söyleme."
Kaşlarımı kaldırmıştım.
"Bu kadar mı belli oluyor?"
"Maalesef."
Başımı iki yana sallayıp bardağa su doldurmuştum.
"Garip geldi sadece."
"Nesi?"
"Bazı insanların hâlâ aynı yerde duruyor olması."
Selin birkaç saniye sessiz kalmıştı.
"İyi anlamda mı?"
Bir an düşünmüştüm.
"İyi anlamda."
Selin hafifçe gülümsemişti.
"Bazen insanlar gitmiyor. Sadece sen fark etmiyorsun."
O sırada salondan yükselen bir bağırış ikimizi de susturmuştu.
"NE DEMEK BENİM YÜZÜMDEN DEĞİL!"
İkizimin sesi bütün evi inletmişti.
Ardından Gökçe'nin kahkahası duyulmuştu.
"Tamamen senin yüzünden."
"İftira atıyor! Selin şahit!"
Selin gözlerini kapatıp başını eğmişti.
"Ben bu davaya girmiyorum."
Gülmemek için dudaklarımı ısırırken salondan bu kez Milas'ın sesi yükselmişti.
"Telefonu ver bana!"
"Vermiyorum!"
"Bir dakika konuşacağım!"
"Senin bir dakika dediğin şey kırk dakika sürüyor!"
Ardından duyulan boğuşma sesleriyle hem ben hem Selin kahkahaya boğulmuştuk.
Tam o sırada telefon yeniden el değiştirmiş olacak ki karşı taraftan gelen tanıdık ses duyulmuştu.
"Bak, bunlarla uğraşırken, sen gelene kadar yaşlanacağım galiba."
Başımı kapıya yaslayıp gülümsemiştim.
"Abartma."
"Abartmıyorum. Bunlar beni şimdiden sorguya aldı."
"Daha yüz yüze gelmediniz."
"İşte ondan korkuyorum."
Bu kez kahkahayı ben patlatmıştım. Salondaki curcuna devam ederken, uzun zamandır ilk kez içimdeki ağırlığın biraz olsun hafiflediğini fark etmiştim. Ev yine gürültülüydü, yine karmakarışıktı ama nedense bu kez o karmaşa insana iyi gelen türdendi.
Vedalaşıp telefonu kapatmamla hepsinin bakışları bir anda bana dönmüştü.
"Ee, napıyoruz?" diye sormuştum.
Abim hiç düşünmeden,
"Dışarı çıkalım, bir şeyler yiyip sonra da yola çıkalım mı?" demişti.
Yüzümde beliren buruk tebessümle,
"Abiii..." diye uzatmıştım.
"Ahan geliyor." demişti Selin hemen.
"Ya dur..." diye mırıldanmıştım.
Selin kollarını bağlayıp bana bakarken,
"Şimdi şöyle ki..." diye başlamıştım.
"Abim, anlamış gibi sabır..." demişti Merih Abi başını iki yana sallayarak.
Abim ise elini alnına götürmüştü.
"Merih, kolonya var mı? Tansiyonum düştü."
Merih Abi ciddi ciddi düşünüyormuş gibi yapmıştı.
"İyi gelmez lan o."
"Aa..." diyen abim bir an durmuştu.
Sonra aniden Milas'ın omzuna bakıp,
"Sinek konmuş." demiş ve omzuma hafifçe vurmuştu.
Şaşkınca ona döndüğüm anda Selin kahkahayı basmıştı.
"Ya şu adamın dikkat dağıtma tekniklerine bak!"
"Refleks işte." demişti abim sırıtarak.
"Refleks değil, kaçış planı bu." diye söylenmişti Meriç.
"Kesinlikle." diye destek vermişti Merih Abi.
Abim ise hiç bozuntuya vermeden omuz silkmişti.
"Ne alakası var? Gayet normal davranıyorum."
Bu sözün ardından odadaki herkes aynı anda ona bakınca birkaç saniyelik sessizlik olmuştu.
Sonunda Milas Tugay dayanamayarak,
"Abi, sen normal davranıyorsan biz niye sürekli olay yaşıyoruz?" demişti.
O an kopan kahkaha yüzünden kimsenin konuşmaya devam edecek hâli kalmamıştı. Abim ise masum bir ifadeyle etrafına bakıp hâlâ suçsuz olduğuna herkesi inandırmaya çalışıyordu.
Abimin o masum ifadeyle etrafına bakması kahkahaları daha da artırmıştı.
"Bakın, yine bana yükleniyorsunuz." demişti.
"Çünkü hak ediyorsun." diye cevap vermişti Selin.
"Ben bir şey yapmadım ki."
"İşte en korkutucu kısmı da bu. Sen bir şey yapmadan bunlar oluyorsa bir de yapınca düşün." demişti Meriç.
Milas gülmekten kendini koltuğa bırakmıştı.
"Abi vallahi bir gün senin hayatını belgesel yapacaklar."
"Adı da 'Tesadüfen Çıkan Olaylar' olacak." diye eklemişti Merih Abi.
"Komik misiniz siz?" diye söylenmişti abim.
"Çok." demiştik hep bir ağızdan.
Başını iki yana sallarken telefonunu cebine koymuş, ardından ayağa kalkmıştı.
"Hadi bakalım. On dakika içinde herkes hazır olsun."
"On dakika mı?" demiştim.
"Evet."
"Biz insanız abi, Formula pit ekibi değiliz."
"Size yarım saat versem kırk beş dakika sürer."
"İftira."
"Kanıtla iftira olduğunu." demişti Selin.
Abim kapıya yönelirken arkasından dil çıkarmıştım. Tam o sırada dönmesiyle suçüstü yakalanmış gibi durmuştum.
"Gördüm."
"Neyi?"
"Onu."
"Kanıtla."
"Sen var ya..." diyerek gülmüştü.
Birkaç dakika sonra herkes hazırlanmak için dağılmıştı. Ev bir anda hareketlenmiş, odalardan sesler gelmeye başlamıştı.
Ben de odama yönelirken koridorda Merih Abi'yle göz göze gelmiştim.
"Ne gülüyorsun?"
"Bir şey yok."
"Kesin bir şey var."
"Yok abim."
"Bak, bu ailede biri 'bir şey yok' diyorsa kesin bir şey vardır."
İstemsizce gülmüştüm.
Tam o sırada salondan abimin sesi duyulmuştu:
"Milas! O montu üçüncü kez değiştirdiğini gördüm!"
"Abi bu farklı!"
"Rengi farklı!"
"Detaylar önemlidir!"
"Arabada anlatırsın detaylarını!"
Ev yine kahkahalarla dolarken herkes yavaş yavaş kapıya yönelmeye başlamıştı. Uzun bir yol vardı önümüzde ama ilk kez kimsenin acelesi yok gibiydi; sadece birlikte olmanın verdiği rahatlık vardı.
Kapının önünde toplanmamızla birlikte herkesin elinde ayrı bir telaş vardı. Kimisi telefonunu arıyor, kimisi anahtarını unutuyordu.
"Hazır mısınız?" diye seslenmişti abim.
"Evet!" diye cevap vermiştik.
Tam o sırada Milas durmuştu.
"Bir dakika."
Hepimiz ona dönmüştük.
"Ne oldu?"
"Telefonum içeride kalmış."
Toplu bir inleme yükselmişti.
"Milas Tugay Çevikkk!" diye bağırmıştım.
"Ne var? Ben de insanım canımın içi ."
"Bundan şüphe etmeye başladım."
Milas söylene söylene içeri girerken Meriç başını iki yana sallamıştı.
"Bir gün gerçekten onsuz çıkacağız."
"Çıkamazsınız." diye seslenmişti içeriden.
"Niye?"
"Çünkü sizin gitmeniz işime gelir, Nehirim gitmez bensiz ! Hem malum eğlence kaynağınız oldum ya ."
"Bak buna katılıyorum." demişti Merih Abi.
Milas zafer kazanmış gibi salondan çıkmıştı.
"Duydunuz mu?"
"Maalesef."
Gülüşmeler arasında sonunda evden çıkmıştık. Apartmanın önüne indiğimizde akşamın serinliği yüzüme çarpmıştı.
Derin bir nefes alırken abim uzaktan arabayı açmıştı.
"Yer kavgası istemiyorum."
"Ben cam kenarı." demişti Milas Tugay anında.
"Daha arabaya ulaşmadık."
"Erken davranan kazanır."
"Bu çocukla neden uğraşıyoruz biz?" diye sormuştum.
"Alışkanlık." demişti Meriç.
Arabaya doğru yürürken yan yana ilerliyorduk. Arada bir omuzlar çarpıyor, biri birine laf atıyor, ardından yeni bir kahkaha kopuyordu.
Tam arabaya yaklaşmıştık ki sevdiğim bir anda durmuştu.
"Abi."
Abim dönmüştü.
"Ne?"
"Acıktım."
"Zaten yemek yemeye gidiyoruz."
"Bilgilendirmek istedim."
Bir anlık sessizlik olmuştu.
Sonra abim gözlerini kapatıp derin bir nefes almıştı.
"Merih."
"Efendim?"
"Kolonya var mı?"
"Abi hâlâ iyi gelmez diyorum."
Bu kez kahkahayı sadece biz değil, abim de tutamamıştı. Gülerek başını sallamış, ardından hepimizi arabaya doğru yönlendirmişti.
Akşam yeni başlıyordu ve daha yola çıkmadan bile yine bir şekilde herkes birbirini güldürmeyi başarmıştı.
"Sen var ya..." deyip yanağını okşamıştım.
"Bilerek niye böyle yapıyorsun?" diye sormuştum.
Etrafa kısa bir bakış attıktan sonra yanağımdan öpmüş, ardından:
"Sence canımın içi. Gül diye. Böyle üzgün durma sen. Sen üzülünce benim ne kadar üzüldüğümü biliyor musun? Ama gülünce..." demişti.
"Tugay..." deyip yanağını öpmüştüm.
"İyi ki sensin. İyi ki vazgeçmedin. İyi ki 'olmaz' deyip pes etmedin."
Beni göğsüne çekmişti.
"Bir kalp bir kere sever. Ben de hâlâ nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde sevmişim. Hem sadece ben mi? Sen de benden vazgeçmedin."
Başımı kaldırıp ona bakmıştım.
"Rezil olduğunu düşünmüyor musun?"
"Olmam. Çünkü niyetim sevdiğim kadını güldürmek. Hem bu ortam bizim ailemiz."
Bu sözle dayanamayıp yanaklarını sıkmış, ardından öpmüştüm. Başını çevirdiği anda bu kez onu kısacık öpmemle ayrılmıştım. Allahtan şuan kimse görmüyor en arkaya geçmiştik...
Gülerek bana bakmıştı.
"En çok şu hâline âşık oldum sanırım."
"Sanırım mı?" demiştim.
Kalkmaya çalışırken kolumdan tutmuştu.
"Efendim Çevik?"
"Oha. Onca cümlenin içinden sanırımı mı çektin?"
Tam o sırada abimin sesi duyulmuştu.
"Konu ne bilmiyorum ama devam et gözünü seveyim."
"Abiii..." diye söylenmiştim.
Kahkahalar yükselirken tekrar Tugay'ın göğsüne yaslanmıştım.
"Bir akım vardı ya... Solucan olsam sever miydin?"
Burnuna hafifçe vurmuştum.
Parmağımı tutup öpmüş, ardından hiç düşünmeden:
"Yap güzelim, onu da yap."
demişti.
"Ne yani? Sürüngen, duvarlarda gezen, korkunç bir solucan olsam da mı?"
"Sen olacaksan evet."
"Yalan."
"Gayet ciddiyim."
"Hiç inandırıcı değil."
"Tamam, ilk gün biraz korkarım."
Bu sözle gülmeye başlamıştım.
"Biraz mı?"
"İlk beş dakika."
"Sonra?"
"Sonra yine severim."
"Saçmalıyorsun."
"Olabilir. Ama seni sevme kısmı saçmalık değil."
Bir an gözlerine bakakalmıştım. Cümle sanki etrafımdaki tüm gürültüyü susturmuştu.
"Bunu bu kadar kolay söyleyebilmen..." diye fısıldamıştım.
"Kolay değil." demişti, sesi bu kez biraz daha yumuşak çıkmıştı. "Sadece doğru."
Başımı hafifçe eğmiş, gülümsemeye çalışmıştım ama becerememiştim.
"İnsan böyle şeyleri korkmadan söyleyebiliyor mu gerçekten?"
Bir adım yaklaşmıştı.
"Yanlış insana söylesem korkardım. Ama sana söylemek... garip bir şekilde sakin."
O an nefesim kesilir gibi olmuştu.
"Niye?" demiştim.
Elini kaldırıp yanağıma dokunmuştu. Sanki orada kalmak ister gibi.
"Çünkü sen bende panik değil, huzur bırakıyorsun."
Sessiz kalmıştım.
Gözlerim istemsizce dolacak gibi olmuştu ama gülerek saklamaya çalışmıştım.
"Bunu söylüyorsun diye daha çok etkileniyorum haberin var mı?"
Gülümsemişti.
"İstediğim şey o zaten."
"Ne?"
"Etkilenmen."
O cümleyle başımı hafifçe sallayıp ona doğru yaklaşmıştım.
"Sen çok rahat konuşuyorsun."
"Senin yanındayken rahatım."
Bir an durup, sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü:
"Çünkü seni kaybetme korkum yok gibi... ama seni daha çok kazanma isteğim var."
O an dayanamayıp yanağını tutmuş, hafifçe kendime çekmiş ve öpmüştüm.
Geri çekildiğimde gülüyordu.
"Bak işte." demişti.
"Ne?"
"Sen de kaçmıyorsun."
"Kaçsam ne olur?"
"Yetişirim."
Bu kez ikimiz de gülmüştük.
Ama o gülüşün içinde bile bir şey netti; ne o geri çekiliyordu, ne ben uzaklaşmak istiyordum.
Ön koltukta Meriç Abi telefonu kurcalarken başını kaldırmıştı.
"Ben şimdiden söylüyorum, müzik seçimi bana ait."
"Hayır." demiştik hep bir ağızdan.
İkizim ön tarafta aynadan kendine bakıp saçını düzeltirken gülmüştü.
"Biz bu yolculukta hayatta kalabilecek miyiz acaba?"
"Biz mi? Yol mu hayatta kalacak belli değil." demişti Özgür, araya girip.
Abim arabayı işaret etmesiyle sürerken gülerek;
"Tamam. Kurallar basit: bağırmak serbest, kavga etmek serbest ama arabayı dağıtmak yasak."
Sevgilim hemen öne eğilmişti.
"Bu üçü aynı şey zaten."
Selin kahkahayı basmıştı.
"Başlıyoruz o zaman!"
Müzik açılır açılmaz herkes aynı anda şarkıya girmişti. Kimse sözleri tam bilmiyordu ama herkes kendinden emindi.
"BEN BU YOLDA KAYBOLURUM!" diye bağırmıştı Milas Tugay.
"ZATEN SEN HEP KAYBOLSUN!" diye karşılık vermişti Meriç Abi.
"Ben kaybolmuyorum, keşfediliyorum!"
"Evet evet, NASA seni inceliyor şu an." demişti Özgür.
Arka koltuktan yanlarına gelmemle gülerek eşlik ederken Selin telefonla video çekiyordu.
"Bunu kesin paylaşacağım."
"Paylaşırsan seni arabadan atarım." demişti abim.
"Deneyebilirsin." diye gülmüştü Selin.
Tugay bir anda müziğin ortasında ayağa kalkmaya çalışınca herkes bir anda panikle bağırmıştı.
"YAV KURBAN OLAYIM OTUR!"
"Ben performans sergiliyordum!"
"Performansın tehlike içeriyor!"
Arabada kahkahalar birbirine karışmış, herkes kendi şarkısını söylüyor, kimse kimseyi dinlemiyordu ama kimse de susturmaya çalışmıyordu.
Ve o an anlaşılmıştı... bu yolculuk sadece bir yol değil, herkesin birbirine karıştığı gürültülü bir "biz" haline gelmişti.
Selin'in "Aa, ben ne buldum!" diyerek telefonu bana uzatmasıyla ekrana baktım. Gördüğüm fotoğraf karşısında istemsizce gülüp, "La, hangi ara çektin bunları?" diye sordum. Selin omuz silkip sırıtırken ikizim merakla yanıma sokulmuştu.
"Önemli olan ne zaman çektiğim değil, ne kadar güzel çıktığınız," dedi Selin göz kırparak.
"Abartma ya," diye mırıldandım ama fotoğraflardan da gözlerimi alamıyordum. Tam o sırada arkamdan gelen tanıdık sesle irkildim.
"Neye bakıyorsunuz öyle?"
Başımı kaldırdığımda Milas Tugay'ın yanımıza gelmiş bize baktığını gördüm. Selin'in yüzündeki sinsi sırıtış büyürken telefonu bir anda arkasına saklamasıyla gözlerimi devirdim.
"Hiçbir şeye," dedim hızlıca.
"Hiçbir şeye bakarken niye kızarıyorsun o zaman?" diye karşılık verdi gıcık sevdiğim.
"Ben kızarmıyorum."
Kızlar kahkahasını tutamayınca onlara ölümcül bir bakış attım. Selin ise artık dayanamayarak telefonu havaya kaldırdı.
"Bakmak ister misin?"
"Selin!" diye çıkıştım.
Ama iş işten geçmişti. Milas Tugay telefonu eline alırken arabadaki herkesin bakışları ona çevrilmişti. Fotoğraflara birkaç saniye sessizce baktıktan sonra dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
"Fena değilmiş."
"Fena değilmiş mi?" diye söylendi Selin. "Ben bunlara şaheser diyorum."
Milas Tugay telefonu bana uzatırken gözleri kısa bir anlığına benimkilere takıldı.
"Bence de güzel çıkmış."
Nedense o an gözlerimi kaçırmak zorunda kalmıştım. Selin ve ikizim aynı anda sırıtmaya başlamasıysa işlerin benim açımdan hiç iyiye gitmediğinin en büyük kanıtıydı.
Duyduğum abimin öksürük krizine dönmüş kahkahasıyla başımı iki yana sallayıp, "Helal abim, helal," dedim. Koltuğun arkasına geçerken hâlâ gülmekten kendilerine gelemeyen ekibime bakıp, "Ayıp ama artık," diye söylendim.
"Ne ayıbı?" diye karşılık verdi Selin kahkahalarının arasından. "Adam sadece fotoğrafın güzel olduğunu söyledi."
"Ve senin yüzün domates gibi oldu," diye ekledi canım ikizim .
"Yok artık!" dedim itiraz ederek.
Sevgilim tekrar gülmeye başlayınca ona döndüm.
"Sen de hiç yardımcı olmuyorsun farkındasın değil mi?"
"Eğleniyorum ben," dedi omuz silkerek.
"Benimle eğleniyorsunuz yalnız."
"Yoo," dedi Selin masum bir ifadeyle. "Biz yaşananları değerlendiriyoruz."
"Çok komiksiniz."
Merih abime bakmamla hafifçe gülmesiyle istemeden gözlerim ona kaydı. O da olanları izliyormuş gibi başını eğip gülümseyince hemen başka tarafa baktım.
Bu sefer arabanın tamamı kahkahaya boğulurken yüzümü ellerimin arasına gizlemekten başka çarem kalmamıştı.
Bölüm etkileşimi
