32. bölüm / 41
Emanet İhanetlerBölüm 32
Bölümler 41Şu an: Bölüm 32
- 1 1. Bölüm/ Geri Dönüş1.448 kelime
- 2 2. Bölüm/ İlk Tohum1.248 kelime
- 3 3. Bölüm/ Masaya Düşen Kıvılcım1.888 kelime
- 4 4. Bölüm/ Eve Dönmek1.460 kelime
- 5 5. Bölüm/ Geçmişten Biri1.039 kelime
- 6 6. Bölüm/ Yeni Planlar1.318 kelime
- 7 7. Bölüm/ Asıl Hedef659 kelime
- 8 8. Bölüm/ Kurucu1.068 kelime
- 9 9. Bölüm/ Güvenli liman: Gaye1.224 kelime
- 10 10. Bölüm/ Hangi Taraf1.326 kelime
- 11 11. Bölüm/ Eski Dost854 kelime
- 12 12. Bölüm/ Güvenmek1.142 kelime
- 13 13.Bölüm/ Kötü590 kelime
- 14 14. Bölüm/ İlk Kurşun1.430 kelime
- 15 15. Bölüm/ Karmakarışık1.393 kelime
- 16 16. Bölüm/ Tekrar Tekrar Tanışmalar1.275 kelime
- 17 17.Bölüm899 kelime
- 18 18.Bölüm/ Darbe857 kelime
- 19 19.Bölüm/ Savva1.029 kelime
- 20 20.Bölüm/ Bilinmez Yalanlar1.273 kelime
- 21 21.Bölüm/Yeni Adımlar939 kelime
- 22 22.Bölüm816 kelime
- 23 23.Bölüm/ Rüzgârlı Havalar895 kelime
- 24 Bölüm 24/ Kayıp786 kelime
- 25 Bölüm 251.437 kelime
- 26 Bölüm 26698 kelime
- 27 Bölüm 271.251 kelime
- 28 28.Bölüm647 kelime
- 29 29.Bölüm753 kelime
- 30 Bölüm 30884 kelime
- 31 Bölüm 31810 kelime
- 32 Bölüm 321.337 kelime · Okuduğun bölüm
- 33 Bölüm 331.014 kelime
- 34 Bölüm 341.098 kelime
- 35 Bölüm 351.088 kelime
- 36 Bölüm 361.365 kelime
- 37 Bölüm 371.376 kelime
- 38 Bölüm 38840 kelime
- 39 Bölüm 39734 kelime
- 40 -Bölüm 40-1.435 kelime
- 41 Yazardan;144 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Uyandığımda yataktaydım. Dışarıdan Uygar'ın sesi geliyordu. Konuşma sesleri kesilince odanın kapısı açıldı.
"Ne zaman uyandın?"
"Az önce. Bir şey mi oldu?"
"Miraç'ın babası kapının önünde, seni almaya gelmiş."
"Beni onlara mı vereceksin?"
Hissettiğim duygu korku değildi. Endişeliydim elbette ama bu his daha farklıydı. Dikkatle Uygar'a bakıyordum.
"Kimseye vermeyeceğim."
Yanıma gelip yine beni kucakladı.
"Daha güvenli bir yere geçeceğiz."
Odadan çıkıp uzun koridora girdik. Gittiğimiz yer ofisinin yoluydu. Çalışma odasına girdiğimizde bir düğmeye bastı. Kapının kitlemeye sesiyi tüm odayı doldurdu.
Cebinden çıkarttığı küçük kumandanın ortadaki tek düğmesine dokunduğunda karşı duvar ikiye ayrıldı. Ben etrafa göz gezdirirken gizli bölmeye girmiştik bile. Yine uzun bir koridordan geçiyorduk. Sonuna geldiğimizde bir asansöre binip aşağı indik. Gördüğüm manzarayla gözlerim büyüdü. Burası en az yukarıdaki ev kadar büyüktü.
"Burada kimse seni bulamaz."
Başımı sallayarak onayladım.
"Senin başın belaya girmez değil mi?"
Beni kucağından indirip kanepeye bıraktı.
"Girmez."
Sanırım bir-iki saat olmuştu. Buradan hiçbir ses duyulmuyordu. Duvarlardan tutuna tutuna tuvaleti aradım.
Yine yavaş yavaş yerime dönerken yorulup kendimi yere bıraktım. Ayaklarımı uzatıp başımı duvara yasladım. Yorgun hissediyordum. Yaklaşan adım sesleriyle bakışlarımı girişe çevirdim. Uygar beni bıraktığı yerde göremeyince kaşlarını çatmıştı. Gülümseyip sağlam olan elimi havaya kaldırdım.
"Buradayım."
"Ne yapıyorsun orada, düştün mü yoksa?"
Sesi endişeli çıkmıştı. Hızlı adımlarla yanıma geldi.
"Bir şey olmadı merak etme."
Yanıma oturup o da ayaklarını uzattı.
"Gittiler mi?"
"Evet."
Karşı duvarı izliyorduk. Beynim artık durmuş gibiydi. Nasıl davranmam gerektiğini ya da ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Bazı anlarda buradan gitmem gerek, diye geçiriyordum içimden. Hepsi bu kadar. Üstelik nereye gideceğimi de bilmiyordum.
"Telefonum sende mi?"
"Evet. Yukarıda."
"Gerçi gerek yok," başımı Uygar'a çevirdim. "Savvayla konuşmam lazım."
"Tamam."
"Ne zamandır birbiriniz tanıyorsunuz?"
Uygar sıkıntıyla nefesini dışarı verdi.
"Aradağım kişi sendin, beni sen kurtardın. Değil mi?"
Yine cevap vermedi.
"Sanırım vicdanını böyle rahatlatıyorsun sende."
Sanki onunla değil de duvarla konuşuyordum.
"Bugün doktor gelecekti, iptal etmek zorunda kaldım. Bir süre eve kimse gelmese daha iyi olur."
"Anladım."
"Ağrın var mı?"
"Evet."
"Çok mu?"
"Çok."
Oturduğu yerden kalkıp beni de kaldırdı. Beni kanepeye bıraktıktan sonra diğer odaya ilerledi. Gözlerimi kapatıp battaniyeyi üzerime çektim. Uyumak istiyordum hep uyumak sürekli uyumak.
"İlaç getirdim."
Gözlerimi açmadım, ilacı da içmedim.
Korkuyla gözümü açtım. Uygar yanımda duruyordu, bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordum. Rüyamda Ekin'i gördüm, yine kanlar içindeydi. Yanına yaklaşmamı istemiyordu.
"Sayıklıyordun o yüzden uyandırdım."
Derin derin nefes alırken sakinleşmeye çalıştım.
"Kötü bir şey gördün galiba."
Konuşmadım.
"Neyse uyandığın iyi oldu, yaralarına pansuman yapmamız gerek."
Başımı sallayıp kolumdaki bandajı çıkarmaya başladım. Kolumdaki sadece sıyrıktı ama bacağım iyi durumda değildi. Uygar yanıma oturup yaraya pansuman yapmaya başladı. Acıyordu ama belli etmemeye çalıştım.
"Çok acıyor mu?"
"Hayır."
Kolumun pansumanı bitince sıra bacağıma gelmişti. Eşofmanı olabildiğince yukarı çektim.
"Benim üzerimi kim değiştirdi?" Birden aklıma gelmişti.
"Hemşire."
Başımı tamam anlamında salladım.
"Bu biraz acıyabilir."
Bandajını Uygar çıkarıyordu. Pansumana başlar başlamaz acıyla inledim. Yanıyor gibiydi. Uygar ara ara üflese de etkisini hemen geçiyordu. Sonunda gazlı bezi yaranın üzerine koyduğunda başımı geriye attım. Eli hâlâ bacağımdaydı.
"Ne kadar çok dövmen var."
Başımı hafifçe kaldırdığımda bacağımdaki dövmeme baktığını gördüğüm. Renkli olan ilk dövmemdi. Üst bacağıma sarmaşık dolanmış gibiydi. Kırmızı küçük çiçeklerle dikenler vardı. O zamanlar çok beğeniyordum.
"Seviyorum."
Elini dövmeme götürüp incelemeye başladı.
"Çok güzel."
O dövmemi hayranlıkla incelerken ben de onu izliyordum.
"Çok beğendiysen sen de yaptır bir tane."
Dudakları yukarı kıvrılırken başını kaldırıp bana baktı.
"Değil mi? Bana da çok yakışır."
Gülümseyerek başımı salladım. "Yakışır tabi."
Bacağımın bandajını da sardıktan sonra pansuman eşyalarını toplayıp gitti.
Uykumu almıştım biraz daha dinçtim.
"Akşam yemeği için istediğin bir şey var mı?"
"Sen mi yapacaksın?"
"Yapabileceğim bir şey olursa.."
"Fark etmez."
"Ben bir mutfağa bakayım o zaman."
Ayağa kalkmaya yeltendim.
"Nereye?"
"Yanında bekleyeceğim, sıkılıyorum tek başıma."
Beni kucağına aldıktan sonra mutfağa gittik.
Fırındaki yemeğin kokusu etrafa yayılmıştı. Uygar bulduğu eti, tavuğu, patatesi karıştırıp fırına atmıştı. En iyi yaptığı yemek buymuş, öyle söyledi.
Önüme koyduğu meyve suyundan bir yudum aldım. O da çayını içiyordu.
"Savvayla ne zaman tanıştınız?"
Arkasına yaslanırken düşünüyor gibi davranıyordu.
"Fırat'ın yanında görmüştüm, sanırım beş yıl önceydi. Peşine adam taktım ama yakalamıştı. O gün tanıştık, kim olduğumu anlattım. Eğer senin burada bir ihtiyacın olursa yardımcı olabileceğimi söyledim.." Küçük bir kıkırtı çıktı ağzından.
"O da buna gerek olmaycağını söyledi ama iyi ki de numaramı vermiş. O numara sadece sende var."
"Yani beni tanıyor muydun?"
"İsmen."
"Sağ ol."
"Gerek yok, borcumu ödediğimi düşün."
"Peki."
Sandalyeden kalkıp yemeği fırından çıkardı. Masayı da hazırlamıştı.
"Bizimkiler ne yapıyorlar biliyor musun?"
"Dedene yine yurt dışına çıktığını söylemişler, sen öyle demişsin."
"İyi bari."
Duvardaki saate bakıyordum. Zaman hem yavaş hem hızlı akıyordu. Bir haftadır bu yerde kalıyordum. Bazı günler Uygar'ı hiç görmedim. Yemeklerimi çalışanları getiriyordu. Geldiği günlerde de işiyle ilgileniyordu. Ben de daha iyiyim kolumu kullanabiliyordum bacağımın üzerine de yavaş yavaş basıyordum.
Kapıdan ses gelince yemeğin geldiğini anlamıştım. Gözümü saatten ayırmadan, "Mutfağa bırakabilirsiniz."
"Hâlâ tam iyileşmedin. Yemeğini ye ilaçlarını iç."
"Sen miydin? Diğerleri sandım."
Uygar elindeki tepsiyi masaya bırakıp karşıma oturdu.
"Nasıl hissediyorsun?"
"Toparladım. Bir iki güne kendi evime geçerim."
"Bu nereden çıktı şimdi?"
"Sürekli burada kalacak değilim."
"En azından ortalık sakinleşinceye kadar kalmak zorundasın."
"Ben sekiz yıl boyunca hiç sakinleşemedim. Onlar da sakinleşmeyecek."
"Hayır."
"Ne hayır?"
"Gidemezsin."
Rahatsızca hareketlendim.
"Artık burada kalmak istemiyorum. On gündür güneş ışığı görmedim, ne zaman sabah ne zaman akşam onu bile şu aptal saatten anlıyorum."
"Güneş ışığı görmen canından daha mı önemli?"
Ayağa kalktım, "Çıkar beni buradan!"
"Zümra inan zamanı değil."
"Sen benim dediklerimi duymuyor musun? Kimseden korkmuyorum anladın mı? Hiçbirinden. Şimdi beni buradan çıkar."
Birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra ayağa kalkıp yürümeye başladı arkasından da ben.
Nihayet kendimi bahçeye attığımda temiz havayı içime çektim. Orada kafayı yemek üzereydim.
"Telefonum nerede?"
İçeri girip hemen geri döndü. Telefonu uzatırken suratı beş karıştı. Numaramdan beni bulabilir diye telefonu açmıyorduk ama şu an o bile önemli değildi. Gelen aramaları mesajları görmezden gelip Savva'yı aradım.
"Zümra!"
Sesi endişeliydi.
"Benim, iyiyim merak etme."
"Neredesin sen?"
"Üç numaranın yanında." Gözlerimi Uygar'a çevirmiştim. Elleri cebinde bekliyordu.
"Seni her yerde aradık. Öldüğünü bile düşündüm."
"Dediğim gibi bir şeyim yok, yarın sabah buluşalım."
"Dışarı çıkman güvenli değil."
"Bir şey olmayacak, kapatıyorum şimdi."
Hava soğuktu ama bu bile iyi hissettiriyordu.
Sandalyelere doğru yürürken Uygar'a döndüm.
"Sigara istiyorum."
O cebinden telefonunu çıkarırken ben de yavaşça oturdum. Karşıma da o oturdu.
"Biraz söz dinlesen hiç fena olmaz."
"Bir haftadır dinliyorum ya, yetmez mi?"
"İyiliğin için söylüyorum."
Oflayıp bakışlarımı ondan çektim.
Yanımıza biri yaklaştığında Uygar ayağa kalktı. Gelen adamın elindeki poşeti alıp içinden bir paket sigara çıkardı. Paketi de açtıktan sonra bana uzattı. İçinden bir tane alıp dudaklarıma götürdüm. Cebinden çıkarttığı çakmağı da elime tutuşturduktan sonra yerine geçip oturdu. Uzun zamandır içmiyordum. Hissettiğim gerginlik belki de bundandır. Sigaradan uzun bir nefes çekip içime gönderdim.
"Uykun var mı?"
Uygar'ın devamında ne isteyeceğimi bilmediği için temkinli davrandığını biliyordum.
"Neden?"
"Ekin'i görmek istiyorum."
"Sonra."
"Sormadım, görmeye gideceğim."
"İyi, ben gelmiyorum."
"Gelmezsen gelme."
Bir hışımla ayağa kalktım. "Arabam nerede benim?"
"Burada değil."
Uygar'ın da sinirlenmeye başladığının farkındaydım.
"Kendi arabanı ver o zaman."
"Dalga mı geçiyorsun benimle?"
İkimizde birbirimize sert sert bakıyorduk. Sonunda gözlerimi çekip, yürümeye başladım. Kendimce hızlı gidiyordum. Bahçenin o büyük kapısının önüne gelip kapıyı açacağım sırada Uygar önüme geçti.
"Çekil."
Ne konuşuyordu ne de çekiliyordu.
"ÇEKİL!"
Yine tepki vermeden duruyordu. Sinirle ittirmeye çalıştım.
"Aptal mısın? Gideceğim diyorum."
"Tamam birlikte gidelim, yalnız gitme."
Gidelim lafını duyunca sakinleşip kenara çekildim.
Geleli yarım saat belki de bir saat olmuştur ama cesaret edip arabadan inemiyordum. Sanki eğer Ekin'i öyle görürsem benden sonsuza dek gidecekti. Son bir cesaret elim kapıya gittiğinde yine arabadan inemedim.
"Bundan sonra ne yapacağım ben?"
Ağlayacak gibiydim.
"Her zaman ne istersen onu yapmıyor musun?"
"Canım yanıyor."
Karşılık vermedi. Gözyaşlarım akmaya başladı.
Saat gecenin bilmem kaçı. Ortalıkta hiç kimse yok. İkimizde arabada oturmuş karanlığı izliyoruz. Ağlamaktan gözlerim yanmaya başlamıştı. Başımı yana çevirip Uygar'a baktım. Başını koltuğa yaslamıştı ve gözleri kapalıydı. Beni koruyordu, beni tanımıyorken bile korumaya çalışmıştı. Vicdan azabıyla yaşıyordu. Özellikle beni gördükçe o duyguyu bastıramıyordu.
"Uygar."
Gözlerini açıp bana döndü.
"Efendim?"
"Sen, uğruna binlerce kez ölünecek birisin."
Askıda bekleyen gözyaşlarım tekrar akmaya başladı. Hâlâ birbirimize bakarken Uygar yaklaşıp gözyaşlarımı sildi. Ağlamam daha da artınca Uygar'a sarıldım. Elleri hemen saçlarıma gitti, beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Geçecek, hepsi geçecek."
Uygar bunu gerçekten inanarak mı söylemişti bilmiyorum. Eğer tahmin yürütecek olursam, hayır buna o da inanmıyordu. Geçmeyecekti.
Bölüm etkileşimi
