Emanet İhanetler kitap kapağı

14. bölüm / 41

Emanet İhanetler

14. Bölüm/ İlk Kurşun

Vaveyla Yazarı: e s

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: 14. Bölüm/ İlk Kurşun

Tüm gece uyuyamadım. Savva'nın mesajından sonra kafama doluşan onlarca düşünceyle mücadele ettim. Tekrar Savva'yı da arayamadım, nedense öğreneceğim şeyi ertelemek istedim. Bir süre daha kaçabilmek. Bu kez öğreneceğim şeyin beni alt üst edebilecek güçte olduğunu hissettim. Ben hayatımda ikinci kez böyle hissediyordum. Bu o hisle aynıydı.

Arabayı durdurup telefonu elime aldım. Saat 07.36
Savva ve Milan birazdan gelecekti. Buluşmak için oldukça uzak bir yeri seçmiştik. Yine bir uçurumun kenarı.
Arabanın içinde nefesim daralınca dışarı çıktım. Serin hava yüzümü yalayıp geçerken saçlarım da rüzgârla uçuşuyordu. Biraz yürüyüp uçuruma yaklaştım. Aşağı bakmaya başladım. Buradan atlasam paramparça olurdum. Hâlâ aşağı bakarken araba sesiyle arkama döndüm. Gelmişlerdi. Gözlerimi kapatıp temiz havayı içime çektim ve Savvayla Milan'ın yanına doğru yürüdüm. Onlardan arabadan inmiş bana doğru geliyordu.

"Günaydın."

Milan karşılık olarak günaydın derken Savva başıyla selam verdi.

İkisininde canının sıkkın olduğu çok belliydi. Endişem tamamiyle gün yüzüne çıkmadan konuşmayı başlattım.

"Sorun nedir?"

Milan bakışlarını Savva'ya çevirince ben de ona döndüm.

"Senin adam konusunda yanıldık."

Benim adam..

İçimde iğne ucu kadar açılan kara deliğin saniye saniye büyüdüğünü hissediyordum.

"Benim adam.."

Cümlemi tamamlayamadım çünkü devamı yoktu.

"Nasıl yanıldık?"

Savva kaşlarını çattı.

"İhanet etmiş bize. Biz işleri batırdık sanarken malları kendine kaçırmış."

Kalbimdeki endişe ve hayal kırıklığını yok sayıp beynime fışkıran sinirle konuştum.

"Ne saçmalıyorsun lan sen!"

Sinirle Savva'nın karşısına geçtim.

"Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin, kimden bahsettiğini farkında mısın?"

Savva duvar gibi bakıyordu. Ceketinin yakasından tutup kendime çektim.

"Sana diyorum! Ne dediğini farkında mısın? Kanıt istiyorum. Var mı elinde kanıtın?"

Milan elindeki dosyayı biraz yukarı kaldırıp sallayınca iyice afalladım.

Savva ceketini tutan elimi tutup indirdi. Bunu yaparken hiçte nazik değildi.

"O p*ç bize ihanet etti."

Beynimde yankılanan tek kelime 'ihanet'ti. Başım patlayacak gibi zonkluyordu. Gözümün önünü net göremeyince anladım gözlerimin dolduğunu. Savva hâlâ bir şeyler anlatıyordu ama ben hiçbir şey duymuyordum. Bir adım geriye sendeleyince Milan hemen koluma girdi. Ben arabaya yaslanıp kendime gelmeye çalışırken Savva sinirle arkasını dönüp uçuruma doğru yürüdü.

Aradan kaç dakika geçti bilmiyorum ama kendime gelmiştim. Başımın ağrısını göz ardı edip Savva'ya döndüm.

"Kesin mi?"

"Kesin."

"Ne zamandan beri?"

"Şimdilik altı ay."

Başımı salladım. Altı ay öncesini düşündüm. Masanın silah deposunu patlatmıştık. Amacımız silahları da almaktı ama işler planladığımız gibi gitmemişti ve Ekin ve Savva adamlarıyla baskın yemişti. Evet bu altı ay öncesiydi ve elimizde patlayan en büyük işti. Aklıma öncesi de geldi. Bu kadar pahalıya mâl olmasa da kaçak tablolar. Kaçırdığımız tablolar sahte çıkmıştı. Bu masanın malları olmadığı için konunun üzerinde çok durmamıştık.

"Altı ay değil bir yıldan beri."

İkiside çatık kaşlarla bana bakıyordu. Savva iyice sinirlenirken kendi dilinde birkaç küfür savurdu. Milan şu an en sakin olanımızdı.

"Zümra şimdi ne yapacağız?"

Milan'ın sorusuyla Savva da bana döndü.

"Her ihanetin bir bedeli olur, kimden gelirse gelsin. Gerekeni yapacağız."

İçimdeki üzüntüyü göstermemeye çalışıyordum. Gözlerim yine dolmaya başlayınca başımı gökyüzüne kaldırıp gözlerimi kapattım.

"Bedelini ödeyecek kim olursa olsun."

~

Savva ve Milanla bundan sonrası için izleyeceğimiz yolu kararlaştırmaya çalıştık. Ortaya net bir şey koyamasakta kesin olan tek şey vardı. Ekin'i etkisiz hâle getirene kadar bizden olabildiğince uzak tutmak. Burada en büyük görev bana düşüyordu. Ekinle olan iş ortaklığımızı hemen bitirebildik. Peki ikimizin arasındaki bağ ne olacaktı? Ya ortada bağ diye bir şey yoksa ve ben yıllarca kandırıldıysam?

Kafamın dalgınlığıyla Uygar'ın yarış yerine gelmiştim. Bugün buluşacaktık ama bu saatte olmadığı kesin. Telefonu elime aldım.
Saat 10.43
Nerede buluşacağımıza karar vermemiştik. Burada buluşmak için haber vermem gerekiyordu. Uygar evinden buraya gelene kadar bende sakinleşirdim. Telefon uzun uzun çaldı ama açan olmadı. Bir kez daha aradım.
"Zümra?"

Konuşan kişi Uygar mıydı emin değildim çünkü ses çok boğuktu.

"Uygar Bey?"

"Efendim Zümra Hanım."

"Uykunuzu mu böldüm?"

"Evet."

Duraksadım. Yalandan da olsa hayır diyebilirdi.

"Kusura bakmayın, bu saate kalmayacağınızı düşündüm."

Karşıdan hışırtlı sesler geldi.

"Gece geç yattım Zümra Hanım. O yüzden bu saate kaldım."

"Anladım, tekrardan kusura bakmayın. Ben kaç gibi görüşürüz diye aramıştım da."

"Sizin için ne zaman uygunsa."

"Ben sizin yarış yerinize geldim. Burada bekliyorum."

Uygardan cevap gelmeyince tekrar konuştum.

"Duydunuz mu beni?"

"İçeri gel."

"Ne?"

"Ben de buradayım, içeri gel."

"Tamam."

Arabadan inip girişe doğru yürüdüm. Kapının önündeki korumalar ben yaklaşınca kapıları açtılar. Dış kapıyı geçtikten sonra karşıma bir kadın ve bir erkek daha çıktı. Kadın yanıma daha da yaklaşırken erkek birkaç adım geride kaldı.

"Üzerinizi aramam gerekiyor."

Bir şey demeden kollarımı yana doğru açtım.

"Çantanıza da bakmam gerek."

"Çantam boş değil, burada kalsın."

Kadın başını sallayıp çantayı aldı ve erkekle geldikleri yoldan geri gittiler. Bahçede tek başıma kalmıştım. Görünürde kimse yoktu. Etrafa göz gezdirdim. Nedense tam şu anda kameralardan izlendiğimi hissediyordum. Tam karşımdaki kameraya doğru yürüdüm. Sanki karşımda gerçekten bir çift göz varmış gibi dik dik kameraya baktım. Sonra da arkamı dönüp oturabileceğim bir yer aramaya başladım. Biraz daha ilerdeki sandalyelere doğru yürürken telefonum çalmaya başladı. Arayan annemdi. Konuşmak istemedim meşgule attım.

Serin hava saçlarımı uçuruyordu. Üşümek iyi hissettiyordu. Sandalyeye yaslanıp gözlerimi kapattım. Burası çok sessizdi, sakindi. Sessizlik artık beni eskisi gibi rahatsız etmiyordu aksine huzur veriyordu. Geldikten sonra hem en huzursuz hem de en huzurlu anımı şimdi yaşıyordum.

Arkamdan gelen adım sesleri durana kadar gözlerimi açmadım. Adımlar durdu. Karşımdaki sandalyelerden birisi çekildi. Oturuldu. Ben hâlâ gözlerimi açmak istemiyordum.

"Uyuyacaksan içeride yatak var."

İçimde rahatsız edilmenin huysuzluğu vardı.
Uygar'ın konuşmasıyla gözlerimi açtım. Üzerinde siyah tişört ve siyah eşofmanı vardı. Saçları dağınıktı. Yataktan kalktığı gibi gelmişti.

"Ben de gece geç yattım."

"Uykunu pek alamamış gibisin."

"Doğru pek alamadım."

"Bu kadar erken gelmene gerek yoktu."

"Birkaç işim daha var. Sonra size zaman kalmaz diye erken geldim."

"Anladım."

Konuşmayı daha da uzatmamak için konuya giriş yapmak istedim.

"Kaza hakkında soracaklarım var demiştiniz."

"Kahvaltı yaptınız mı?"

"Ne?"

"Ben yapmadım. Önce karnımı doyurmam gerekiyor."

"Konuşmamızın uzun süreceğini sanmıyorum."

Cevap vermeden sandalyeden kalktı. Elleri cebinde geldiği yere doğru yürürken peşinden gitmediğimi fark edince geriye dönüp başıyla gelmem için işaret verdi. Sıkıntıyla oflayıp peşinden gitmeye başladım.

Yürüdüğümüz yer geçen seferki gibi uzun koridorlardan değildi. Hatta normal evdi. Evin bahçeye çıkan kapısından içeri girdik. Belli etmeden etrafı süzdüm. Açık tonların hâkim olduğu oldukça büyük bir salonu vardı. Uygar yürümeye devam edince salona bakmayı bırakıp bende yürüdüm. Mutfağa girince bana döndü.

"İstediğin bir şey var mı?"

"Ben sadece bir kahve içsem yeterli olur."

Yüzünü buruşturup geri arkasını döndü. Buzdolabını açarken, "Ben çay içerim. Kahve yapmayı da bilmem. Çok istiyorsan kendin yap."

"Niye istediğin bir şey var mı diye soruyorsun o zaman?"

Domatesi tezgahın üzerine koyup tekrar buzdolabına dönerken bana baktı.

"Menemen yapacağım."

"Pek sevmem."

Biberleri de tezgaha koydu.

"İyi yapan olmamıştır."

Mutfağını incelerken "Belki de." dedim sadece.

Mutfağı da kocamandı. Üç tarafı da tezgahtı. Mutfağın ortasında yüksek bir yemek masası vardı.

"Otur, ayakta bekleme."

Bir şey demeden bir sandalye çekip oturdum. Birkaç dakika boyunca konuşmadan bıçağın sesini dinledim.

"Yardım edeyim mi?"

Arkasını dönmeden buzdolabını işaret etti.

"Yağı getir, biberleri ocağa koy."

Yerimden kalkarken, "Emredersin." deyince bana döndü.

"Kusura bakma, birilerinden bir şey rica etmeyeli uzun zaman oldu. Genelde yap derim yapılır."

Yağı alıp yanına gittim. Uygar hâlâ bana bakıyordu.

"Ben birileri değilim."

Başını sallayıp işine döndü, "Biliyorum."

Menemen hazır olana kadar konuşmadık. Sonunda hazır olunca ben yerime geçip oturdum. Uygar menemeni masaya koyduktan sonra çaylarımızı da doldurdu. Uzattığı ekmeği alıp ilk lokmayı ağzıma attım. Aç olmamdan mı bilmiyorum ama çok lezzetli gelmişti.

"Beğendin mi?"

"Evet, eline sağlık."

Tatmin olmuş bir şekilde başını sallayıp o da yemeye başladı.

Uygar tavanın sonunuda sıyırıp ağzına son lokmasını atarken ben çayımı yudumluyordum. Kalkıp tavayı tezgaha koydu. Boş bardağını da doldurup masaya oturdu.

"Daha iyi misin?"

Çayımdan aldığım yudumu yuttum.

"İyiyidim zaten."

Sabah olanlar bir bir aklımdan geçince gözlerim doldu. Uygar konuşmadan yüzüme bakıyordu. Çay bardağını alıp tezgaha koydu.

"Neden içmedin?"

"Çayın bitince içeri geç."

Mutfaktan çıkıp gitti. Önümdeki bardağı alıp tezgaha bıraktım. Bende içmedim.

Uygar salonda değildi. Bunu fırsat bilip etrafa bakınmaya başladım. Pek eşyası yoktu. Aklımdan çekmecelere bakmak geçsede yapmadım. En azından bu seferlik. Gözüm televizyonun yanındaki çevçeveye ilişince oraya yaklaştım. Fotoğrafta iki çocuk vardı. Birbirlerinin omuzlarına kollarını atmış kameraya gülerek bakıyorlardı. Abim ve Uygar.
Parmaklarımı abimin yüzünde gezdirdim. Yine gözlerim dolmuştu. Çerçeveyi yaklaştırıp abimin fotoğrafını öptüm.

"O fotoğraf sadece bende var."

Uygar'ın adım sesleri yakaşırken ben hâlâ fotoğrafa bakıyordum. Yanıma gelip o da fotoğrafa bakmaya başladı.

"Tarık benim tek dostumdu."

Kendimi toparlayıp çevçeveyi yerine koydum. Uygar'a döndüm. Üzerini değiştirmişti. Saçları düzenliydi. Gömlek ve pantolon giymişti. Az önceki hâlinden eser yoktu. Daha ciddi daha suratsızdı.

"Artık konuşalım mı?"

Başını sallıp koltuğa oturdu, bende karşısına.

"Hedefin ben olduğumu kim söyledi?"

"Bu bir şey değiştirir mi?"

"Neden inanayım?"

"Sana yalan söylemenin bana ne gibi yararı olur?"

"Sana değil. Neden bunu sana söyleyene inanayım?"

"Ailen biliyor."

Kaşlarını çatıp gözlerimin içine baktı.

"Ailen kan parası olarak bölgelerinizi masaya bıraktı."

Konuşmadan beni dinliyordu.

Sinirlerimi dizginlemeye çalıştım. Koltuğun ucuna doğru oturup işaret parmağımı Uygar'a uzattım.

"Sen hayatını abime borçlusun ve ben karşılık olarak o pislik içindeki bölgelerinizi değil, bunu yapanların canını istiyorum."

🤚🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

103okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.