37. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)37
Bölümler 40Şu an: 37
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime · Okuduğun bölüm
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Telefonun ekranındaki fotoğraflar, Civan’ın günlerdir içten içe yanan öfkesini bir anda devasa bir yangına çevirdi. Gözleri karardı, göğsü hızla kalkıp inmeye başladı. O duru, o kimseye dokundurtmadığı Leyla, bir arabanın arkasında, o sinsi adamın menzilindeydi.
“Miran!” diye kükredi Civan. Ses tonu çalışma odasının duvarlarında yankılandı.
İçindeki hırsı, acıyı ve kıskançlığı bastıramadı; sağ yumruğunu bütün gücüyle duvara vurdu. Betonun sertliği tenini parçaladı, boğumlarından sızan kan duvarda iz bıraktı ama o acıyı hissetmedi bile. Delirmiş gibiydi. Aynı yere bir kez daha, bir kez daha vurdu. Duvardaki sıva çatlayıp yere dökülürken o öfkeyle soluyordu.
Gecenin bu yarısında konaktan yükselen bu sesler, alt kattaki odasında tetikte bekleyen Sultan Hanım’ı anında harekete geçirdi. Adımlarını aceleyle atarak üst kata çıktı ve kapıyı hızla açtı.
“Civan! Ne oluyoruz, bu ne hal?” diyerek içeri girdi. Oğlunun kanayan elini ve duvardaki lekeleri görünce dehşetle ona doğru hamle yaptı, engel olmaya çalıştı. “Dur diyorum sana! Kendini mi öldüreceksin bir hiç uğruna?”
Civan annesini sertçe itmedi ama ellerini hırsla geri çekti. Dişlerinin arasından, “Bak!” diye tısladı ve masanın üzerine fırlattığı telefonu annesinin yüzüne doğru tuttu. “Bak, senin o uğruna aileleri tehdit ettiğin, usulünce gitti dediğin kız kiminle, ne halde! Bak!”
Sultan Hanım donakaldı. Telefonu eline alıp fotoğrafları tek tek kaydırdı. Leyla’nın yarı baygın hali, kadehler ve o araba sahnesi…
Aslında bu fotoğraflar Sultan Hanım’ın tam da aradığı şeydi. Leyla’nın bu konaktan ve Civan’ın aklından tamamen silinmesi için biçilmiş kaftandı. Yüzündeki şaşkınlık saniyeler içinde yerini soğuk, hesapçı bir memnuniyete bıraktı ama bunu oğluna belli etmedi. Aksine, bir yılan gibi sessizce yaklaştı ve Civan’ın zihnini o zehirle doldurmaya başladı.
Sesi yapay bir acımayla ama son derece keskin çıktı:
“Ben sana demedim mi Civan?” dedi, gözlerini oğlunun kan çanağına dönmüş gözlerine dikerek. “Sen burada kendini paralarken, o kız çoktan kendi yolunu çizmiş. Bak, senin adını bile anmak istemediğin o çocukla nerelerde gününü gün ediyor.”
Civan başını iki yana salladı, inanmak istemiyordu ama gözünün önündeki kanıt gerçeğin ta kendisiydi. “Leyla yapmaz… O çocuk onu zorla…”
“Bırak bu çocukça inanışları!” diye kesti Sultan Hanım, sesini daha da alçaltıp adeta Civan’ın kulağına fısıldayarak. “Zorla mı içirmişler o kadehleri? Zorla mı bindirmişler o arabaya? Bak şu yüzündeki rahatlığa! O kız buraya borç için geldi Civan, düzeni için geldi. Buradaki kapı kapanınca, hemen arkasındaki hazır bekleyen limana sığınmış. Kendini kandırmayı bırak artık. O kız senin düşündüğün o masum mahalle kızı değil. Seni, bu konağı, arkasında bıraktığı an unuttu.”
Civan’ın yumrukları tekrar sıkıldı. Annesinin her bir kelimesi, yarasına dökülen tuz gibi canını yakıyor, içindeki şüpheyi ve nefreti besliyordu. Sultan Hanım son darbeyi vurmak için elini oğlunun omzuna koydu:
“Oğlum… Haşmet Ağa’nın oğlu bir hizmetçinin peşinden maraba gibi koşmaz. O kız ait olduğu yere, o çamurlu mahalleye ve o sinsi çocuğun yanına döndü. Sen hâlâ neyin davasını güdüyorsun?”
Civan arkasını döndü, gözlerinden sızan öfke yaşlarını gizlemeye çalışarak karanlığa baktı. Annesinin zehirli dili görevini yapmıştı. İçindeki koruyucu adam ölmüş, yerine yakıp yıkmak isteyen bir canavar uyanmıştı.
“Miran’ı mahvedeceğim!” diye kükredi Civan. Gözü tamamen dönmüştü, odanın içinde bir o yana bir bu yana yürürken soluyordu. “Ama önce… önce Leyla’nın hesabını göreceğim. O hesabı kapatacağım!”
Ceketini kapıp kapıya doğru hamle yapınca Sultan Hanım bir an panikledi. Civan’ın bu gözü kararmış haliyle dışarı çıkması, mahalleyi basması demek her şeyin faş olması, Haşmet Ağa’nın uyanması demekti. Hızla oğlunun önüne geçti, iki eliyle göğsüne bastırarak onu durdurmaya çalıştı.
“Gitme! Gitme oğlum, dur!” dedi sesini basbayağı alçaltıp yalvarır gibi bir tona bürüyerek. “Sakinleş önce. Bak gece yarısı, bu saatte nereye gideceksin? Bir dur, mantıklı düşün. Kendini de bizi de rezil mi edeceksin el âleme?”
Sultan Hanım ne yaptı ne etti, kadim manipülasyon yeteneğini ve annelik ağırlığını kullanarak Civan’ı o odadan, o konaktan dışarı salmadı. Onu bir şekilde dizginlemeyi, evde tutmayı başardı. Ama Civan’ı tutmak, içindeki yangını söndürmeye yetmemişti.
O gece Civan için sabah olmadı.
Yatağın kenarına oturdu, gözünü bile kırpmadı. Sadece duvardaki saatin tik taklarını dinliyor, adeta sabahın ilk ışıkları için saatleri, dakikaları sayıyordu. İçindeki o deli öfke, saniyeler geçtikçe yerini buz gibi, acımasız bir intikam hissine bırakıyordu.
Telefonu elinden düşmüyordu. Leyla’nın numarasına girdi. Parmakları titreyerek ardı ardına mesajlar yazmaya başladı:
*“Neredesin sen?”*
*“O adamın yanında ne işin var?”*
*“Bana hesap vereceksin Leyla, bu iş burada bitmedi!”*
*“Cevap ver bana!”*
Yolladığı her mesajın yanında tek bir tik işareti kalıyordu. İletilmiyordu bile. Leyla’nın onu tamamen engellediğini biliyordu ama öfkesi mantığının önüne geçiyordu. Tekrar aradı. Telefon daha ilk saniyede doğrudan reddediliyor, meşgule düşüyordu. Tekrar aradı, yine meşgul. Hep meşgul…
Karşısına çıkan o teleset sesi, Civan’ın duvarları yumruklayan öfkesini daha da biledi. Telefonu yatağın üzerine fırlattı, ellerini saçlarının arasından geçirip başını öne eğdi.
“Engelle bakalım…” diye fısıldadı dişlerinin arasından. Gözleri pencereden dışarıya, yavaş yavaş ağarmaya başlayan gökyüzüne kaydı. “Kaç bakalım nereye kadar kaçacaksın. O kapıya geleceğim Leyla. O engelleri yüzüne vurmaya geleceğim.”
Konak yavaş yavaş sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanırken, Civan ayağa kalktı. Artık saatleri saymayı bırakmıştı. Vakit gelmişti.
Civan, sabahın ilk ışıkları konağın pencerelerine vururken yatağından kalktı. Boğazından tek bir lokma bile geçmezdi. Kimseye görünmek, annesinin o sinsi tembihlerini duymak istemiyordu. Sessizce alt kata indi, büyük ahşap kapıyı aralayıp kendini dışarı attı.
Hedefi Leyla’nın evi değildi artık; içindeki o vahşi dürtü, onu önce zehrin kaynağına, Miran’a götürüyordu.
Miran’ın ofisi, şehrin lüks semtlerinden birindeki plazanın üst katlarındaydı. Civan içeri girdiğinde sekreterin engelleme çabalarını görmezden gelerek doğrudan Miran’ın odasının kapısını tekmesiyle açtı.
Miran, masasının başında kahvesini yudumluyordu. Kapının gümbürtüsüyle irkildi ama Civan’ı karşısında görünce yüzüne o çok iyi bildiği, insanı çileden çıkaran ukala gülümsemesini yerleştirdi. Sanki bu baskını günlerdir bekliyormuş gibi rahattı.
Civan, masaya doğru iki büyük adım attı. Elleri titriyor, gözlerinden resmen alev fışkırıyordu. Telefonu Miran’ın önüne fırlattı.
“Bu ne?” diye kükredi Civan. “Bu fotoğraflar ne lan? Ne işin var senin Leyla’yla?”
Miran istifini hiç bozmadı. Kahve fincanını yavaşça masaya bıraktı. Tam o esnada, elini masanın altındaki çekmeceye götürüp telefonunun ses kayıt düğmesine çoktan basmıştı bile. Civan’ın öfkesini, vereceği tepkileri bir delil gibi toplamak istiyordu. Arka koltuğuna yaslandı, gözlerini Civan’ın kan çanağına dönmüş gözlerine dikti.
“Aa, Civan Ağam…” dedi, sesindeki alaycı ton odayı doldururken. “Sabah şerifleriniz hayırlı olsun. Ne o, fotoğrafları beğenmedin mi? Oysa Leyla dün gece gayet mutlu görünüyordu.”
Civan dişlerini birbirine sürttü. “Ağzını topla Miran! O kıza dokunursan seni yaşatmam!”
Miran hafifçe öne eğildi. Yüzündeki o sinsi, kibirli gülümseme daha da büyüdü. Dünyanın en nefret edilesi, en aşağılık adamı gibi bakıyordu.
“Her şeye sahip olabileceğini mi sandın Civan Ağam?” diye dalga geçti, her kelimenin üzerine basarak. “Paranla, ağalığınla, o koca konağınla her kadını satın alabileceğini, herkesi kafese koyabileceğini mi zannettin? Bak, o çok değer verdiğin kuş, kafesin kapısı açılır açılmaz bana uçtu. Senin o sert, o bükülmez sandığın Leyla, dün gece kollarımda bir çocuk gibi ağlıyordu. Bana sığındı Civan. Senin o kirli dünyandan kaçıp benim dizimin dibine geldi.”
Bu cümle Civan’ın zihnindeki son nezaket kırıntısını da yok etti. Miran’ın haysiyetsizce gülümseyen yüzü, Civan’ın gözünde bir nefret hedefine dönüştü.
Civan daha fazla dayanamadı. Masanın üzerinden atlarcasına hamle yaptı, Miran’ın gömleğinin yakasına yapışıp onu koltuğundan fırlattı.
İlk yumruk Miran’ın tam çenesine patladı.
Miran, darbenin şiddetiyle masanın üzerindeki evrakları devirerek yere kapaklandı. Ağzından sızan kanı eliyle silerken hâlâ gülümsüyordu. Civan’ı daha da delirtmek, o kayda daha ağır şeyler aldırmak istiyordu.
“Vur…” dedi Miran yerde acı içinde solurken ama gözlerindeki o şeytani pırıltıyla. “Vur ağam… Ancak vurursun zaten. Ama bu gerçeği değiştirmez. Leyla artık benim.”
Civan, yerdeki adamın üzerine çullandı. Yakasından kavrayıp havaya kaldırdı ve yüzünün tam ortasına sert bir yumruk daha indirdi. Miran’ın başı arkaya doğru savruldu, burnundan fırlayan kan damlaları pahalı halıya saçıldı.
Civan, üçüncü yumruk için elini kaldırdı. Miran’ın yüzü kan revan içindeydi ama o tiksindirici alaycı bakış hâlâ oradaydı. Civan tam vuracakken bir an durdu. Yerde yatan adamın zavallılığına, bu planlı rahatlığına baktı. İçindeki tiksinti, öfkesinden daha ağır bastı. Bu pisliğe daha fazla bulaşmak, onun seviyesine inmek istemedi.
Yakasını sertçe bıraktı. Miran tekrar yere serildi.
Civan ayağa kalktı, üstünü başını düzeltti. Nefes nefeseydi ama ses tonu bu kez buz gibiydi.
“Sen bir yılansın Miran,” dedi, yerdeki kanlı yüze nefretle bakarak. “Ve yılanların başı her zaman ezilir. Bu iş burada bitmedi. Şimdi o çok güvendiğin oyunlarını oynamaya devam et. Sıra Leyla’ya geldi.”
Civan arkasını dönüp odadan fırtına gibi çıkarken, yerde yatan Miran acıyla inledi ama elini masanın altına uzatıp kaydı durdurdu. Yüzündeki kanı silerken gözlerinde karanlık bir zafer ifadesi vardı. İstediğini almıştı.
Miran yerde bir süre sessizce kaldı. Acıdan nefesi kesilmişti ama dudaklarının kenarındaki o sinsi, kanlı tebessüm bir an bile kaybolmadı. Yavaşça doğruldu, masaya tutunarak ayağa kalktı. Burnundan sızan kanı pahalı ipek mendiliyle silerken gözleri masanın altındaki telefona kaydı.
Telefonu eline aldı. Ses kaydını tamamen durdurdu ve kaydetti.
Odanın sessizliğinde kendi kendine kısık bir sesle güldü. Civan’ın o kontrolsüz kükremeleri, savurduğu tehditler ve hırsından deliye dönmüş ses tonu… Her şey, tam da Miran’ın kurguladığı senaryoya hizmet edecek şekilde bu kaydın içine hapsolmuştu.
Miran lüks deri koltuğuna ağır ağır yaslandı. Başını arkaya doğru eğdi, acıyan çenesini umursamadan kaydı baştan sona hızlıca dinledi. Civan’ın *“O kıza dokunursan seni yaşatmam!”* dediği, adeta bir suçlu gibi kükrediği en can alıcı, en tehlikeli kısımları tek tek ay ayıkladı.
Önemli detayları, Civan’ı tamamen köşeye sıkıştıracak o en agresif saniyeleri kırptı.
Ardından rehberine girdi ve ismi buldu: **Berfin.**
Bu kaydı doğrudan Civan’ın nişanlısına, konağın diğer cephesindeki o hırslı kadına göndermeliydi. Çünkü biliyordu ki Berfin, Civan’ın bir hizmetçi için buralara kadar gelip kan döktüğünü duyduğunda konakta ikinci bir kıyameti koparacaktı. Sultan Hanım’ın gizlemeye çalıştığı ne varsa, Berfin’in öfkesiyle ortalığa saçılacaktı.
Dosyayı Berfin’in sohbet penceresine bıraktı. Gönder tuşuna bastı.
*Yükleniyor… Gönderildi.*
Miran telefonu masanın üzerine bıraktı. Koltuğuna iyice gömülürken, odanın tavanına bakıp derin bir nefes aldı. Yüzü darmadağın olmuştu, canı yanıyordu ama umurunda değildi. Pimini çektiği bomba çoktan yola çıkmıştı.
“Şimdi izleyelim bakalım, Civan Ağam…” diye mırıldandı nefret dolu bir memnuniyetle. “Kafesinden kaçan kuşu yakalamaya çalışırken, kendi ördüğün duvarların altında nasıl kalacaksın.”
Civan, mahallenin o dar ve tozlu sokaklarına arabayı adeta savurarak fırlattı. Lastiklerin çıkardığı acı feryat, sessiz mahalleyi bir anda ayağa kaldırmaya yetti ama onun gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Arabadan indi, kapıyı bile kapatmadan doğrudan Leyla’nın oturduğu o eski, boyası dökülmüş binaya yöneldi.
Merdivenleri üçer beşer tırmandı. İçindeki öfke, damarlarındaki kanı donduracak kadar buz gibi ve kesgindi artık. Leyla’nın kapısının önüne geldiğinde, nezaket namına hiçbir şey kalmamıştı içinde. Sağ elini yumruk yapıp, kapıyı alacaklı gibi, tahtayı kıracak dertteymişçesine güm güm vurmaya başladı.
İçeriden ayak sesleri geldi. Neriman ana, sabahın bu saatinde kapının böyle alacaklı gibi dövülmesine söylene söylene kilidi çevirdi.
“Yahu kimdir bu sabah sabah, evi başımıza…”
Kapı aralandığı an Neriman’ın sözü boğazında tıkandı. Karşısında gözleri kan çanağına dönmüş, üstü başı darmadağın, elinin boğumlarından kan sızan Civan’ı görünce donakaldı. Ama analık içgüdüsüyle hemen kapının eşiğini gövdesiyle kapattı, Civan’ın içeri girmesini engellemeye çalıştı.
“Civan Ağa?” dedi şaşkınlıkla, sonra sesini sertleştirerek. “Senin ne işin var burada? Senin işin yok bu evde ağam, hadi evine… Hadi konmana dön!”
Civan hiçbir şey demedi. Gözlerindeki deli öfkeyle Neriman ana’yı tek hamlede, incitmemeye çalışarak ama büyük bir kararlılıkla yana doğru itti ve koridora daldı.
“Leyla!” diye kükredi evi sarsan bir sesle.
O sırada arka odadan bastonuna dayanarak çıkan Saadet nene, Civan’ın önüne geçmeye yeltendi. “Dur oğul, dur! Ne hakkın var buraya girmeye!” diye bağırdı ama Civan onu da dinlemedi. İki kadın, Haşmet Ağa’nın oğlunun bu gözü dönmüş, her şeyi yakıp yıkmaya hazır halini görünce dehşet içinde kaldılar; yürekleri ağızlarına geldi, çok korkmuşlardı.
Civan, koridorun sonundaki o dikiş makinesinin sesinin geldiği, küçük odaya yöneldi. Kapıyı hızla itip içeri girdi. Leyla şaşkınlık ve korkuyla elindeki kumaşı düşürüp ayağa fırlamıştı. Civan arkasına bile bakmadan kapıyı tuttu, sertçe kapattı ve kilidi yuvasına sokup çıt diye çevirdi.
Kapıyı arkasından kilitledi.
Dışarıda kalan Neriman ana ve Saadet nene hemen kapıya yüklendiler. Yumruklarıyla eski ahşap kapıyı dövüyorlardı.
“Aç kapıyı Civan! Çık o odadan! Kızımı rahat bırak!” diye feryat ediyordu Neriman ana. Saadet nene de bastonuyla kapıya vuruyor, Civan’a lanetler okuyordu.
Ama içerideki iki insan için dışarısı çoktan sessizliğe gömülmüştü. Neriman ve Saadet nene ne kadar uğraşsalar da o ağır meşe kapıyı açamadılar. En sonunda haykırmaktan, kapıyı yumruklamaktan yorulup, çaresizce ve korku dolu bir bekleyişle sustular. Kapının önünde, elleri dizlerinde nefes nefese kaldılar.
Odanın içinde ise şimdi sadece iki kişinin nefes alışverişi ve duvar saatinin tik takları vardı. Civan sırtını kapıya yasladı, gözlerini kaç gün sonra ilk kez gördüğü Leyla’ya dikti. Bakışları hem çok kırgın hem de saniyeler içinde her şeyi yakıp yıkacak kadar tehlikeliydi.
Bölüm etkileşimi
