9. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT

🍯 9. Bölüm 🍯

Esra İlayda Akkuş

Eve girmemizle beraber içeriden yükselen sesleri duyunca kaşlarımı çattım.

"Yahu, siz hangi ara geldiniz?" diye mırıldandım.

"Sus gız!" diye seslendi Selin.

"Ne dedin sen?" diyerek elime geçen yastığı ona fırlattım.

Kahkaha atarak yastığı tuttu.

"Şive kaydı, kız diyecektim."

"Tabii tabii."

"Ee?" dedi merakla. "Ne diyor o biyoloji—"

Bir anda durup yüzünü buruşturdu.

"Pardon, üvey abiniz."

Derin bir nefes aldım.

Bir bardak su almak için mutfağa geçmemle peşimden gelmesiyle gülerek,

"Güya bizi korumak için yapıyormuş. Bize borçluymuş. Ondan yapmış."

dedim.

Suyu bir dikişte içip bardağı tezgâha bıraktım.

Sonra gülerek ona döndüm.

"Daha bu ne ki? Sen de duydun be, canımın içi."

"Üvey ailemizi hapse attırmış. Şimdi de bizi korumak için o adamlara çalışıyor gibi davranıp içlerine sızmış."

Dememle mutfaktaki hava bir anda sessizleşti.

Bir an ikimiz de sustuk.

Sonra gülümseyerek,

"Hadi, diğerlerinin yanına geçelim mi?" diye fısıldadım.

"Duru," demesiyle dönüp ona baktım.

"Efendim?" diye fısıldadım.

Kollarını açıp,

"Gel. İyi gelir. Belki biraz dinlenirsin, sonra geçeriz içeri," dedi.

Buruk bir tebessümle kollarına sarıldım.

Biraz toparlanınca ondan ayrılıp,

"Haydi o zaman," dedim.

Ardından,

"Gidelim mi içeri?" diye fısıldadım.

İçeri girmemizle birlikte Ay Gizem'in yüzündeki alaycı ifade bir anda kayboldu.

"Ne?"

"Evet," dedim, başımı iki yana sallayarak. "Ve durmuyor, Gizem. Biz sövsek de saysak da durmuyor. Gökçe kızsa, bağırsın, çağırsın, yine durmuyor."

Koltuğa çöktüm.

"Bir insan neden bu kadar uğraşır ki?"

Kimse cevap vermedi.

Yutkundum.

"Tamam, yaptıklarını unutamıyorum. Unutmak da istemiyorum zaten. Ama anlamıyorum."

Başımı iki yana sallayıp ellerimi saçlarımın arasından geçirdim.

"Bu kadarı çok fazla, kızlar."

Selin sessizce yanıma oturdu.

"Meriç abi, Nehir," demesiyle Milas kolunu dürttü.

Ama Meriç onu umursamadan gözlerime bakıp,

"Ne dedi size?" diye sordu.

Başımı öne eğdim.

"Biliyorum, abin değilim, dedi."

Boğazım düğümlendi.

"Sonra da sizi bebekken çöpe bıraktım ama bunu size borçluyum, dedi."

Odada yine sessizlik oldu.

Bu kez Merih abim konuştu.

"Borçlu olduğu için yapmıyor bence."

Başımı kaldırdım.

"Nereden biliyorsun?" dememle, sanki şimdi aklıma gelmiş gibi devam ettim:

"Ne kadar basit, değil mi cümle, abi? Peki ya affetmek kolay mı, ha? Hani diyorsun ya, aramış ama bulamamış. Ee, biz ne yapalım? Biz aramadık mı? Ne kadar basit bir şey söylüyorsun ya..."

Abim bir süre sessiz kaldı.

Yüzüme baktığında gözlerindeki ifade değişti. Söyleyecek bir şey bulamamış gibi derin bir nefes aldı.

"Haklısınız."

Kaşlarımı çatıp ona baktım.

"Ne?"

"Haklısınız, Nehir. İkinize de bunu bu kadar basitmiş gibi anlatmamalıydım."

Başımı iki yana salladım.

"Ben sadece..."

"Biliyorum," diye sözümü kesti. "İkiniz de affetmek zorunda değilsiniz. Hele ki yaşadıklarınızdan sonra hiç değilsiniz."

Bir an sustu.

"Ama sizden onu affetmenizi istemiyorum. Sadece... bazı şeyleri bilmeden karar vermenizi de istemiyorum."

Gözlerimi kaçırdım.

"Biz zaten hiçbir şeyi bilmiyoruz ki, abi."

Merih'in yüzündeki ifade yumuşadı.

"Biliyorum," dedi sessizce. "O yüzden anlatmaya çalışıyorum."

Bir süre kimse konuşmadı.

İkizimin de gözlerini yere indirdiğini gördüm.

Merih ikimize birden bakıp derin bir nefes aldı.

"Size anlatmadığımız her şeyin bir sebebi vardı."

Kaşlarımı çattım.

"Bizi korumak mı?"

"Evet."

"Bizi korumak için sürekli bizden bir şeyler sakladınız."

Sesimdeki kırgınlığı saklayamadım.

Merih başını hafifçe eğdi.

"Çünkü bazı gerçekleri bilmenin sizi korumayacağını düşündük."

Ay ışığım sessizce,

"Peki ne yapacaktık?" diye sordu. "Hiçbir şey olmamış gibi mi yaşayacaktık?"

Abimin, "Güzelim, güzel kardeşlerim," diye bize dönmesiyle birlikte başımı kaldırıp ona baktım.

"Bizi korumak için mi?" diye sordum.

Abim başını hafifçe iki yana salladı.

"Hayır. Sadece biraz daha zaman kazanmanızı istedik."

"Ne için?"

Bu kez cevap vermeden önce uzun bir süre sustu.

"Gerçekleri öğrenmeye hazır olmanız için."

İçimde bir şeylerin yeniden sıkıştığını hissettim.

"Biz hazır değil miyiz?"

"Hazırsınız," dedi hemen. "Belki de sandığımdan daha fazla."

Gözlerimi ondan ayırmadım.

"O zaman neden hâlâ anlatmıyorsun?"

Abim derin bir nefes aldı.

"Çünkü anlatırsam hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."

Ay kaşlarını çattı.

"Zaten değişmedi mi?"

Merih bir an sustu. Bakışları ikimizin arasında gidip geldi.

"Değişti," dedi sonunda. "Ama bazı şeyleri öğrenmeden önce vereceğiniz kararların, sonradan pişman olacağınız kararlar olmasını istemiyorum."

Yutkundum.

"Peki ya öğrenince?" diye fısıldadım.

Merih bu kez doğrudan gözlerimin içine baktı.

"O zaman ne yapacağınıza siz karar verirsiniz."

"Ya yanlış karar verirsek?"

"Verebilirsiniz."

Bu cevabı beklemiyordum.

Merih abimin omuzları hafifçe düştü. Gizem'le bana bakıp,

"Ama en azından bu kez, her şeyi bilerek karar vermiş olursunuz," diye fısıldadı.

"İşte o zaman ne yapacağınıza siz karar vereceksiniz."

Ay'ın elini tuttum.

İlk defa, uzun zamandır ikimizin de aynı şeyi düşündüğünü hissediyordum.

Gerçeği öğrenmekten korkuyorduk.

Ama artık bilmemekten daha çok korkuyorduk.

"Çünkü borç ödeyen insanlar bir yerde vazgeçer."

Selin'in sesi düşündüğümden daha sakindi.

"Borç bittiğinde giderler. Ama anlattığın adam gitmiyor."

Ay Gizem de başını salladı.

"Evet. Hem senin anlattığın kadarıyla kaç kere çekip gitme fırsatı olmuş."

"Olmuş."

"Gitmiş mi?"

Merih abim bir süre cevap vermedi.

Bu kez yüzündeki ifade değişmişti.

Selin de susup ona bakıyordu.

"Gitmedi," dedi sonunda.

Kaşlarım çatıldı.

"Niye?"

Merih bakışlarını kaçırıp derin bir nefes aldı.

"Çünkü mesele hiçbir zaman sadece borç ya da gitmek değildi."

Ay Gizem hemen öne doğru eğildi.

"Peki neydi?"

Merih cevap vermek yerine bize baktı.

"Bunu şimdi anlatamam."

Selin kaşlarını kaldırdı.

"Abi, az önce her şeyi bilerek karar vereceksiniz demedin mi?"

Merih abimin Selin'e bakmasıyla,

"Dedim," demişti.

"E o zaman neyi bekliyoruz?"

"Doğru zamanı."

"Ne zamandır doğru zamanı bekliyorsun?" diye sordum.

Merih abimin bakışları bana döndü.

"Uzun zamandır."

İçimdeki huzursuzluk biraz daha arttı.

"Ve hâlâ doğru zaman değil mi?"

Bir süre sessiz kaldı.

"Belki de artık zamanı geldi."

Ay'la göz göze geldim.

Selin'in yüzündeki ifade de değişmişti.

"Ne demek o?" diye sordu Ay Gizem.

Merih abim derin bir nefes aldı.

"Yarın sizinle konuşmam gereken bir şey var."

"Hayır," diye mırıldandım.

"Hayır, şimdi anlatacaksın abi. Neyi saklıyorsun sen?" dememle,

"Nehir," dedi.

"Ya, hayır," diye fısıldadım. "Belki hazır değilim."

Aldığı nefesle bir an durdu.

"Ya da..."

"Ne?"

"Korkuyorumdur."

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

"Neyden, abi? Ne oldu da korkuyorsun? Anlat, bak."

Gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim.

"Eğer mesele bizsek ve bizden bir şey saklıyorsan..."

İkizim acı bir şekilde gülümsedi.

"Sileriz seni."

Merih abim derin bir nefes aldı.

"Bak, bunu istemiyoruz. İstemiyorsun, değil mi? Anlat be, abisi."

Merih abim gözlerime baktı.

"Ya öğrenince silerseniz?"

"Ya silmezsek?"

"Ya başkasından duyarsak?"

"İşte o zaman..." diye araya girdi ikizim.

"sileriz," dedim, onu tamamlayarak.

Selin de başını sallayıp bizi desteklercesine,

"Anlat be abi. Seni silemeyiz ki," dedi.

Merih abim bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra başını öne eğip ellerini birbirine kenetledi.

"Arda yüzünden tanıştım sizinle."

Kaşlarım çatıldı.

"Arda yüzünden mi?"

Başını kaldırdı.

"Evet."

Ay'ın yüzündeki ifade bir anda değişti.

"Ne demek bu?"

Merih abim derin bir nefes aldı.

"Başta sizinle yakınlaşmamın tek sebebi siz değildiniz."

İçim bir anda sıkıştı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Arda'nın benden istediği bir şey vardı."

"Ne?"

Bu kez cevap vermedi.

"Abi."

"Bana sizin yanınızda olmamı söyledi."

"Bizi korumak için mi?"

Merih abim gözlerini kaçırdı.

"Başta değil."

O iki kelimeyle yüzümdeki ifade değişti.

"Başta değilse ne için?"

Merih abim uzun süre sustu.

"Size yaklaşmam gerekiyordu."

"Niye?"

"Çünkü sizin üzerinizden bazı şeylere ulaşabileceğimi düşündü."

Ay'ın kaşları çatıldı.

"Bizi kullanacaktın."

Merih cevap vermedi.

Bu sessizlik yetti.

"Vay be..."

Başımı iki yana salladım.

"Demek bütün mesele bu."

"Nehir—"

"Yok, abi. Bir dakika."

Elimi kaldırıp susturdum.

"Bari bu sefer sözümü kesme."

Merih sustu.

"Peki sonra?"

"Sonra sizi tanıdım."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Bu ne demek şimdi?"

"Ne demek olduğunu biliyorsun."

"Hayır, bilmiyorum. Çünkü sen az önce bizi kullanacağını hatta ve hatta kullandıını söyledin."

Sesim istemeden yükselmişti.

"Sonra ne oldu da vazgeçtin?"

Merih abim derin bir nefes aldı.

"Başta ne kadar yakın olursam işimi o kadar kolay yaparım sandım."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Ama sonra..."

Durdu.

"Sonra ne?"

"Sonra siz bana güvenmeye başladınız."

Başını eğdi.

"İşte o zaman yapamadım."

Ay'ın gözlerinden yaş süzüldü.

"Yapamadığın şey bizi kullanmak mıydı?"

"Evet."

"Peki bize gerçeği söylemek?"

Merih gözlerini kaldırdı.

"Onu da yapamadım."

"Niye?"

"Çünkü sizi kaybetmekten korktum."

Ay öfkeyle güldü.

"Bizi kaybetmemek için zaten kaybettin."

Bu söz Merih'i susturdu.

Ben de gözlerimi kaçırdım.

Çünkü Ay haklıydı.

"Biliyor musun," dedim, "ben en çok neye kızıyorum?"

Merih bana baktı.

"Arda'ya değil."

Bir an sustum.

"Çünkü Arda'nın ne olduğunu biliyoruz."

Gözlerimi ona çevirdim.

"Sen farklıydın."

Merih'in yüzü düştü.

"Sen bizim yanımızdaydın."

Sesim kırıldı.

"Biz sana güveniyorduk."

"Biliyorum."

"Senin yanında kendimizi güvende hissediyorduk."

Merih gözlerini kaçırdı.

"Biliyorum."

"Meğer sen de bazı şeyleri biliyormuşsun."

"Evet."

"Arda'nın bizi aradığını da biliyordun."

Bu kez Merih'in bakışları değişti.

"Evet."

"Ne zamandır?"

"Uzun zamandır."

Ay'ın yüzündeki öfke yeniden yükseldi.

"Ve tek kelime etmedin."

"Çünkü—"

"Hayır!"

Ay ayağa kalktı.

"Bir kere de 'çünkü' deme!"

Merih sustu.

"Arda bizi arıyor. Sen bunu biliyorsun. Bizi kullanmak için yanımıza geliyorsun. Sonra bize bağlandığını söylüyorsun."

Ay'ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

"Peki biz ne olacaktık?"

Merih cevap vermedi.

"Senin vicdanını rahatlatacak iki kız mı?"

"Hayır."

"Arda'nın peşine düşeceği iki kız mı?"

"Hayır."

"O zaman neydik?"

Merih'in sesi kısıldı.

"Kardeşlerim."

Ay acı bir şekilde güldü.

"Ne güzel."

Başını iki yana salladı.

"İnsan kardeşlerini kullanır mı?"

Merih gözlerini yere indirdi.

"Hayır."

"Ama sen yaptın."

“Evet,” demişti gülerek, sanki söyledikleriyle dalga geçiyormuş gibi.

“Sonra pişman oldun… ama değil mi?” diye fısıldadım.

"Evet."

"Sonra da bizi korumaya devam ettin."

"Evet."

Ay ellerini iki yana açtı.

"Peki biz hangisine inanacağız?"

Merih cevap vermedi.

Ben araya girdim.

"Ben de bunu soruyorum."

Gözlerimi ondan ayırmadım.

"Hangisi gerçekti, abi?"

Merih bana baktı.

"İkisi de."

"Nasıl?"

"Başlangıçta sizi kullanmak istedim."

Bir an sustu.

"Sonrasında ise sizi korumak istedim."

"Aradaki farkı anlamamızı bekliyorsun."

"Hayır."

Başını iki yana salladı.

"Sadece bilmenizi istiyorum."

"Bunu bilmek neyi değiştirecek?"

"Hiçbir şeyi."

Bu cevabı beklemiyordum.

Merih devam etti.

"Yaptığım şeyi değiştirmeyecek. Size yaşattığım güvensizliği de değiştirmeyecek."

Gözlerini kaçırdı.

"Ama en azından neden böyle davrandığımı bilirsiniz."

Ay bir süre ona baktı.

"Arda hâlâ senin onun için çalıştığını mı sanıyor?"

"Evet."

"Ve sen?"

"Onu öyle sanmaya devam ettireceğim."

"Niye?"

"Çünkü şu an onu karşıma alırsam ilk hedef siz olursunuz."

Ay sustu.

Merih bana döndü.

"Ben sizi gerçekten korumak istiyorum."

Başımı iki yana salladım.

"Yine aynı şey."

"Biliyorum."

"Bizi korumak."

"Evet."

"Peki ya biz seni istemezsek?"

Merih'in yüzü düştü.

"İstemeseniz de sizi korurum."

"İşte buna kızıyorum!"

Sesim yükseldi.

"Yine bizim yerimize karar veriyorsun!"

Merih sustu.

"Bizi korumak istiyorsan önce bize güven."

Bir süre gözlerime baktı.

"Tamam."

"Öyle hemen tamam deme."

"Ne yapmamı istiyorsun?"

"Gerçeği."

Ay da hemen ekledi.

"Ve bundan sonra ne olursa olsun bize söyle."

Merih başını salladı.

"Söyleyeceğim."

"Arda'yla ilgili her şeyi."

"Evet."

"Bir daha arkamızdan iş çevirmeyeceksin."

"Çevirmeyeceğim."

"Ve bizi kullanmayacaksın."

Merih bu kez hiç düşünmeden,

"Bir daha asla," dedi.

Odadaki sessizlik yeniden çöktü.

İçimdeki öfke hâlâ yerindeydi.

Onu affetmek istemiyordum.

Daha doğrusu, şu an affedebilecek durumda değildim.

Ama gözlerindeki pişmanlık da yalan gibi görünmüyordu.

Ay yanıma gelip elimi tuttu.

"Ben sana hâlâ çok kızgınım."

Merih başını salladı.

"Biliyorum."

"Ve bir süre sana güvenemeyeceğim."

"Biliyorum."

"Belki uzun süre."

"Beklerim."

Ben de derin bir nefes aldım.

"Ben de seni hemen affetmeyeceğim."

Merih bana baktı.

"Biliyorum."

"Çünkü bunu unutamam."

"Unutma."

Kaşlarımı çattım.

"Ne?"

"Unutma."

Sesi sakindi.

"Bunu unutursanız, yaptığım şeyin ne kadar yanlış olduğunu ben de unutmuş olurum."

Boğazım düğümlendi.

Ay başını eğdi.

"Peki ya bir gün?"

Merih ona baktı.

"Bir gün ne?"

"Bir gün seni affedersek?"

Merih'in gözleri doldu.

"Öyle bir gün olursa..."

Sustu.

"Ben onu hak etmek için elimden geleni yapmış olmak isterim."

Ay gözlerini sildi.

Ben de istemsizce gülümsedim.

"Çok uğraşman gerekecek, abi."

Merih'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Biliyorum."

"Öyle kolay kurtulamazsın."

"Biliyorum."

Ay da gülümseyerek,

"Bir daha bizi böyle aptal yerine koyarsan gerçekten sileriz seni," dedi.

Merih başını salladı.

"Tamam."

Bir süre birbirimize baktık.

Sonra yavaşça yanına gittim.

Sarılmadım.

Sadece karşısında durdum.

"Henüz affetmedim."

"Biliyorum."

"Belki yarın da affetmeyeceğim."

"Biliyorum."

"Belki uzun zaman kızacağım."

"Biliyorum."

Başımı eğdim.

"Ama gitme."

Merih'in yüzündeki ifade bir anda değişti.

"Gitmem."

Ay da yanımıza geldi.

"Ben de gitmeni istemiyorum."

Merih gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

Bu kez hiçbir şey söylemedi.

Sadece başını eğdi.

Ve o gece onu affetmedik.

Ama tamamen de silmedik.

Çünkü bazı insanlar hata yaptığında onları affetmek kolay değildi.

Hele ki o hata güvenimizi kırdıysa...

Ama bazen insan, karşısındaki kişinin pişmanlığını görmekle affetmek arasında bir yerde kalıyordu.

Biz de tam olarak oradaydık.

Merih hâlâ abimizdi.

Ama artık güvenimizi yeniden kazanması gerekiyordu.

Bunu düşününce, daha fazla uzatmadan aklımdaki sorulara geri dönmeye karar verdim.

“Anladım. O zaman sorulara geri dönelim,” diye düşündüm.

Kafamı iki yana sallayıp zihnimde dönüp duran düşünceleri susturmaya çalıştım. Önümde duran deneme kitapçığını elime alıp kalemi kavradım.

"Tamam Duru," diye mırıldandım kendi kendime. "Travmalar, aile sırları, yüzleşmeler biraz bekleyebilir. Şu an fizik var."

Tam ilk soruyu okumaya başlamıştım ki yan taraftan Selin'in sesi geldi.

"Duru, şu fizik soruna baksana."

İç çekerek elimi uzattım.

"Ver bakayım."

Kitapçığı önüme bıraktığı an soruya göz gezdirdim.

"Allah Allah..." dedim.

"Ne?"

"Bu soruyu yazan kişi fiziği bırakmış, kişisel husumet peşine düşmüş."

Masadakilerin gülmesiyle soruyu tekrar okumaya başladım.

Selin kolunu masaya dayadı.

"Çözebilecek misin?"

"Oğlum, ben daha soruyu okuyorum."

"İki dakikadır okuyorsun."

"Çünkü adam paragraf yazmış. Fizik sorusu çözmüyoruz, roman okuyoruz."

Ay kahkahasını tutamazken Selin gözlerini devirdi.

"Hadi ama."

Kalemi elime alıp şekilleri incelemeye başladım.

"Hah."

"Ne oldu?"

"Bulduk galiba."

"Neyi?"

"Soruyu hazırlayanın bize olan nefretini."

Bu kez Ay da Selin de gülmeye başlamıştı.

"Şaka yapmayı bırak da anlat."

Kitapçığı önüme çekip işlem yapmaya başladım.

"Bak şimdi, burada ivmeyi soruyor. Ama seni hızla kandırmaya çalışmışlar."

Selin hemen yanıma sokuldu.

"Nasıl yani?"

"Şuradaki veriyi özellikle koymuşlar ki gereksiz işlem yap diye."

Bir iki satır daha yazdıktan sonra sonucu işaretledim.

"Al."

Selin cevap anahtarına bakarken birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra gözleri büyüdü.

"Doğru lan."

"Tabii doğru."

"Nasıl bu kadar hızlı çözdün?"

Omuz silktim.

"Travmatik aile geçmişi ve deneme sınavları insana farklı yetenekler kazandırıyor."

Ay Gizem gülerek omzuma vurdu.

"Sen gerçekten normal değilsin."

"Onu yıllardır söylüyorsunuz zaten."

Tekrar kendi kitapçığıma dönerken derin bir nefes aldım.

Birkaç dakika önce kafamı kurcalayan her şeyi bir kenara bırakmıştım.

Şimdilik önümde tek bir düşman vardı.

O da fizik denemesinin yirmi yedinci sorusuydu.

Birkaç saniye soruya baktım.

Sonra bir kez daha baktım.

Ardından kitapçığı biraz uzaklaştırıp tekrar inceledim.

Selin yan taraftan beni izliyordu.

"Nehir Duru."

"Hm?"

"Soruyu mu çözüyorsun, göz teması mı kuruyorsun?"

İster istemez güldüm.

"İkna etmeye çalışıyorum."

"Neyi?"

"Sorunun kendisini çözülmeye."

Ay kahkahayı patlatırken önümdeki kalemle masaya hafifçe vurdum.

"Yemin ederim, bu soruyu hazırlayan kişi öğrencilerden intikam alıyor."

"Abartıyorsun."

"Selin, cisim hem eğik düzlemde hem sürtünmeli zeminde, hem ip bağlı hem makara var."

Kitapçığı ona çevirdim.

"Bu fizik sorusu değil, aile birleşimi."

Ay bu sefer resmen masaya kapanmıştı.

"Kes sesini ya."

"Vallahi öyle."

Kalemi çevirerek işlem yapmaya başladım.

Birkaç dakika boyunca masada sadece sayfa sesleri vardı.

Tam sonuca ulaşmıştım ki Selin bir anda doğruldu.

"Dur!"

Kalem havada kaldı.

"Ne oldu?"

"Telefonum."

"Ne olmuş telefonuna?"

Bildirim ekranına bakarken yüzü değişti.

Ben ve Ay aynı anda ona döndük.

"Selin?"

"Şey..."

"Ne şey?"

Telefonu bana doğru uzattı.

Ekrana baktığım an kaşlarım çatıldı.

Okul grubundan gelen mesajlar ardı ardına düşüyordu.

Mert: Arkadaşlar sakin olun.

Ece: Bu doğru mu?

Berk: Bunu kim yaydı?

Zeynep: Duru, sen iyi misin?

Bir anda dikleştim.

"Ben neden iyi olmayayım?"

Selin dudaklarını birbirine bastırdı.

"Bir aşağı kaydır."

Mesajları aşağı indirdim.

Sonra gördüğüm fotoğrafla nefesim kesildi.

"Bu da ne?"

Ay hemen yanıma geldi.

"Ekranı göstersene."

Fotoğrafa birkaç saniye baktık.

Bu birkaç ay önce çekilmiş bir kareydi.

Ama altına yazılan şey tamamen yalandı.

"Şaka mı bu?"

Selin başını iki yana salladı.

"Keşke."

Telefon elimdeyken içimde yavaş yavaş yükselen öfkeyi hissediyordum.

Birileri yine konuşuyordu.

Birileri yine bilmediği şeyler hakkında hikâye yazıyordu.

Ay Gizem sessizce,

"Nehir Duru..."

diye fısıldadı.

Telefonu kapatıp masaya bıraktım.

Derin bir nefes aldım.

Sonra fizik kitabını tekrar önüme çektim.

Selin gözlerini açtı.

"Sen ciddi misin?"

"Çok."

"Şu an fizik mi çözeceksin?"

Kalemi elime aldım.

"Evet."

Ay şaşkınlıkla bana baktı.

"Ama millet hakkında konuşuyor, canım ikizim."

Omuz silktim.

"Bırak konuşsunlar."

"Sinirlenmedin mi?"

Bu kez gülümsedim.

"Sinirlendim."

"Hiç benzemiyor."

"Çünkü matematik denemem var. Bundan sonra açmış kollarını beni bekliyor."

Selin birkaç saniye bana baktı.

Sonra kahkahayı bastı.

"Sen gerçekten tuhafsın."

"Olabilir."

Sorunun altına işlemi yazarken gözlerimi kitaptan ayırmadım.

"Dedikodular yarın da olur."

Kalemin ucunu cevaba götürdüm.

"Ama bu fizik sorusu beni bugün bırakmayacak."

Tugay'ın merakla bana bakıp,

"Göstersene,"

demesiyle telefonu biraz daha kendime çektim.

"Yok, boş ver."

Selin de hemen destek verdi.

"Aynen, boş ver."

Ama Tugay çoktan şüphelenmişti.

"Selin, sen 'boş ver' diyorsan kesin ortada olay vardır."

"Tugay..."

"Ver bakayım."

Telefonu bana doğru uzattı.

"Yok."

"Duru."

"Yok."

"Nehir Duru."

"Tugay Milas."

"Ver."

Ay başını iki yana salladı.

"Geçmiş olsun."

"Neye geçmiş olsun?" dedim.

"Merak damarı tuttu."

Gerçekten de tutmuştu.

Tugay koltuğun kenarına oturup elini uzattı.

"Ver kızım."

"İstemiyorum."

"Ben istiyorum."

"Ben göstermiyorum."

"Ben bakıyorum."

"Bakmıyorsun."

"Bakalım."

Telefonu kapmaya çalışınca ayağa fırladım.

"Tugay!"

"Gel buraya."

"Hayır!"

Salonda birkaç saniyelik kovalamaca yaşanırken Selin kahkahadan kırılıyordu.

Ay ise telefonunu çıkarmış, bizi çekiyordu.

"Şuna bakın ya."

Sonunda Tugay bir hamlede telefonu elimden aldı.

"Yakalandın."

"Eyvah."

Ekrana baktı.

İlk başta normal duruyordu.

Sonra kaşlarından biri havaya kalktı.

Sonra diğeri.

Ardından yüzünde öyle bir ifade oluştu ki gözlerimi kapattım.

"Allah'ım..."

"Bu ne?"

"Tugay..."

"Bu çocuklar çok boş vakte sahip."

Selin gülmemeye çalışıyordu.

Tugay mesajları okumaya devam etti.

Bir anda başını kaldırdı.

"Duru."

"Noldu?"

"Senin haberin olmadan senin hayatını yaşamışlar."

Ay kahkahayı patlattı.

"Nasıl yani?"

"Burada yazanlara göre üç kez ayrılmış, iki kez barışmış, bir kez de şehir değiştirmişiz. Of be."

"NE?"

Telefonu geri almaya çalıştım.

Tugay telefonu yukarı kaldırdı.

"Dur dur, daha bitmedi."

"Milas Tugay!"

"Bir dakika."

Boğazını temizledi.

"'Gizli buluşma...'"

Sonrasını okuyamadı.

Çünkü kendi gülmeye başlamıştı.

"Ben seni yurttan markete zor gönderiyordum."

Selin masaya vuruyordu artık.

"Harbiden."

Tugay hâlâ gülüyordu.

"Duru'nun haberi olmadan Duru'nun hayatı bizden hızlı ilerlemiş."

"Telefonu ver!"

"Vereceğim."

Sonra birden durdu.

Yüzünde o tanıdık korumacı ifade belirdi.

"Nehir Duru."

"Hm?"

"Canını sıktı mı?"

Sesi bu kez daha sakindi.

Başımı iki yana salladım.

"Yok."

Birkaç saniye bana baktı.

Sonra saçlarımı karıştırdı.

"İyi."

Telefonu geri uzattı.

"Çünkü bunları yazanların canı sıkılmış belli."

"Kesinlikle."

"Sen sınavını düşün."

Tam yerine oturacakken tekrar döndü.

"Gerçi..."

"Noldu?"

"Şu gizli sevgiliyi merak ettim."

"TUGAY!"

Selin ve Ay'ın kahkahaları yükselirken Tugay ellerini kaldırdı.

"Tamam, tamam."

Sonra gayet ciddi bir ifadeyle ekledi:

"Bulursanız bana da haber verin, ben de tanışayım."

Umursamadan telefonu elime alıp Instagram'a girdim.

Tugay hâlâ söyleniyordu.

"Millet gerçekten çok boş."

"Haklısın."

"Tabii haklıyım."

"E hatta..." dedim ekranı kaydırırken.

Tugay şüpheyle baktı.

"Hatta ne?"

"Tugay Milas, sana sevgilimi göstereyim."

Salonda bir sessizlik oldu.

Selin'in ağzı açık kaldı.

Ay bir anda bana döndü.

Tugay ise donup kalmıştı.

"...Ne?"

Telefonu ona doğru uzattım.

"Sevgilim."

Tugay'ın yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz.

"Ne sevgilisi?"

"Benim sevgilim."

"Duru."

"Hm?"

"Şaka yapıyorsun."

"Yapmıyorum."

Telefonu eline verdiğim an kaşlarını çatıp ekrana baktı.

Bir saniye.

İki saniye.

Üçüncü saniyede yüzü düştü.

"Bu kim?"

Tugay telefonu elinde tutarken başını iki yana salladı.

"Şakacı şey."

Sonra ekranı kendine doğru çevirip parmağıyla fotoğrafı gösterdi.

"Benim bu."

Bir an duraksadım.

Sonra ekrana tekrar baktım.

Fotoğraftaki karakter gerçekten de ona benziyordu.

Kaşlar, ifade, hatta o kendinden emin sırıtış bile.

"Ha..." dedim gayet sakin bir şekilde.

"Tüh."

Tugay kaşlarını çattı.

"Tüh ne?"

"Eski sevgilimmiş."

Salondan bir kahkaha yükseldi.

Ay Gizem hemen koltuğun kenarına tutundu.

Selin ise nefessiz kalmış gibi bana bakıyordu.

Tugay Milas birkaç saniye boyunca öylece durdu.

Sonra eliyle kendini gösterdi.

"Ben."

Başını eğip telefonu gösterdi.

"Ben."

Tekrar kendini gösterdi.

"Ben."

"Tamam, anladık."

"Hayır, anlamadın."

Telefonu masaya bıraktı.

"Bir insan bana nasıl eski sevgilim der?"

Omuz silktim.

"Oluyor demek ki."

"Duru."

"Hm?"

"Normal değilsin."

"Bunu daha önce söylemiştin."

"Her gün biraz daha emin oluyorum."

İster istemez güldüm.

Ama gülüşüm birkaç saniye sonra kayboldu.

Çünkü önümde duran deneme kitapçığı hâlâ beni bekliyordu.

"Tamam."

Kalemimi tekrar elime aldım.

"Ben sorularıma dönüyorum."

Selin şaşkınlıkla baktı.

"Ciddi misin?"

"Evet."

"Az önce Tugay'ı kalpten götürüyordun."

"Hayatta kaldı."

"Zor."

Tugay hâlâ söyleniyordu.

Ben ise çoktan koltuğun köşesine kurulup kitapçığı dizlerimin üzerine yerleştirmiştim.

Sayfaları çevirdim.

Matematik.

Sonra geometri.

Sonra tekrar matematik.

Derin bir nefes aldım.

İşte tanıdığım dünya buydu.

Ne aile sırları vardı.

Ne dedikodular.

Ne de Tugay'ın dramatik tepkileri.

Sadece ben, kalemim ve çözülmesi gereken sorular.

"Şuna bak," diye mırıldandım.

"En azından senin ne istediğin belli."

Tugay karşı koltuktan duyup kafasını kaldırdı.

"Kimin?"

"Bu sorunun."

"Ben de kimle konuşuyorsun diye korktum."

Gülümseyip işlem yapmaya başladım.

Birkaç dakika boyunca salonda yalnızca sayfa sesleri duyuldu.

Ay telefonuyla uğraşıyor, Selin bir şeyler atıştırıyor, Tugay ise arada sırada televizyona bakıp sıkıldığını belli ediyordu.

Tam bir problemi bitirmiştim ki başımın üzerinde bir gölge belirdi.

Kafamı kaldırmadan konuştum.

"Ne istiyorsun?"

"Canım sıkıldı."

"Tebrik ederim."

"Benimle ilgilen."

"Olmaz."

"Niye?"

"Çünkü türev çözüyorum."

"Beni türeve tercih ettin."

Kalemimi kaldırmadan,

"Evet."

dedim.

"Hiç düşünmeden."

Tugay göğsünü tutup geriye doğru yaslandı.

"Çok kırıldım."

"Geçer."

"Geçmez."

"Su iç."

Selin'in kahkahası duyuldu.

Milas Tugay ona dönüp,

"Bak görüyor musun?"

dedi.

"O beni artık sevmiyor."

Ben gözümü kitaptan ayırmadan,

"Abartma."

dedim.

"Bak, konuştu."

"Keşke konuşmasaydım."

"Bak, yine konuştu."

Ay Gizem de gülmeye başlayınca Milas Tugay dramatik bir şekilde ayağa kalktı.

"Tamam."

"Nereye?"

"Bu evde değer görmediğim için gidiyorum."

Kapıya doğru iki adım attı.

Sonra durdu.

Kimse ses çıkarmadı.

Birkaç saniye bekledi.

Sonra arkasını döndü.

"Gerçekten kimse durdurmayacak mı?"

Ben cevap anahtarına bakıp doğru yaptığımı görünce gülümsedim.

"Otursana, Milas Tugay."

"Bak işte."

Hemen geri dönüp koltuğa oturdu.

"Bir kişi olsa bile seviyor beni."

"Yanlış anlama."

"Neyi?"

"Gürültü yapıyorsun."

Tugay elindeki yastığı bana fırlatırken salondaki kahkahalar bir kez daha yükseldi.

Ben ise yastığı kenara bırakıp yeniden sorularıma döndüm.

Çünkü ne olursa olsun, günün sonunda önümde hâlâ çözülmesi gereken bir deneme vardı. Tugay'ın bitmek bilmeyen enerjisi bile onu ortadan kaldıramıyordu.

Dalga geçer gibi, "Anlamadığın var mı?" deyip bana baktığı an, abimin sesi duyuldu.

"Lan, gel buraya! Siz düşmandınız."

Selin hiç bozuntuya vermeden omuz silkti.

"Böyle düşmanlığa can kurban."

Aynı anda kolunu cimciklememle çıkan "Ah!" sesi odada yankılanınca gözlerimi kapattım.

"Rezil oldum ben..." diye mırıldandım.

Selin ise hâlâ gülüyordu.

"Oldun ama değdi."

"Bir daha konuşma."

"Konuşurum."

"Selin."

"Tamam, sustum."

Sustuğunu söyler söylemez sırıtınca ona ters ters baktım. Daha fazla uğraşmamak için önüme döndüm. Fakat önümde duran matematik sorusuna bakınca pişman oldum.

Çünkü soruya bakıyordum.

Soru da bana bakıyordu.

Ve ikimiz de birbirimizden hiçbir şey anlamıyorduk.

Kalemi elimde çevirip birkaç saniye daha uğraştım.

Yok.

Gerçekten yok.

Bu soru Türkçe değildi.

Tam pes edip defteri kapatacakken yanımdan eğlenen bir ses duyuldu.

"Üç dakikadır aynı yere bakıyorsun."

Başımı kaldırmadan cevap verdim.

"Düşünüyorum."

"Yok, düşünmüyorsun. Soruyla göz göze gelmişsiniz."

Selin'in kahkahası patladı.

"Ben de onu diyordum!"

"İkiniz de susun."

Abim arkadan sandalyesine yaslandı.

"Bu hâlinizi görmesem düşman olduğunuza gerçekten inanırdım."

"Biz düşmanız zaten."

"Tabii."

"Ciddiyim."

"Tabii."

Abimin alaycı sesiyle derin bir nefes verdim. Sonra tekrar soruya baktım.

İki saniye.

Üç saniye.

Dört saniye...

"Abi."

"Hı?"

"Bu soru bana düşman," dedim.

O an masadakilerin kahkahası bir kez daha yükselirken ben kalemi bırakıp tavana baktım.

Evet.

Hayatımdaki tek gerçek düşman önümdeki matematik sorusuydu.

"Çay içer misiniz?" diye soran Meriç Abi'yle başımı kaldırmadan.

"Olur abi..." diye mırıldandım.

"Bana da," dedi Ay Gizem.

"Ben de alırım," dedi Selin.

Meriç Abi başını sallayıp mutfağa yönelirken ben tekrar önümdeki matematik sorusuna döndüm. Daha doğrusu dönmeye çalıştım.

Çünkü soruya her baktığımda daha da anlamsız görünüyordu.

Kalemi elimde çevirirken iç çekmemle Gizem Ay yanıma eğildi.

"Hâlâ aynı soru mu?"

"Hâlâ aynı soru."

"Çözüldü mü?"

"Hayır."

"Anlaşıldı mı?"

"Hayır."

"Harika."

"Teşekkür ederim."

Selin güldü.

"Yemin ediyorum, ikiniz aynı kişisiniz."

"Allah korusun," dedim.

"Duydum onu," dedi Gizem Ay.

"Duy diye söyledim zaten."

Tam o sırada karşı tarafta oturan Tugay Milas başını kaldırdı.

"Bir göster bakayım."

"Dalga geçmeyeceksen."

"Geçebilirim."

"Tamam, göstermiyorum."

"Eee, daha görmeden suçlu ilan edildim."

"Tecrübeler konuşuyor."

Tugay ister istemez güldü.

Ben ise defteri biraz daha kendime çektim.

O sırada Meriç Abi çaylarla geri geldi.

"Alın bakalım."

"Sağ ol abi," dedik hep bir ağızdan.

Çaydan ilk yudumu almamla gözlerimi kapattım.

"Of."

"Bu of ne?" dedi Selin.

"Hayatımda ilk kez matematikten daha güzel bir şey görüyorum."

"Abartma."

"Abartmıyorum."

Meriç Abi tepsiyi bırakıp masaya göz attı.

"Bakayım şu soruya."

Defteri ona uzattım.

Meriç Abi birkaç saniye sessizce baktı.

Sonra tekrar baktı.

Sonra kaşlarını çattı.

Benim içime umut düştü.

"Abi?"

"Bir dakika."

"Hı?"

"Bu soru eksik."

Masadaki herkes aynı anda ona döndü.

"Hangi anlamda eksik?" dedi Ay.

"Bildiğin eksik."

"Nasıl yani?" diye sordum.

Merih Abi dayanamayarak yanımıza geldi. Meriç Abi sorunun olduğu yeri gösterdi.

"Burada olması gereken bilgi yok."

"Ne?"

"Bu veri olmadan soru çözülmez."

Bir an sessizlik oldu.

Gerçek anlamda sessizlik.

Sonra Selin bana baktı.

Ay Gizem bana baktı.

Tugay Milas bana baktı.

Ben Merih Abi'ye baktım.

"Yani..."

"Yani yarım saattir boşuna uğraşıyorsun."

Başımı yavaşça masaya koydum.

"Harika."

Ay kahkahayı patlattı.

Selin ondan beter gülmeye başladı.

Tugay dudaklarını birbirine bastırıp gülmemeye çalışıyordu.

"Gülme," dedim.

"Gülmüyorum."

"Yalan söylüyorsun."

"Biraz."

"Biraz mı?"

"Tamam, bayağı."

Elime geçen silgiyi ona doğru kaldırdım.

"Fırlatırım."

"Şiddet çözüm değildir, öfkeli civciv."

"Bugün olabilir."

İkizimin gülerek, "Biraz daha devam edersen öfkeli değil, katil civciv olacaksın," demesiyle istemsizce kahkaha atmıştım.

"Haklısın," deyip omuz silkmemle, "Yapsam kaç ay yatarım?" diye sormuştum.

Selin hiç düşünmeden, "Sen mi? Sen iki dakika sonra vicdan yapıp teslim olursun," deyince ona dönüp, "Ya sen benim tarafımda değil miydin?" diye söylenmem kahkahaları daha da artırmıştı.

Tam o sırada sevgilim kolunu omzuma atıp, "Merak etme, canımın içi, ben sana avukat tutarım," demişti.

Ona dönüp gözlerimi kısarak, "Sen niye bu kadar hazırlıklısın?" diye sormamla göz kırpıp, "Tedbirli adamım," diye karşılık vermişti.

İkizim başını iki yana sallayıp, "Bunların evliliği daha şimdiden mahkeme planıyla başladı. Düğünde nikâh şahidi yerine ceza avukatı çağırırlar artık," demesiyle hepimiz yeniden kahkahaya boğulmuştuk.

Gökçe de gülmekten gözünden yaş silerek, "Yalnız en çok korktuğum şey şu... Bunlar gerçekten kavga etse bile beş dakika sonra birbirlerine sarılıp barışırlar, olan bizi ayırmaya çalışanlara olur," deyince sevgilim omuz silkmışti.

"Ne yapalım? Aşk emek istiyor."

"Hadi oradan," diye aynı anda ikizimle benim konuşmamız masadaki herkesi yeniden güldürmüştü.

Abim kahkahasını bastırmaya çalışarak, "Siz ikiniz var ya... Biriniz civciv, ötekiniz tam suç ortağı," dedi.

Sevgilim hiç bozulmadan, "Suç ortağı değil abi, hayat ortağı," deyip bana göz kırpmıştı.

Ama tabii olursak ki o da imkânsız be abi...

Bu sırada Merih Abi de gülmeye başlamıştı.

"Nehir Duru, gerçekten soruda hata var."

"Abi, biliyorum."

"Bak, yüzün düştü."

"Çünkü ben kendimden şüphe etmeye başlamıştım."

"Ben de etmeye başlamıştım," dedi Ay Gizem.

"Sağ ol."

"Rica ederim."

"Destek için teşekkürler."

"Her zaman."

Selin yine gülüyordu.

"Bir insanın soruyla kavga ettiğini ilk kez görüyorum."

"Ben kavga etmiyorum."

"Ediyorsun, sınav süresini durdurup kriz geçiriyordun."

"Hayır."

"Ediyorsun."

"Selin."

"Tamam, sustum."

Tugay Milas çayımdan bir yudum aldıktan sonra,

"Ben olsam ilk on dakikada bırakırdım."

dedi.

"Çünkü sabrın yok."

"Doğru."

"Çünkü çalışkan değilsin."

"Bu da doğru."

"Çünkü uğraşmayı sevmiyorsun."

"Bu da doğru."

Bir an durdu.

Sonra gülerek ekledi:

"Ama en azından eksik soruyla yarım saat boğuşmazdım."

"Tamam."

"Tamam ne?"

"Konuşma."

"Niye?"

"Konuşma işte."

Ay ve Selin yine kahkahaya boğulurken Merih Abi çayını alıp koltuğa, Meriç Abi de peşinden geçmişti.

"Benim gördüğüm kadarıyla bugün matematik değil, Tugay kazanıyor."

"Hayır," dedim.

"Kesinlikle hayır."

"Evet," dedi Selin.

"Katılıyorum," dedi Ay.

Tugay da gülümseyerek bardağımı kaldırdı.

"Teşekkür ederim."

"Sevinme."

"Sevindim bile."

"Bir gün çok güzel rezil olacaksın."

"Olabilir."

"İşte o gün ben güleceğim."

"Bu kadar kin tutman normal mi?"

"Şu an gayet normal."

Merih Abi kahkahasını tutamayınca salondaki gülüşmeler yeniden yükseldi. Ben ise çayımdan bir yudum daha alacakken fark etmiştim.

“Milas!” diye bağırmamla,

“Lan, hani benim çayım?”

Gülmemek için kafasını çevirmişti.

“Tüh, demek benim çayım yoktu. Canım çekti. Hem senin benim mi var aramızda?”

“Ya, sabır…”

dememle,

“Çok, çok ekstra sabır,” deyip gülmemek için önümdeki soruya baktım.

Çünkü biliyordum, ben gülerdim.

Sonra defteri kapattım.

"Bugünlük barış ilan ediyorum."

"Matematikle mi?" dedi Ay.

"Hayır."

"Hı?"

"O soruyla."

"Akıllıca karar," dedi Merih Abi.

Ve bu kez kimse itiraz etmedi. Çünkü hepimiz biliyorduk ki o savaşın kazananı başından beri eksik basılan soru olmuştu.

"Abi..." dememle Merih Abi başını kaldırdı.

"Arda abi ne olacak?"

Derin bir nefes aldım.

"Hayır... evet, kızgınım."

Parmaklarımla çay bardağımın etrafında kenetledim.

"Affetmeyeceğim belki."

Başımı eğip kısa bir kahkaha attım ama içinde zerre eğlence yoktu.

"Ama bizi bu kadar korumasını galiba anlıyorum."

Salondakiler sessizleşirken devam ettim.

"Gerçekten anlıyorum sanırım."

Yutkundum.

"Ama çok kızıyorum abi."

Merih Abi gözlerini üzerimden ayırmadı.

"Neden?"

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Çünkü neden, abi?"

Sesim bu kez daha kırgın çıkmıştı.

"Neden bizi bizsiz korumayı seçiyor?"

Salonda kısa bir sessizlik oldu.

"Niye gelip anlatmıyor?"

"Niye bizim yerimize karar veriyor?"

"Niye neyi kaldırıp kaldıramayacağımıza kendi karar veriyor?"

Başımı iki yana salladım.

"Tamam, bizi korumak istemiş olabilir."

"Tamam, zarar görelim istememiş olabilir."

"Tamam, iyi niyetli olabilir."

"Ama neden bizi dışarıda bırakıyor abi?"

Sesim iyice alçalmıştı artık.

"Biz yanında durmaz mıydık?"

"Biz dinlemez miydik?"

"Biz onun yükünü paylaşmaz mıydık?"

Bir an sustum.

"Bizi korumak istemesine kızmıyorum."

"Bizi korurken bizi yok saymasına kızıyorum."

"Bizi korurken bizi yok saymasına kızıyorum," dememle salonda kısa bir sessizlik oldu.

Tam o sırada çalan kapı sesiyle irkildim.

Bir kez.

İki kez.

Yutkundum.

"Abi..." dedim hemen.

Merih Abi daha yerinden kalkmadan ona döndüm.

"Abi, sakın."

Kaşlarını kaldırdı.

"Sakın bana Arda abin geldi deme."

Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz içime oturan hissi bastıramadım.

Çünkü mesele yüzleşmek değildi.

Biz zaten yüzleşmiştik.

Kırılmıştık.

Tartışmıştık.

Söylenmesi gereken birçok şeyi söylemiştik.

Ama bazı konuşmalar bittikten sonra bile insanın içinde bitmiyordu.

Merih Abi birkaç saniye bana baktı.

Sonra derin bir nefes verdi.

"Nehir Duru..."

Gözlerimi kapattım.

"Gerçekten mi?"

Kapının zili bir kez daha çaldı.

Ay Gizem sessizce yanıma yaklaştı.

Ben hâlâ kapıya bakıyordum.

Merih Abi ayağa kalkarken başını iki yana salladı.

"Kaç aydır birbirinizden uzak duruyorsunuz."

Kimse konuşmadı.

"Bir noktada bu işin devam etmesi gerekiyor."

Ay Gizem kolumu hafifçe sıktı.

"Ben hep buradayım," dedi sessizce.

Başımı ona çevirdim.

Sonra derin bir nefes verdim.

"Hadi, Ay Gizem..." diye mırıldandım.

Çünkü bu kez mesele yüzleşmek değil;

Yüzleşmeden sonra geriye kalanları konuşabilmekti.

Kapı açıldığı anda içimdeki bütün öfkenin ayağa kalkacağını sanmıştım. Bağıracağımı, aylardır biriktirdiğim her şeyi yüzüne söyleyeceğimi düşünüyordum. Ama Arda'yı gördüğüm an hissettiğim ilk şey öfke olmadı. Bu canımı daha çok sıktı. Çünkü karşımda yıllardır kafamda büyüttüğüm, kızdığım, suçladığım adam durmuyordu. Karşımda yorgun, gözlerinin altında yılların yükünü taşıyan biri vardı. Ve ne kadar istemesem de bunu görüyordum.

Bu yüzden daha çok sinirleniyordum.

Keşke nefret etmesi kolay biri olsaydı.

Keşke bizi umursamamış olsaydı.

Keşke gerçekten terk etmiş olsaydı.

Çünkü o zaman her şey daha ba sit olurdu.

Ama değildi.

Sorun tam da buydu.

Bizi bırakırken dönüp arkasına bakmamış biri değildi. Uzaktan izleyen, koruyan, takip eden, haberdar olan biriydi. Yıllarca bize yaklaşamamıştı ama bizden de uzak kalamamıştı. Ve bunu öğrendiğim günden beri içimdeki öfke dümdüz bir öfke olmaktan çıkmıştı.

Çünkü insan kendisini sevmeyen birine kızınca ne hissedeceğini biliyor.

Ama kendisini sevdiğini anlayınca ne yapacağını bilemiyor.

Bir yanım onun yüzüne bakıp, "Nasıl yapabildin?" diye sormak istiyordu.

Diğer yanım ise o günlerde kaç yaşında olduğunu düşünüyordu.

Bir çocuktu.

Kendisi korunmaya muhtaç bir çocuk.

Ve o çocuk, anneyle babadan korkarken iki küçük kardeşini kurtarabileceğine inanmıştı.

Yanlış mıydı?

Evet.

Canımızı yaktı mı?

Hem de çok.

Ama bütün bunları yaparken kötü biri olduğu için yapmamıştı.

İşte bu gerçek boğazıma oturuyordu.

Ay Gizem'e baktığımda onun da aynı savaşı verdiğini görebiliyordum. Çünkü ikimiz de aynı şeyi hissediyorduk. Kırgındık. Çok kırgındık. Bazen geceleri uyuyamayacak kadar, bazen bir fotoğrafa bakınca ağlayacak kadar kırgındık. Ama aynı zamanda ilk kez o günlerdeki Arda'yı düşünüyorduk.

Bir abi olarak değil.

Bir çocuk olarak.

Belki de ilk kez.

Ve bu hiç beklediğim kadar rahatlatıcı değildi.

Tam tersine daha ağırdı.

Çünkü o zaman yaşadığımız acının bir kötüden değil, korkmuş bir çocuktan geldiğini kabul etmek gerekiyordu.

Arda'nın gözlerini kaçırışını izlerken fark ettim.

Bize bakamıyordu.

Yıllarca uzaktan bakabilmişti.

Ama yakından bakamıyordu.

Çünkü bizim yüzümüzde kendi verdiği kararın sonucunu görüyordu.

Yetimhaneyi görüyordu.

Bekleyişleri görüyordu.

Sorulamayan soruları görüyordu.

Belki de bu yüzden hiç yaklaşamamıştı.

Belki de bizi affetmemizden önce kendisini affedemiyordu.

Ve ne kadar kızgın olursam olayım, bunu gördüğüm an içimde bir şey sızladı.

Affetmedim.

Hâlâ kızgındım.

Hâlâ "Neden?" diye sormak istiyordum.

Hâlâ onu cevap vermeye zorlamak istiyordum.

Ama ilk kez öfkemin arasına başka bir duygu karışıyordu.

Anlamak.

İnsan bazen birini anladığı için daha az kırılmıyor.

Sadece kırgınlığının şekli değişiyor.

Ve o an anladım ki biz Arda'ya sadece bizi bırakıp gittiği için kızmıyorduk.

Bizi o kadar çok sevmesine rağmen bunu tek başına yapmayı seçtiği için kızıyorduk.

Çünkü biz onun yükü olmak istememiştik.

Biz sadece kardeşi olmak istemiştik.

"O gün de düşünüyorum da..." diye başladım.

Sesim çıkarken bile boğazımı yakıyordu.

Yutkundum.

"O gün de düşünüyorum."

Başımı kaldırmadan ellerime baktım.

"Arda, artık içinde yaşama..." diye mırıldandım.

Salondaki sessizlik daha da ağırlaştı.

Çünkü hepimiz hangi günden bahsettiğimi biliyorduk.

Gökçe'nin konuştuğu gün.

Her şeyin birbirine karıştığı gün.

Gerçeklerin can yaktığı gün.

Derin bir nefes aldım.

"Gökçe'nin dedikleri..."

Başımı salladım.

"Evet."

"Haklı."

"Evet, haklıyız da."

Gözlerimi Arda'ya çevirdim.

"Biz sana kızdık."

"Çok kızdık."

"Belki hâlâ kızıyoruz."

"Çünkü senin görevin bizi korumaktı."

Sözler ağzımdan çıkarken sesim titredi.

"Ama Arda..."

Bir an sustum.

"Biz sana hepsinden çok buna kızdık."

Kaşları çatıldı.

İkizim anlamış gibi devam etti.

"Onları savunur gibiydin."

"Lan, sen ya..."

İlk kez sesi yükseldi.

“İkizim, neyden bahsediyorsun?”

“Biz gerçek ailemizi bilmiyoruz bile.”

demesiyle salondaki hava değişti.

Yıllardır içimde duran yara yeniden açılmıştı.

"Bir fotoğrafımız yok."

"Bir anımız yok."

"Bir cevabımız yok."

"Kim olduğumuzu bile bilmiyoruz."

Yutkundum.

"Ama bizim yerimize o kız biliyor."

Sözler ağzından çıkınca boğazım düğümlendi.

Çünkü canımızı acıtan şey buydu.

Öğrendiğimiz andan beri buydu.

"Bizim yerimize o kız."

Arda'nın gözleri kapandı.

Ben ise devam ettim.

"Ailem nerede biliyorsun. Yaşıyorlar, dediğine göre."

"Gitmek ister misiniz karşısına, diyorsun."

Başımı iki yana salladım.

"Hayır."

Ay Gizem'in nefes alışını duydum.

Çünkü o da biliyordu.

Benim neden hayır dediğimi biliyordu.

"Hayır," dedim tekrar.

"Çünkü korkuyoruz değil."

"Çünkü istemiyoruz değil."

"Elbette merak ediyorum."

"Elbette düşünüyorum."

"Elbette geceleri aklıma geliyor."

Sesim kırıldı.

"Ama..."

Ay Gizem'e baktım.

Ve gözlerim doldu.

“Ya Ay Gizem'e bir şey olursa?”

Sessizlik.

Derin.

Ağır.

Acıtan bir sessizlik.

“Ya bu işin sonunda bir şey olursa?”

“Ya bir şey değişirse?”

“Ya biri zarar görürse?”

Yutkundum.

“Eğer sadece bir cana karşılık buysa...”

Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

“Kabul.”

“İstemiyorum.”

“Gerçekten istemiyorum.”

Başımı iki yana salladım.

“Çünkü bizim ailemiz var.”

Sesim artık fısıltıya dönmüştü.

“Bak...”

“Bizim ailemiz var.”

“Birbirimiz varız ya.”

“Ay Gizem var.”

“Sen varsın.”

“Merih Abi var.”

“Biz büyürken birbirimiz vardık. Selin, Ay Gizem ve Merih Abi var.”

“Bizi seven insanlar var.”

“Ben artık kaybetmek istemiyorum.”

Sözler ağzımdan dökülürken ilk kez içimdeki korkunun gerçek şeklini görüyordum.

Mesele geçmiş değildi.

Mesele öğrenmek değildi.

Mesele gerçekler değildi.

Mesele sahip olduklarımı kaybetmekti.

Tam o anda duyduğum hıçkırık sesiyle başımı kaldırdım.

Arda.

Gözlerinden yaşlar sessizce akıyordu.

Ve ilk kez onu böyle görüyordum.

Savunmasız.

Yorgun.

Kırılmış.

Ben de ağlıyordum artık.

Çünkü bazen insanın içindeki en büyük yara terk edilmek olmuyordu.

Bazen en büyük yara, bunca şeye rağmen hâlâ o insanı kaybetmek istemediğini fark etmek oluyordu.

Duyduğum hıçkırık sesiyle gözlerimi kapattım.

Çünkü ikizim ağlıyordu. Canımın yarısı Ay'ımın ağladığını görüyordum.

Yıllarca kafamda kurduğum bütün senaryolarda kızan, bağıran, savunan bir Arda vardı.

Ama ağlayan yoktu.

Bu yoktu.

Ay Gizem sessizce gözyaşlarını sildi.

Sonra başını kaldırıp Arda'ya baktı.

“Biliyor musun...” dedi.

Sesi sakindi.

Ama o sakinliğin altında yılların yorgunluğu vardı.

“Ben seni özlediğim için kendime çok kızdım.”

Salondaki herkes sustu.

Ay Gizem devam etti.

“Yetimhanedeyken kızmam gerekiyordu.”

“Öfkelenmem gerekiyordu.”

“Unutmam gerekiyordu.”

Dudakları titredi.

“Ama geceleri seni özlüyordum.”

Arda başını eğdi.

Ay Gizem acı acı güldü.

“Ne kadar saçma, değil mi?”

“Bizi bırakan kişiyi özlemek.”

Arda'nın omuzları titredi.

“Özür dilerim.”

“Hayır.”

Bu kez ben konuştum.

“Hayır, Arda.”

“Bugün özür günü değil.”

Gözlerini kaldırdı.

“Bugün dinleme günü.”

Sessizlik.

Tugay Milas ilk kez konuştu.

Normalde lafını esirgemezdi.

Ama bu kez sesi beklenmedik kadar sakindi.

“Ben dışarıdan biriyim.”

Herkes ona döndü.

“Belki konuşmam doğru değil.”

“Konuş,” dedi Merih Abi.

Tugay nefes verdi.

“Ben sadece şunu görüyorum.”

Arda'ya baktı.

Sonra bize.

“Burada kötü insanlar yok.”

“Yaralı insanlar var.”

Kimse itiraz etmedi.

Çünkü hepimiz biliyorduk.

Tugay devam etti.

“Arda yanlış yapmış mı?”

“Evet.”

“Çok mu yanlış yapmış?”

“Evet.”

“Peki kötü niyetli miymiş?”

Başını iki yana salladı.

“Ben onu göremiyorum.”

Selin gözlerini sildi.

Sonra istemsizce güldü.

“Hayatımda ilk kez Tugay'a hak veriyorum.”

Tugay döndü.

“Bu tarihi anı kaydedelim.”

“Şımarma.”

“Tamam.”

Ama o bile gülümseyemiyordu.

Çünkü odadaki hiç kimsenin canı gülmek istemiyordu.

Merih Abi derin bir nefes verdi.

“Arda.”

Arda başını kaldırdı.

“Bir şey soracağım.”

“Tamam.”

“Yıllarca neden gelmedin?”

Bu soru odanın ortasına bırakılan ağır bir taş gibiydi.

Arda gözlerini kapattı.

Uzun süre konuşmadı.

Sanki vereceği cevabı yıllardır içinde taşıyor, ama ilk kez yüksek sesle söylemeye cesaret ediyordu.

Sonra sessizce cevap verdi.

“Çünkü yüzlerine bakamazdım.”

Ay Gizem'in nefesi kesildi.

Arda devam etti.

“Her uzaktan gördüğümde biraz daha büyüyorlardı.”

“Her gördüğümde daha çok benziyorlardı.”

“Her gördüğümde gidip sarılmak istiyordum.”

Yutkundu.

“Ama yaklaşamıyordum.”

“Niye?” dedim.

Arda bana baktı.

“Çünkü korkaktım.”

Odadaki herkes sustu.

“Her gün geleceğim dedim.”

“Her gün anlatacağım dedim.”

“Her gün bugün diye düşündüm.”

Gözlerinden yaşlar akıyordu.

“Ama sonra sizin gözlerinizi düşündüm.”

“Yetimhaneyi düşündüm.”

“Sorduğunuz soruları düşündüm.”

“Ve sustum.”

Meriç Abi başını eğdi.

“Bir çocuk için çok ağır bir yükmüş.”

Arda acı acı güldü.

“Çocukken taşıdım, taşıyorum sandım.”

“Büyüyünce daha da ağırlaştı.”

Bu kez Merih Abi konuştu.

“Çünkü suçluluk bekledikçe büyür.”

Kimse itiraz etmedi.

Ben gözlerimi sildim.

Sonra Arda'ya baktım.

İlk kez gerçekten baktım.

Kahraman gibi değil.

Suçlu gibi değil.

Sadece insan gibi.

Ve ilk kez şunu fark ettim.

Yıllardır bizim eksikliğimizle yaşamıştı.

Biz nasıl abisiz büyüdüysek...

O da kardeşsiz büyümüştü.

Bu gerçeği kabul etmek canımı acıtıyordu.

Çünkü bu, acının sadece bize ait olmadığını gösteriyordu.

Ay Gizem sessizce yanıma geldi.

Elimi tuttu.

Ben de onun elini sıktım.

“Bak,” dedi.

“Bir şeyi bilmeni istiyorum.”

Arda gözlerini ona çevirdi.

“Bugün seni affettik demiyorum,” dedi ikizim.

“Ben de demiyorum,” dedim.

Ay Gizem başını salladı.

“Ama ilk kez seni anlamaya başladığımı söylüyorum.”

Arda'nın gözleri yeniden doldu.

“Ve bu ikisi aynı şey değil.”

Sessizlik.

Derin bir sessizlik.

Ama bu kez eskisi kadar ağır değildi.

Çünkü günlerdir ilk kez aynı odada herkes gerçekleri saklamadan konuşuyordu.

Ve bazen bir aileyi toparlayan şey affetmek değil...

Birbirini sonunda gerçekten duyabilmek oluyordu.