FİNAL - 40

Vaveyla Yazarı: Ay Işığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: FİNAL - 40

Civan, konaktan çıktığında sanki sırtındaki o koca taş duvarları da orada bırakmıştı. Göğsü hızla kalkıp iniyor, damarlarındaki kan deli gibi çağlıyordu. Hayatında ilk kez bu kadar hafif, ilk kez bu kadar ne yaptığını bilir haldeydi. Arabayı mahallenin o dar, tozlu sokaklarına öylesine bir kararlılıkla sürdü ki, motorun sesi sokak aralarında yankılandı.
Evin önüne geldiğinde arabadan indi, kapıyı bile kapatmadı. Merdivenleri bir solukta çıktı ve kapıyı yumrukladı.
Kapı açıldı. Neriman ana ve Saadet nene karşılarında omuzlarından ağalık yükünü atmış, gözlerinde yangınlar açmış Civan’ı görünce kelimelerini yuttular. Civan içeriye, koridorun sonundaki o loş odaya baktı. Leyla, elinde dikiş diktiği kumaşla kapı sesine gelmiş, öylece duruyordu.
Civan tek bir kelime bile etmedi. Leyla’nın yanına gitti, onun o titreyen, ürkek elini kavradı.
“Civan, ne yapıyorsun?” diye fısıldadı Leyla, gözleri korkuyla büyüyerek. “Annem, nenem bakıyor…”
“Baksınlar Leyla,” dedi Civan. Sesi o kadar derinden, o kadar tok geliyordu ki, Leyla’nın içindeki bütün şüpheleri tek bir hamlede sildi. “Sadece onlar değil, bütün dünya baksın artık.”
Leyla’yı elinden tuttuğu gibi koridordan çıkardı, merdivenlerden aşağı indirdi. Neriman ana ve Saadet nene de şaşkınlıkla arkalarından sokağa fırladı. Akşamüstünün o solgun sarı ışığı mahallenin üzerine çökerken, Civan Leyla’yı sokağın tam ortasına, herkesin görebileceği o meydana çıkardı.
Mahalleli pencerelerden başını uzatıyor, bakkal kapının önüne çıkıyor, kahvedekiler yavaş yavaş toplanıyordu. Herkes Haşmet Ağa’nın oğlunun elini sımsıkı tuttuğu o mahalle kızına bakıyordu. Leyla utanarak, korkarak elini çekmeye çalıştı ama Civan izin vermedi. Parmaklarını Leyla’nın parmaklarının arasına öyle bir kenetledi ki, sanki etle tırnak gibi oldular.
Civan derin bir nefes aldı. Başını kaldırdı ve o koca şehri, o dar sokakları susturacak bir sesle haykırdı:
“Duyun!” diye bağırdı Civan. Sesi sokak duvarlarına çarptı, pencereleri titretti. “Herkes duysun! Bu sokak da duysun, o arkamda bıraktığım koca konak da duysun! Ben bu kadını seviyorum! Leyla benim nefesim, benim canım, benim eşim olacak!”
Mahallede ölümcül bir sessizlik oldu. Kimse tek bir kelime edemedi. Leyla’nın gözlerinden yaşlar boşanırken, göğsündeki o korku duvarları Civan’ın bu feryadıyla un ufak oldu. Civan arkasına, sağından solundan geçen insanlara baktı, gözlerindeki o deli tutkuyla sesini daha da yükseltti, bütün şehre meydan okur gibi haykırdı:
“Ağalığınız da, kurallarınız da, o parıltılı yalanlarınız da sizin olsun! Ben Leyla’sız bir hayatı da, o altın kafesleri de yakıp yıktım! Biz evleniyoruz! Bu kadının saçının tek bir teline göz koyanın, ona laf edenin karşısında bundan sonra beni bulur!”
O an Civan’ın gözlerindeki tutku, Leyla’ya bakışındaki o derin, amansız aşk o kadar çıplak ve o kadar güçlüydü ki, mahalleli ilk kez bir ağanın bir kadının önünde bu denli eğildiğine, onu başının tacı ettiğine şahit oluyordu. Civan haykırmayı bitirdiğinde, döndü ve Leyla’nın yüzünü iki elinin arasına aldı. Elinin boğumlarındaki o taze kan, Leyla’nın yanağına bulaştı ama bu kez o kan bir kavganın değil, birbirleri için her şeyi göze aldıklarının nişanesiydi.
“Bitti sevgilim…” diye fısıldadı Civan, alnını Leyla’nın alnına dayayarak. Sesi sadece ikisinin duyabileceği bir titremeyle doluydu artık. “Seni o karanlıkta bırakmayacağım dedim. Bak, herkes duydu. Artık sadece sen ve ben varız.”
Leyla hıçkırarak Civan’ın boynuna sarıldı. Bütün mahallenin, bütün o koca şehrin gözü önünde, iki yaralı ruh birbirine mühürlendi. O altın kafes sadece kırılmamış, küle dönmüştü. Kuşlar artık kendi gökyüzündeydi.
Konağın o asırlık, soğuk taş duvarları arasında örülen yalanlar ve hırslar kökünden sarsılıp yıkılırken, şehir daha önce hiç tanık olmadığı bir büyük uyanışa sahne oluyordu. Civan Ağa, elinden tutup mahallenin o tozlu sokaklarından çıkardığı Leyla ile sadece kendi kaderini değiştirmemiş; paranın, aşiret kurallarının ve sahte ihtişamın satın alamayacağı bir hakikati tüm şehre ilan etmişti. O fırtınalı günün ardından, Civan hiç zaman kaybetmedi. Resmi işlemler tamamlandı, nikah tarihi alındı. Civan, Leyla’ya layık, onun saflığını ve duruluğunu gölgelemeyecek ama aynı zamanda tüm şehre meydan okuyuşunun bir nişanesi olacak, deniz kenarında koca bir lüks mekan tuttu.
O akşam, mekanın kapıları açıldığında içeride bambaşka bir atmosfer vardı. Genelde bu tarz köklü ailelerin düğünleri kasvetli, ağır protokol kurallarıyla örülü ve sahte gülümsemelerin gölgesinde geçerdi. Fakat bu kez farklıydı. Tüm şehir oradaydı. Esnafından en üst düzey bürokratına, eski aşiret reislerinden mahallenin fukara gençlerine kadar herkes o büyük salonda yerini almıştı. Kulaktan kulağa fısıltılar yayılıyordu; insanlar kınamak, ayıplamak ya da bir skandalı izlemek için gelmemişlerdi. Civan’ın mahalle meydanındaki o meşhur haykırışı, dilden dile bir destan gibi yayılmıştı. Şehir, paradan, şöhretten ve dayatılan tüm o unvanlardan öte, tırnaklarla kazınarak kazanılmış gerçek bir aşka şahitlik etmek için nefesini tutmuş bekliyordu.

Salondaki loş ışıkların, şık masaların ve şehrin esintisinin uzağında, mekanın en kuytu köşesindeki barda tek başına oturan biri vardı: Miran. Elindeki kadehi sıkan parmakları titriyordu. Dudaklarının kenarında, her zaman taşıdığı o kibirli, sinsi gülümsemenin yerinde şimdi buz gibi bir donukluk vardı.
Miran bu gece buraya gelirken içten içe büyük bir zafer kazanacağını umuyordu. Kurduğu sinsi planın, o gece arabada çektiği kirli fotoğrafların ve Berfin’e gönderdiği ses kaydının Civan’ı tamamen bitireceğini sanmıştı. Şehrin ileri gelenlerinin Civan’ı kınayacağını, Haşmet Ağa’nın oğlunu bir hizmetçi parçası için aşireti rezil etmekle suçlayacağını, arkalarından lanetler okuyacağını düşünmüştü. Toplumun o acımasız ahlak duvarlarının Leyla ile Civan’ı ezeceğini hayal ederek keyifle kadehini kaldırmayı bekliyordu.
Ama tam tersi olmuştu.
Miran, salondaki masaların arasından yükselen konuşmalara kulak kabarttıkça içindeki o sinsi memnuniyet yerini kor gibi bir kıskançlığa ve çaresizliğe bıraktı. Yan masadaki yaşlı bir aşiret reisi, yanındakine bakıp hayranlıkla başını sallıyordu: “Helal olsun Haşmet’in oğluna. Biz buralarda yıllardır mal mülk için, şan şöhret için kalbimizi gömdük toprağa. Çocuk çıktı, hepimizin yerine ceketini fırlattı, sevdasının arkasında durdu. Asıl erkeklik, asıl ağalık budur.”
Bir başka tarafta şehrin tanınmış kadınları, Leyla’nın o asil, hiçbir gösterişe ihtiyaç duymayan duruşunu övüyordu. Miran duyduğu her kelimeyle biraz daha küçüldüğünü hissetti. Civan rezil olmamıştı; aksine, bu şehirde hiç kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaparak herkesin saygısını ve hayranlığını kazanmıştı. İnsanların gözünde bir suçlu değil, bir kahraman, gurur duyulan bir sevda adamıydı. Miran, kurduğu o sinsi tuzağın aslında Civan ile Leyla’yı birbirine daha da kenetlemekten, onların aşkını kutsamaktan başka bir işe yaramadığını anladığı an kalbine kara bir saplantı oturdu. Kendi kazdığı kuyuya kendi ruhu düşmüştü. Elindeki kadehi masaya sertçe bıraktı; içtiği hiçbir şey, içindeki o mağlubiyet yangınını söndürmeye yetmiyordu.
Konağın o büyük patlamasından sonra nişanı atan, yüzüğü fırlatan ve her şeyi kamyonetlerle geri gönderen Berfin ise kendi lüks odasında kapkara bir yalnızlığın içine gömülmüştü. O, Civan’ın hayatını mahvettiğini, o ses kaydıyla konağın ortasına bıraktığı bombanın herkesi kül ettiğini düşünerek kendi çapında bir zafer sarhoşluğu yaşamıştı ilk günlerde. Leyla’nın layığını bulduğunu, Civan’ın el âleme rezil rüsva olarak evinde hapis kalacağını sanıyordu.
Ancak düğün gecesi yaklaştıkça ve şehirden gelen haberler odasının duvarlarını aştıkça, Berfin’in o kibirli dünyası başına yıkılmaya başladı. Telefonuna gelen mesajlar, sosyal medyadaki paylaşımlar ve çevresindeki insanların fısıltıları tek bir gerçeği haykırıyordu: Herkes düğüne gidiyordu. Herkes Civan ve Leyla’dan övgüyle bahsediyordu. Kimse Berfin’in gidişini, arkasından bıraktığı o eşyaları konuşmuyordu bile; onun hırsı ve intikam çabası, Civan ile Leyla’nın o devasa aşk hikayesinin yanında ufacık, aciz bir teferruat olarak kalmıştı.
Berfin, odasının büyük boy aynasının karşısına geçti. Üzerinde en pahalı kumaşlar, boynunda en ağır mücevherler vardı ama içi bomboştu. Civan’a duyduğu o hastalıklı sahiplenme arzusu, Leyla’ya olan katıksız nefreti onu hayatta yapayalnız, hiç kimsenin gerçekten dönüp bakmadığı, sadece hırsıyla kavrulan bir kadına dönüştürmüştü. Çevresinden duyduğu o hayranlık dolu düğün fısıltıları, kulaklarında birer kırbaç gibi patlıyordu. O çok güvendiği parası, soyadı ve aşireti, Civan’ın Leyla’ya bakarken gözlerinde yanan o tutkunun tek bir zerresini bile ona satın alamamıştı. Aynadaki aksine nefretle baktı. Kaybetmişti. Hem de en çok kazanmak istediği anda, kendi hırsının kör kuyusunda yapayalnız kalarak kaybetmişti.

Ve nihayet, salondaki tüm ışıklar yavaşça karardı. Sadece sahnenin ortasına doğru süzülen tek bir beyaz ışık hüzmesi kaldı. Salondaki yüzlerce insan derin bir nefes alıp o noktaya kilitlendi.
Müziğin ilk nağmeleri, kemanın o derinden gelen hüzünlü ve tutkulu sesi salonun yüksek tavanında yankılanmaya başladığında, kapı ağır ağır açıldı.
Leyla ve Civan el ele içeri girdiler.
Leyla, üzerinde ne bir abartılı taş ne de Sultan Hanım’ın o çok sevdiği ağır, modası geçmiş danteller olan, son derece sade, bembeyaz, uçuşan şifon parçalardan dikilmiş bir gelinlik içindeydi. Saçları omuzlarına serbestçe dökülmüştü; yüzünde ne bir yapaylık ne de bir maske vardı. Sadece duruluk, sadece bir su damlası kadar saf bir asalet duruyordu. Ama en çok parlayan şey gözleriydi; Civan’ın elini öyle bir sıkıyordu ki, parmaklarının ucundaki o heyecan salondaki herkesin içine işliyordu.
Civan ise o koca ağalık ceketlerini, aşiret baskılarını arkasında bırakmış, sadece sevdiği kadının gözlerinin içine bakan bir adam olarak yürüyordu. Siyah şık takımı içinde omuzları dik, bakışları sarsılmazdı. Leyla’yı sahnenin tam ortasına, o beyaz ışığın kalbine getirdiğinde, dışarıdaki dünyanın, Miran’ın sinsi bakışlarının ya da Berfin’in uzaktan gelen o zehirli hırsının hiçbir hükmü kalmadı.
Civan, sağ elini yavaşça Leyla’nın beline yerleştirdi. O koca, sert el, Leyla’nın ince beline dokunduğu an sanki dünyanın en kırılgan, en değerli mücevherini tutuyormuş gibi nazikleşti. Leyla ise titreyen sol elini Civan’ın omuzuna koydu, diğer elini Civan’ın parmaklarının arasına bıraktı.
Kemanın sesi yükseldi. Melodi, ikisinin kalbinin ritmiyle aynı anda çarpmaya başladı.
İlk adımı attıklarında, salondaki yüzlerce insan nefes almayı unuttu. Bu sadece bir düğün dansı değildi; bu, iki farklı dünyanın, bir hizmetçi odasıyla koca bir ağalık konağının arasında sıkışıp kalmış, ama tüm parmaklıkları kırarak özgürlüğe uçmuş iki ruhun birbirine mühürlenişiydi. Civan, Leyla’yı kendi etrafında yavaşça döndürürken, gözlerini bir an bile onun yüzünden ayırmıyordu. O gözlerdeki tutku o kadar derin, o kadar yoğundu ki, salondaki en katı kalpli aşiret reislerinin bile gözleri doldu.
“Sana söylemiştim,” diye fısıldadı Civan, dansın o büyülü ritmi içinde başını Leyla’nın kulağına doğru eğerek. Sesi, sadece Leyla’nın ruhuna dokunacak bir fısıltıydı. “O kafesi kıracağız demiştim. Bak sevgilim… Şimdi bizim gökyüzümüz burası.”
Leyla, başını Civan’ın göğsüne hafifçe yasladı. Kulağı, Civan’ın o deli gibi, sadece kendisi için çarpan kalbinin üzerindeydi. Gözlerini kapattı. Artık o konağın karanlık koridorlarındaki o korku dolu geceler yoktu; annesinin o tehditkâr sesi, Miran’ın o sinsi oyunları bitmişti. Civan’ın göğsünde, onun o sıcak sevgisinin koruması altında, hayatında ilk kez kendini bu kadar güvende, bu kadar tamamlanmış hissediyordu.
“Ben seninle her yere gelirim Civan…” diye fısıldadı Leyla, gözlerinden süzülen bir damla mutluluk yaşını Civan’ın siyah ceketine bırakarak. “Sen benim hem evimsin hem özgürlüğümsün.”
Dans hareketleri hızlandıkça, aralarındaki o çekim, o amansız tutku tüm salona yayıldı. Civan, Leyla’yı belinden kavrayıp hafifçe kendine doğru çektiğinde, aralarındaki mesafe tamamen kapandı. İki beden tek bir vücut, iki kalp tek bir vuruş olmuştu. Çevredeki insanlar ayağa kalkmış, bu muazzam sevdaya, paradan ve şöhretten çok daha ötede olan bu büyük hakikate hayranlıkla bakıyorlardı.

Müzik yavaşça son nağmelerini fısıldayıp bittiğinde, Civan Leyla’nın alnına uzun, derin ve sarsılmaz bir öpücük kondurdu. Salonda bir anlık sessizliğin ardından öyle bir alkış koptu ki, ses deniz dalgalarını bastırdı, tüm şehre yayıldı.
Miran, köşesindeki masadan yavaşça ayağa kalktı. Elindeki kadehi barda bırakıp, arkasına bile bakmadan, o büyük mağlubiyetiyle karanlığın içine doğru yürüyüp gitti. Berfin ise odasında, sessizliğin ortasında kendi hırslarıyla baş başa kaldı.
Altın kafes tamamen küle dönmüştü; ama o küllerin arasından, tüm şehre diz çöktüren, paradan ve şöhretten öte, zamansız ve sarsılmaz bir aşk destanı doğmuştu. Civan ve Leyla, el ele, kendi kurdukları o özgür gökyüzüne doğru ilk adımlarını attılar.
Aylar geçmiş, fırtınalar tamamen durulmuş ve o büyük kıyametin ardından konak ilk kez asıl ruhunu bulmuştu. Ama burası artık ne Sultan Hanım’ın kurallarıyla yönetilen o soğuk esaret eviydi ne de Haşmet Ağa’nın gölgesinde insanların nefes alamadığı bir zindan. Civan, babasının ve annesinin tüm hatalarını anlayıp geri çekilmesinin ardından, konağın anahtarını da yönetimini de kendi ellerine almıştı. Burası artık bir altın kafes değildi; Leyla’nın duruluğuyla, sevgisiyle yeşeren, pencerelerinden korkunun değil, huzurun sızdığı gerçek bir yuvaydı.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Konağın o büyük, üst kat terasında derin bir sessizlik hâkimdi. Şehrin ışıkları uzakta birer yıldız gibi parlarken, hafif serin bir esinti taş duvarların arasından süzülerek geceye karışıyordu.
Leyla, üzerinde sade ama şık o kadife geceliğiyle terasın demirliklerine yaslanmış, gökyüzünü izliyordu. Saçları rüzgârda hafifçe savruluyor, yüzünde aylardır silinmeyen o huzurlu, dingin tebessüm duruyordu. Artık o ürkek, arkasına saklanacak bir delil arayan hizmetçi kız değildi; o, bu konağın, en çok da Civan’ın kalbinin tek sahibi, asil kadınıydı.
Arkasından gelen hafif ve tanıdık ayak seslerini duyduğunda dönmedi bile. Civan’ın kokusu, adımlarından önce ulaşmıştı ona.
Civan yavaşça yaklaştı, kollarını arkadan Leyla’nın beline doladı ve gövdesini onun sırtına yasladı. Başını Leyla’nın boyun girintisine gömüp derin bir nefes aldı. Sanki dünyanın bütün huzurunu, bütün sakinliğini o tek bir nefeste, karısının teninde buluyordu. Sert, nasırlı elleri Leyla’nın karnının üzerinde kenetlendi. Parmaklarındaki o meşhur yaralar çoktan kabuk bağlamış, yerini birbirine ait olmanın sarsılmaz güvenine bırakmıştı.
“Yine mi uyuyamadın sevgilim?” diye fısıldadı Civan. Sesi, o eski kükreyen, öfkeyle dünyayı yakmaya çalışan adamdan çok uzaktı; sadece Leyla’ya ait olan o kadife yumuşaklığındaydı.
Leyla başını hafifçe arkaya eğip Civan’ın göğsüne yasladı, ellerini onun ellerinin üzerine koydu.
“Uyuyamadığımdan değil,” dedi, sesi gecenin sessizliğinde bir melodi gibi kayarken. “Sadece… bazen durup bakıyorum. Bu terasa, bu odalara, bu koca konağa… Eskiden bu koridorlardan geçerken ayak seslerim duyulmasın diye nefesimi tutardım Civan. Şimdi ise bu evde attığım her adımda senin sevginin yankısını duyuyorum. Hâlâ bazen bir rüyanın içindeymişim gibi geliyor. Uyanmaktan korkuyorum.”
Civan, Leyla’yı kollarının arasında yavaşça kendine doğru çevirdi. İki elini kaldırıp Leyla’nın o her zaman hayran olduğu yüzünü avuçlarının arasına aldı. Başparmaklarıyla karısının elmacık kemiklerini, dudaklarının kenarını incitmekten korkar gibi usulca okşadı. Gözlerinin içine öyle bir tutkuyla, öyle derin bir sadakatle baktı ki, Leyla’nın kalbi ilk günkü gibi hızla çarpmaya başladı.
“Rüya değil Leyla’m…” dedi Civan, alnını onun alnına dayayarak. İkisinin de nefesi sıcak gecede birbirine karışıyordu. “Biz o rüyayı yaşamak için çok yandık, çok bedel ödedik. Ama bak, buradayız. Bu konak artık seni esir eden o yer değil; seninle anlam bulan, senin nefesinle canlanan bir yer. Ben ağalığı da, bu taşları da ancak seninle yan yana durursam kabul ederim. Sen benim bu hayatta verdiğim en büyük, en haklı savaşımsın.”
Leyla gözleri dolarak gülümsedi. Elini Civan’ın göğsüne, o deli gibi çarpan kalbinin tam üzerine yerleştirdi.
“Ben o savaşın her bir saniyesine razıymışım meğer,” diye fısıldadı. “Eskiden kafes altın olsa ne yazar, içi tutsaklıktı derdim. Ama senin kolların… benim dünyadaki tek sığınağım, tek özgürlüğüm olmuş.”
Civan eğildi, Leyla’nın dudaklarına her şeyi unutturan, sevgi dolu, derin ve uzun bir öpücük kondurdu. O öpücükte geçmişin tüm sızıları, kırgınlıkları ve yaşanmış fırtınaları eriyip gitti. Sadece ikisinin bildiği o büyük, zamansız tutku kaldı gecenin koynunda.
Civan, Leyla’yı göğsüne sımsıkı bastırıp kollarını etrafına sararken, başını gökyüzüne kaldırdı. Konağın üzerinde parıldayan yıldızlar, artık bir esaretin değil, sonsuza kadar sürecek mutlu ve özgür bir aşkın şahidiydi. Kuşlar kafesten uçmamış, kafesin kendisini kendi cennetlerine dönüştürmüşlerdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

50okunma 3beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.