42. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT
🍯42. Bölüm 🍯
Babamın dediklerini düşünmemle eş zamanlı açılan kapıyla, "Siz bir geçin, geliyorum," deyip Milas'ın peşinden giderken ikizimin, "Baba," demesiyle, "İnsan alışıyor ama çok güzeller ya," demesiyle birlikte ister istemez arkamı dönüp ona dil çıkarmamla eş zamanlı sevdiğimin yanına gitmiştim.
"Aşkım," diye mırıldanmamla kolumu omzuna attığım an, "Efendim, canımın içi?" demesiyle ona kafamı eğip bakmamla, "Sen..." demiştim. "Sen bana trip mi atıyorsun?" diye sormuştum.
Gözlerimi gözlerini görebilmek için ayağa kalkacakken kolumdan tutmasıyla, "Kızmadım ki. Sadece... sadece çok korktum. Duru'm ya seni kaybetseydim, Nehir'im," deyip bana baktığı an, "Ben sensizliği bilmiyorum ve bilmek dahi istemiyorum ki. Seni çok seviyorum," diye fısıldamıştı.
"Milas'ım," deyip ellerimi yanaklarına tutup göz göze gelmemizi sağlamamla, "Kızma bana. Hem bilerek uğraştım arabada olanlar için," diye fısıldadığım an, "Özlemişim," demesiyle beni çekip sarıldığı an yanaklarımı öpmüş, gözlerimi öpmesiyle alnımı öptüğü anda ona sımsıkı sarılmıştım.
Kafamı omzuna koymamla, "Ben seni bırakmam, bırakamam ki," diye fısıldamamla, "Milas," deyip kafamı kaldırmamla, "İyi ki bana döndün. Amma velakin, neyin var senin?" demiştim.
"Ne?" demesiyle onu öpüp geri çekilmemle, "Aşkım," demiştim. "Dökül bence. Bir şey olmuş diye düşünüyorum?"
Benden ayrılıp eliyle dizine vurmasıyla dizine yatmamla birlikte, "Ee, anlat bakalım," diye fısıldadım. "Anlat, bensiz nasıl geçti günlerin? Unuttun mu yoksa beni?" dememle saçlarımı okşayıp, "Seni mi unutmak? Güldürme beni. Sen ne komiksin, aşkım," deyip, "Düşünsene," demişti. "Bir geleceğimiz var mı sence?" Gülerek ona bakıyordum. Gözlerimi ona çevirmemle, "Bence olur gibi. Düşünsene, sen, ben, bir de çocuklarımız..." demesiyle, "Efendim?" demiştim.
"Ah be güzelim, şöyle bir üç çocuğumuz olsa, ona bakışlarımı görmüş gibi az, değil mi aşkım?" demesiyle öksürmüştüm.
"Gülme, gülme," demesiyle kafamı kaldırmadan aşağıdan ona bakmamla birlikte, "Milas," demiştim. "Milas'ım karşında," diye fısıldadığım an, "Sanırım," demiştim. "Sanırım kalp doktoru duruyor."
"Milas," deyip kucağından kalktığım an, "Başardım sanırım. Hayalimiz... Çocukluk hayalimiz gerçek oluyor," demiştim. Gözlerinde öyle bir gurur vardı ki...
"Sen..." diye mırıldanmıştım. "Sen sırf benim için aşçı oldun. Sırf küçükken 'Aşçı olsana,' dememle hayalini unuttun."
Beni öpüp susturduğu an, gülerek ona sarılmıştım.
"Sen de aynı şeyi yapmadın mı?"
"Çok mutluyum ki... İyi ki," diye fısıldadığım an aklıma küçüklüğümüz gelmişti.
Gülerek ona bakıp, "Hatırlıyor musun?" demiştim.
"Unutur muyum, bitanem? Tabii. O zaman dokuz ya da on bir yaşındayız, küçüğüz. Bahçede oturmuşuz," demesiyle gülerek, "Sen on bir , ben dokuz sevgilim," demiştim.
"Sus, güzelim. Sonra bir baktım ki bu gelmiş yanıma oturuyor," demesiyle, "Aşkım, niye birine anlatmıyorsun? Aa," demiştim.
Gülerek, "Ee, devam et," demiştim.
Geçmiş' ten gelen en güzel hatıra;
Gözlerime bakıp, "Sence ileride ne olur?" diye sorduğu an, "Ne gibi?" diye fısıldamıştım.
Kafasını eğmiş, parmaklarıyla yerdeki küçük taşları oynatmaya başlamıştı.
"Mesela... büyüyünce hâlâ görüşüyor olur muyuz?"
Gülümsemiştim.
"Oluruz tabii."
"Emin misin?"
"Eminim."
"Ya sen büyüyünce beni unutursan?"
"Unutmam."
"Nasıl bu kadar eminsin?"
"Çünkü sen benim Milas Tugay abimsin."
Bunu duyunca yüzünde küçük bir tebessüm oluşmuştu ama gözlerini benden kaçırmıştı.
"Abi miyim?"
"Evet."
"Peki sen benim için ne olacaksın?"
"Ben mi?"
"Evet."
Bir süre düşünmüş, sonra omuzlarımı kaldırmıştım.
"Sen ne istersen."
"Ben senin hep yanında olmak isterim."
Kalbim çocuk aklımla bile hızlı atmıştı ama bunu belli etmemiştim.
"Olursun."
"Ya büyüyünce?"
"Büyüyünce de."
"Ya herkes değişirse?"
"Biz değişmeyiz."
"Bunu söz mü veriyorsun?"
Küçük parmağımı ona uzatmıştım.
"Söz."
O da küçük parmağını benimkine dolamıştı.
"Tamam."
Bir süre sessizce yan yana oturmuştuk.
Sonra Milas başını bana çevirip, "Peki sen büyüyünce ne olacaksın?" diye sormuştu.
"Bilmiyorum."
"Sence, sence ne olmalıyım? Pişt, sana soruyorum," diye mırıldanmamla onun baktığı yöne bakmıştım.
Milas'ın gözleri karşı taraftaki kıza takılmıştı.
"Milas abi, kız güzel sanırım," demiştim gülerek.
Bir anda yerinden kalkıp koşmasıyla, "Abi!" diye arkasından bağırmıştım ama beni duyacak hâli yoktu.
Kızın yanına gidip, "Hey, iyi misin?" diye sormasıyla ben de peşinden koşmuştum.
"Noluyor burada?" diye fısıldamıştım.
Kız cevap vermemişti.
Milas hemen bana dönmüştü.
"Nehir, bir yetişkin bul."
"Neden?"
"İyi görünmüyor."
O an kızın yüzüne bakmıştım. Gerçekten de iyi görünmüyordu. Bir kenarda oturuyor, nefes almakta zorlanıyor gibiydi.
Koşarak yanlarına gitmiştim.
"Abla?"
Kız gözlerini güçlükle açmıştı.
"Beni duyuyor musun?"
Küçük bir hareketle başını sallamıştı.
Milas hemen, "Nehir, korkma. Birini çağır!" demişti.
Ama ben yerimden kıpırdamamıştım.
"Milas abi..."
"Ne?"
"Kalbi..."
"Ne olmuş kalbine?"
"Çok hızlı atıyor olabilir."
Milas bir an bana bakmıştı.
"Nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum."
Kızın göğsüne bakmıştım.
"Bak... Çok hızlı nefes alıyor."
Sonra kızın eline bakmıştım.
"Ellerin de titriyor."
Milas'ın yüzündeki ifade değişmişti.
"Tamam. Sen onunla konuş. Ben yardım çağıracağım."
Başımı sallamıştım.
Kızın yanına çömelip, "Abla, korkma. Milas abi yardım çağırıyor," demiştim.
Kız gözlerini bana çevirmişti.
"Adın ne?"
"Nehir."
"Kaç yaşındasın?"
"Dokuz."
Kız çok hafif gülümsemişti.
"Dokuz mu?"
"Evet."
"Doktor mu olacaksın?"
Bir an düşünmüştüm.
"Bilmiyorum."
Sonra kızın yüzüne bakmıştım.
"Ama galiba olabilirim."
Milas uzaktan seslenmişti.
"Nehir!"
"Efendim?"
"Yardım geliyor!"
Başımı sallayıp tekrar kıza dönmüştüm.
"Duydun mu? Yardım geliyor."
Kız gözlerini kapatmıştı.
"Uyuma," diye fısıldamıştım hemen.
Milas yanıma gelmişti.
"Uyumasını mı istemiyorsun?"
"Bilmiyorum ama... Gözlerini kapatınca korkuyorum."
Milas hemen yanımıza çömelmişti.
"Tamam. O zaman birlikte bekleriz."
Ben kızın eline bakmıştım.
"Milas abi..."
"Hı?"
"Ben büyüyünce doktor olsam?"
Gülümsemişti.
"Olursun."
"Kalp doktoru."
"Niye kalp doktoru?"
Bir an ona bakmıştım.
"Çünkü kalbi kötü olan insanlara yardım etmek istiyorum."
Milas gözlerime bakıp gülümsemişti.
"Senin kalbin çok güzel."
"Senin kalbin de."
"Benimki ne olacak?"
"Ben bakarım."
"Sen mi?"
"Evet."
"Sen daha dokuz yaşındasın."
"Büyüyünce bakarım."
Gülmeye başlamıştı.
"Tamam."
"Ne tamam?"
"Sen kalp doktoru ol."
"Olacağım."
"Ben de..."
"Sen ne olacaksın?"
Bir süre düşünmüş, sonra omuzlarını kaldırmıştı.
"Sen doktor olunca yorulursun."
"Evet."
"Ben sana yemek yaparım."
"Sen aşçı mı olacaksın?"
"Evet."
"Niye?"
"Çünkü sen insanları iyileştirirken ben de seni doyururum."
Gözlerim parlamıştı.
"Benim için mi?"
"Senin için sonuçta abinim dimi ?"
"Abi," diye mırıldanmamla gülerek, "Haklısın ya, her neyse," demiştim.
Kafamı çevirmemle, "Abim, o zaman söz ver," demiştim.
Bilerek yapıyordum; "Oh," dememek için kendimi zor tutuyordum.
Küçük parmağımı ona uzatmıştım.
"O zaman söz."
O da parmağını benimkine dolamıştı.
"Ben aşçı olacağım."
"Ben de kalp doktoru."
"Ve?"
"Ve birbirimizi bırakmayacağız."
Milas gülümsemişti.
"Tamam, Nehir."
Ben de ona bakıp gülümsemiştim.
Geçmiş bitti.
"Milas," derken onu hafifçe dövmemle, "Gel lan buraya," demiştim. "Gel, valla dövmeyip seveceğim. Demek abi, he? Demek kardeşiz," deyip gülmüştüm.
"Nehir'im, saçmalama lan. Anlamadım ki. Hem sen de aynen bak... 'Abim, ah be abim, abiciğim...'"
"Demesene şunu," demesiyle birlikte, "Ne o, travman mı gerçekleşti aa? Abim be," demiştim.
Ayağa kalkmamla, "Tüh, gördün mü? Dilim işte, çenem düştü," demiştim.
"Sen bir gelsene," demesiyle, "Cık, demiştim. Sevmedim fikrini. Az hele uzaklaş, taliplerimi kapatıyorsun abim benim. Tüh," demiştim.
Kafasını eğip, "Demek talip, demek," deyip eline nereden bulduğunu bilmediğim yastığı alıp bana atmasıyla, "Ya yapamazsın be kızım, gel," demişti.
"Gel buraya," dediği an elimi çevirip, "Konuş ona, konuş. Çekinme," demiştim.
Gördüğüm Gizem'le, "İkizim," dememle eş zamanlı arkasına geçmiştim.
"Konuş, konuş abicim," dememle Gizem'i çelik yelek gibi kullanırken, "Gidelim mi, ikizim?" diye mırıldanmıştım.
Gizem'in arkasına biraz daha sokulup omzunun üzerinden bakmıştım.
"Gidelim mi, ikizim?" diye fısıldamıştım.
Gizem başını bana çevirip kaşlarını kaldırmıştı.
"Gidelim de... Sen niye yine benim arkamda saklanıyorsun?"
"Çünkü sen varsın."
"Bu nasıl cevap?"
"Gayet açık. Sen benim güvenli alanımsın."
"Güvenli alan mı? Beni resmen kalkan yaptın."
"Çelik yelek."
Gizem'in gözleri büyümüştü.
"Çelik yelek mi? Allah'ım, ikizime bak. Beni insan yerine savunma ekipmanı olarak görüyor."
Sevgilim olacak şahısın bize baktığını fark edince gülmemek için dudaklarını ısırmıştı.
"Yüzsüz, yüzsüz işte," diye duyacağı şekilde mırıldanmamla söylene söylene bizimkilerin yanına gitmiştim.
Yanlarına vardığımda, "Ee?" demiştim.
Sonra ikizime doğru biraz eğilip kulağına fısıldamıştım:
"Pasta var mı pasta?"
Babamla göz göze gelmemle, "Aa, kızım buradaymış. Ben de dedim, nerede bir an göremeyince," diye sormasıyla, "Buradayım, babacığım. Sadece... gördüğüm Milas'la, sadece..." diye fısıldamıştım.
"Sadece Tugay abimle dertleşiyorduk da," demiştim.
Karşımda duyduğum, "Sabır..." diyen sesle, "Ya baba, sinek mi kuş mu ötüyor? Kuş mu aldınız eve?" dememle birlikte sevgilimin, "Yok, yok, böyle olmayacak ya... Birtanem, tamam haklısın da yetmez mi ula? Tamam, yaptım bir eşeklik ama... Abi ne ula, aa abiymiş," demişti.
Tam o sırada babamın öksürmesiyle birlikte, "Evlat..." demesiyle ona dönmüştüm.
"Ne oluyor ki?" diye sormasıyla gözlerimi kapatıp açmıştım.
"Tamam," demiştim. "Tamam ulan, zaten şey... devam ederim ki," diye fısıldamıştım.
İçimden, ben de ona içten içe abi demeyi sevmiyordum ki, diye geçirmiştim.
"Yok baba, bir şey... Sadece küçük bir ödeşme. Kusura bakmayın, olur mu?" diye mırıldanmıştım.
"Rahatsız etmek istemedik. Iımm... şey, pasta var mı?" diye sormuştum.
"Baba, biz geldik," diye duyduğum Adar'ın sesiyle, "Başlıyoruz gene," demiştim.
Beni görmezden gelip Asel Hanım'a dönerek, "Annem, ben ve en biricik Rüzgâr oğlunu getirdim," demesiyle aklıma bir şey takılmıştı.
Hayır... Milas'ın öz babası bizi kaçırıp sattıysa Rüzgâr'la neden düşman değiller ki? Yani... neden birbirlerine karşı değiller?
Düşüncelerimin arasında babamla göz göze gelmiştim. Ardından bakışlarım Sıraç'a kaymıştı.
"Şey..." diye mırıldanmıştım. "Rahatsız olup kusura bakmazsanız odamı gösterir misiniz?"
İkizim hemen ayağa kalkmıştı.
"Kalk, gel. Göstereyim."
"Olur, canımın içi. Size iyi muhabbetler dilerim," deyip ayağa kalkmıştım.
Gözlerimi kapatıp açmamla, "Harbi?" diye mırıldanmıştım.
"Harbi. Hadi, göstersene," dememle Selin ve Gökçe'nin de ayağa kalkmasıyla gülümsemiştim.
"O zaman kız gecesi," diye fısıldadığım an üçü de birbirine bakıp gülmeye başlamıştı.
İkizimin peşinden koridora çıkarken, "Ama bak, odamı beğenmezsem geri dönerim," diye mırıldanmıştım.
Gizem arkasına dönüp, "Sen daha görmeden şikâyete başladın," demesiyle, "Tedbirliyim ben," diye cevap vermiştim.
Selin hemen araya girmişti.
"Ben merak ediyorum asıl. Gizem'in seçtiği oda nasıl acaba?"
Gökçe de gülerek, "Ben de. Çünkü bunun zevkine güvenilir mi, emin değilim," demişti.
Gizem dönüp ikisine bakmıştı.
"Çok konuşuyorsunuz. Odayı görünce hepiniz susacaksınız."
Ben de kıkırdayarak, "İkizim, iddialı konuşma. Sonra rezil olma," demiştim.
"Sen bir gör, sonra konuş."
Üçümüz aynı anda, "Emredersin!" diye karşılık vermiştik.
Gizem kapının önünde durup bize dönmüştü.
"Hazır mısınız?"
Ben heyecanla başımı sallamıştım.
"Hazırım."
Gökçe, "Ben de," derken Selin kapının koluna uzanmıştı.
"E hadi aç artık."
Gizem gülerek kapıyı açmıştı.
Ben de içeri ilk adımı atarken istemsizce nefesimi tutmuştum.
Gizem diye mırıldanmamla, "Off, buraya düştüm. Şu oturma yerlerine bak ulan," diye fısıldadığım an, arkamdan duyduğum, "Beğendin mi kızım?" diyen babamın sesiyle ona dönmemle, "Bayıldım ki, çok güzel, çok tatlı," diye fısıldadığım an kollarını açmasıyla ona sarılmamla birlikte, "Sen mi yaptın?" diye mırıldandım.
"İkinize de sürpriz olsun istedim," demesiyle eş zamanlı kafamı eğip bakmamla, sanki aklına yeni gelmiş gibi bana tekrar sarılmasıyla Gizem'e dönüp, "Gelsene kızım, sen de," demişti. Ona dönmemle, sanki aklına yeni gelmiş gibi, "Gizeme, arabada odayı tarif ettim ama beğenmediğiniz bir yer varsa... Gerçi bu benim suçum değil, Milas Bey'in suçu olur. Birazcık fikir almış olabilirim," demesiyle ister istemez gülmemle, "Çok ama çok güzel ki," diye aynı anda mırıldanmıştık. "Sen... sen mimar mısın?" diye fısıldamıştım.
Göz kırpmasıyla, "Gerçekten beğendiniz, değil mi? Üzmemek için böyle demiyorsunuz?" demişti. Gözlerimi ona çevirmemle, "Küçükken hep böyle bir oda düşledik," diye fısıldamıştım. Odanın iki tarafında duran yataklara, ortadaki merdivene, yatakların altındaki çalışma masalarına ve pembe-beyaz detaylara bakarken, "Evet, pembe... Evet, çocukça belki ama iyi ki böyle. Baksana, çok tatlı ve güzel," diye beni tamamlayan ikizimle göz göze gelmiştim.
"Baba, ben bu zamana kadar kırılsan, kızsan bile sana yalan demedim. Şimdi mi yalan diyeceğim?" diye mırıldanmamla Gizem hemen söze girmişti.
"Hem bizi ayırmamanız hem de böyle bir oda hazırlamanız... Uğraşmışsınız resmen. Baksana şu yataklara, ikisi de aynı. Ortada da merdiven var. Altları bile çalışma alanı yapmışsınız," diye fısıldamasıyla babamın yüzündeki gülümseme daha da büyümüştü.
"Gerçekten mi?" diye sormasıyla ikimiz de aynı anda ona dönmüştük.
"Gerçekten," demiştik aynı anda.
"Çok sevdik ki," diye eklememle Gizem de başını sallamıştı. "Hem de çok."
Babamın gözlerini odada gezdirip, "Çocukken hayalini kurduğunuz odayı biraz büyütüp, biraz da size göre değiştirdim," demesiyle istemsizce gülmüştüm.
"Biraz mı?" diye mırıldanmıştım. "Baba, burası resmen iki kişilik pembe bir dünya."
Gizem'in kendi yatağının yanına gidip yastıklara dokunmasıyla, "Şuna bak! Yatağın altında kendi çalışma masam bile var," demişti.
Ben de diğer tarafa geçip masamın önündeki sandalyeye oturmamla, "Benimki de aynı," diye fısıldamıştım.
Babamın kollarını göğsünde birleştirip bizi izlemesiyle, "Eee? Hâlâ mimar mısın diye soracak mısınız?" demişti.
Gizem'le birbirimize bakıp gülmemizle, "Sen mimar değilsin ama bayağı iyi taklit ediyorsun," diye aynı anda mırıldanmıştık.
Gizem'in kendi tarafına doğru ilerleyip yatağın altındaki çalışma alanına bakmasıyla, "Baba, şuna bak... Kendi masamız bile var," diye fısıldamıştı. Ben de hemen kendi tarafımdaki masaya geçip sandalyeye oturmamla, önümdeki bilgisayara ve yanındaki aynaya bakıp, "Benimki de aynı," diye mırıldanmıştım.
Babamın kapının yanında durup bizi izlemesiyle, "İkinizin de aynı olsun istedim. Biriniz diğerine bakıp 'Benimki niye farklı?' demesin diye," demişti.
Gizem'in yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmasıyla, "Ama aynı yaparken bile küçük küçük farklılıklar koymuşsunuz," diye fısıldamıştı.
"Ne gibi?" diye sormamla kendi tarafını gösterip, "Mesela benim masamın üzerindeki şeyler başka, seninkiler başka. Aynalar bile aynı ama odanın içinde öyle güzel durmuş ki..." demişti.
Ben de başımı kaldırıp iki yatağın olduğu üst kata bakmamla, "Bir de şu yataklara bak," diye fısıldamıştım. "Gerçekten çocukken hayal ettiğimiz gibi."
Gizem'in merdivenin önüne gelip başını kaldırmasıyla, "Hem bak, ortadan merdiven var. Resmen bebekliğimizden hatta küçüklüğümüzde ki gibi birleştirmişler," demişti.
Babamın gülerek, "Zaten amacım oydu," demesiyle ona dönmüştüm.
"Peki şu yerdeki yataklar?"
"Onlar da sizin."
Gözlerimi büyütüp, "Gerçekten mi?" diye sormamla başını sallamıştı.
"Hanginiz hangisini istiyorsa seçsin."
Gizem'le aynı anda birbirimize bakmamızla ikimiz de gülmeye başlamıştık.
"Ben sağdakini istiyorum," diye hemen atılmasıyla kaşlarımı kaldırıp, "Sen daha ben bir şey demeden seçtin bile," diye mırıldanmıştım.
"Çünkü sen soldakini seversin."
Bir an ona bakıp gülümsememle, "Doğru," diye fısıldamıştım.
Babamın bizi izlerken hafifçe başını sallamasıyla, "İşte ben de tam olarak bunu biliyordum," demişti.
Gözlerimi yeniden odaya çevirip, pembe ışıkların altında duran yataklara bakmamla içimden gelen gülümsemeyi saklayamamıştım.
"Baba..." diye fısıldamıştım.
"Efendim kızım?"
"Gerçekten çok güzel olmuş."
Gizem de hemen yanıma gelip koluma girmişti.
"Çok güzel olmuş değil... Resmen hayalimiz olmuş."
"O zaman," diyen Gökçe'yle gözündeki sahte yaşı sildiği an, "Ne o, gözlerinden yağmur mu yağıyor?" demiştim. Gökçe'nin kolunu omzuma atıp, "Yalnız gerçekten harika," demesiyle Selinin gülümseyerek, "Tebrik ederim kardeşlerim. Ay Hanım, az hele gelin de sarılalım," demişti.
Babamın, "O zaman size iyi muhabbetler. Akşam saat sekizde yemeğe gelin, tamam mı? Şahsen ben evlatlarıma güvenmiyorum," diye söylenmesiyle, "Teşekkür ederim baba, hem geliriz ki," diye fısıldadığım an, gülümseyerek, "Rahat olun. Burası sizin eviniz ve..." demişti. Bir an durup ikimize bakarak, "Sizin odanız," diye eklemişti.
Gökçe ve Selin'e hitaben, "Rahat olun, geçsenize kızım," diye mırıldanmamla ikizimin, "Beni cimciklesene," demesiyle Selin'in gülerek, "Gel buraya, ben büyük bir zevkle yaparım," demesiyle eş zamanlı gülerek onları izliyordum.
Gökçe'nin, "Ee, anlatın bakalım," diye fısıldadığı an camı açmamla birlikte, "Rüzgâr..." diye fısıldadığımda Gökçe'nin, "Ne olmuş ki?" diye sormasıyla, "Ya, bir şey soracağım. Biz düşman değil miyiz? Yani Hancızadeoğulları ve Demirhanlar?" diye sormamla, "Sanırım," demişti. "Sanırım artık düşmanız."
"Ne?" diye fısıldamamla, "İlk önce abinizi aldılar, öldürdüler sanırım. Sonra düşman olduk, kanlı bıçaklı..." dediği an aldığı nefesle devam etmişti. "Sonra dedemle dedesi zorla aramızı yaptı, dost ettiler. Ama eğer amcamı tanıyorsam, haklı olarak bu yaptıklarını yanlarına bırakmaz," demesiyle, "Gökçe..." diye mırıldanmıştım.
"Ben... Ben Milas Tugay'dan vazgeçemem. Vazgeçmem," diye mırıldanmamla, "Zaten geçme," demesiyle dizime eliyle vurmuştu. "İkiniz de çok acı çektiniz. Siz... Bak bana. Ben geçmişinizi bilemem ama tam da şu an siz... Sizin aşkınız öyle bir büyük ki, ikiniz de öyle bir seviyorsunuz ki... Sen sizi dışarıdan göremezsin ama dışarıdan bakınca, kızım, tam birbirinize göresiniz. Ama..." diye fısıldadığı an, "Ne ama? Ne oldu?" diye mırıldanmıştım.
"Nehir'im, sen değil ama Milas'la asıl aşkınızın gücünü şu an göstereceksiniz. Çünkü Ay..." demesiyle, sanki anlamış gibi gözleri dolu dolu bana bakmıştı. "Çok zor be kızım ama size göre bir şey olmayacak, bak gör."
Gözlerimi tavana çevirdiğim an, "Farkındayım. Farkında değil miyim sanıyorsunuz? Ama... Sadece ben değil, Milas da acı çekmesin istiyorum," diye fısıldamıştım.
Gökçe elimi tutup, "Sakın," demişti. "Olur da bir gün Milas'ın öz annesi ya da babası, 'Ondan ayrıl' ya da 'Değmez oğlum? Hayatını mahvettiğin gibi gidecek bu kızda...' gibi cümleleri dinleme, tamam mı? Çünkü yaparlar. Hatta acı gerçek, parayla bile ayırmaya çalışırlar. Sakın," demesiyle, "Gökçe..." demiştim.
"Yok, Gökçe..." derken gözünden düşen yaşı silmemle, eş zamanlı ikizimin, "Neyin var be kızım? Anlat," demesiyle yutkunup dizime vurmuştu.
İkizimin ayağa kalkıp, "Hadi, yer değişelim. Ben de Selin'in dizine yatarım, hadi," diye fısıldamasıyla onu onaylamıştım. Dizime yatmasıyla, "Anlat bakalım," diye mırıldandım.
Bir zamanlar Avustralya'ya tanıştık. İki ya da bir buçuk yıl önce... O kadar iyiydi ki," diye mırıldandığında gülmek ister gibi bakmıştı. "Ama mevsim gibi gelip geçti. Sonra bir gün tatilde geldik buraya. Babamla tanıştıracağım güya... Hayale bak, fos," demesiyle Gökçe'min saçlarını okşamıştım.
"Rahat ol, bitanem," diye fısıldamamla, "Hazırsan anlat," diye fısıldadım. Gözlerime alttan alttan bakmasıyla, "Sonra işte..." diye mırıldanmıştı.
"Sonra ne oldu?"
"Bir geldi, bir baktı... Bittim ki ben. Ruh hastası, iğrenç herife..." demesiyle bir an duraksamıştı. "Ya bence tehdit ettiler ya da... bilmiyorum ama..." deyip önce bana, sonra kızlara bakmıştı.
"Gerçi..." diye devam etmişti. "Biz buluştuk, tamam mı? Sonra... Sonra bir bildirim geldi. Bir baktım ki hesabına para yatmış. 'Bitir şu işi' diye de mesaj."
Bir an susup, "Sonra inanmadım tabii. 'Ne oluyor?' falan diye soracakken... Acımasızca 'Bitsin,' demesin mi? Neymiş, yorulmuş da..."
Gökçe'nin yüzündeki gülümseme kaybolurken, "Tabii, bildiğimi belli etmeden ona bakmamla, 'Artık devam edemem,' deyip çekip gitti," diye fısıldamıştı.
Sonra gülerek bana bakmasıyla, "Adar geldi yanıma. Meğersem o gördüğüm bildirim gerçekmiş," dedi.
"Parayı kim verdi, muamma ama... Şu an düşünüyorum da bitmesi gerekmiş," dediği an, "Gökçe..." dememle yavru kedi gibi bakmıştı.
"Sen," demiştim. "Sen en güzel mutlulukları hak ediyorsun, yemin ederim. Gel buraya," deyip saçlarını sevmemle, "O yüzden ben güvenmiyorum. Ne Demirhanlara ne de 'seviyorum' diyenlere. Ama sonra sizi gördüm. O kadar güzel bakıyordun ki... Ayrılmış, bitmiş olmasına rağmen eniştemin inatla bırakmaması, senin de onunla hem didişip hem de hayran hayran bakmanla... İnandım ki ben aşka."
Bir an durup gülümsemişti.
"Oğlum, siz öyle güzel ve ince detaylarsınız ki... Hem arkadaş, hem abi, hem de sevgilisiniz. Ve bu çok güzel," demesiyle, "Yaaa, bir de bana sor," demiştim.
İster istemez gülümseyerek, "Eminim," demiştim. "Eminim, değerini bilen biri olur ki," diye fısıldadığım an göz yaşlarını ve kendi gözyaşlarımı silmiştim.
"Şimdi..." demesiyle ona bakmıştım.
"Şimdi ne?" diye mırıldanmamla, "Sonra mesaj attı," demişti.
"Neymiş?"
"Rüzgârın..." diye başlayıp gülerek bize bakmıştı. "Evet, yanlış duymadınız. Rüzgârın dedesi, buluşmadan bir gece önce para teklif etmiş."
Bir an sessiz kalıp devam etmişti.
"Mesajda, 'Kusura bakma, para daha tatlı geldi. O an bitirmesem, o an telefonumu neden kurcaladın diye seni suçlayıp kavgayı çıkarmasam, büyütmesem bitiremezdim,' yazıyordu. Tabii ben o an acımasızca 'Bitsin' dedin ya..." diye gülerek bize dönmüştü.
"Öyle işte, aşkım."
Bunu der demez ona sarılmamla yanaklarını hafifçe sıkıp, "Sen çok mu güçlüsün be annem?" demiştim.
Gökçe'nin gülmeye çalışırken gözlerinin yeniden dolmasıyla, "Güçlü müyüm bilmiyorum ki..." diye fısıldamıştı. "Sadece o gün ağlarsam, peşinden gidersem, 'neden?' diye sorup durursam hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi geldi. Ben de sustum."
Saçlarını okşamaya devam ederken, "Ama tek başına sustun," diye mırıldanmıştım.
"Evet."
"Bunu tek başına taşımak zorunda değildin."
Gökçe'nin dudakları titrerken başını eğmesiyle, "Biliyorum," demişti. "Ama insan bazen sevdiği kişiyi kaybetmekten korktuğu için kendisini kaybediyor. Ben de bir süre kendimi kaybettim."
İkizimin yanımıza yaklaşmasıyla Gökçe'nin elini tutmuştu.
"Sonra ne oldu?" diye sormuştu.
Gökçe derin bir nefes alıp, "Sonra Rüzgâr geri geldi. Meğersem yazmış beyfendi, pişmanmış aramızı yapmasını tekrar istemiş," demişti. "Ama ben ilk başta inanmadım. Çünkü bir kere gitmişti. İnsan bir kere kalbini kıran birine ikinci kez nasıl güvenebilir ki?"
Gözlerimi ona çevirip, "Peki şimdi?" diye fısıldamıştım.
Bu kez yüzünde küçücük ama gerçek bir gülümseme oluşmuştu.
"Şimdi biliyorum. O gün giden çocukla bugün karşıma çıkan adam aynı kişi değil. O gün bana sırtını dönen biri vardı. Şimdi ise bir daha onu görmek istemeyen onla olamayacak bir ben varım."
Bir an sustu.
"Belki de aşk dediğimiz şey, hiç kırılmamak değil. Kırıldıktan sonra birbirinin elini yeniden tutabilmek."
Sözleriyle boğazım düğümlenmişti. Elini daha sıkı tutup, "Sen gerçekten çok sevmişsin," diye fısıldadım.
"Çok," demişti hiç düşünmeden. "Ama artık sadece sevmek istemiyorum. Güvenmek de istiyorum. Yanında kendim olabilmek istiyorum."
İkizimin gözleri dolarak, "O zaman doğru insanla olmanın ne demek olduğunu öğrenmişsin," demesiyle Gökçe ona bakıp gülümsemişti.
Ben de üçünü birden kendime çekip sarılmıştım.
"Bir daha hiçbiriniz sevdiğiniz insan için kendinizden vazgeçmeyeceksiniz, tamam mı?"
Gökçe başını omzuma yaslayıp, "Tamam," diye fısıldamıştı.
Sonra hafifçe gülerek, "Ama sen de Milas için aynısını yapacaksın," demişti.
Bir an susup ona bakmamla üçümüzün de yüzündeki gülümseme yavaşça kaybolmuştu.
Çünkü biliyorduk, biz dört kardeş yan yana oldukça yıkılmayacaktık. Ne olursa olsun, birbirimizin elini bırakmayacaktık. Çalan kapıyla, "Gel!" diye bağırmamla eş zamanlı kapıdan kafasını uzatan sevdiceğimle, "Yiaaa, aşkım gelmiş!" demiştim.
Gökçe'nin hemen yüzüme bakıp sırıtarak, "Aşkım mı?" diye fısıldamasıyla, "Sus," diye mırıldanıp ona bakmıştım. Milas'ın kaşlarını kaldırıp içeri girmesiyle, "Ben yanlış zamanda mı geldim?" diye sormasıyla hepimiz gülmüştük.
"Hayır," demiştim hemen. "Tam zamanında geldin."
Milas'ın gözleri önce bana, sonra yanımdakilere kaymıştı. "Ne konuşuyordunuz bakalım?"
Gökçe'nin yüzündeki o muzip gülümsemeyle, "Seni konuşuyorduk," demesiyle gözlerimi ona çevirmiştim.
Milas'ın bana bakıp, "İyi şeyler mi?" diye sormasıyla istemsizce gülümsemiştim.
"Çok iyi şeyler."
Yanıma doğru birkaç adım atmasıyla, "O zaman merak ettim," demişti.
Ben de ona bakıp, "Sonra anlatırım," diye fısıldamıştım.
İkizimin araya girip, "Yok, yok. Bizim burada konuştuğumuz şeyler dışarı çıkmaz," demesiyle Gökçe'nin, "Aynen. Kardeşler konseyi," diye eklemesiyle hepimiz yeniden gülmüştük.
Sevgilim birkaç adım daha atıp, "Kardeşler konseyi mi?" diye sormuştu.
Gökçe hiç beklemeden, "Evet. Hem de çok önemli bir toplantı," gülerek " çünkü seni çekiştiyorduk," demişti.
Selin hemen onay verir gibi araya girip, "Ama senin hakkında konuşuyorduk," diye eklemişti.
Sevdiceğimin kaşları havaya kalkmıştı.
"Benim hakkımda mı?"
gülümsemle ona bakmamla başını iki yana sallaması üzerine oda bana bakıyordu.
"İyi şeyler söylüyorlardır umarım."
Gökçe'nin kollarını göğsünde birleştirip ciddi bir ifadeye bürünmesiyle, "Henüz karar vermedik," demişti.
Selin'in kahkahayı tutamamasıyla odadaki gergin hava bir anda dağılmıştı.
İkizim, hepimizin yan yana durduğu o ana bakarken içinden geçen huzuru saklayamamıştı. Birkaç saat önce birbirimize anlatılan acılar, korkular ve geçmişin bıraktığı izler hâlâ aklımızdaydı.
Gökçe, benim yüzündeki ifadeyi fark edip yumuşakça, "Ne oldu?" diye sormuştu.
Gülerek başımı iki yana sallayıp, "Bir şey yok," demiştim.
Selin hemen, "Yok, kesin bir şey var," diye atılmıştı.
Gökçe de gülümseyerek, "Aynen. Biz seni tanıyoruz," demişti.
Sevgilim sessizce bizi izlerken benim yüzümdeki gülümsemeye bakmıştı. Sonra, "Sanırım ben gerçekten yanlış zamanda geldim," demişti.
"Hayır," demiştim. "Tam zamanında geldin."
Bu cümleyle Gökçe ve Selin birbirlerine bakıp aynı anda gülmüşlerdi.
"Tamam," demişti Gökçe. "Biz artık yokuz."
Selin hemen, "Aynen. Kardeşler konseyi dağıldı," diyerek ayağa kalkmıştı.
Onlara dönmemle şaşkınlıkla, "Nereye?" diye sormuştum.
"Size biraz alan bırakmaya," demişti Selin.
Gökçe de kapıya doğru ilerlerken, "Ama sekizde yemek var. İkiniz de geleceksiniz," diye tembihlemişti.
Sevgilim gülerek, "Emredersiniz, teşekkür ederim baldızlarım," demişti.
Kapıdan çıkmadan önce Gökçe dönüp bana bakmıştı.
"Bir de... ne olursa olsun, unutma. Dört kardeş yan yana olduğumuz sürece kimse bizi kolay kolay yıkamaz."
Selin başını sallayarak, "Aynen öyle," demişti.
Gülerek yüzümdeki gülümseme büyürken üç kardeşimin birbirimize bakmasıyla odada birkaç saniyelik sessizlik olmuştu.
Sonra Gökçe, "Hadi Selin, ve Ay bunları baş başa bırakalım," deyip Selin'i ve ikizimi kolundan çekmişti.
Selin kapıdan çıkarken son kez dönüp, "Akşam görüşürüz!" diye seslenmişti.
Kapı kapanınca odada yalnızca benimle birlikte sevdiceğim kalmıştı. Odanın dört bir yanına bakıp, biraz önce yaşananları düşünürken yüzünde sakin bir gülümseme vardı.
"Milas'ım..." diye mırıldanmamla ona sımsıkı sarılmıştım. "Özlemişim," diye fısıldamamla, "Çok mu?" demesiyle, "Milas..." demiştim.
"Söyle, bebeğim," dediği an, "Korkuyorum," diye fısıldamıştım.
Beni sustururcasına alnıma kısa bir öpücük kondurup geri çekilmesiyle, "Deme şunu, aşkım," diye fısıldamıştı.
"Milas..."
"Biyolojikler gerçekler ortaya çıkınca... Şşşt, korkma. Hem baban biliyor ki yanımızda. Yalan mıydı?" deyip beni kendine çekerek yeniden sarılmıştı.
"Ben senden ayrılamam artık ki, mecburum oğlum sana," deyip gülmemle saçlarımı okşamıştı.
"Bak sen... Nasıl da saçlarımı okşayıp duruyorsun," diye mırıldanmamla elini tutmuştum. "Ya senin ailen? Bak, Milas... Onlar benim ailem değil deme. Kızlar söyledi, babam... Durmazmış. Önce abimi almışlar. O zaman da durmamışlar. Ama şimdi piyangodan çıkmış gibi biz çıkınca gene düşman olduk. Ama onlar senin ailen, bak."
Elimi elinin üzerine koymamla parmaklarımı sıkıca tutmuştu.
"Bitsin dersen anlarım," dememle hafifçe kafama vurup, "Bana bak," demişti.
Gözlerimi ona çevirmiştim.
"O sence mümkün mü, kızım? Lan ben sensizliği bile senin için zor yapmışken, şimdi seni bırakmamı mı istiyorsun?"
"Hayır... Ama bak bana, canımın içi, hayatımın anlamı. Ben de korkuyorum, korkmuyor muyum sanıyorsun? Ama olur da yıpranırım... Bitirelim. Hazır değilim hayatına..." derken ona öpmemle susturmuştum.
"Hayır," demiştim hemen. "Ayrılınca biter mi bu sevda? Hem artık..." diye fısıldadığı an, "Ne sen benden ne ben senden ayrılabilirim ki. Ama'sı yok, canımın içi. " gözlerime bakarak "Bak, ne güzel diyorsun. Hem haklılar ki... Sonuna değil, sonsuza gerek bile olsa harlasa bu ateş, durdurmam. Ama Rüzgâr... O ne olacak?" diye mırıldanmıştı.
"Koruyacağız," demiştim hiç düşünmeden. "Hem senin ikizin o. Özgür gibi... Kardeşsiniz siz. Her ne kadar beni sevmemiş olsa da..."
Bir an durup nefes almıştım.
"Şey... Dedemden de intikamımızı alacağız, tamam mı? Hem seni hem bizi bitirmek kolay mı?" diye mırıldanmıştım.
Milas'ın elimi daha sıkı tutmasıyla gözlerimin içine bakmıştı.
"Kolay değil," demişti. "Çünkü artık yalnız değiliz."
Başımı onun omzuna yaslayıp gözlerimi kapatmıştım.
"Dört kardeşiz," diye fısıldamıştım. "Ve artık birbirimizi bırakmayacağız."
"Bir de biz varız," demişti.
Gülümsedim.
"Evet... Bir de biz varız."
"Nereden çıktın ki karşıma?" dememle, "Ne o, beğenemediniz mi?" demesiyle, "Ya, maalesef... Ama ne yapalım, sevdik be," dememle, "Ne, ne?" deyip gülerek beni kendine çekmesiyle, "Bak sen ya," demişti.
"Bak sen, benim öfkeli civcivime..." demesiyle aklıma gelen fikirle, "Milas, sen bilgisayarı açıp dizi baksana. Ben de bizimkileri arayıp çağırayım. Bir şeyler izleyelim mi?" diye fısıldamıştım.
"Hadi bakalım. Yalnız..." demişti.
"Yalnız ben böyle izlerim, he," diye fısıldadığı an, "Ya, seni yerim şapşal sevgilim," dememle yanaklarını sıkmıştım. "Kalk aşkım, ben de ikizimi arayayım," diye fısıldamıştım.
Telefonumu elime alıp ikizimi aramamla kulağıma götürüp, "Canımın içi," diye fısıldamıştım. "Ula, gelin he mi yanımıza? Bir şeyler izleyelim mi? Hem kızlar da gelsin, nolur."
"Tamam, canımın içi," demesiyle, "Diziyi seçin, biz çıkıyoruz yukarı," demişti.
Gülerek, "Gel hele sen," diye mırıldanıp telefonu kapatmıştım.
Milas'a dönüp, "Sevgilim," demiştim. "Hasta olan benim ama benden daha çok dinlendin."
Eline gelen yastığı bana doğru atmasıyla yakalayıp, "Bak sen hele," demişti.
"Aşkım ya... Nasıl da alıştı," diye gülmemle tam o sırada açılan kapıyla eş zamanlı, "Yiaaa, hoş geldinizzz! Buyurun lütfen," demiştim.
İkizimin içeri girip etrafa bakmasıyla, "Ee, ne izliyoruz, canımın içi?" demişti.
Gökçe ve Selin'in de hemen arkasından içeri girmesiyle, "Ooo, ekip tamamlandı," diye fısıldamıştım. "Hadi bakalım, şimdi gerçekten dizi gecesi."
Gözlerime bakıp, “56 Days filmini açıyorum,” demesiyle, “O ne ki?” diye fısıldadığım an gözlerime bakıp, “Pandemi döneminin kapanma günlerinde, bir süpermarkette tamamen tesadüf eseri tanışan Ciara ve Oliver, hızla birbirlerine çekilir ve olağan dışı, tehlikeli bir aşka yelken açarak hemen aynı eve, Oliver’ın lüks dairesine, taşınmaya karar verirler. Tamam mı? yani olur mu !” demesiyle, ardından, “Bu tanışmadan tam 56 gün sonra, söz konusu lüks dairede çürümeye yüz tutmuş, kimliği belirsiz bir ceset buluyorlar. Daha sonra olayın ardından Dedektifler Lee Reardon ve Karl Connolly devreye giriyormuş. İkili, genç çiftin son 56 günde yaşadığı bu tutkulu ve ölümcül ilişkinin geriye dönük adımlarını inceleyerek cinayeti çözmeye çalışır. Yani kısaca, hikâye ilerledikçe izleyici ‘Aslında ne oldu?’ ve ‘Kim, kime yalan söylüyor?’ sorularıyla baş başa kalır. Karakterlerin geçmişteki sırları ve sakladıkları travmalar gün yüzüne çıkar,” demesiyle, “Ee, var mısınız?” dediği zaman kızlarla göz göze gelmemle, “Ee, aç da başlayalım, canımın içi,” demiştim.
Yanıma gelip beni kolunun altına almasıyla, “İyi seyirler, baldızlarım,” deyip saçlarımı okşamasıyla birlikte göğsüne kafamı koyduğum an, duyduğum kalbinin sesiyle, “Bu çocuk benim huzurum,” diye düşünmemle kafamı sallayıp, “Ee, başlatın, canlarım,” derken, harbiden demiştim. “Şerefsiz, biri öyle bir anlattı ki bak sen kimmiş o?” diyen Milas’la, “Kim bak şimdi?” dememle onu öpüp ayrılmamla, gülerek, “Gördün mü?” diye fısıldamamla birlikte, “Hadi,” demiştim. “Hadi başlayalım.”
