21. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)21
Bölümler 40Şu an: 21
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Sessiz ol!" dedi Leyla, sesi titrese de bakışları buz gibiydi. "Bırak beni... Yorgunum, bittim artık. Senin bu çocukça aşkınla, bitmek bilmeyen dramlarınla uğraşacak halim kalmadı. Görmüyor musun? Ben senin uşağınım artık."
Civan, Leyla’nın sırılsıklam halini, titreyen omuzlarını görünce öfkesi bir anlığına yerini derin bir sızlamaya bıraktı. "Üzerin sırılsıklam... Gel," dedi gardırobuna doğru uzanarak, "Üstünü değiştirelim, hasta olacaksın."
Leyla, Civan’ın elini hızla itti. "Sakın!" diye haykırdı kısık bir sesle. "Sakın dokunma bana! Sen beni bir kez kandırdın Civan, o kapının önünde beni sahipsiz bıraktığın gün her şey bitti. İkincisi olmayacak, buna izin vermeyeceğim."
Civan, bu sözlerin ağırlığı altında bir an sessiz kaldı ama geri adım atmadı. Leyla’nın kollarından sıkıca tutup onu soğuk duvara yasladı. Şimdi burun burunaydılar; nefesleri birbirine karışıyor, Civan’ın gözlerindeki o hırçın ateş Leyla’yı yakıyordu.
"Hesap vereceksin Leyla! Ne işin var burada? Ne bu rezalet? Benim sevdiğim kadın, benim evimde yerleri silip Berfin’in aşağılamasına nasıl boyun eğer?"
"Mecburum Civan..." dedi Leyla, gözlerini kaçırarak.
"Neden?" diye gürledi Civan. "Neden mecbur olsun senin gibi gururlu bir kız?"
"Para lazım!" dedi Leyla, içindeki tüm zehri kusarak. "Anlamıyor musun? Para! Bizim senin gibi bitmek bilmeyen servetimiz yok."
Civan, "Sana veririm!" dedi düşünmeden. "Ne kadarsa, ne lazımsa ben veririm! Bu rezalete, bu önlüğe gerek yok!"
Leyla acı bir kahkaha attı, başını kaldırıp Civan’ın gözlerinin tam içine baktı. "Asla... Senin paranı bir daha asla almam. Ben senin hayatında o 'ikinci kadın', o gizli saklı tutulan 'terzi kız' olmayacağım artık. Ben burada namusumla, alın terimle para kazanıyorum. Annen de bana iyilik yapıyor, bana iş veriyor. Bitti gitti işte! O kadının hakkını ödeyemem ben."
Leyla, Civan’ın kollarından hırsla kurtuldu. "Senin o aşk dediğin şey, sadece senin gibi zengin çocuklarının oyuncağı Civan. Benim dünyamda ekmek kavgası var, can kavgası var. Şimdi çekil önümden ve sakın bir daha karşıma çıkma. Sen benim için sadece 'Civan Bey'sin, o kadar!"
Leyla, Civan’ı odanın ortasında ruhu çekilmiş bir cenaze gibi bırakıp kapıyı çarparak çıktı.
Koridorun karanlık köşesinde, gölgelerin arasına gizlenmiş olan Sultan Hanım, yüzünde uğursuz bir memnuniyetle bu sahneyi izliyordu. Leyla’nın o ağır sözleri, Civan’ın yıkılışı... Tam da planladığı gibiydi. "Aferin kızım," diye mırıldandı Sultan kendi kendine. "Haddini bilmen hem benim için, hem nenen için en iyisi."
Leyla, o soğuk ve rutubetli odaya girdiğinde kapıyı arkasından usulca kilitledi. Odanın köşesindeki yıkık dökük banyoya adımını attı; fayansları çatlamış, tavanı nemden kararmış olsa da şu an burası onun dünyadaki tek sığınağıydı.
Eski, paslı musluğu açtı. Kovanın dolmasını beklerken aynadaki aksine bile bakmak istemiyordu. Su dolunca maşrapayı kavradı ve ilk suyu başından aşağı boşalttı. Su tenine değdiği an titredi ama durmadı. Günün tüm ağırlığı, Sultan Hanım’ın hakaretleri, Berfin’in aşağılamaları ve o mermerlerin soğukluğu suyla beraber akıp gitsin istiyordu.
En çok da Civan’ın az önceki dokunuşlarını silmek istiyordu. Kollarını hırsla ovalamaya başladı; o güçlü ellerin izlerini, duvara yaslandığında hissettiği o yakıcı nefesi, tenine sinen o tanıdık kokuyu söküp atmak istercesine cildini kızartana kadar yıkandı.
"Gitsin," diye fısıldadı hıçkırıklarının arasından. "Hepsi gitsin... Onun bana acıyan bakışları da, benim ona duyduğum bu karşılıksız, imkansız sevda da bu suyla beraber akıp gitsin."
Ruhu yorgun, bedeni bitkin olsa da o banyodan çıktığında üzerine temiz, pamuklu bir pijama geçirdi. Rutubet kokulu yatağına uzandığında gözlerini tavana dikti. Dışarıda Şimşekler Konağı'nın görkemli ışıkları sönmüş olsa da, Leyla’nın içindeki yangın o karanlık odada sessiz sessiz yanmaya devam ediyordu.
Sultan Hanım odasında huzurla uyurken, Civan yukarıda yumruklarını duvarlara vururken; Leyla, nenesinin aldığı her nefesin bedelini, kendi kalbini bu karanlıkta soğutarak ödüyordu.
Leyla yatağında büzülmüş, telefonunun karanlık odada her yanışında kalbinin bir parçasının daha koptuğunu hissediyordu. Ekran ardı ardına aydınlanıyor, Civan’ın çaresizlik ve öfke dolu mesajları bildirim paneline düşüyordu.
"Leyla neden?"
"Benden bu kadar nefret edemezsin, inanmıyorum!"
"O odada ne işin var? Yarın sabah o önlüğü çıkarıp atacaksın, duydun mu beni?"
"Cevap verene kadar buradayım, kapındayım Leyla!"
Leyla parmaklarını telefonun üzerinde gezdirdi, bir şeyler yazmak, "Ninem için Civan, senin iyiliğin için," demek istedi. Ama Sultan Hanım’ın o buz gibi sesini ve altındaki milyonluk senetleri hatırladı. Odaya sızan rutubet kokusu, gerçekliğin en sert hatırlatıcısıydı.
Telefonu ters çevirip yastığının altına soktu. Titreşimleri başının altında bir kalp atışı gibi hissetse de asla cevap vermedi. Sustukça Civan’ın içindeki yangını körüklediğini biliyordu ama bazen en büyük sevda, sevdiğini kendinden korumak için susmaktı.
Civan yukarıda odasında çılgına dönmüş halde bir ileri bir geri yürürken, Leyla karanlıkta gözlerini kapattı. Cevapsız kalan her mesaj, aralarındaki o uçuruma atılan birer taş gibiydi. Artık geri dönüş yoktu.
Şafağın en sönük ışıkları konağın pencerelerine vururken, Leyla saat beşte çoktan ayaktaydı. Gözleri şiş, vücudu her yerinden dökülüyordu ama duracak lüksü yoktu. Kapıyı aralayıp koridoru kontrol etti; Civan’ın orada olmamasının verdiği hem rahatlık hem de buruklukla mutfağa süzüldü. Üzerine o her zamanki soluk, yıkanmaktan incelmiş elbiselerinden birini geçirip hızlıca kahvaltı hazırlığına başladı.
Mutfaktan gelen kızarmış ekmek ve taze demlenmiş çay kokusu konağa yayılırken, Şimşekler ailesi bir bir masaya kuruldu. Leyla, elinde tepsiyle içeri girdiğinde ortamın buz gibi olduğunu hissetti. Civan, sofrada bir heykel gibi oturmuş, gözlerini bir an bile ayırmadan Leyla’nın her hareketini izliyordu. Bakışlarında öyle bir çaresizlik ve hesap sorma isteği vardı ki, Leyla tabağı önüne bırakırken ellerinin titremesine engel olamadı.
Ancak bu sessiz savaşı bozan Sultan Hanım oldu. Kocasının ve diğer aile üyelerinin yanında Civan’a doğru eğilip, dişlerinin arasından fısıldadı:
"Düzgün otur Civan! Gözlerini de tabağından kaldırma. Misafir gibi davranıp durma, burası senin evin, o da hizmetçin. Haddini bil!"
Civan bir şey diyecek oldu, dudakları titredi ama babası Abdullah Bey’in sert bakışlarını üzerinde hissedince başını önüne eğdi. Tek bir kelime bile edemedi.
Leyla o an elindeki çaydanlığı masaya bırakırken kalbinde bir şeylerin tamamen sustuğunu hissetti. Civan’a baktı; o görkemli, aslan yürekli sandığı adam şimdi annesinin bir uyarısıyla sus pus olmuştu. İçindeki o büyük hırsın yerini derin bir hayal kırıklığı aldı.
*"Bu mu?"* diye düşündü Leyla, mutfağa geri dönerken. *"Benim için dünyayı karşısına alacak adam bu mu? Daha kendi sofrasında, kendi annesine karşı sesini çıkaramıyor. Bu adam mı beni koruyacaktı? Bu adam mı bana ev, bana yuva olacaktı?"*
Leyla, Civan’ın bu sessizliğinde kendi geleceğinin imkansızlığını gördü. Sultan Hanım’ın haklılığı, Civan’ın boyun eğişiyle mühürlenmişti. O artık Civan için savaşılması gereken bir kadın değil, sadece mutfakta saklanması gereken bir utançtı.
Leyla mutfağa girip kapıyı kapattığında, Civan’ın ona duyduğu o "büyük" aşkın, bu konağın duvarlarını aşmaya yetmeyeceğini artık çok daha iyi biliyordu.
Sultan Hanım, masadan büyük bir keyifle kalktı. Civan’ın o sus pus hali, Leyla’nın ise başı önde hizmet edişi tam da hayal ettiği tabloydu. Civan, evden çıkarken Leyla’nın gözlerinin içine bakmış, arabaya biner binmez telefonuna sarılmıştı. Bildirimler ardı ardına düşüyordu:
"Leyla, akşam konuşacağız, kaçışın yok."
"Neden yüzüme bakmıyorsun?"
"Sana bu yapılanları ödeteceğim, söz veriyorum."
Leyla, cebinde titreyen telefonu her hissettiğinde kalbi sızlasa da elini bile sürmedi. O artık Civan’ın mesajlarına sığınacak kadar saf değildi; az önce masada ailesine karşı tek kelime edemeyen o adamın vaatlerine inanmıyordu.
Sultan Hanım, gitmeden önce mutfağa uğradı. Çantasını koluna takmış, üzerinde o kibirli zengin kokusuyla Leyla’nın karşısına dikildi. "Aferin kızım," dedi yüzünde sahte bir memnuniyetle. "Bak, yerini bildiğin zaman her şey ne kadar huzurlu oluyor. Bugün bende yokum, arkadaşlarla bir dernek toplantımız var, oradan da alışverişe geçeceğim. Ev sana emanet, tamam mı? Her yer pırıl pırıl olsun, akşam döndüğümde kontrol edeceğim."
Leyla, başını hafifçe sallayarak "Tamam Sultan Hanım," diyebildi.
Sultan’ın konaktan ayrılmasıyla büyük kapı kapandı ve devasa evde derin, tekinsiz bir sessizlik hakim oldu. Leyla bir an duraksadı. Ev boştu. İlk defa bu gösterişli duvarların arasında Sultan’ın baskısı olmadan nefes alabiliyordu. Ama içindeki o boşluk, konağın sessizliğinden daha büyüktü.
Leyla eline bezi, kovayı aldı; ama aklı hala Civan’ın masadaki o çaresiz bakışlarındaydı. Bir yanda nenesinin hayatı için ödediği bedel, diğer yanda sevdiği adamın aslında sandığı kadar güçlü olmadığını görmenin verdiği o yıkıcı hayal kırıklığı...
Konağın o devasa sessizliği içinde Leyla, bir gölge gibi odadan odaya süzüldü. Salonun mermerlerini, Sultan Hanım’ın toz kondurmadığı vitrinleri, koridorun soğuk taşlarını tek tek sildi. Yorgunluktan dizleri titriyordu ama zihnini susturmanın tek yolu buydu: Çalışmak, daha çok çalışmak.
En son, ayakları onu istemeden de olsa o yasaklı kapıya, Civan’ın odasına götürdü.
Kapı kolunu yavaşça indirdi. İçeri girdiği an, burnuna dolan o tanıdık koku dizlerinin bağını çözdü. Bu koku; yağmurun ardından gelen toprak kokusuyla, Civan’ın her zaman kullandığı o sert ama ferah parfümün karışımıydı. Leyla, sanki bir günah işliyormuş gibi etrafına bakındı. Kimse yoktu.
Yavaş adımlarla yatağa doğru ilerledi. O her zaman pürüzsüz gördüğü örtünün üzerine oturdu, sonra dayanamayıp kendini yastıkların arasına bıraktı. Gözlerini kapattığında, Civan yanındaymış gibi hissetti. Burnunu yastığa gömüp o kokuyu ciğerlerine hapsedercesine uzun uzun içine çekti.
"Neden?" diye fısıldadı karanlığa karşı. "Neden bu kadar imkansızdık biz?"
Aynadaki perişan halini, sabahki masada sus pus olan Civan'ı, cebinde cevapsız bıraktığı onlarca mesajı bir anlığına unuttu. O an ne hizmetçi önlüğü vardı üzerinde ne de milyonluk senetlerin ağırlığı. Sadece Leyla vardı; sevdiği adamın kokusuna sığınmış, dünyadan bir anlık merhamet dileyen o aşık kız...
Gözyaşları yastığın kılıfına süzülürken, Civan’ın kokusuyla sarhoş olmuş halde yatağa biraz daha kıvrıldı. Birkaç dakika, sadece birkaç dakika bu rüyanın içinde kalmak istiyordu. Ancak dışarıdan gelen bir araba sesiyle yerinden fırladı. Kalbi ağzında, hızla yorganı düzeltti.
Leyla, kalbi ağzında merdivenlerden aşağı süzüldüğünde nefes nefeseydi. Civan’ın kokusu hala genzindeyken, dış kapının önünde duran o yabancı siluetle burun buruna geldi. Karşısındaki adam, Civan’ı andıran hatlara sahipti ama bakışlarındaki o hoyrat ve özgüvenli hava çok farklıydı. Kumral saçları, hafif kirli sakalı ve insanı tepeden tırnağa tartan parlak gözleriyle kapıda dikiliyordu.
"Kimse yok mu?" diye gürledi adam, sesi koridorda yankılanarak.
Leyla, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak "Buyurun," dedi. Üzerindeki soluk elbisesi ve hizmetçi önlüğüyle kendini bir an çok savunmasız hissetti.
Adamın bakışları Leyla’nın üzerinde uzun uzun gezindi. Bu bakış, Civan’ın hayranlık dolu bakışlarından çok uzaktı; daha çok bir malı inceler gibi, rahatsız edici ve cüretkardı. "Civan... Sultan halam nerede?" diye sordu, ismini bir emir kipiyle söyleyerek.
"Kimse yok maalesef, Sultan Hanım dernek toplantısına gitti. Ama buyurun isterseniz, gelirler birazdan," dedi Leyla, mesafesini koruyarak.
Adam dudak bükerek içeri adımını attı. "Ben Miran Şimşek," dedi ve elini Leyla’ya doğru uzattı.
Leyla, o eli tutmak yerine sadece hafifçe başını salladı. Şimşeklerin bir başka "ağasıyla" daha yüz göz olmaya hiç niyeti yoktu. "Buyurun Miran Bey, oturun. Ne içersiniz?"
Miran, Leyla’nın elini tutmamasını şaşkınlıkla karşıladı, kaşları hafifçe havaya kalktı. "Bir kahve alırım... Gelirler herhalde," dedi ve salona, sanki evin asıl sahibi kendisiymiş gibi rahat bir tavırla geçti.
Leyla mutfağa geçtiğinde ellerinin titrediğini fark etti. Miran Şimşek... Civan’ın kuzeni ya da akrabası olmalıydı. Ama o bakışlarındaki tekinsizlik, Leyla’nın içindeki huzursuzluğu daha da artırdı. Cezveye kahveyi koyarken kendi kendine mırıldandı: "Bir bu eksikti... Bir Şimşek daha."
Miran ise salonda koltuğa kurulmuş, mutfaktan gelen tıkırtıları dinlerken gülümsedi. Civan’ın bu kadar güzel bir "hizmetçiyi" nereden bulduğunu şimdiden merak etmeye başlamıştı.
Leyla mutfakta kahveyi cezveye sürerken dış kapının sertçe açıldığını ve Civan’ın o gür sesini duydu. "Leyla!" diye sesleniyordu Civan, sesinde sabahtan beri biriken o hasret ve endişe vardı. Ancak salona adımını attığında karşısında görmeyi en son beklediği kişiyi, kuzeni Miran’ı buldu.
İki kuzen arasındaki o eski ve soğuk rekabet, salonun havasını bir anda değiştirdi. Civan’ın yüzü asıldı, yumruklarını sıktı. Miran ise yayılmış oturduğu koltukta sırıttı. "Oo," dedi Miran alaycı bir tavırla, "Böyle mi karşılanıyoruz kuzen? Hoş geldin demek yok mu?"
Civan cevap vermedi, gözleri mutfaktan elinde tepsiyle çıkan Leyla’ya kaydı. Leyla, iki fincan kahveyi büyük bir ciddiyetle hazırlamış, başı önde masaya yaklaşıyordu. Miran, Leyla tepsiyi uzatırken sanki onu ilk kez görüyormuş gibi değil de, üzerinde hak iddia edebilirmiş gibi rahatsız edici bir dikkatle süzmeye devam etti.
"Kim bu?" diye sordu Miran, bakışlarını Leyla’dan ayırmadan. "Yeni mi?"
Civan’ın sesi buz gibiydi. "Hizmetçi kız işte Miran, neyse ne... İşine bak sen."
Leyla tam arkasını dönüp gidecekken Miran’ın sesi onu durdurdu. "Dur hele... Sen kimin kızısın? Hangi köydensin, kimlerdensin? Bu güzellik buralardan değil gibi."
Leyla duraksadı ama dönmedi. Sesi, Sultan Hanım’ın ona öğrettiği o mesafeli tondaydı. "Kimsenin kızı değilim Miran Bey. Sadece basit bir çalışanım. Bir şey lazımsa seslenebilirsiniz, afiyet olsun."
Civan, Miran’ın Leyla’ya olan bu aşırı ilgisinden ve "güzellik" vurgusundan deliye dönmüştü. Leyla’nın daha fazla bu tacizkar bakışlara maruz kalmasına dayanamadı. Yerinden kalkıp Leyla’nın önüne adeta bir set çekti.
"Git işine bak Leyla! Hadi, çıkma mutfaktan bir daha!" diye gürledi Civan. Bu bir emirdi ama içinde Leyla’yı Miran’dan kaçırma telaşı vardı.
Leyla, Civan’ın bu sert ve emir kipiyle dolu sesini duyunca kalbinin bir kez daha kırıldığını hissetti. Sabahki masada susan adam, şimdi ona kuzeninin yanında uşak gibi bağırıyordu. Hiçbir şey demeden, başını hafifçe eğip mutfağa süzüldü.
Miran arkasından gülerek Civan’a baktı. "Vay vay... Kuzenimdeki bu hırs ne böyle? Alt tarafı bir hizmetçi kız, ne bu korumacılık? Yoksa evdeki hesap çarşıya uymadı mı?"
Civan dişlerini sıktı. "Ağzını topla Miran. Burası senin çiftliğin değil."
Miran, kahvesinden bir yudum alıp Civan’ın gerginliğini keyifle izledi. "Sakin ol kuzen, biz kardeş sayılırız," dedi alaycı bir tonla. Bir süre işten güçten, aşiret işlerinden konuştular. Miran, İstanbul’da tıp eğitimini tamamlamış, yeni dönmüş bir doktordu ama üzerindeki o üstten bakan "Şimşek" tavrından hiçbir şey kaybetmemişti.
Konu döne dolaş yine mutfaktan gelen tıkırtılara, yani Leyla’ya geldi. Miran, telefonuyla oynarken gayet rahat bir tavırla sordu: "Şu kızın numarası var mı sende? Belki bir ara lazım olur, buraları pek bilmiyorum, getir götür işine bakar."
Civan’ın beynine kan sıçradı ama masada Leyla’ya "basit bir çalışan" muamelesi yapmışken şimdi numarasını vermesi imkansızdı. Dişlerini sıkarak, "Ne arasın bende hizmetçi numarası Allah aşkına!" dedi, sesi istemeden de olsa çok sert çıkmıştı. "Gider annemden istersin istiyorsan."
Miran patlattı kahkahayı. "Doğru ya, senin elin hazineye çarptı bir kere... Berfin’e sahipsin. Herkes duydu nişan mevzusunu, koskoca Berfin varken hizmetçiyle mi uğraşacaksın?"
Civan, Leyla’nın mutfak kapısının arkasından bu sözleri duyabileceğini bilmenin verdiği azapla, "Ne sandın!" dedi, yalanı ruhunu yakarken. "Berfin bizim dengimiz, ailemizin şanı."
Miran bardağı masaya bırakırken Leyla’nın az önce durduğu yere baktı. "Ama kız güzelmiş ha... Arada gönlünü hoş da ediyordur belki, tadı başkadır böylelerinin."
Civan yerinden fırlayacak gibi oldu, gözleri karardı. "Saçmalama Miran! Ağzından çıkanı kulağın duysun," dedi sesi titreyerek. "Hadi, neye geldin? Ziyaretinse ettin, işinse konuştuk. Hadi."
Leyla ise mutfakta, elindeki bezi sıkmaktan parmak boğumları bembeyaz kesilmiş halde duruyordu. Civan’ın *"Hizmetçi numarası bende ne arasın"* ve *"Berfin bizim dengimiz"* sözleri, kalbine atılan son dikişleri de söküp atmıştı. Civan onu korumaya çalışırken, aslında Miran’ın önünde yerin dibine sokmuştu.
Mutfağın o dar penceresinden dışarı baktı Leyla. Miran bir doktordu, Civan bir ağa oğlu... Kendisi ise sadece "gönül eğlendirilecek" kadar güzel bulunan, numarası bile sorulmaya değer görülmeyen o "hizmetçi kız"dı.
Miran kapıdan çıkarken Civan’ın kulağına eğilip fısıldadı: "Kızın numarasını halamdan alırım ben, merak etme kuzen. Görüşürüz."
Sultan Hanım’ın konağa girişiyle içerideki o gergin hava bir anda dağılır gibi oldu ama bıraktığı tortu çok daha zehirliydi. Civan, mutfak kapısına doğru bir adım atmış, Leyla’ya o duyduklarını unutturmak için binbir türlü açıklama hazırlamıştı ki annesinin topuk tıkırtıları koridorda yankılandı.
Sultan, elindeki paketleri dore koltuğun üzerine bırakıp mutfaktan gelen kahve kokusunu içine çekti. "Masaya bakılırsa misafir ağırlanmış... Leyla keyif yapmadı umarım, işini aksatmadı değil mi?" dedi, gözlerini kısarak Leyla’nın mutfaktaki gölgesine bakarken.
Civan, annesinin dikkatini dağıtmak istercesine araya girdi. "Anne... Miran gelmiş. Ben kapıda karşılaştım, biraz oturduk."
Sultan’ın kaşları hafifçe havalandı. "Yaa? Miran demek... Hoş gelmiş, bitmiş demek koca okul, doktor bey olarak dönmüş memleketine. Şimşeklere bir de doktor lazımdı zaten." Sultan yorgun bir iç çekip merdivenlere yöneldi. "Neyse, ben odama çıkıyorum. Çok yoruldum bugün."
Civan, Miran’ın Leyla’ya olan bakışlarını ve numara istemesini içine sindirememişti. Annesini durdurup, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak konuştu: "Anne, bir şey daha var... Miran, Leyla’nın numarasını isterse sakın verme. Hatta numarasını kimseye dağıtma, ne gerek var?"
Sultan merdivenlerin ilk basamağında durdu, ağır ağır arkasına döndü. Yüzünde hem şaşkın hem de alaycı bir gülümseme belirdi. "Hadi oradan Civan! Daha neler..." dedi, kahkaha atar gibi bir sesle. "Seninki yetmedi, şimdi de Miran mı düştü peşine? Bu kız da bizim Şimşekleri fena çarptı demek! Birinizin aklını aldı, diğerinin kapısına getirdi."
Sultan başını iki yana sallayarak merdivenleri çıkmaya devam etti. "Merak etme oğlum, ben kime ne vereceğimi bilirim. Ama sen de şu kızı bu kadar koruyup kollamayı bırak. Alt tarafı bir hizmetçi, senin bu kadar telaşlanman ancak insanların ağzına sakız verir."
Mutfakta, kapının hemen ardında duran Leyla için bu sözler bardağı taşıran son damlaydı. Önce Miran’ın "gönül eğlendirme" iması, sonra Civan’ın onu yok sayan "hizmetçi" savunması ve şimdi de Sultan’ın "Şimşekleri çarptı" yakıştırması...
Leyla, gözlerindeki yaşı elinin tersiyle sildi. Artık ne Civan’ın aşkına inanıyordu ne de bu konakta geçireceği bir dakikanın ona onur getireceğine. Mutfaktan çıktı, Civan’ın hala annesinin arkasından baktığı o boşluğa doğru yürüdü.
"Sultan Hanım haklı Civan Bey," dedi Leyla, sesi bir bıçak kadar keskin ve soğuktu. "Lütfen benim için kimseyle karşı karşıya gelmeyin. Ben numaramı da, yerimi de, değerimi de çok iyi biliyorum artık. Mutfakta bulaşıklar bekler, müsaadenizle."
Leyla yanından bir gölge gibi geçip giderken, Civan öylece kalakaldı. Onu korumaya çalışırken, aslında Leyla’nın ruhuna en büyük darbeyi kendi elleriyle indirdiğini çok geç anladı.
Leyla, günün o ağır ve kirli yorgunluğunu üzerinden atmış, küçük odasının sığınağına çekilmişti. Üzerindeki o soluk hizmetçi elbisesinden kurtulmuş, annesinin çeyizinden kalma tertemiz beyaz geceliğini giymişti. Radyoda çalan eski, hüzünlü bir şarkı odanın rutubetli havasına dağılırken, Leyla ilk kez kendini bu devasa konağın bir parçası değil de, sadece kendisi gibi hissediyordu.
Tam gözlerini kapatıp huzuru ararken, kapı adeta yerinden sökülürcesine sarsıldı. Gelen Civan’dı. Öfkeden gözü dönmüş, nefes nefese kalmış bir halde odaya daldı.
"Leyla!" diye kükredi Civan, kapıyı arkasından çarpıp kilitleyerek. "Neydi o halin? Miran’ın karşısında o süzülmelerin, o sus pus duruşun neydi?"
Leyla şaşkınlıkla yataktan fırladı, beyaz geceliği içinde bir kuğu gibi ama titreyen bir sesle cevap verdi. "Ne diyorsun sen Civan? Ben sadece kahve servisi yaptım! Senin kuzeninin terbiyesizliğini bana mı ödetiyorsun?"
Civan üzerine yürüdü, ellerini duvara dayayıp Leyla’yı hapsetti. "Bak Leyla, beni delirtme! Miran’ın sana nasıl baktığını gördüm. Sen de sanki o bakışlardan rahatsız değilmişsin gibi sustun. Sakın Leyla... Sakın beni Miran’la, ya da başka biriyle sınamaya kalkma! O herif doktormuş, yakışıklıymış beni ilgilendirmez. Seni bu konakta kimsenin mezesi yaptırmam!"
Leyla’nın içindeki o birikmiş volkan sonunda patladı. Civan’ı göğsünden itti, gözlerinden ateş fışkırıyordu. "Sen ne hakla bana hesap soruyorsun? Az önce salonda 'Hizmetçi numarası bende ne arasın' diyen sen değil miydin? Berfin’i 'dengim' diye savunan sen değil miydin? Şimdi gelmiş burada bana ahlak bekçiliği mi yapıyorsun?"
"Ben seni korumaya çalışıyorum!" diye bağırdı Civan.
"Koruma beni!" diye haykırdı Leyla, sesi konağın duvarlarında yankılanarak. "Sen beni koruyamazsın Civan! Sen daha annenin karşısında el pençe dururken, babanın sofrasında başını eğip otururken kimi kimden koruyorsun? Miran en azından ne olduğunu belli ediyor. Ama sen... Sen beni hem seviyorsun diyorsun hem de bu önlüğün içine hapsedip aşağılanmamı izliyorsun!"
Kıyamet kopmuştu artık. Leyla eline geçen yastığı Civan’a fırlattı. "Çık dışarı! Çık git bu odadan! Senin o hastalıklı kıskançlığınla uğraşamam. Git nişanlının yanına, git o 'dengin' olan Berfin’e hesap sor. Ben senin uşağın olabilirim ama kölen değilim!"
Civan öfkeden duvarda asılı duran eski bir aynaya yumruk attı. "Sen benimsin Leyla! Bu konakta, bu dünyada sadece benimsin! Miran ya da bir başkası... Kim sana elini uzatırsa dünyayı yakarım, anlıyor musun?"
"Ben kimsenin değilim!" dedi Leyla, sesi kısılarak ama kararlılıkla. "Hele senin gibi, sevdasına sahip çıkamayan bir adamın hiç değilim. Şimdi defol git!"
Civan, Leyla’nın bu buz gibi kararlılığı karşısında sarsıldı. Odanın içindeki o ağır sessizlik, az önceki bağırışlardan daha sarsıcıydı. Leyla’nın beyaz geceliği içindeki o masum ama dik duruşu, Civan’a neyi kaybettiğini bir kez daha hatırlattı.
Civan hiçbir şey demeden, kapıyı sertçe açıp karanlık koridora çıktı. Leyla ise dizlerinin üzerine çöküp, hıçkırıklarını içine gömerek kırılan aynanın parçalarına baktı. O ayna sadece camdan değil, hayallerinden parçalanmıştı.
Leyla, Civan odadan fırtına gibi çıkıp gittikten sonra hırsla yatağın kenarına oturdu. Ellerini saçlarının arasından geçirip derin bir nefes aldı. "Bu ne ya?" diye söylendi kendi kendine, sesi titriyordu. "Ne Berfin’i bitiyor, ne Miran’ı, ne de annesinin bitmek bilmeyen oyunları... Lanet olsun seni tanıdığım güne Civan Şimşek! Huzurumu bıraktın mı bende?"
Hırsla yerdeki yastığı alıp yatağın başucuna fırlattı. Ama ne kadar öfkeli olsa da, göğsünün tam ortasında tarif edemediği bir sıcaklık hissetti. Civan’ın o gözü dönmüş hali, Miran’dan kıskanırken takındığı o hırçın ama sahiplenici tavır... Leyla ne kadar inkar etse de, bu durum içten içe hoşuna gitmişti. Onun için dünyayı yakabileceğini söylemesi, o çaresiz ama tutkulu bakışları...
Bir an için pencereden dışarıya, karanlığın içindeki Şimşekler Konağı'nın bahçesine baktı. *"Belki de..."* diye geçirdi içinden, kalbi bir anlığına umutla çarparak. *"Belki de bu evlilik olmaz. Belki Civan gerçekten bir yolunu bulur, her şeyi yıkar geçer."*
Ancak bu düşünce zihnine düşer düşmez, Sultan Hanım’ın o buz gibi bakışları ve imzaladığı milyonluk senetler bir tokat gibi yüzüne çarptı. Hemen silkinip kendine geldi, başını iki yana salladı.
"Saçmalama Leyla, kendine gel!" diye fısıldadı karanlığa doğru. "Sen burada yerleri siliyorsun, o ise yukarıda ipek çarşaflarda yatıyor. Hayal kurmak senin neyine? Sen nenenin hayatı için buradasın, aşk için değil."
Beyaz geceliğinin uçlarını çekiştirerek yatağın içine girdi ve üzerini sıkıca örttü. Dışarıda rüzgar konağın pencerelerini zorlarken, Leyla hem Civan’a duyduğu o büyük öfkeyle hem de kalbindeki o uslanmaz umutla baş başa kalarak gözlerini kapattı. Ama biliyordu ki, yarın güneş doğduğunda aralarındaki o uçurum Miran’ın varlığıyla daha da derinleşecekti.
Bölüm etkileşimi
