3. bölüm / 54
BENDEN ÇALINAN HAYAT🍯3. Bölüm🍯
Bölümler 54Şu an: 🍯3. Bölüm🍯
- 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
- 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
- 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
- 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
- 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
- 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
- 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
- 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
- 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
- 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
- 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
- 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
- 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
- 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
- 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
- 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
- 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
- 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
- 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
- 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
- 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
- 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
- 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
- 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
- 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
- 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
- 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
- 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
- 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
- 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
- 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
- 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
- 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
- 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
- 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
- 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
- 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
- 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
- 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
- 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
- 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
- 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
- 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
- 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
- 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
- 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
- 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
- 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
- 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
- 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
- 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
- 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
- 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah gözlerimi kızların sesleriyle açmıştım. Gözlerimi daha yeni aralamıştım ki Selin’in sesini duydum.
“Duru, sakin…”
“Yok, sakinim,” diye mırıldandım.
Tam o sırada o kızın sesi biraz daha yükseldi.
“E, ne o? Ayı gibi kapladınız mı odayı, sizin mi?”
“Tapunu göstersene,” diye mırıldandım.
Kız bir an durdu.
“Tapu?”
Söylediğimi tekrarlamasıyla dudaklarımın kenarı kıpırdadı. Gülmeyecektim. Gerçekten gülmeyecektim.
“Yok, hayır, ne demek gülmek?” diye kendi kendime söylenip ona döndüm.
Ay, oflayarak araya girdi.
“Abartma Seren, bas git. Gören de sanki yolun ortasına ya da yatağına kurulduk sanır.”
Selin hemen Seren’e döndü.
“Lan sus, bak sus… Uyuyan ejderhayı uyandırıyorsun.”
Kaşlarımı kaldırıp yavaşça doğruldum.
“Yok, yok. Devam edin. Sabah sabah huzur doluyum ben.”
Bunu söylememle Selin battaniyeyi hemen üzerimize çekti.
“Bak, şu ses tonu hiç huzur gibi değil.”
Gözlerimi ona çevirdim.
“Selin,” dedim. “Böyle mi kavga edeyim, aa?”
“Etmemek de bir tercih. Boş versen, bizden olsa bu sefer…”
Kaşlarımı kaldırıp Seren’i gösterdim.
“Ya, bak, susuyor mu?”
İkizim gözlerini devirdi. Kollarını bağlayıp gülmemek için kendini zor tutar gibi bana baktı.
“Kızım, senin odan burası bile değil. Hayırdır?”
“Ben sadece düzgünce söyledim,” dedi Seren.
Kıza kuru bir gülümsemeyle baktım.
“Yok canım, çiçek bırakarak söyledin hatta. Ce ee diye bu saatte gelip kavga çıkarıyorsun.”
Ay kahkahayı patlatınca Seren hemen ona döndü.
“Çok komik.”
“Bir tık,” diye mırıldandı Ay. “Hatta biraz daha burada kalırsan alkışlayacağım.”
Seren tam yeniden konuşacakken Selin yastığı kaptığı gibi ona fırlattı.
“Sen körüklüyorsun ortamı!”
Yastığı yavaşça elime alıp Selin’e baktım. Kızın yüz ifadesi anında değişti.
“Duru… Bak kardeşim… Yanlış anlaşılma.”
“Selin,” diye aşırı sakin bir sesle mırıldandım.
“Hı?”
“Sakinlikte sakinlik bir yere kadar.”
Söz ağzımdan çıktığı anda ortam bir saniyeliğine sessizliğe gömüldü. Seren bana bakarken dudaklarının kenarında o sinir bozucu küçümseme vardı.
“Ne yapacaksın mesela, Duru?” dedi omzunu silkerek. “Yine boş boş konuşup—”
Cümlesini bitiremedi.
Elim bir anda saçlarına gitti. Saçlarını sertçe yakalayıp kendime çektim. Çığlığı odada yankılanırken dengesi bozuldu ve bana doğru savruldu.
“Bak, şimdi ne yapacağımı gösteriyorum,” dedim dişlerimin arasından.
Seren refleksle kolumu tutmaya çalıştı ama çok geçti. İkimiz bir anda yere savrulduk. O tırnaklarını koluma geçirirken ben de saçlarını bırakmadan başını geriye çektim.
“Delirdin mi sen!” diye bağırdı.
“Yok,” dedim nefes nefese. “Sadece sabrım bitti.”
Yan taraftan Selin’in sesi yükseldi.
“AY DURU, VUR ŞUNA!”
Bir sonraki saniye ortalık tamamen karışmıştı.
Gizem ve Selin beni Seren’den ayırmaya çalışırken bir yandan da onu geri çekiyorlardı.
“Sen bir dur bakalım!” dedi Gizem, Seren’in kolundan tutarak.
Seren hışımla ona döndü.
“Elini çek benden!”
“Çekmezsem ne olacak?”
Seren onu itince Gizem de aynı sertlikle karşılık verdi. Selin de boş durmayıp Seren’in önüne dikildi.
“Üç kişiyiz canım, matematik biliyorsundur umarım.”
“Gerizekâlılar!” diye bağıran Seren, bu kez Selin’e atıldı.
Bir anda herkes birbirine girmişti.
“Millete arkadan konuşurken iyiydi ama!” diye bağırdım. “O çocuk sana bakmıyor diye bana mı sardın sen? Ya da senden ayrıldı diye!”
Bu lafla elim daha da sertleşti.
“Bir daha onunla ilgili bir şeyi ağzına alırsan—”
“Ne yaparsın, Duru?”
Cevap vermedim. Direkt üstüne abandım.
Diğer tarafta Selin’le Seren birbirine bağırıyor, Gizem bizi ayırmaya çalışırken kendisi de Seren’den payını alıyordu.
“Saçımı bırak, manyak!”
“Sen önce dilini topla!”
“Gizem, vallahi vuracağım!”
“Vur canım, sıra var zaten!”
Oda birbirine girmişti. Çantalar yerlere saçılmış, yastıklar bir o yana bir bu yana savrulmuştu. Etraftan birkaç kişi, “Güvenlik geliyor!” diye bağırıyordu ama o an kimsenin umurunda değildi.
Benim de değildi.
Nefes nefese kaldığım anda biri arkamdan beni çekti.
“Duru, yeter!”
Seren yerde bulduğu diğer yastığı kaptığı gibi ikizime fırlatacakken Ay refleksle eğildi. Yastık yön değiştirip doğrudan bana çarptı.
O an odanın içinde birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Yavaşça yastığı yerden alıp elime geçirdim. Sonra gözlerimi Selin’e çevirdim.
Kızın yüzündeki ifade anında değişti.
“Duru…”
Kaşımı kaldırdım.
“Efendim?”
“Yanlışlıkla oldu. Bak, sakin ol. Gidecek şimdi, değil mi? Defolsana kızım sen de!” diye bağırdı Selin, Seren’e dönerek.
Seren’in yüzü bir anda düştü.
“Ne dedin sen?”
Selin daha cevap veremeden ayağa kalktım.
“Yok, dur. Sen ona değil, bana söyleyeceksin onu.”
Seren bana döndü.
“Ne var?”
“Ne var mı?”
Bir adım atmamla Ay Gizem hemen araya girmeye çalıştı.
“Duru, yapma.”
“Çekil, Ay.”
“Hayır, bir sakinleş—”
“Çekil dedim.”
Ay daha ne olduğunu anlamadan Seren’le göz göze geldik. Seren dudaklarını büzüp küçümseyerek baktı.
“Ne yapacaksın?”
İşte o cümleyle sabrımın kalan kısmı da tükendi.
Üzerine atılmam bir saniye bile sürmedi. Seren’in saçlarına tutunup kendime çekmemle ikimiz bir anda yatağın kenarına savrulduk.
“Bak, ne yapacağımı soruyordun ya?” diye dişlerimin arasından söyledim. “Şimdi görüyorsun.”
“Bırak saçımı!”
“Sen önce dilinle beni çekiştirmeyi bırak!”
Seren beni üzerinden itmeye çalışırken ben de geri çekilmedim. İkimiz birbirimize tutunup yere yuvarlandık.
“Duru, yeter!”
Ay Gizem hemen yanımıza çömelip beni geri çekmeye çalıştı.
“Duru, bırak şunu!”
“Bırakmıyorum!”
Selin de diğer taraftan Seren’i çekmeye uğraşıyordu.
“Seren, sen de dur!”
“Önce bu manyağı çekin üstümden!”
“Manyak sensin!”
“Duru!”
Ay beni kolumdan çekince bir an geriye savruldum. Ardından tekrar Seren’e hamle yaptım.
“Sen benim sabrımı sınamayacaktın!”
Seren de karşılık verince yeniden birbirimize girdik. Ay iki koluyla beni tutmaya çalışırken Selin de Seren’i çekiyordu ama ikimizi ayırmak yerine kendileri de arada kalmıştı.
“Ya sen insan mısın, Seren?” diye bağırdı Selin.
“Çekil!”
“Çekilmiyorum!”
“Selin, bırak!”
“Bırakmam!”
Seren bir hamlede kurtulup yeniden üzerime gelirken Ay araya girmeye çalıştı.
“Yeter artık!”
Ama ikimiz de onu dinlemiyorduk.
“Saçımı bıraksana!”
“Sen de benimkini bırak!”
“Önce sen!”
“Hayır, sen!”
Ay çaresizlikle başını iki yana salladı.
“Bunları ayıramıyorum!”
Selin nefes nefese kalmıştı.
“Ben de!”
Bir an ikimiz durup onlara baktık. Sonra aynı anda birbirimize döndük.
“Sen bittin.”
“Sen bittin.”
Ve yeniden birbirimize atıldık.
Odanın içinde bağırışlar, savrulan yastıklar ve Selin’le Ay’ın bizi ayırmaya çalışırken birbirlerine çarpan sesleri birbirine karışmıştı.
“DURU!”
“SEREN!”
“YETER!”
Ama o an ikimizin de aklında tek bir şey vardı:
Bu kavga daha bitmemişti.
“Yeter diyorum, güvenlik geliyor!”
Ay’ın sesiyle ikimiz de bir an duraksadık.
Seren karşı tarafta saçlarını düzeltmeye çalışıyor, gözleri hâlâ öfkeden parlıyordu. Dudak kenarı kızarmıştı. Bana bakıp başını salladı.
“Bu burada bitmedi.”
Üzerimdeki tozu silkeleyip ona doğru bir adım attım.
“Ben de zaten bitmesini istemedim.”
“Hıncı vardı resmen, cadaloz!” diye bağırdığımda hâlâ sinirden elim titriyordu.
Selin çoktan kapının önüne geçmiş, ayakkabılarını geçirirken başını kaldırıp bize baktı.
“Hazırlanın.”
Kaşımı kaldırdım.
“Nereye?”
“Hava almaya,” dedi sanki dünyanın en normal şeyini söylüyormuş gibi.
Derin bir nefes verip dolabın kapağını açtım.
“İyi madem…”
Kıyafetlerin arasında elim rastgele dolaşırken sanki az önce odanın ortasında saç baş kavga eden ben değilmişim gibi gayet sakin davranıyordum. Siyah bol paça pantolonumu alıp üzerine beyaz crop’ı seçtim. Fazla düşünmeden üzerime geçirirken arkamdan ikizimin sesi geldi.
“Ya kızlar…”
Aynadan ona baktım.
“Evet, kuşum?”
Yatağın kenarına oturmuştu. Düşünceli hâlini görünce ne diyeceğini bekledim.
“Sizce o abi haklı olabilir mi?”
Bir an durdum.
“İnan bilmiyorum,” dedim dürüstçe.
Kafamın içinde o adamın sesi tekrar yankılandı.
Sizin hayatınız yalan.
Nasıl yani?
“Pardon ama en önemlisi… Sen bunu nereden biliyorsun?” demiştim. “Hadi, biliyorsun, hadi diyelim öğrendin. Neden şimdi? Sahi, şu an ne geçti eline de bizim karşımıza çıktın?”
Bu kadar net konuşması, sanki bizi yıllardır tanıyormuş gibi bakması hâlâ mideme garip bir ağırlık bırakıyordu.
Selin rujunu sürerken aynadan bize baktı.
“Ben hâlâ o cümlede takılı kaldım.”
“Hangisinde?” diye sordu Gizem.
“‘Sizin hayatınız yalan.’ kısmında. Yani teşekkürler Shakespeare, açıklama da yap ya da yaptın diyelim… Neden şimdi? Bu kızlar küçükken neredeydin? Neden korumadın onları? Neden mektuba sarıldılar, sana sarılmak varken?”
İstemsizce güldüm.
“Harbi ya. Gizem, senin maceralı komedi atışmalarına benzedi olay.”
“Benim suçum ne yine?”
“Varlığın yeterli.”
“Terbiyesiz.”
Rastgele bulduğum kombini tamamlayıp saçımı hızlıca topladım. Telefonumu cebime atıp kapıya yöneldim.
“Hadi.”
Selin hemen doğruldu.
“İşte bu enerji!”
Gizem de çantasını alıp peşimize takıldı.
“Bir yere gidip oturacaksak ben varım. Ama yürüyüş falansa hakkımı helal etmem.”
“Yürüyeceğiz,” dedi Selin sırıtıp.
“Ben dönüyorum,” diyen ikizimin kolunu Selin tuttu ve onu kendine doğru çekti.
“Yok öyle. Hep beraber çıkıyoruz, hep beraber söyleneceğiz.”
Kapıyı kapatıp koridordan aşağı inerken içimde garip bir his vardı.
Sanki o adamın söyledikleri sadece bir başlangıçtı.
Ve nedense…
Asıl problem daha yeni başlıyordu.
Yurttan çıktığımız anda akşam serinliği yüzüme çarptı. Hava yeni kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları tek tek yanıyor, kaldırım boyunca uzayan gölgeler içimdeki huzursuzluğu daha da artırıyordu.
“Harbi bu kadar kalmış mıydık?” diye mırıldandım. “Yurtta kimsenin yerini de işgal etmemiştik ki… Bu neyin hıncı şimdi?”
Selin önden yürüyordu. Her zamanki gibi enerjikti ama kafasının içinde bir şeyleri çevirdiği belliydi. Gizem telefonuna bakıyor, arada bir söyleniyordu.
İkizim telefonu bırakıp bana döndü.
“Bak, söylüyorum, eğer beni yokuş yukarı yürütürseniz burada bayılırım.”
“Bayıl,” dedim düz bir sesle. “Taşırız.”
“Yalan. Fotoğraf çekip story atarsınız.”
“Doğru.”
Selin’in bir anda durup arkasına dönerek bana bakması, içimdeki tedirginliği daha da artırdı. Normalde en çok konuşan oydu. Şimdi böyle sessiz kalması hiç hoşuma gitmemişti.
Koluna hafifçe dokundum.
“Ne düşünüyorsun?”
Başını kaldırmadan cevap verdi.
“Bize ne olacağını.”
Ben de aynı anda derin bir nefes aldım.
“Ben de.”
İkizim koluma girip yanımda yürümeye başladı. Selin de bir anda diğer koluma girdi. Bize dönüp ikimize birden bakarak gülümsedi.
“Tamam,” dedi. “Artık şu Milas Tugay mevzusunu konuşuyoruz. Çünkü ben meraktan öleceğim.”
Gizem kaşını kaldırdı.
“Milas Tugay’ın adı her geçtiğinde huzursuz oluyorum.”
“Sen değil, drama kraliçesi. Olayın gizemi.”
Bir banka oturduk. Sokak fazla kalabalık değildi ama geçen insanların bakışları yine de üzerimizde geziniyordu. Muhtemelen yurtta çıkan kavga çoktan yayılmıştı.
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Neden döndüğünü bile bilmiyorum ki,” diye fısıldadım.
İkizimin, “Anlatmadı mı ya da söylemedi mi?” demesiyle başımı iki yana salladım.
“Fırsat vermedim ki. Ama…”
Bir an duraksadım.
“Ama veremiyorum, kızlar. Şurası var ya…” diye mırıldanıp elimi kalbimin üzerine koydum. “Görünce hâlâ nasıl hızlı atıyor, bilmiyorum.”
Bir an sustum.
“Ama nefret ediyorum.”
Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi kaçırdım.
“Ama… hâlâ bakışına düşüyorum.”
İstemsizce gerildim.
“Fark ettim.”
Selin hemen atladı.
“Eski sevgilisi falan olarak kalma sakın. Enerjim kaldırmaz.”
“Eski sevgilisi değil,” dedim.
“Emin misin?”
“Selin.”
“Tamam, sustum.”
Ama susmadı tabii. Birkaç saniye sonra yine dayanamayarak konuştu.
“Yani… eski sevgilin değilse ne?”
İkizim de merakla bana döndü.
“Harbiden, Duru. Sen adamdan nefret ediyorum diyorsun ama görünce kalbin ayrı bir mesaiye giriyor.”
“Kalbimin kendi kafası var.”
Selin kahkahayı bastı.
“Belli. Sen ‘nefret ediyorum’ diyorsun, kalbin ‘emin misin?’ diye soruyor.”
“Çok komiksin.”
“Biliyorum.”
İkizim ikimizin arasına bakıp gözlerini devirdi.
“Selin, bir susar mısınız? Kızın kafası zaten allak bullak.”
“Ben gayet iyiyim,” diye mırıldandım.
Selin kaşını kaldırdı.
“Tabii. Gayet iyi olan insan, bir adamı görünce kalbinin hızlandığını anlatıp sonra ‘nefret ediyorum’ demez.”
“Selin, yemin ederim seni şu banktan aşağı atarım.”
“Bak, yine şiddete başvurdu. Demek ki ben haklıyım.”
İkizim gülmemek için dudaklarını bastırdı.
“Duru, bence gerçekten şu adamla aranda bir şey var.”
“Bir şey var,” dedim. “Sinir bozucu bir şey.”
“Ben başka bir şeyden bahsediyorum.”
“Ben de duymamazlıktan geliyorum.”
Selin kıkırdadı.
“Peki, diyelim ki bitti olmaz diyorsun ya… Ya ondan başka biriyle?”
Bir an cevap veremedim.
Çünkü bunu ben de düşünmüştüm.
Bakışındaki o tanıdıklık… Sesindeki o garip aşinalık… Yanımda durduğunda içimde oluşan, nereden geldiğini bilmediğim o huzur…
“Bilmiyorum,” dedim sonunda. “Ama bir şeyi biliyorum.”
İkisi de sustu.
“O adamı gördüğümde içimde bir şey değişiyor.”
İkizim kaşlarını çattı.
“İyi anlamda mı?”
Başımı onaylar gibi salladım.
“Yani evet… Milas Tugay Çevik’e hâlâ deli gibi âşığım.”
Selin’in ağzı bir anda açık kaldı.
“Sen… bunu az önce gerçekten söyledin mi?”
İkizim de gözlerini kocaman açıp bana baktı.
“Duru, sen az önce ‘nefret ediyorum’ demedin mi?”
Buruk bir tebessümle omuzlarımı düşürüp iç çektim.
“Dedim.”
“E, şimdi?”
“Şimdi de âşık olduğumu söylüyorum.”
Selin iki elini havaya kaldırdı.
“Allah’ım, ben bu kızın duygusal denkleminden hiçbir şey anlamıyorum.”
İkizim hafifçe gülerek araya girdi.
“Belki de mesele onu sevmek ya da sevmemek değildir. Belki kızgınsındır ama hâlâ seviyorsun.”
Bir an sustum. Yüzüme buruk bir tebessüm yerleşirken başımı eğdim.
“İşte en sinir olduğum şey de bu,” diye fısıldadım.
İkizim kaşlarını çatıp bana döndü.
“Ne?”
“Ne mi?” diye mırıldandım. “İşte tam bu… Onu unutamam.”
Gözlerimi yere indirdim.
“Ne kadar kızsam da onu görünce bütün o öfke birbirine karışıyor.”
Selin bu kez şaka yapmadan bana baktı.
“Peki, o biliyor mu?”
Başımı iki yana salladım.
“Bilmesini istemiyorum şimdilik.” Gülümsemeye çalıştım. “Hem ne diyeceğim ki? ‘Sen benden gittin ama ben senden gidemedim.’ mi? Ne kadar komik, değil mi?”
Buruk bir tebessümle başımı iki yana salladım.
“Yok… En azından şimdilik bilmemeli.”
“Neden?” diye sordu ikizim.
“Çünkü…”
Gülerek cümlemi tamamlamadan sustum.
İkizim anlamış gibi kaşlarını kaldırdı.
“Çünkü?”
Gözlerimi kaçırdım.
“Çünkü o zaman elimde ‘nefret ediyorum’ diye tutunduğum son şey de kalmaz.”
“Değil mi?” diye mırıldandı.
Selin bu kez şaka yapmadan bana baktı.
“Peki ya sonrası, düşündün mü?”
İçim ürperdi.
Tam cevap verecekken uzaktan gelen bir araba sesiyle hepimiz aynı anda başımızı çevirdik.
Siyah bir araç sokağın başından yavaşça geçip gözden kayboldu.
İkizim koluma biraz daha sıkı girdi.
“Duru…”
“Gördüm.”
Selin ayağa kalktı.
“Bence bu mevzuyu konuşmayı başka bir yerde sürdürelim.”
“Niye?”
“Çünkü şu an kendimi gizemli bir dizinin yan karakteri gibi hissediyorum ve genelde ilk ölen yan karakter oluyor.”
İstemsizce güldüm.
“Allah seni bildiği gibi yapsın.”
“Ben de onu istiyorum zaten.”
Ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti. Aksine, o siyah araç gözden kaybolmuş olmasına rağmen gözlerim hâlâ arkasından bakıyordu.
İkizim kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Bilmiyorum.” Başımı iki yana salladım. “Ne kadar düşünürsem düşüneyim bir yere varamıyorum.”
Selin birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra gözlerini sokağın başına çevirdi.
“Peki, o araçtaki kimdi?” diye sordu.
Kaşlarımı çatıp derin bir nefes aldım. İçimden sabır çekerek söylendim.
“Gene mi?” diye mırıldandım. “Gene mi takip ediliyoruz biz?”
Başımı kaldırıp Selin’e baktım.
“Ya gerçekten kim bu takip eden haydut?”
Sorumuz havada asılı kaldı. Üçümüz de bir süre sessizce düşündük.
Tam o sırada telefonum titredi.
Ekrana baktığımda kayıtlı olmayan bir numaradan gelen tek bir mesaj gördüm.
“Onu gördüğünüze göre artık hiçbiriniz eskisi kadar güvende değilsiniz.”
Bir an nefesimi tuttum.
Az önce konuştuğumuz adamın ardından gelen bu mesaj, içimdeki bütün huzursuzluğu yeniden uyandırmıştı.
“Ne oldu?” diye sordu Selin.
Cevap vermeden telefonu onlara doğru çevirdim.
Üçümüz de ekrana baktığımız anda yüzümüzdeki ifade değişti.
İkizim yavaşça başını kaldırıp bana baktı.
“Duru…”
“Evet.”
“Bence hava almaya çıkmakla çok yanlış bir karar verdik.”
Acı bir nefes verip telefonu avucumun içinde sıktım.
“Bence de.”
İnsan, cevap veremediği bir şeyden çok, neden cevap veremediğini düşününce yoruluyordu.
Ve benim kafamda artık tek bir soru bile yoktu.
Binlercesi vardı.
Bu adam kimdi?
Bizi neden takip ediyorlardı?
Ve en önemlisi…
Az önce gördüğümüz adamla bunun ne ilgisi vardı?
Yutkundum. Daha fazla düşünürsem kafayı yiyeceğimi hissedince konuyu değiştirmeye çalıştım.
“İşe kaçta gidiyoruz?”
Selin gözlerini kıstı.
“Sen ciddi ciddi şu an işi mi düşündün?”
“Düşünmezsem kafayı yiyeceğim.”
İkizim iç çekti.
“Bence önce şu mesajı düşünelim.”
“Onu da düşüneceğiz,” dedim. “Ama şu an burada oturup bizi kimin takip ettiğini çözebilecek durumda değiliz.”
Selin etrafa bakıp sesini alçalttı.
“Tamam da… yurda dönmek de pek mantıklı gelmiyor.”
Bu kez üçümüz de sustuk.
Çünkü hepimizin aklından aynı şey geçmişti.
Eğer bizi gerçekten takip ediyorlarsa…
Nereye gidersek gidelim, peşimizden geleceklerdi.
Selin gözlerini kıstı.
“Hayır, konu eniştemizken sen yine aklımızı bulandırıp takip eden o pisliğe getirdin.”
Haklıydı.
Ama benim aklım da çoktan oraya gitmişti bile.
Sahi, kimdi o?
Bunu düşünürken arkamızdan gelen sesle hepimiz döndük.
“Kızlar?”
Refleksle sesin geldiği tarafa baktım.
“Efendim?” dedim.
Karşımızda duran kişiyi görünce kaşım havaya kalktı.
“Nehir Duru?”
Karşımdaki kızın yüzüne bakmamla şaşkınlığı daha da belirginleşti.
“Nehir Duru… Ay Gizem… Siz misiniz?” diye sordu şaşkınlıkla.
Gizem kollarını bağladı.
“Biziz, evet. Hayırdır?”
Kız gözlerini üzerimizde gezdirdi.
“Burada ne yapıyorsunuz siz?”
Ben de aynı tonda karşılık verdim.
“Asıl siz neden buradasınız?”
Çevreme şöyle bir baktım. Gerçekten ortam beklediğimden daha sakindi. Sokak tenhalaşmış, birkaç masa dışında neredeyse kimse kalmamıştı.
Selin hemen araya girdi.
“Niye ki?”
Gizem burnundan hafifçe güldü.
“İkizim, yalnız haklı kız. Bayağı tenhalaşmış ortam. Sanki pusu kurulacak gibi.”
“Sus, manyak,” diye fısıldadım.
Sonra tekrar kıza döndüm.
“Efendim, sen ne diyecektin?” diye mırıldandım.
Göz göze geldiğimiz anda Selin, sakince oturduğu yerde bana biraz daha yaklaştı. Sanki az önce yurtta o kızın saçına yapışan biz değilmişiz gibi.
Kız birkaç saniye boyunca hepimizi süzdü. Ben de sabrımın son kırıntılarını tüketmemek için kendimi zorlayarak,
“Ee? Bir şey söyleyecek misin?” dedim.
Bir şey daha söyleyecektim ki elimle masanın kenarındaki bankı işaret ettim.
“Geçin, oturun.”
Selin’in bana attığı eyvah bakışını görmemek imkânsızdı.
“Dur kanki…” diye fısıldadı.
Kaşlarımı hafifçe kaldırıp kıza baktım.
“Biz zaten oturuyoruz.”
Selin’in dudakları kıpırdadı.
“Onu demiyor bence…”
Gizem burnundan hafifçe güldü.
“Boş ver, kızın sinirleriyle oynama.”
Kız ise hiç istifini bozmadan karşımızdaki banka oturdu. Çantasını dizlerinin üzerine bıraktı. Sanki birazdan söyleyecekleri bizim için hayati önem taşıyormuş gibi bakıyordu.
Ben de gözlerimi ondan ayırmadan biraz daha geriye yaslandım.
“Efendim,” dedim. “Sen ne diyecektin?”
Kız hiç acele etmeden çantasını açtı. İçinden bir dosya çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Gözüm doğrudan dosyaya kaydı.
“Bu yüzden geldim,” dedi sakin ama fazlasıyla net bir sesle.
Ne?
Nasıl yani?
Kafamın içinde tek bir düzgün cümle bile kuramıyordum.
Gizem dosyayı eline alıp incelemeye başladı. Selin de onun omzunun üzerinden bakıyordu. Ben ise yalnızca o kıza bakıyordum. Sanki dosyanın içindeki kâğıtlara bakarsam her şey gerçek olacakmış gibi…
Gözlerimi bir kez kapatıp açtım.
“Şaka mı bu?” dedi Gizem aniden.
O an kendime geldim. Başımı ona çevirdim.
“Şaka olan ne?” diye neredeyse fısıltıyla sordum.
Kız arkasına yaslandı. Bakışları doğrudan benim üzerimdeydi.
“Gerçekten haklıymışım,” dedi.
Kaşlarım çatıldı.
“Neyde?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama bu, bir gülümseme değildi.
“Çünkü,” dedi yavaşça, “amcamın ve yengemin birebir kopyaları karşımda oturuyor.”
Bir an…
Gerçekten hiçbir şey duymadım.
Sokak sesi yoktu. İnsan sesi yoktu. Yalnızca kulaklarımın içindeki uğultu vardı.
Selin sertçe doğruldu.
“Pardon?”
Gizem elindeki kâğıdı masaya bıraktı.
“Bir dakika, sen ne diyorsun?”
Ben hâlâ kıpırdamıyordum. Yalnızca kıza bakıyordum. Boğazım kurumuştu.
“Tekrar söyle,” dedim.
Bu kez sesim daha soğuktu.
Kız gözünü bile kırpmadı.
“Senin baban,” dedi bana bakarak, “benim öz amcam.”
“Nasıl yani—”
Cümlemi tamamlayamadım bile. Doğrudan başımı salladım.
“Olmaz,” dedim net bir şekilde. “Bu mümkün değil.”
Kız, ya da artık her kimse, gözlerini benden ayırmadan konuştu.
“Bana inanmıyorsan test yapalım.”
Sesi öyle sakindi ki bu, sinirimi daha da bozuyordu.
“Kan testi, DNA testi… Ne istersen. Gerçek değişmeyecek.”
Tam o sırada arkamızdan gelen sesle başımı çevirdim.
“Abi—”
Kelime ağzımdan refleksle çıkmıştı.
Abim, arabasının kapısının yanında durmuş, bize bakıyordu.
Kız arkasına dönüp alay eder gibi kaşını kaldırdı.
“Abi mi?”
Haklıydı.
Bu tabloya bakınca gerçekten trajikomikti.
Ben de aynı anda buruk bir tebessümle başımı çevirdim. Ama abimin yüzünde en ufak bir yumuşama bile yoktu. Bakışları doğrudan karşımdaki kıza kilitlenmişti.
“Sen kimsin?”
Kız onu neredeyse tamamen yok saydı. Sanki asıl konuşması gereken kişi yalnızca bendim. Elini bana doğru uzattı.
“Gökçe Hancızadeoğlu.”
İsmi bile bana yabancıydı ama ses tonunda en ufak bir tereddüt yoktu.
Elini sıkamadım. Yalnızca baktım. Onun sakin ve kendinden emin tavrına karşılık birkaç saniye boyunca öylece durdum. Sonra, sanki bedenim benden önce karar vermiş gibi elimi uzattım.
Parmaklarımız kısa bir an temas etti.
“Nehir Duru,” dedim. Sesim sandığımdan daha sakin çıkmıştı. “Sanırım kendimi tanıtmak hâlâ benim hakkım.”
Gökçe elimi bırakırken gözlerini üzerimden çekmedi.
“Biliyorum,” dedi. “Senden önce de seni biliyordum zaten.”
Bu cümle mideme taş gibi oturdu.
Kaşlarımı çattım.
“Bu hiç normal bir tanışma şekli değil, farkındasın değil mi?”
Selin hemen araya girdi.
“Ben hâlâ ‘amcamla ve yengeme benziyorsunuz’ kısmındayım bu arada. Kimse onu geçmesin.”
Gizem kollarını bağladı.
“Ben de ‘abi mi?’ kısmında kaldım. O da güzel travmaydı.”
Ay acı bir kahkaha attı.
“Ne büyük lütuf… Çöpün dışına bırakmış.”
“Peki, neden?” dedim. “O kadar mı iğrenç bir babamız vardı? Gerçi babamız bile değilmiş… Boklu insan.”
Gökçe bana öyle bir baktı ki gözlerindeki yük, yılların ağırlığı gibiydi.
Abim, aldığı nefesle dalga geçer gibi gülmesiyle beraber sözlerine “Babam…” diye başladı, kelimeleri dikkatle seçerek. “O adam sadece benim değil, sizin de peşinizdeydi. Siz doğduğunuz anda bile… Sırf para için sizi değiş tokuş yaptılar. Bir adamla anlaşmış, sizi almış; babam da anneme sizi verdi. Tabii annem, eve çıktıktan iki hafta sonra gerçeği öğrendi.”
“Sizi bir evlat değil… yük, tehdit olarak gördü. Sizi koruyabileceğime inandım ama yanıldım. Küçüktüm çünkü. Her gün daha kötüye gidiyordu. O evde kalsaydınız nefes alacak yeriniz bile olmayacaktı.”
“Olmadı da zaten,” dedi Ay Gizem soğuk bir sesle.
Abim gözlerini kapatıp devam etti.
“Annem, kendi kızları olmadığınızı anladığı an sizi sildi. ‘Bu günah tohumları benim evlatlarımı elimden aldı,’ dedi. Ama ben… ben onlar gibi değildim.”
Sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü.
“‘Git,’ dedi bana. ‘Bırak onları çöpün kenarına. Gözüm görmesin.’”
Selin bir anda ileri atıldı.
“Madem her şeyi biliyordun, neden şimdi çıktın kızların karşısına? Mektupla da anlatıp siktir olup gidebilirdin. Neden tutturup görmek istedin?” diye bağırdı.
Abim bir an sustu.
Sonra yalnızca bir kelime söyledi.
“Özledim… çünkü.”
Boğazım düğümlendi.
“Babamla annemi tutuklattım ben,” dedi ardından. “Sırf sizin hayatınızı mahvettikleri için. Çocuk kaçırma davası açılacak… ama açamıyoruz. Çünkü şu an, dün gördüğünüz o adam peşinizde.”
Gökçe kaşlarını çatarak öne çıktı.
“Ne adamı? Kim lan onlar?”
Abim derin bir nefes aldı.
“Eğer gerçek babanızı bulursanız… sizi öldürürler.”
O an istemsizce gülmüş gibi oldum.
Acı, boş bir gülüş.
“Yaşayan ölüyü öldürebilirler mi sence?” dedim.
Aynı anda Ay Gizem,
“Biz ailemizi bulduk ya,” diye mırıldandı.
Gözlerim Gökçe’ye kaydı.
Sessizce,
“Hadi,” dedim.
O adamın yanında onu sorguya çekmek istemiyordum.
“Gidemezsin!” diye bağırdı abim.
Başımı çevirip ona baktım.
“Doğum günümüzü mü unuttun? On sekiz olduk biz. Hatta bu sene ÖSYM sınavımız var,” dedim.
Sonra tekrar Gökçe’ye döndüm.
“Hadi.”
“Kızlar…” diyen sesle irkildik.
Selin hafifçe,
“Evet?” diye mırıldandı.
Onu umursamadan ikizimin koluna girmiştim ki arkamızdan gelen,
“Ya dursanıza!” diye neredeyse cırlayan sesle durup ona döndüm.
“Ne?” dedim sertçe.
Kaşlarını çatıp bize baktı.
“Neden hâlâ orada kalıyorsunuz? Yetimhanede yani… On sekiz olmuşsunuz.”
Omuz silktim.
“Kalacak yerimiz yok ya hani. Ayrıyeten zaten ayrılmamız gerek, biliyorum. ÖSYM sınavını bekliyoruz.”
Bir an sustu.
Sonra bize, sanki yeni tanışmış değil de yıllardır en yakın arkadaşımızmış gibi rahat bir şekilde bakıp,
“Benimle gelmek istiyor musunuz?” dedi.
“Nereye?” diye fısıldadım.
“Avustralya.”
Bir an yüzüne baktım.
Sonra istemsizce gülmüş gibi oldum.
“Güzel şaka,” diye mırıldandım.
Selin hemen bize dönüp,
“Ciddili gibi,” dedi.
Ay kollarını bağlayıp,
“Vallahi bakışlara bak,” diye söylendi.
Ama Gökçe hepimizi es geçip gayet sakin bir şekilde sordu:
“Pasaportunuz mu yok?”
“Yoo, var. Merih abi lazım olur diye istemişti,” diye mırıldandım.
Anlamamış gibi bakınca açıklamaya devam ettim.
“Yurt dışında kafesi var… Büyük Paris’te. Orası için çıkarttırdı pasaportu.”
Bir an sustu.
Sonra Gökçe,
“Anladım,” dedi.
“Gökçe…” dedim, sesim kısık. “Bize biyolojik ailemizi anlatır mısın?”
Ay bir an gözlerini bana dikti.
“Ne…” dedi, sesi sertleşerek. “Ne demek ‘ne’? Kız buldu bizi, farkında mısınız?”
Omuz silktim, bakışlarımı kaçırmadan.
“Bari gerçekleri bilelim de sürpriz olmasın sonra,” diye mırıldandım.
Selin hemen araya girdi.
“Sürpriz falan kalmadı zaten…”
Gökçe derin bir nefes aldı.
“Tamam,” dedi sonunda. Sesi daha kontrollü ama kırık çıkıyordu. “Madem istiyorsunuz… anlatacağım.”
Bir adım geri çekildi.
Sanki anlatacakları sadece bir hikâye değil, üstümüze yeniden taş gibi çökecek bir gerçekti.
“Biyolojik aileniz…” diye başladı, yutkunarak. “Sandığınız gibi bir ‘aile’ değil.”
Durdu.
Gözleri bir an uzaklaştı.
“Bu iş bir kaybolma değil… bir seçimdi.”
“Ne demek o?” diye fısıldadım.
Gökçe bana bakmadan,
“Anlatacağım… ama şimdi değil. Hadi gidelim,” dedi.
Sözünü bitirir bitirmez arkasına baktı.
Ben de aynı yöne döndüm.
Gördüğüm adamlarla birlikte içime ani bir soğuk düştü.
“Koşun,” dedim.
“Ne?” diye fısıldadı Selin.
Ama sesimdeki ciddiyet onu susturmaya yetmişti.
“Koşun dedim!”
Bu kez daha sert bağırmamla arkamızdaki adamlardan biri,
“Durun lan!” diye bağırdı.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki duyduğum tek şey nefeslerimiz olmuştu.
Ayağım taşa takılmasına rağmen durmadan koşarken Gökçe kolumdan çekti beni.
“Nehir Duru, ne oluyor?!” diye panikle sormasıyla arkamı çevirdim.
Karanlığın içinden çıkan siyah araçları gördüm.
Lanet olsun.
“Şuraya,” deyip gösterdiğim yere doğru biraz daha hızlı koşmaya başladık.
İçeri girdiğimiz an,
“Saklanın,” dedim.
Nefes nefese kalmışlardı.
Selin panikle etrafa bakarken Gökçe kolumdan tutup bana döndü.
“Ya sen?” diye fısıldadı.
Gözlerimi kapıya çevirip dışarıdan gelen ayak seslerini dinledim.
Yaklaşıyorlardı.
“Ben oyalarım,” dedim kısa ve net.
“Saçmalama,” dedi bu sefer sertçe. Sesi titriyordu. “Hiçbir yere tek başına gitmiyorsun.”
Gülümsedim ama o gülümsemenin içi bomboştu.
Gizem de ona destek çıkar gibi,
“İlk defa söz dinle,” diye söylenince aldığım nefesle yutkundum.
Selin araya girip gözleri dolu dolu bana baktı.
“Bak, hiç film sahnesi gibi konuşma. Sinirimi bozma şu an.”
İstemsizce kısa bir kahkaha kaçtı dudaklarımdan.
“Tamam, film sahnesi değil. Gerçek hayat. O yüzden de hızlı olun.”
Dışarıdan kapının sertçe çarpılma sesi gelince hepimiz irkildik.
“Buldular…” diye mırıldandı Selin.
Gizem başını iki yana sallayıp yanıma yaklaştı.
“Hayır. Beraber çıkacağız.”
Elimi onun omzuna koyup hafifçe sıktım.
“Bazen beraber çıkmak için birinin geride kalması gerekir.”
“Böyle cümleler kurmayı kes,” dedi dişlerini sıkarak. “Nefret ediyorum senden şu an.”
“Biliyorum.”
Ayak sesleri artık kapının hemen önündeydi.
Bir anlığına üçümüz birbirimize baktık.
Çocukluğumuz, kavgalarımız, saçma kahkahalarımız, yarım kalmış her şey o birkaç saniyeye sığmış gibiydi.
Sonra kapı kolu hareket etti.
Ve ben derin bir nefes alıp onlara son kez bakarak fısıldadım:
“Koş dediğim an, arkanıza bile bakmayın.”
Kapı kolu yavaşça aşağı inerken kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
Gizem başını hayır anlamında sallıyor, Selin dudaklarını ısırıp ağlamamak için kendini zorluyordu.
“Elimi bırak,” diye fısıldadım.
Gizem daha sıkı tuttu.
“Bırakmıyorum.”
“Gizem.”
“Hayır.”
Kapının dışından bir ses duyuldu.
“İçerideler.”
Hepimiz donup kalmıştık.
Gözlerimi Gizem’e diktim.
“Bak bana.”
İnatla bakmadı.
“Bak bana dedim.”
Bu sefer başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı.
“Eğer şimdi beni dinlemezsen hepimiz burada kalırız. Ama sen gidersen… en azından bir şansınız olur.”
“Ben sensiz hiçbir yere gitmem.”
Gülümsedim, buruk ve yorgun bir şekilde.
“Yalan. Gidersin. Çünkü sen hep en zor şeyi yaparsın.”
Selin sessizce ağlıyordu artık.
“Ben var ya,” dedi burnunu çekerek, “siz ikiniz kadar dramatik insan görmedim. Gerçekten şu an bile kavga ediyorsunuz.”
İkimiz de ona baktık.
“Şaka yapma sırası mı?” dedim.
“Tam sırası,” dedi. “Çünkü korkuyorum.”
O cümle odanın içine ağır ağır çöktü.
Ben de korkuyordum.
Hem de çok.
Ama bunu söyleyemezdim.
Kapıya sert bir tekme vuruldu.
Tahta sarsıldı.
“Son kez söylüyorum,” dedim sesimi alçaltarak. “Arka taraftaki pencere. Bahçeye açılıyor. Oradan çıkın, sağa dönün. Duvarın orada eski bir demir kapı var. Oradan gidin.”
Gizem başını sallamadı.
Sadece bana baktı.
Sanki yüzümü ezberliyordu.
Sanki son kez bakıyordu.
İkinci tekme kapıyı neredeyse yerinden söktü.
Bir adım yaklaşıp alnını alnıma dayadı.
“Nefret ediyorum senden,” dedi fısıltıyla.
“Ben de senden.”
“Yalan.”
“Evet.”
Dudaklarını titreyerek geri çekti.
Selin hıçkırarak bize bakıyordu.
“Yemin ederim şu an ölmezsek ikinizi de ben döveceğim.”
Gökçe’nin bu sözüyle güldüm.
İşte o an…
Kapı kırıldı.
Ve ben tüm gücümle bağırdım:
“ŞİMDİ KOŞ!”
Sesim duvarlarda yankılanırken Gizem bir saniye daha bana baktı. Sonra Selin’in elini çekip pencereye doğru koştu.
İçeri giren adamlardan ilki bana doğru hamle yaptığı an elime geçen ilk şeyi, eski ve paslı bir sandalye ayağını, savurdum.
“Lanet olsun—!”
Adam sendeleyip geri düşerken diğer ikisi üzerime yürüdü.
Arkamdan pencerenin açılma sesi gelmişti.
Gitmişlerdi.
Gitmek zorundaydılar.
Bir yumruk yüzümün sol tarafına sertçe çarptı. Başım yana savrulurken ağzımda demir tadı hissettim.
Ama düşmedim.
Düşersem biterdi.
Karşımdaki adama bakıp kanı elimin tersiyle sildim.
“Hepsi bu mu?” dedim alayla.
Adam sinirle üstüme yürüdü.
Tam o anda dışarıdan bir fren sesi duyuldu.
Keskin.
Ani.
Sonra bağırışlar…
Adamlar bir an duraksadı.
Ben de.
Dışarıdan tanıdık bir ses yankılandı.
“Ona dokunanın elini kırarım!”
Kalbim bir an durdu sanki.
O sesi tanıyordum.
Çok iyi tanıyordum.
Kapının önündeki adamlar birbirine bakarken ben istemsizce fısıldadım:
“Yok artık…”
Bir saniye sonra kapıdan içeri giren kişiyle gerçekten nefesim kesildi.
Tozun, kaosun ve öfkenin tam ortasında durmuştu.
Gözleri doğrudan beni buldu.
Ve o bakış…
Yıllardır değişmemişti.
Ve kabul ediyorum ki…
Şu an karşımda duran Milas’tı.
Ya da…
O oydu işte.
O gün “Gidin,” diyen, yanımızda duran, hatta A101’de bile beni takip eden adamdı. Sevmediğimi söyleyip aslında hâlâ sevdiğim, bunu kabullendiğim adamdı.
Selin’in sesi dışarıdan yankılandı.
“Ben size dedim, bizim manyak geri gelir diye!”
Gizem ise nefes nefese bağırıyordu:
“Geç kaldı, salak!”
Karşımda duran adam dudak kenarıyla hafifçe gülüp sadece şunu söyledi:
“Bensiz başlamışsınız.”
Bir anlığına zaman gerçekten durmuş gibiydi.
Toz havada asılı kalmış, nefesler yarım kalmıştı.
Karşımda duruyordu.
Yıllardır yoktu. Ta ki düne kadar… Onu yıllardır görmemiştim ama şimdi, şu son iki gündür karşıma çıkıp duruyordu. Buruk bir tebessümle onu izledim.
Yıllardır sadece adı geçince susulan, herkesin başka bir şey anlattığı ama kimsenin tam anlatamadığı o kişi…
Ve şimdi buradaydı.
Kaşımın kenarından akan kana rağmen gözlerimi ondan ayıramıyordum.
“Sen…” diyebildim sadece.
Dudak kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Ben.”
Selin dışarıdan hâlâ bağırıyordu.
“Yemin ederim girişini ayrı döveceğim, şu havalara bak!”
Gizem ise pencerenin oradan içeri yarı girmiş hâlde sinirle bakıyordu.
“Romantik bakışmayı sonra yapın, hâlâ ölme ihtimalimiz var!”
Bu cümleyle gerçeklik geri geldi.
Karşımdaki adam gözlerini benden ayırmadan ceketini çıkarıp kenara attı.
“Konuşmayı sonra yaparız.”
Önündeki adama baktı.
“Önce şu gereksiz kalabalığı temizleyelim.”
Adamlardan biri sinirle üzerine yürüdü.
O tek hamlede onu yere serdi.
Ben istemsizce kısa bir kahkaha attım.
“Gösterişi hiç bırakmamışsın,” dedim gülerek. “Geçen gün gibisin!”
Bir diğerini ben savurdum.
“Sen de baş belası olmayı.”
Bir anlığına o gün gibiydi.
Ama tam o anda içeri giren son adam elindeki silahı kaldırdı.
Her şey yavaşladı.
Gizem’in çığlığı…
Selin’in, “Hayır!” diye bağırışı…
Gökçe’nin kızları korumaya çalışması…
Benim donup kalışım.
Ve onun bana bakışı.
Hiç düşünmedi.
Bir saniye bile.
Sadece bana doğru döndü ve kendisini önüme attı.
Tetiğin sesi duyuldu.
Her şey bir anda olmuştu.
Milas’ın bana dönen bakışını, yüzündeki ifadeyi, bir de bana doğru attığı o ani adımı hatırlıyorum. Ne olduğunu anlamaya fırsatım bile olmamıştı. Bir saniye önce karşımdaydı, sonraki saniye ise kendisini önüme atmıştı.
“MİLAS!”
Sesim boğazımdan nasıl çıktı, bilmiyorum.
Dizlerimin bağı çözülürken Milas’ın bedeni geriye doğru sendeledi. Gözlerim gözlerine kilitlenmişti. Sanki birazdan bana bakıp o alaycı gülümsemesiyle bir şey söyleyecek, sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı.
Ama gülümsemedi.
Yere doğru düşerken ellerimi uzattım. Onu tutabileceğimi düşündüm. Sanki biraz daha hızlı davranırsam, sanki ona yetişebilirsem hiçbir şey olmamış gibi her şeyi düzeltebilirdim.
Kollarım bedenini yakaladığında kendi dengemi de kaybettim. Dizlerim yere çarptı ama umurumda bile değildi. Milas’ın ağırlığı kollarıma düşmüştü.
“Milas…”
Sesim çıkmadı.
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Az önce bana bakan gözleri şimdi gözlerimin önündeydi. Ellerim titriyordu. Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyordum.
“Milas, bana bak.”
Cevap vermedi.
“Milas Tugay Çevik, bana bak dedim!”
Sesim bu kez daha yüksek çıkmıştı. Sanki ona kızarsam beni duyacak, sanki emir verirsem gözlerini açacaktı.
Bir elimle ona tutunurken diğerini yüzüne götürdüm.
“Ne yaptın sen?” diye fısıldadım. “Sen ne yaptın?”
Gözlerim dolmuştu ama ağladığımı bile fark etmiyordum. Onu kaybetme ihtimali zihnime sığmıyordu. Daha doğrusu, zihnim bunu kabul etmeyi reddediyordu.
Beni korumak için önüme geçmişti.
Milas, kendisini değil, beni düşünmüştü.
Bunca zamandır birbirimize söylediklerimiz, sakladıklarımız, aramıza koyduğumuz mesafeler… Hepsi bir anda anlamını yitirmişti.
“Bana bunu yapamazsın,” dedim, sesim titreyerek. “Duyuyor musun beni? Bana bunu yapamazsın, Milas!”
Arkamızdan birilerinin bağırdığını duydum. Ayak sesleri, panik dolu sesler, birilerinin adımı haykırması…
Hiçbirine dönüp bakmadım.
Kollarımdaki adama bakıyordum yalnızca.
Az önce benim için önüne geçtiği o kurşunun ardından, şimdi onu kollarımda tutmaya çalışıyordum. Sanki biraz gevşetsem elimden kayıp gidecekti.
Başımı ona doğru eğdim.
“Ne olur…” diye fısıldadım. “Ne olur, gözlerini aç.”
Cevap yoktu.
Milas’ın elini tuttum. Parmaklarım onun elinin çevresine kapandı; sanki bu kadarcık temasla onu burada tutabilirmişim gibi.
“Beni duyuyorsan…” Yutkundum. “Lütfen, beni bırakma.”
Ve ilk kez, ona söylemekten kaçtığım her şeyin artık ne kadar önemsiz olduğunu anladım.
Çünkü ben daha ona anlatacaklarımı bitirmemiştim.
Milas’la işimiz bitmemişti.
Bölüm etkileşimi
