33. bölüm / 54
BENDEN ÇALINAN HAYAT🍯 33. Bölüm 🍯
Bölümler 54Şu an: 🍯 33. Bölüm 🍯
- 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
- 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
- 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
- 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
- 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
- 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
- 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
- 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
- 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
- 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
- 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
- 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
- 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
- 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
- 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
- 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
- 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
- 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
- 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
- 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
- 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
- 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
- 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
- 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
- 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
- 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
- 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
- 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
- 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
- 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
- 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
- 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
- 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
- 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
- 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
- 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
- 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
- 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
- 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
- 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
- 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
- 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
- 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
- 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
- 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
- 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
- 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
- 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
- 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
- 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
- 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
- 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
- 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sözümün bitmesiyle arabanın içinde derin bir sessizlik oluştu. Kimse tek kelime etmiyordu. Ben ise gözümü dikiz aynasından ayırmadan arkamızdaki trafiği izliyordum.
Milas sessizliği bozdu.
"Hangi araba?"
Dudaklarımı hafifçe birbirine bastırdım.
"Şu siyah SUV."
Özgür hemen arka cama döndü.
"Şu mu?"
"Evet."
Selin de dikkatlice baktı.
"Belki tesadüftür."
"Olabilir." dedim sakin bir sesle. "O yüzden emin olmadan bir şey söylemiyorum."
Milas bana döndü.
"Ne yapmayı düşünüyorsun?"
Gözlerimi yoldan ayırmadan cevap verdim.
"Emin olacağım."
Nasıl diye soracakları sırada sinyal verip normalde girmeyeceğim dar bir sokağa girdim.
Arabanın içindeki herkes refleks olarak arka cama baktı.
Yaklaşık on saniye sonra siyah araç da aynı sokağa döndü.
Kimse konuşmadı.
Bir sonraki kavşakta bu kez sağa döndüm.
Ardından hiç beklemeden sola...
Sonra tekrar sağa...
Milas artık ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı.
"Test ediyorsun."
Başımı hafifçe salladım.
"Evet."
Özgür de aynadan bakıyordu.
"Abi..."
"Hı?"
"O araba hâlâ arkamızda."
Kalbim biraz daha hızlı atmaya başladı ama bunu belli etmedim.
"Henüz kesin değil."
Bir kavşağa daha geldim.
Bu kez sinyali sağa verdim ama son anda iptal edip dümdüz devam ettim.
Arkamızdaki araç da aynısını yaptı.
Selin'in sesi neredeyse fısıltı gibiydi.
"Bu normal değil."
Kimse itiraz etmedi.
Milas telefonunu sessizce cebinden çıkarıp ekranını açtı.
"Nehir."
"Hı?"
"Konumu bana gönder."
"Neden?"
"Eğer bir şey olursa..."
Sözünü tamamlayamadı.
İlk kez sesinde bu kadar belirgin bir endişe vardı.
Telefonumu tek elimle uzatıp konumu ona gönderdim.
Tam o sırada dikiz aynasına baktım.
Siyah araç bu kez bize biraz daha yaklaşmıştı.
Özgür de fark etmiş olacak ki alçak sesle,
"Yaklaşıyor."
dedi.
Derin bir nefes aldım.
"Panik yok."
Selin istemsizce emniyet kemerini biraz daha sıktı.
"Şimdi ne yapacağız?"
Milas gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.
"Duru."
"Efendim?"
"Biraz önce yaptığın oyunculuğu bırak."
Ona kısa bir bakış attım.
"Ne demek istiyorsun?"
"Az önce hepimizi nasıl işlettiysen..."
Sesi ciddileşti.
"...şimdi de şu direksiyonun başında gerçekten ne kadar iyi olduğunu göster."
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.
"Onu mu istiyorsun?"
"Evet."
Gaz pedalına yavaşça bastım.
Motorun sesi hafifçe yükselirken araba akıcı bir şekilde hızlandı.
Virajı kusursuz bir çizgide aldım.
İki araç arasındaki boşluğu doğru anda değerlendirip şerit değiştirdim.
Arkamızdaki siyah araç da hızlandı.
Özgür aynaya bakıp,
"Abi... O da hızlandı."
dedi.
Milas derin bir nefes aldı.
"Tamam..."
Bakışlarını yoldan ayırmadan ekledi.
"Artık gerçekten takip edildiğimizi varsayabiliriz."
Ben ise direksiyonu biraz daha sıkı kavradım.
"Hayır."
Milas bana baktı.
"Ne hayırı?"
"Hâlâ emin değilim."
"Nehir..."
"Emin olmak için son bir şey yapacağım."
"Ne?"
Yüzümde hafif ama kendinden emin bir gülümseme belirdi.
"Bu kavşağın ilerisinde iki farklı yol var."
"Ee?"
"Ben son anda karar değiştireceğim."
Milas kaşlarını çattı.
"Ya o da değiştirirse?"
Dikiz aynasından siyah araca bir kez daha baktım.
"O zaman..."
Sözümü yarıda bırakıp direksiyonu biraz daha sıkıca tuttum.
"...o zaman bu iş tesadüf olmaktan çıkar."
Sözümün bitmesiyle arabanın içinde çıt çıkmadı. Herkes nefesini tutmuş gibiydi. Kavşağa birkaç metre kalmıştı.
Milas gözünü yoldan ayırmadan,
"Nehir Duru..." dedi.
"Hı?"
"Dikkatli."
Başımı hafifçe salladım.
"Merak etme."
Sinyali sağa verdim.
Arkamızdaki siyah araç da sağ sinyalini yaktı.
Özgür hemen doğruldu.
"Yaktı."
"Dur..." dedim sakinliğimi bozmadan.
Kavşağa birkaç metre kala sinyali iptal ettim ve direksiyonu sola kırdım.
Aldığım derin nefesle,
"Atlattık mı?" diye sordum.
İkizim, etrafa kısa bir bakış attıktan sonra,
"Sanırım... evet," dedi.
O sırada Milas aynadan arkaya baktı, ardından gözlerini bana çevirip hafifçe başını salladı.
"Atlattık," dedi.
Sözünü duyar duymaz içimden kocaman bir nefes daha verdim. Arabanın içindeki o boğucu sessizlik yerini yavaş yavaş rahatlamaya bırakıyordu.
İkizim,
"Su var mı?" diye sorarken Gökçe de aynı anda çantasını karıştırmaya başladı.
"Var," diyerek şişeyi uzattı.
Gözlerimi sevdiğime çevirdim.
"Şimdi..." dedim .
"Abimi ara." dememle arabayı sağ tarafa çekmiştim.
"Neredesiniz?" demesiyle bizimkilere döndüm. Hepsi anlamış gibi bana bakınca hafifçe gülümseyerek,
"Gelmiyoruz," diye mırıldandım.
"Abim..." demesiyle gözlerimi telefondan ayırmadan,
"Arda Bey," dedim.
Sonra başımı iki yana sallayıp devam ettim.
"Biz..."
Kısa bir an sustum.
"Biz oradan bakınca saf mı görünüyoruz?"
Yutkunmamla sesim biraz daha kısıldı.
"Biz on sekiz yıldır tektik... ve hâlâ hayattayız."
Dudaklarıma acı bir tebessüm yerleşti.
"Senin gibi sırtımızdan vuran birine neden üçüncü bir hak verelim?"
"Yapma..." dedi.
Sözünü bitirmesine bile izin vermeden gözlerimi telefondan ayırmadım.
"Gizem de 'Yapma' demişti, değil mi?"
Sessizlik...
"İyi eğlendin mi?"
Sesim ne bağırıyordu ne de titriyordu. Bu, kırılmış bir insanın sessizliğiydi.
"Şahsen biz sana güvenmiştik."
Derin bir nefes aldım.
"Sana gerçekten inanmıştık."
Gözlerim dolmasına rağmen tek damla yaş akmadı.
"Meğer... koca bir hiçe inanmışız."
"Mecburdum..." demesiyle Milas hemen ona dönüp gülerek,
"Anlatsana abi, vallahi." dedi.
Milas bana dönüp yumuşak bir sesle,
"Güzelim..." diye mırıldandı.
Başımı iki yana salladım.
"Bizim eve gidelim mi?"
"Olmaz."
"Olur, hem de bal gibi olur." diyerek güldü. "Sür yeter yavrum, hadi. İstersen size de gidebiliriz."
Ben ve Gizem aynı anda,
"Yok." dedik.
Milas kaşlarını kaldırıp şaşkınlıkla bize bakınca aklıma bir şey gelmiş gibi,
"Şey... GPS' ten bulsana." dedim.
Selin kahkaha atıp başını iki yana salladı.
"Sizden GPS yüzünden yine teyze-amca kavgası bekliyorum."
Şakacı bir ifadeyle,
"Şey..." diyecek olmuştum ki bir anda telefondan duyduğum abimin sesiyle irkildim.
"Ne? Ne? Ne var?"
"Abi!" diyerek istemsizce güldüm.
"Söylesene hadi, vallahi dinliyorum." dememle,
"Merih abi biliyor mu?" diye sordum.
"Hayır." demesiyle kaşlarımı çattım.
"Neden?"
"Hani arkadaştınız."
Milas tam konuşacakken,
"Bir dakika..." dedi.
Telefonuna bakıp ekrana birkaç saniye baktıktan sonra şaşkınlıkla,
"Ee... Yok artık abi." diye mırıldandı.
Telefonu açmasıyla karşı taraftan duyduğumuz ses hepimizi güldürdü.
"N'oldu? Neredesiniz lan siz?"
Garibim, telefonun hoparlörde olduğundan haberi yoktu.
Gülmemi tutamayarak,
"Abi..." dedim.
"Lan..."
"Aaa abi, argo yok." dedim gülerek.
Abim kahkaha atıp,
"Vur güzelim, aman acıma." dedi.
"Abi..." diye sızlandım.
Sonra telefona biraz daha yaklaşıp sakin ama anlamlı bir sesle,
"Arda abiye sorsana... Neden bize ihanet ettiğini." dedim.
Karşı taraftan kısa bir sessizlik oldu.
"Ee..." diyebildi sadece.
Ben de hafifçe gülümseyip,
"Anlatsana abisi..." dedim.
O an ortamın neşesi bir anda yerini ağır bir sessizliğe bıraktı. Milas'ın telefonu ortaya koymasıyla gördüğüm görüntüyle, yüzündeki gülümsemesi silinirken gözleri bize çevrildi. Herkes, karşı taraftan gelecek cevabı beklemeye başlamıştı.
Telefonun diğer ucunda birkaç saniye boyunca çıt çıkmadı.
Herkes nefesini tutmuş beklerken duyduğumuz tek şey derin bir nefes sesi oldu.
"Arda..." dedi abim, sesi eskisinden çok daha sakindi. "Konuş."
Kısa bir sessizlik daha...
Sonra Arda'nın boğuk sesi duyuldu.
"Ben..."
Milas kollarını göğsünde birleştirip başını eğdi.
"Hadi abi." dedi alaycı bir gülümsemeyle. "Az önce çok rahattın. Anlatsana."
Arda yine sustu.
Ben istemsizce gülümsedim.
"Dinliyoruz."
"Ben mecburdum..." diyebildi sonunda.
Gülerek başımı salldım.
"Bak, şu cümleden o kadar sıkıldım ki..."
Telefonun diğer ucundaki sessizlik büyüdü.
"'Mecburdum.'"
"'Başka çarem yoktu.'"
"'Sizi koruyordum.'"
"Başka ezberin var mı abi?"
Arda derin bir nefes aldı.
"Nehir Duru, olay öyle değil."
"Nasıl?"
"Anlat."
"Dinliyoruz."
"Çünkü on sekiz yıldır aynı şeyi dinliyoruz." dedi ikizim sakince.
Arda bir şey söyleyecekken ben devam ettim.
"İki kere güvendik."
"İki kere arkamızdan vurdun."
"Üçüncü hakkı neden verelim?"
Karşı tarafta yine sessizlik oldu.
Bu kez abimin sesi duyuldu.
"Arda."
"Bak... Ben senden taraf tutmanı istemiyorum."
"Sadece doğruyu söylemeni istiyorum."
Arda'nın sesi titredi.
"Ben onların zarar görmesini istemedim."
Buruk bir tebessümle acı acı güldük.
"İstemedin mi?"
"Abi..."
"Biz zaten zarar gördük."
"Sen sadece izledin."
O an arabadaki herkes sustu.
Selin camdan dışarı bakarken Gizem gözlerini yere indirmişti.
Ben ise telefonu elimde sıkıca tutuyordum.
Arda'nın boğazını temizlediği duyuldu.
"Hata yaptım."
Milas hiç beklemeden cevap verdi.
"Hata..."
"Bir kere yapılır."
"İkincisi seçimdir."
"Sen seçtin."
Arda'nın sesi tamamen kısıldı.
"Biliyorum."
"Affetmeyeceğinizi de biliyorum."
Ben derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım.
"Affetmek başka, güvenmek başka abi."
"Biz seni affetmeye çalışırız belki..."
"Kırgınlığımız da geçer belki..."
"Ama güven..."
Başımı iki yana salladım.
"O, ikinci kez aynı kişiye verilmez."
Arabada yeniden sessizlik oluştu.
Tam o sırada Milas telefona doğru eğilip sakin ama net bir sesle konuştu.
"Bir gün gerçekten her şeyi anlatmaya cesaret edersen dinlerler abi."
"Ama bizi yine kandırmaya çalışırsan..." Diye devam ettim.
Kısa bir duraksadı.
"Bu, son konuşmamız olur."
Telefonun diğer ucundan sadece kısık bir,
"Anladım..." sesi geldi.
Hiçbirimiz cevap vermedik.
Abim derin bir iç çekip,
"Eve gelin."
"Yüz yüze konuşacağız."
demesiyle göz göze geldik.
Gülerek kontağı çevirirken kısa bir bakış attım.
"Hazır mısınız?"
İçimden geçen tek cümleyi fısıldadım.
"Bu sefer... kimseye susmayacağım."
"Abi..." dedim usulca. "Kimseye belli etmeden gelir misin?" Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. "Olur." dedi. Tam o sırada aklına birşey gelmiş gibi durdu. "Barkın Bey de mi?" Başını iki yana sallayıp hafifçe gülerek, "Yapmayın oğlum." dedi. Tebessümle "olur o kabul." Son cümleyi sadece onun duyacağı kadar kısık bir sesle, "Ama sadece o, tamam mı?" diye fısıldarken ikizime göz kırpmıştım. İkizim de ne demek istediğimi anlamış gibi belli belirsiz gülümsedi. Telefonu biraz uzaklaşmamla camı açtığım an, "Konum atalım mı?" diye sormamla, "At bakalım." cevabı geldi. Tam konumu açacakken abim gülerek araya girdi. "Sen at." dedi. Şaşkınlıkla ona bakıp, "Neden?" diye sormamla gülümsemesini bozmadan, "Duru kullanıyor değil mi arabayı?" dedi. İstemsizce gülüp başımı salladım. "Aynen." dedim. Telefonu eline alıp konumu gönderdikten birkaç saniye sonra, "Tamam, yirmi dakikaya oradayım. Kimseye de çaktırmam." sesini duyunca derin bir nefes alıp telefonu kapattı sevdiğim. Milas meraklı gözlerle bana bakarken ben sadece hafifçe gülümsedim; o bakışım bile birazdan yaşanacakların sıradan bir buluşma olmayacağını anlatmaya yetmişti.
Arda'ya dönüp, "Başka bir şey var mı?" diye sormamla, tam telefonu kapatacakken telaşlı bir sesle, "Kapatma." dedi. O sırada Gizem bana doğru eğilip kısık ama herkesin duyacağı kadar net bir sesle, "Yalan yere şehitlik yapma." dedim. Ben de hiç bekletmeden telefona dönüp, "Dinledin mi?" diye sordum. Karşı taraftan birkaç saniyelik sessizlikten sonra herhangi bir cevap gelmeyince telefonu kapattım. "Evettt!" diyerek sevinçle bizimkilere döndüm. Milas merakla kaşını kaldırırken Selin dayanamayarak, "Ee, ne oldu şimdi?" diye sordu. Ben yüzümde muzip bir gülümsemeyle omuz silktim. "Mesaj yerine ulaştı." dedim. Gizem de bana bakıp başını salladı. "Hem de gayet net ulaştı." deyince arabanın içinde kısa bir sessizlik oldu. Ardından Milas hafifçe gülerek başını iki yana salladı. "Vallahi ikiniz var ya..." dedi. "İnsanı hem güldürüyorsunuz hem de köşeye sıkıştırıyorsunuz."
Telefonu kapatmamla derin bir nefes aldım. Sevdiğim meraklı gözlerle bana bakarken telefonu yavaşça kapayıp cebine koymuştu. Birkaç saniye boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Sessizliği ilk bozan Gökçe oldu.
"Tamam... Şimdi biri bana ne çevirdiğinizi anlatsın."
Ben sadece masum bir ifadeyle omuz silktim.
"Hiç."
Selin gözlerini devirerek güldü.
"Senin şu 'hiç' dediğin şeylerin sonunda ya biri ağlıyor ya da bütün aile aynı masada toplanıyor."
Gizem kıkırdayınca ben de gülmeden edemedim.
"Bu sefer ikisi de olmayacak."
Sevdiğim, bana dönüp bakarak kaşını kaldırdı.
"İnanayım mı?"
"Elbette."
"İnanmadım."
Arabadakiler aynı anda gülmeye başlayınca ben de kahkahamı tutamadım.
"Vallahi abartıyorsunuz."
Milas başını iki yana salladı.
"Güzelim, seni tanıyoruz."
"Bir de şu ikizini..." diyerek Gizem'i işaret etti.
"İkiniz aynı anda sessiz kalıyorsanız kesin bir şey planlıyorsunuz."
Ben ve Gizem istemsizce birbirimize baktık. O bakışmayı yakalayan Özgür ellerini birbirine vurdu.
"Yakalandınız!"
"Ben demedim mi? Bunlar yine bir şey çeviriyor."
Gülmemizi zor tutarken Milas derin bir iç çekti.
"Tamam."
"Hiçbir şey anlatmayacaksınız, anladım."
"Bari ipucu verin."
Başımı iki yana salladım.
"Yok."
"Bir tane."
"Yok."
"Yarım tane."
"Milas..."
"Efendim güzelim?"
"Sabret."
"Sabır taşı oldum zaten."
Arabanın içinde yeniden kahkahalar yükselirken telefonum titredi. Sevdiğimin ekrana bakmasıyla aynı anda yüzünde istemsiz bir tebessüm oluştu.
"Ne oldu?" diye sordum.
Telefonu kilitleyip cebine koydu.
"Konuma bakmışlar."
"Geliyorlarmış."
Milas kısa bir süre bana baktıktan sonra gülerek direksiyonu hafifçe sağa kırdım.
"O zaman biz de oyunu kuralına göre oynayalım."
"Nasıl yani?" diye sordu Gökçe.
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
"Onlar bizi hazırlıksız yakalayacaklarını sanıyorsa..."
Kısa bir duraksayıp ona göz kırptım.
"Biz de onları hazırlıksız yakalarız."
Ben kahkaha atınca Gizem de gülmeye başladı.
"İşte şimdi eğlenceli olacak."
Milasın da gülmesiyle gaz pedalına hafifçe bastım.
"Hazır olun."
"Bugün bazı insanların bütün ezberleri bozulacak."
Arabadan inmemle eş zamanlı olarak bizimkileri beklemeye başladık. Daha birkaç saniye geçmişti ki duyduğum sesle başımı çevirdim.
"Abi..." dedim.
Aynı anda ikizim de,
"Baba..." diye seslendi.
İkisinin de yüzünde buruk bir tebessüm vardı. Hiç düşünmeden yanlarına gidip ikimiz de aynı anda onlara sarıldık. Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Sadece birbirimize sıkıca sarıldı. Babam saçlarımızı okşarken Merih abi sırtımızı hafifçe sıvazladı.
Derin bir nefes alıp geri çekildim.
"Hadi..." dedim usulca.
Tam o sırada Gökçe etrafına bakınıp gülerek,
"E, kapıyı kim çalacak?" diye sordu.
Hepimiz birbirimize bakıp istemsizce gülümserken tam o anda kapı içeriden açıldı.
Başımı hafifçe eğip kapıda duran kişiye bakarak,
"Geldik." dedim.
İçeride ki bir anlığına donup kalırken, evin içine kısa ama ağır bir sessizlik çöktü. O sessizliği bozan ilk kişi ise bizi görünce derin bir nefes alan ev sahibi oldu.
"Gelin bakalım." demesiyle hafifçe gülümseyip, "Geldik." dedim ve hep birlikte içeri geçtik. Kimse konuşmuyordu. Evin içindeki sessizlik, sanki birazdan duyacağımız şeyin ağırlığını hissettiriyordu. Dayanamayıp Arda abime dönerek, "Ee..." dedim. "Anlat." Son kelimeyi sadece onun duyacağı kadar kısık bir sesle fısıldamıştım. Arda abi tam konuşacakken, "Duru..." dedi. Ben kaşlarımı çatıp aynı kısık sesle, "Nehir..." dedim. Ardından şaşkınlıkla, "Nehir Aslaner Duru kim ki?" diye fısıldadım. Tam o sırada ikizim, Arda'ya dönüp kendini tutamadan, "Abi, neden? Neden yaptın lan? Neden babamızı bulunca üç yüz altmış beş derece döndün? Ve neden buradayız? Sevdiğimin takip edildiği haberini..." diyecek olmuştu ki Arda sertçe, "Sus!" dedi. Abimin bir anda ciddi bir ifadeyle etrafı incelemesi dikkatimi çekti. Elindeki küçük, özel dinleme cihazını odanın içinde ve üzerimizde yavaşça gezdirmeye başladı. Cihazın aniden hızlı hızlı ötmesiyle gözlerim büyüdü. "Yok artık..." diye mırıldandım. Merih abi bile şaşkınlığını gizleyemeyerek, "Evet..." dedi. "Susmasının sebebi buymuş." O an aklıma birkaç gün önce Maya'nın, "Ben asarım." diyerek vestiyere astığı ceket geldi. Aynı şeyi düşündüğümü anlamış gibi Arda abi bana kısa bir bakış attı. Konuşmak yerine sadece işaret diliyle, "Şimdilik uyum sağlayın." dedi. Ben ve ikizim fark ettirmeden başımızı sallayarak onu onayladık. Arda abi ise derin bir nefes alıp bize baktı ve hafifçe başını iki yana sallayarak, "Çok safsınız be kızım..." dedi.
Abimin, "Çok safsınız be kızım..." demesiyle başımı hafifçe yana eğip acı acı gülümsedim.
"Değil mi..." dedim.
"Sana verdiğimiz ikinci hakla saf olduk."
Odadaki sessizlik biraz daha ağırlaşırken gözlerimi Arda'dan ayırmadan devam ettim.
"Ee... Madem öyle..." dedim.
"Üçüncüsünü mü istiyorsun?"
Kısa bir duraksayıp yutkundum.
"Aynı köstebek olmaya bir kez daha mı niyetlisin?"
Sözlerim odada yankılanırken herkesin bakışları Arda'ya çevrildi. Arda ise gözlerini kaçırıp derin bir nefes aldı. Dudaklarını aralasa da söyleyecek bir söz bulamıyordu. O an odadaki sessizlik, söylenen bütün cümlelerden daha ağır gelmişti.
Arda başını öne eğdi.
Babamın bize belli belirsiz verdiği işaretle, dinleme cihazının artık çekmiyormuş gibi görünmesini sağlayacak şekilde sessizce ayarını değiştirdik. Dışarıdan bakan biri için hiçbir şey değişmemişti; sanki cihaz hâlâ çalışıyor, odadaki her kelimeyi dinliyormuş gibiydi. Kimse rolünü bozmadı.
Arda derin bir nefes alıp,
"Hayır..." diyebildi sadece.
Tam o anda ikizim öne çıktı.
"Hayır mı?" dedi acı acı gülerek. "Biliyor musun abi, insan en çok düşmanından değil, güvendiğinden darbe yiyince yoruluyor."
Arda gözlerini kaldırıp ikizime baktı.
"Ben sizi satmadım."
İkizim hiç düşünmeden cevap verdi.
"Öyle mi?"
"Peki babamızı bulduğumuz gün neden bir anda değiştin?"
"Neden bizi susturmaya çalıştın?"
"Neden takip edildiğimizi öğrendiğinde ilk yaptığın şey bizi korumak yerine susmamızı istemek oldu?"
Arda'nın boğazı düğümlendi.
"Anlatamam... Çünkü anlatırsam..."
Gülerek sözünü kestim.
"Yine aynı cümle."
"'Anlatamam.'"
"'Mecburdum.'"
"'Sizi koruyordum.'"
"Başka bir bahanen kaldı mı?"
Odanın içinde derin bir sessizlik oluştu. Merih abi bile hiçbir şey söylemeden olanları izliyordu. Babam ise dinleme cihazına bir kez daha göz atıp, hâlâ aktifmiş gibi davranarak başını hafifçe salladı. Dışarıdan bizi dinleyen biri varsa, her şey planlandığı gibi görünüyordu.
Ben Arda'ya doğru bir adım attım.
"Bak abi..." dedim.
"Biz senden kusursuz olmanı hiç istemedik."
"Hata yapabilirdin."
"Yanlış karar verebilirdin."
"Ama bize yalan söylememeni bekledik."
İkizim de başını salladı.
"Çünkü biz seni yabancı gibi değil, ailemiz gibi sevdik."
İkizim başını iki yana salladı.
"On sekiz yıl boyunca yanında durduk diyemem..." dedi, sesi kırılarak.
"Çünkü durmadık..."
"Yoktun."
"Çocukluğumuzda yoktun."
"En çok ihtiyacımız olduğu zamanlarda yoktun."
"Bir abi gibi omzumuza elini koymadın."
"Bir kere bile 'Ben buradayım.' diyemedin."
Odanın içi sessizliğe bürünürken ben devam ettim.
"Sonra çıktın geldin."
"Biz de hiç sorgulamadan sana inandık."
"İkinci bir şans verdik."
"Çünkü aile olduğumuza inandık."
İkizim acı acı gülümsedi.
"Sen ise o ikinci şansı da kırdın."
Arda'nın gözleri doldu.
"Ben sizi kaybetmek istemedim."
Acı bir tebessüm ettim.
"İnsan, kaybetmek istemediği kişilere doğruyu söyler abi."
"Yalan söylemez."
"Yarım gerçek anlatmaz."
"Ve onları, uğruna savaşamayacağı sırların içinde yalnız bırakmaz."
İkizim gözlerini Arda'dan ayırmadan konuştu.
"Biz hâlâ tek bir şeyin cevabını bekliyoruz."
"Neden?"
"Bu kez gerçekten hiçbir şeyi saklamadan anlat."
Arda tam konuşacakken babam elini belli belirsiz kaldırıp bize kısa bir bakış attı. Ardından kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük bir hareketle işaret diliyle, "Devam edin. Dinlediklerini sansınlar." dedi.
İşareti anlayınca hiçbir şey olmamış gibi Arda'ya bakmaya devam ettim. İkizim de aynı sakinliği koruyarak rolünü bozmadı.
Arda derin bir nefes aldı.
"Tamam..." dedi kısık bir sesle.
"Duymak istediğinizi anlatacağım."
Sesinde tuhaf bir vurgu vardı. Bir anlığına göz göze geldik. O da babamın verdiği işareti anlamış gibiydi.
Odadaki herkes onu dinliyormuş gibi görünüyordu. Oysa artık biliyorduk; bu konuşmanın asıl dinleyicisi odanın içindekiler değil, bizi uzaktan dinlediğini sandığımız kişilerdi. Gerçekler ise doğru zaman gelene kadar hepimizin içinde saklı kalacaktı.
Arda derin bir nefes aldı. Gözlerini kısa bir an kapatıp yeniden açtı.
"Tamam..." dedi.
"Duymak istediğinizi anlatacağım."
Babam fark ettirmeden başını çok hafif salladı. Bu, oyunun devam etmesi gerektiği anlamına geliyordu.
Arda bunu anlamış gibi konuşmaya başladı.
"Evet..." dedi.
"Onlardan tarafmış gibi davrandım."
"Çünkü başka çarem yoktu."
İkizim öfkeyle bir adım öne çıktı.
"Bak yine aynı cümle!"
"Neden?"
"Neden başka çaren yoktu?"
Arda başını öne eğdi.
"Çünkü sizi korumaya çalışıyordum."
Ben acı acı gülüp başımı iki yana salladım.
"Biz de buna inandık diyelim."
"Peki sonra?"
"Babamızı bulduğumuz gün neden değiştin?"
"Neden bize sırtını döndün?"
Arda gözlerini kaçırdı.
"Çünkü..."
"Onlar her şeyi biliyordu."
"Her hareketinizi izliyorlardı."
"En küçük hatanızda size ulaşacaklardı."
İkizim yumruğunu sıktı.
"Demek bizi sattın."
"Hayır!"
Arda'nın sesi ilk kez yükseldi.
"Hayır... Satmadım!"
"Onların güvenini kazanmaya çalıştım."
"Başka türlü size yaklaşamazdım."
Babam tam o sırada öksürerek söze girdi.
"Yeter."
Hepimiz ona döndük.
"Elinizde kanıt yok."
"Arda'nın anlattıkları doğru da olabilir, yalan da."
Son cümleyi söylerken gözlerini bize çevirdi. Bakışlarıyla açıkça, "Devam edin." diyordu.
Ben bunu anlayınca derin bir nefes aldım.
"Tamam."
"O zaman son bir soru."
Arda gözlerini bana çevirdi.
"Sor."
"Eğer gerçekten bizi koruyorduysan..."
"Bize neden bir kez olsun güvenmedin?"
Odadaki sessizlik yeniden ağırlaştı.
Arda'nın dudakları titredi.
"Çünkü..."
"İçinizden birinin konuşacağını düşündüm."
İkizim acı acı güldü.
"Yanlış düşünmüşsün."
"Biz birbirimizi satmayız."
"Biz sırlarımızı mezara götürürüz."
Arda gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
"Biliyorum."
"Geç öğrendim."
Tam o sırada babam, dinleme cihazını eline alıp odanın başka bir köşesine doğru yürüdü. Cihazı duvara yaklaştırdıktan sonra bilerek yüksek sesle konuştu.
"Demek bütün mesele buydu."
"Arda, bundan sonra onlarla hareket edecek."
Sözleri duyunca hepimiz şaşkınmış gibi ona baktık. Oysa bakışlarının altında bambaşka bir anlam vardı.
Merih abi, babamın ne yapmaya çalıştığını anlamış gibi sessizce başını eğdi.
Ben de istemsizce yutkundum.
Babam, bizi dinlediğini düşündüğü kişilere istedikleri hikâyeyi veriyordu.
Gerçek plan ise, tek bir kelime bile edilmeden hepimizin bakışlarında gizli kalıyordu.
Aldığım derin nefesle, "Konuşma bittiyse eyvallah." dedim ve arkamı dönüp uzaklaşmaya başladım. Tam o sırada arkamdan duyduğum, "Nehir..." sesiyle adımlarım bir an yavaşladı ama durmadım. Oysa dururdum... Gerçekleri anlatsaydı, bir kez olsun "Ben buradayım." deseydi belki de hiç düşünmeden geri dönerdim. Acı acı gülümseyerek arkamı döndüm. Tam o anda ikizim yanıma gelip elimi sımsıkı tuttu. Onun varlığı bana güç verirken gözlerimi odadakilerden ayırmadan, "Sevmeyin oğlum bizi." dedim. "Nefret edin bizden. Bakın, Barçın haklı, Adar haklı, Asel Hanım haklı. Size göre ölmesi gereken biziz, değil mi? Peki neden? Neden hep biz? Bilinmeyen üvey abim yüzünden mi? Ya da onun en büyük destekçisi, biricik kardeşi Arda yüzünden mi?" Sözlerim odanın içinde yankılanırken boğazımdaki düğümü yutup başımı iki yana salladım. "Ya da..." dedim kısık bir sesle. "Boş ver." Kimsenin söyleyeceği hiçbir şeyi artık duymak istemiyordum. Arkamızdan gelen sesleri, "Nehir!" diye yükselen çağrıları ve peş peşe edilen açıklama çabalarını duymazdan gelerek ikizimle birlikte kapıya yöneldim. Bahçeye adım attığım anda yüzüme çarpan serin hava, içeride taşıdığım yükü hafifletmeye yetmese de en azından nefes almamı sağlamıştı.
Bahçeye doğru birkaç adım atmıştık ki arkamdan gelen sesle olduğum yerde durdum.
"Nehir, dur!"
İstemeden kafamı çevirdim.
"Ne var Arda?" dedim.
Sesimdeki kırgınlığı saklamaya bile çalışmıyordum.
"Ne diyeceksin yine?"
"Yeter artık."
"Gerçekten yeter."
Bir adım ona doğru dönüp gözlerinin içine baktım.
"Kör müsün ya?"
"Bunca zamandır ne yaptığımızı, neler yaşadığımızı görmedin mi?"
"Dur diyorsun..."
Sesim titrerken başımı iki yana salladım.
"Gör artık."
Sözlerim bu kez daha kısık çıktı.
"Gör artık abi..."
İkizim yanımda sessizce dururken gözleri dolmuştu. Gizem de birkaç adım geride bizi izliyordu.
"Gizem'le beni öldürme raddesine geldiğimizin farkında değil misin?"
"Gerçekten farkında değil misin?"
"Şimdi anlat."
"Bak, bu sefer gerçekten anlat."
Tam o sırada Arda'nın yüzündeki ifade değişti. Derin bir nefes aldı ve cebine uzandı.
"Babam..." dedi.
Elindeki zarfı çıkardı.
"Bunu verdi."
Zarfı bana doğru uzatmasıyla birkaç saniye ne yapacağımı bilemedim. Gözlerim önce zarfa, sonra Arda'nın yüzüne takıldı.
"Okuyun." dedi.
Sesi bu kez her zamankinden daha sakindi.
"İçinde ne varsa... hepsini öğrenin."
Elimi yavaşça uzatıp zarfı aldım. Parmaklarımın arasında tuttuğum o küçük kâğıt parçası, sanki yıllardır cevabını aradığımız bütün soruların ağırlığını taşıyordu.
İkizim yanıma yaklaşıp omzuma dokundu.
"Birlikte bakalım." dedi.
Başımı hafifçe salladım.
Zarfın kenarını açarken Arda'nın gözlerindeki ifadeye baktım.
İlk kez kaçmıyordu.
İlk kez saklamıyordu.
Ama içimde bir ses, okuyacağımız şeyin hiçbirimizi eskisi gibi bırakmayacağını söylüyordu.
"Hayır..." demişti Gizem.
"Hayır."
Kafamı kaldırıp ona baktım.
"Doğru mu?" diye fısıldadım.
Elimdeki kâğıdı ona uzatacakken bir anda aklıma gelenlerle içimdeki öfke yükseldi. Bağırmak, hesap sormak, yıllardır biriken her şeyi haykırmak istedim.
Ama yapamazdım.
Tam o anda ikizimle göz göze geldim. Gözlerinden süzülen yaşla birlikte içimdeki bütün kelimeler boğazımda düğümlendi.
Babam bize bakıp endişeyle,
"Ne oldu?"
"Ne yazıyor?" diye sordu.
İkizim başını hafifçe sallayıp, gözleriyle "Sakın..." der gibiydi.
Sanki "Sakın söyleme, sakın şimdi..." diyordu.
Ben de elimdeki kâğıdı biraz daha sıktım.
Çünkü bazen gerçekleri söylemek değil...
Doğru zamanı beklemek daha zordu.
Bir süre kimse konuşmadı.
Elimde tuttuğum kâğıda bakarken bütün parçalar sanki yavaş yavaş yerli yerine oturuyordu. Ama ortaya çıkan tablo, kabul etmek isteyeceğimiz bir şey değildi.
Gizem yanıma yaklaşıp kısık bir sesle,
"Nehir..." dedi.
Sesindeki korkuyu duyabiliyordum.
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Biliyorum..." dedim.
Ama neyi bildiğimi, nasıl söyleyeceğimi ben bile bilmiyordum.
İkizim elimden tuttu. Parmaklarının titrediğini hissediyordum.
"Şimdi değil..." diye fısıldadı.
Gözlerine baktım.
O da benim gibi parçalanmıştı.
Babam birkaç adım yaklaşıp tekrar sordu.
"Bana bakın."
"Ne yazıyor?"
Sesi bu kez daha sakindi ama gözlerindeki endişe her şeyi anlatıyordu.
Ben cevap veremeden Arda başını öne eğdi.
"Barkın Bey..." dedi.
Herkes ona döndü.
"Ben anlatacağım."
O an odadaki hava değişti.
Çünkü ilk defa kaçmıyordu.
İlk defa gözlerini kaçırmadan konuşmaya hazırlanıyordu.
"Yıllardır saklanan şeyler var."
"Ben de o sırların içinde kayboldum."
İkizim acı bir tebessüm etti.
"Peki biz?"
"Biz ne olduk Arda?"
Arda'nın gözleri doldu.
"Sizi koruduğumu sandım."
"Meğer sizi daha çok yaralamışım."
Sözleri havada asılı kaldı.
Ben elimdeki mektuba tekrar baktım.
"Bu mektuptaki her şey doğru mu?" diye sordum.
Arda birkaç saniye sustu.
Sonra sadece tek bir cümle kurdu.
"Bazıları..."
"Evet."
"Bazıları ise sandığınızdan çok daha kötü."
O an hepimiz sustuk.
Çünkü bazen insanın korktuğu şey, bir yalanın ortaya çıkması değildir.
Asıl korktuğu şey...
Gerçeğin, tahmin ettiğinden bile ağır çıkmasıdır.
İkizimle göz göze gelip yaşadığımız bütün karmaşaya rağmen kısa bir an gülmemizle ortam biraz olsun yumuşamıştı. Tam o sırada Milas'ın üzerimizde duran bakışlarını fark ettim. Bana doğru yaklaşacakken attığım küçük bir adımla elimi kaldırıp,
"Dur !" dedim.
Tam o anda arkamızda duran arabanın farkına vardık. Kalbim bir anda hızlandı.
Elimdeki mektubu abime uzattım. O alırken ben yavaşça arkamı döndüm.
Ve olduğum yerde kaldım.
Yutkunamadım.
Çünkü karşımda duran kişi...
Sıraç'tı.
Üvey abimiz.
Göz göze gelmiştik.
Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Sadece birbirimize baktık.
Milas ile babam sessizce yanıma geçerken abim de Özgür'le birlikte ikizimin yanına geçti.
Sıraç'ın bakışlarını üzerimde hissederken kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
"Ne var?" diye fısıldadım.
O an her şey değişmişti.
Oyun değişmişti.
Sıraç başını hafifçe yana eğdi.
"Biniyor musun, yoksa..."
Cümlesini tamamlamasına gerek kalmadan Milas'a baktı.
Milas da ona aynı bakışla karşılık verdi.
"Sence?" dedi.
Sıraç'ın yüzündeki ifade değişmedi.
Tam o sırada abimin sesi duyuldu.
"Duru..."
İçimde bir şey koptu.
Sanki bana ihanet etmiş gibi hissettiren o cümleyi duyduğumda gözlerimi kapattım.
"İstediğin oldu."
"Al kızı."
Şaşkınlıkla ona döndüm.
"Ne diyorsun?"
Tam o sırada Merih abimin sesini duydum.
"Nehir..."
Ama gözüm başka bir şeye takılmıştı.
Etrafımızdaki korumalara.
Bir an nefesimi tuttum.
"Durun..." diye fısıldadım.
Herkes bana döndü.
Bizimkilere baktım.
"Kızmayın olur mu?"
Milas hemen başını salladı.
"Asla."
Ama sesi endişeliydi.
"Tugay..." dedim.
Milas bir adım attı.
"Asla."
"Nehir, binmeyeceksin."
"Yapma."
O an içimdeki bütün öfke ve kırgınlık birbirine karıştı.
Tam konuşacakken sesim sertleşti.
"Sen kimsin ki?"
Bir an durup karşımdakine baktım.
"Sen kimsin lan?"
"Üvey cellat."
"Karışma."
"Karışmayın."
Yanımdaki Gizem'e döndüm.
"Gizem..." diye mırıldandım.
Bana baktı.
"Burayı hallet."
Ne demek istediğimi anlamıştı.
Başını hafifçe salladı.
Ben ise kimsenin itirazını dinlemeden arabaya doğru yürüdüm.
Arkamdan gelen seslere rağmen durmadım.
Kapıyı açtım.
Ve içimde kopan fırtınayı kimseye göstermeden arabaya bindim.
Gözlerim Sıraç'taydı. Arabayı çalıştırdığı an kaşlarımı hafifçe çatarak,
"Ne diye geldin ve kimsin?" dedim.
Bana kısa bir bakış attı.
"Tanışmadık değil mi?" dedi.
Sürdüğü yola bakarken içimdeki merakı bastıramadım.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum.
Hiç tereddüt etmeden,
"Seni," dedi.
Kaşlarım çatıldı.
"Seni bulamayacakları bir yere götürüyorum."
Bir süre sustu, ardından hafifçe gülümseyerek ekledi:
"Eee... sen de sözünde durdun ama."
Yutkundum. Gözlerimi ondan ayırmadan,
"Kimsin?" diye bir daha sordum, neredeyse fısıldayarak.
Sıraç'ın yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
"Neden bu kadar korkusuzsun?" dedi.
Ne diyeceğimi bilemeden ona baktım.
"Öz kardeşim olsan muhteşem bir ikili olurduk be, Durucuk."
Başımı hafifçe salladım.
"Teşekkürler ama Nehir dersen sevinirim," dedim.
Başka bir şey söylemesine izin vermeden kafamı cama yasladım. Gözlerimi kapattım ve onu umursamıyormuş gibi sessizce yolculuğa devam ettim.
“Sormayacak mısın?” demesiyle başımı hafifçe iki yana salladım.
“Sormam,” dedim.
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Bu kadar mı dinliyorsun?” Dedim.
“Neden?” diye sordu.
Derin bir nefes alıp camdan dışarı baktım.
“Ne nedeni işte...” diye fısıldadım.
“Kardeşin bize nasıl davrandı... Ve yine istediğin gibi ihanet etti.”
Sözlerimle arabanın içinde ağır bir sessizlik oluştu. Sıraç'ın direksiyonu tutan elleri bir an olsun gevşemedi, ama bakışları kısa bir anlığına bana kaydı.
Sıraç bir süre hiçbir şey söylemedi. Sessizliği, söylediklerimin ona dokunduğunu belli ediyordu.
“Bunu bu kadar kolay mı söylüyorsun?” dedi sonunda.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Neyi?”
“İhanet kelimesini.”
Gözlerimi ondan ayırmadan baktım.
“Çünkü yaşadım.”
Bu cevabım üzerine sustu.
“Bazen insanlar hata yapar, Nehir.”
“Hayır,” dedim hemen. “Hata başka bir şey. Bilerek kırmak, bilerek yalnız bırakmak başka.”
Sıraç derin bir nefes aldı. Sanki söylemek istediği çok şey vardı ama kendini tutuyordu.
“Sen gerçekten hiç değişmemişsin.”
Bu sözle ona döndüm.
“Beni tanımıyorsun ki.”
Küçük bir tebessüm etti.
“Belki de sandığından daha fazla tanıyorumdur.”
Kaşlarım çatıldı.
“Sıraç...”
“Efendim?”
“Bana sürekli böyle konuşuyorsun ama hâlâ kim olduğunu söylemiyorsun.”
Gözlerini yoldan ayırmadı.
“Her şeyin bir zamanı var.”
“Ben beklemeyi sevmem.”
“Biliyorum.”
Bu cevabıyla sustum. Çünkü yine beni şaşırtacak bir şey söylemişti.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Sıraç birkaç saniye düşündü.
“Çünkü sen hep böyleydin.”
İçimde garip bir his oluştu.
“Beni gerçekten nereden tanıyorsun?”
Bu kez cevap vermedi. Sadece arabanın hızını biraz azalttı.
Tam tekrar soracakken telefonu titredi. Ekrana baktığında yüzündeki ifade bir anda değişti.
O an anladım.
Sadece beni bir yere götürmüyordu.
Birilerinden kaçıyorduk.
Telefon ekranına baktığı anda yüzündeki ifadenin değişmesiyle kaşlarımı çattım.
“Gene ne oldu?” dedim.
Sıraç bana kısa bir bakış attı.
“Ne?”
Gözlerimi kısıp onu izledim.
“Diyorum ki... birinden mi kaçıyoruz?” diye fısıldadım.
Birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından alaycı bir şekilde güldü.
“Yok artık be.”
Direksiyona bakarak başını salladı.
“Kaçıcam bir de seni mi korumak için? İlk seni veririm.”
Söyledikleriyle kaşlarım havaya kalktı.
“Lan dediğine bak.”
Sıraç gülümserken ben ona bakmaya devam ettim.
“Neyimsin ki?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Hatırlatırım...” dedim.
“Sen Maya değilsin!” Dedi.
Bakışlarım sertleşti.
“Ya da bir Maya etmezsin.”
Bu sözleriyle arabanın içindeki hava bir anda değişti. Yüzümdeki gülümseme yavaşça silindi.
Birkaç saniye boyunca sadece yola baktı.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Sen hâlâ çok kırgınsın.”
Gözlerimi tekrar cama çevirdim.
“Bazı şeyler kırgınlıkla geçmiyor.”
Sıraç’ın sessiz kalmasıyla ona baktım.
“Ne o? Hadi, laf desene.”
Birkaç saniye daha sustu. Sonra dayanamayarak,
“Hadi hâlâ söylemeyeceğim!” diye bağırdı.
Bu çıkışıyla kaşlarımı kaldırdım.
“Sanki bilmiyorsun adımı,” dedi.
Gözlerimi devirdim.
“Bilmiyorum!” diye ben de bağırdım.
Arabanın içinde kısa bir sessizlik oldu.
Sıraç bana bakarken ben tekrar cama döndüm.
“Bence de,” dedim sakin bir sesle.
“Bence de en iyisi susmak.”
Sözlerimden sonra ikimiz de sustuk.
Ama bu kez sessizlik eskisi gibi değildi.
Sıraç’ın söylemediği şeyler vardı, benim de sormadığım.
Ve ikimiz de bunun farkındaydık.
Bölüm etkileşimi
