34

Vaveyla Yazarı: Ay Işığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: 34

Leyla odanın içinde uzun süre kıpırtısız kaldı. Ne yapacağını bilmiyordu; sanki az önce olan şey sadece bir an değil de içine saplanan bir şeydi. Hem sıcak, hem yakıcı, hem de utançla karışmış bir ağırlık…
Yatağın kenarında oturup dizlerini kendine çekti. Gözleri bir noktaya takılı kaldı ama aslında hiçbir şeyi görmüyordu. Civan’ın “bir gün o yüzüğü çıkaracağım” sözü kulağında dönüp duruyordu.
Ama hemen ardından gerçekler çarpıyordu:
Berfin…
Nişan…
Sultan Hanım…
Konağın duvarları…
Leyla derin bir nefes aldı. İçinde büyüyen o sıkışmışlık hissi dayanılmaz hale gelince, elini telefona götürdü.
Miran.
Bir an tereddüt etti. Sonra yine de aradı.
Telefon iki kez çaldıktan sonra Miran açtı.
“Leyla?” dedi hemen, sesi dikkatliydi. “Ne oldu? Neden bu saatte arıyorsun?”
Leyla bir süre konuşamadı. Boğazı düğümlenmişti. Sonra kelimeler bir anda döküldü.
“Ben… bilmiyorum ne yapacağımı.”
Miran’ın sesi hemen ciddileşti.
“Neler oldu?”
Leyla gözlerini kapattı. Sanki anlatmazsa patlayacak gibiydi.
“Civan geldi.” dedi kısık bir sesle. “Gece… odama.”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Miran’ın nefesi bile değişti.
“Ne?” dedi sertçe. “Leyla, ne diyorsun sen?”
Leyla hızlıca devam etti, sanki cümleleri kaçacakmış gibi.
“Bir şey olmadı… yani—” durdu, yutkundu. “Ama… çok yaklaştık. Sonra ben durdurdum. Çünkü… yüzüğünü gördüm.”
Miran’ın sesi bir anda sertleşti.
“Leyla! Sen aklını mı kaçırdın? O adam gece odana nasıl girer?”
Leyla irkildi.
“Bağırma…” dedi zayıf bir sesle.
Ama Miran durmadı. Sesi hem öfkeli hem de kontrolcüydü.
“Ben sana daha önce söylemedim mi? O adam seni bu işin içine çekiyor! Sen hâlâ onun peşinden mi gidiyorsun?”
Leyla gözlerini kapadı. İçine bir suçluluk çöktü.
“Ben peşinden gitmiyorum…” dedi. “Sadece… karışıyor her şey.”
Miran derin bir nefes aldı. Sesini biraz yumuşattı ama içindeki sertlik kaybolmamıştı.
“Bak Leyla…” dedi. “Bu iş romantik bir hikâye değil. O adam nişanlı. Üstelik o evde herkes seni ezmek için bekliyor. Sen hâlâ onunla aynı yerde kalıp… böyle şeyler yaşıyorsun.”
Leyla’nın gözleri doldu.
“Ben istemedim…” diye fısıldadı. “O geldi.”
Miran bir an sustu. Sonra sesi değişti; daha düşük, daha kontrollü, daha “yakın” bir tona geçti.
“Peki bana söyle…” dedi yavaşça. “Beni neden aradın?”
Leyla cevap veremedi.
Gerçek oradaydı.
Çünkü başka kimseyi arayamıyordu.
Miran bunu fark etmişti. Ve o an, sesinde ince bir memnuniyet geçti.
“Demek ki…” dedi hafifçe, “artık beni gerçekten tek konuşabildiğin kişi gibi görüyorsun.”
Leyla gözlerini açtı.
“Ben öyle demedim.”
“Demene gerek yok.” dedi Miran sakin bir şekilde. “Kime güveneceğini yavaş yavaş öğreniyorsun.”
Leyla içten içe rahatsız oldu ama yine de sustu.
Miran devam etti:
“Bana olanları anlatman iyi olmuş. En azından artık yalnız değilsin.”
Bu cümle Leyla’nın içinde garip bir yer yaptı. Rahatlatıcıydı ama aynı zamanda… bağımlılık gibi.
“Bak Leyla…” dedi Miran, sesi daha yumuşak bir hâl aldı. “Ben sana kızıyorum çünkü seni önemsiyorum. Ama şunu bil: ben olmasam bu konakta çok daha kötü şeyler olur.”
Leyla gözlerini yere indirdi.
Ve fark etmeden şu noktaya geldi:
Gerçekten… Miran’ı tek dayanağı gibi görmeye başlamıştı.
Miran bunu son bir cümleyle iyice yerleştirdi:
“Beni artık sırdaşı olarak görmen iyi bir şey… ama dikkat et. Yanlış insana sır verirsen, o sır bir gün sana karşı döner.”
Leyla yavaşça nefes verdi. Kafası daha da karışmıştı.
Ama şunu hissediyordu:
Konakta herkes onu bir tarafa çekiyordu…
Miran ise yavaş yavaş onun yalnızlığının içine yerleşiyordu.
Leyla telefonu kapattığında içi biraz olsun rahatlamıştı.
Miran’ın sesi sertti ama “haklıydı” gibi gelmişti ona. En azından biri onun ne yaşadığını anlıyordu. Konağın içinde herkes ona yük olurken, Miran onunla sakin sakin konuşmuştu.
Yatağa oturdu, dizlerini kendine çekti.
“Belki de gerçekten ben fazla duygusal davranıyorum…” diye fısıldadı kendi kendine.
Tam o sırada telefon tekrar titredi.
Miran.
Leyla bir an tereddüt etti ama açtı.
“Unuttum bir şey söylemeyi,” dedi Miran sanki gündelik bir şey hatırlamış gibi.
Leyla sessizce dinledi.
“Bak Leyla,” diye devam etti, sesi yumuşaktı, neredeyse koruyucu. “Senin tek sorunun şu an fazla açık kalbin. Herkese kendini çok çabuk veriyorsun.”
Leyla dudaklarını ısırdı.
“Ben vermiyorum…” dedi zayıfça.
Miran hemen araya girdi:
“Veriyorsun demiyorum, fark etmeden oluyorsun. Civan’a bak mesela… sen ona her şeyini hissettirdin. O da bunu güç sandı.”
Leyla kaşlarını çattı.
“Ben ne yapabilirim ki?”
Miran bir an sustu. O sessizlik bile hesaplıydı.
Sonra çok sakin konuştu:
“Kendini geri çekebilirsin.”
Leyla yavaşça doğruldu.
“Nasıl yani?”
Miran’ın sesi yumuşadı ama yönlendirici bir tona döndü.
“Bak, yarın mesela… hiçbir şey olmamış gibi davran. Ne soğuk ol ne sıcak. Sadece… boş ol.”
Leyla anlamadı.
“Boş olmak ne demek?”
Miran hafifçe güldü.
“Erkekler en çok şunu sever Leyla… ne hissettiğini anlayamadıkları kadını.”
Leyla’nın içi huzursuz oldu ama yine de dinliyordu.
Miran devam etti:
“Sen Civan’a hep duygunu veriyorsun. O da ya üstüne geliyor ya kaçıyor. Ama bir gün hiçbir şey vermezsen… işte o zaman düşünmeye başlar.”
Leyla sessiz kaldı.
Miran cümleyi yumuşattı:
“Ve o düşünmeye başlayınca… ilk kez seni kaybedebileceğini anlar. O zaman senin yanında durur.”
Leyla yavaşça başını salladı, farkında olmadan.
“Sence işe yarar mı?”
Miran hemen cevap verdi, hiç düşünmeden:
“Ben işe yarayan şeyi söylüyorum.”
Kısa bir duraklama yaptı, sonra daha da “samimi” bir tonla ekledi:
“Bak Leyla… ben seni korumaya çalışıyorum. Buradaki herkes kendi oyununu oynuyor. Sen de hayatta kalmak istiyorsan… biraz strateji öğrenmelisin.”
“Strateji…” diye tekrar etti Leyla.
Miran’ın sesi neredeyse fısıltıya dönüştü:
“Evet. Mesela Civan sana yaklaştığında hemen çözülme. Onu merakta bırak. Bazen de… hiç bakma.”
Leyla’nın boğazı sıkıştı.
“Bu doğru değil gibi…”
Miran hemen araya girdi, yumuşak ama çok net:
“Doğru-yanlış değil Leyla. Bu konakta kim daha güçlü durursa o ayakta kalıyor. Ben sadece seni ayakta tutmaya çalışıyorum.”
Leyla derin bir nefes aldı.
İçinde bir ses rahatsızdı ama…
Miran’ın söyledikleri “mantıklı” geliyordu.
Ve bu en tehlikelisiydi.
Telefon kapanırken Miran son bir cümle bıraktı:
“Yarın Civan seni ararsa… önce bekle.”
Ve kapattı.
Leyla telefonu elinde tuttu bir süre.
Sonra yavaşça yatağa uzandı.
“Belki de… gerçekten ben değişmeliyim,” diye fısıldadı.
O an fark etmediği şey şuydu: Kendini güçlendirdiğini sanıyordu. Ama aslında Miran’ın çizdiği yola çoktan girmişti.
Leyla sabahın erken saatlerinden beri konağın içinde bir gölge gibi dolaşıyordu. Elinde tepsi, üstünde ağır bir sessizlik… Her adımda Civan’la karşılaşmamak için yön değiştiriyor ama kader sanki özellikle onu aynı koridorlara çıkarıyordu.
Civan ise tamamen farklı bir savaşın içindeydi.
Konağın büyük salonunda, Sultan Hanım’la baş başa konuşuyordu. Yüzü sertti ama gözleri kaçıyordu. Çünkü her “düğün tarihi” cümlesi, boğazına dolanan bir ip gibiydi.
Sultan Hanım sakin ama kararlıydı.
“Artık uzatmanın anlamı yok Civan. Bu iş netleşecek.”
Civan çenesini sıktı.
“Şu an şirket işleri yoğun. Zamanı değil.”
Sultan Hanım hafifçe kaşlarını kaldırdı.
“Zamanı değil mi?” dedi soğuk bir sesle. “Ne zaman peki? Sen bu işi sürekli erteliyorsun.”
Civan bir adım geri çekildi.
“Ben erteli…yorum değil—”
Sultan Hanım sözünü kesti.
“Bak oğlum.” dedi daha keskin. “Bu iş sadece senin keyfine göre yürümüyor. Herkesin gözü bizim üstümüzde.”
Civan sessiz kaldı.
Tam o sırada Sultan Hanım yumuşadı. Ama bu yumuşama daha tehlikeliydi.
“Bugün size rezervasyon yaptım.” dedi sanki çok normal bir şey söylüyormuş gibi. “Sen ve Berfin gidiyorsunuz. Güzel bir yer… alışveriş yapın. Ona bir hediye al. Aranız düzelir.”
Civan’ın yüzü anında gerildi.
“Anne—”
Sultan Hanım elini kaldırdı.
“İtiraz istemiyorum.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Civan dişlerinin arasından nefes verdi.
Sonunda, istemeyerek de olsa:
“Tamam.”
dedi.
Ama o “tamam”, kabul değil teslimiyetti.

Leyla, bu konuşmayı mutfak ile salon arasındaki koridordan duymuştu.
Duymamış gibi yapamadı.
Elindeki tabak bir an titredi ama düşürmedi.
“Civan ve Berfin… birlikte çıkıyorlar.”
Bu cümle zihnine kazındı.
Kimse ona yüksek sesle söylememişti ama zaten gerek yoktu. Her şey açıktı.
O sadece hizmet ediyordu.
Ve bir yandan da izliyordu.
İşkence gibi.
Öğleye doğru Civan hazırlanırken aynanın karşısında durdu. Kravatını düzeltiyordu ama bakışları kendinde değildi.
Kapıdan çıkarken koridorun ucunda Leyla’yı gördü.
Bir anlık…
Göz göze geldiler.
Ama Civan hemen kaçırdı bakışını.
Sanki bakarsa her şey dağılacakmış gibi.
Leyla ise olduğu yerde kaldı.
Ne selam verdi, ne bir şey söyledi.
Çünkü söyleyebileceği hiçbir şey yoktu artık.
Civan geçip giderken Berfin de aşağı indi. Mutlu, hazır, beklentili…
Leyla başını eğdi. Elindeki tepsiye baktı. Ve ilk defa kendi kendine çok net bir şey düşündü:
“Ben burada fazlalığım.”
Ama bilmediği şey şuydu: O an sadece Civan kaçmıyordu. Civan da aslında ilk kez bir şeyden kaçamıyordu. Ve bu kaçış, herkesin içine yavaş yavaş büyüyecek bir yangının başlangıcıydı.
Leyla bütün konağı temizlemişti. Merdivenler, salon, koridorlar… Her yerden geçmiş ama sanki hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Sadece kendi içindeki yorgunluk biraz daha büyümüştü.
Elindeki bezi son kez sıkıp kenara bıraktı. Ellerinin su içinde kaldığını fark etti ama umursamadı bile. Sandalyeye kendini zor attı.
Nefesi düzensizdi.
Başını öne eğdi.
Bir süre sadece sessizlik oldu.
Sonra gözlerinden birkaç damla daha aktı. Hemen sildi, sanki kimse görüyormuş gibi.
“Geçecek…” diye fısıldadı kendi kendine ama sesi inanmıyordu.
Tam o sırada telefon titredi.
Ekrana baktı.
Miran.
Bir an durdu. Sonra açtı.

Leyla telefonda yorgun bir şekilde sandalyeye yaslanmıştı. Konağın sessizliği bile artık ağır geliyordu.
Miran’ın sesi her zamanki gibi sakindi.
“Bugün nasıl geçti?”
Leyla kısa bir nefes verdi.
“Yoğundu…” dedi. “Temizlik, işler… sürekli ayaktaydım.”
Miran hemen konuyu dağıtmadı. Sadece dinliyormuş gibi yaptı.
“Civan?”
Leyla’nın sesi biraz düştü.
“Berfin’le çıktı.” dedi. “Annesi zorladı.”
Miran küçük bir “hmm” dedi.
Sonra çok doğal bir şey sorar gibi devam etti:
“Nereye gittiler?”
Leyla düşünmeden cevap verdi.
“Bir restoran… rezervasyon yapılmış.”
Miran sanki merak etmiş gibi:
“Öyle mi? Güzel bir yer mi?”
“Bilmiyorum.” dedi Leyla. “Ama önemli bir yermiş.”
Miran burada durmadı, ama yönlendirmedi de. Sadece konuşmayı akıtıyordu:
“Kim seçti?”
“Sanırım Sultan Hanım.” dedi Leyla.
Miran hafifçe güldü.
“Tabii.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Miran çok sakin bir şekilde:
“Civan oralarda nasıl davranır?” diye sordu.
Leyla istemsizce düşündü.
“Farklı olur…” dedi. “Ailesiyle olunca daha kontrollü.”
Miran bunu not eder gibi dinledi.
“Anladım.” dedi.
Bir an sustu. Sonra çok gündelik bir tonda ekledi:
“Sen hiç gittin mi o tür yerlere onunla?”
Leyla kaşlarını çattı.
“Hayır.” dedi. “Zaten beni böyle yerlere götürmezler.”
Miran hemen araya girmedi. Sadece küçük bir sessizlik bıraktı, Leyla’nın kendi cümlesini doldurmasına izin verdi.
Leyla devam etti:
“Ben zaten konakta çalışıyorum. Öyle şeyler… bana uzak.”
Miran hafifçe nefes verdi.
“Uzak…” diye tekrar etti.
Sonra çok basit bir soru daha sordu:
“Civan oradayken daha mı gergin olur sence?”
Leyla düşündü.
“Olabilir…” dedi. “Ailesi yanındayken hep farklı.”
Miran:
“Hmm…” dedi sadece.
Ve konuşmayı büyütmedi.
Sadece küçük küçük parçalar topluyordu.
Bir süre sonra Leyla sessizleşti.
Miran son kez normal bir sohbet gibi sordu:
“Bugün yorgunsun galiba.”
“Evet…” dedi Leyla.
“Dinlen biraz.” dedi Miran.
Ve kapattı.
Restoranın ışıkları yumuşak ve pahalı bir parıltıyla masaların üzerine yayılmıştı. Cam kenarındaki masalarda şarap kadehleri, ağır yemekler ve gösterişli bir sessizlik vardı.
Civan, Berfin’in karşısında oturuyordu ama yüzü orada değildi.
Zihni başka yerdeydi.
Sultan Hanım’ın baskısı… düğün konuşmaları… Leyla’nın o suskun bakışı…
Berfin ise tam tersiydi. Kendini toparlamış, gülümsemeye çalışıyordu ama gözlerinin içindeki kırgınlık saklanamıyordu.
“Bugün bana hiç bakmadın bile.” dedi.
Civan çenesini sıktı.
“Yoğundum.”
“Yoğunluk değil bu Civan.” dedi Berfin. “Sen benden uzaklaşıyorsun.”
Civan bir an sustu.
Sonra yüzünü sertleştirdi. O tanıdık “kontrol” maskesi geldi.
“Abartma.” dedi.
Berfin derin bir nefes aldı.
Tam o sırada Civan sesi biraz daha düşürdü. Sanki kendini savunur gibi ama aslında kaçış arıyormuş gibi konuştu:
“Bak… evde de yeterince sorun var zaten. Sürekli üstüme gelmeyin.”
Berfin kaşlarını çattı.
“Ne sorunu?”
Civan bakışlarını kaçırdı.
Bir an durdu.
Sonra en tehlikeli cümleyi kurdu — kendini aklamak için:
“Ben sadece… o evdeki bazı şeyleri toparlamaya çalışıyorum.”
Berfin anlamadı.
“Ne demek bu?”
Civan çatalını bıraktı.
“Leyla meselesi gibi düşünme.” dedi hızlıca. “O kızın zaten bir şeyi yok. Sadece evde çalışıyor. Annem yüzünden… sahip çıkmak zorundayım. O kadar.”
Bu cümle ağır bir taş gibi masaya düştü.
Berfin’in yüzü gerildi.
“Yani sen onu koruyorsun?”
Civan hemen:
“Koruma değil.” dedi. “Sorumluluk.”
Ama sesi fazla hızlıydı.
Fazla savunmacıydı.
Ve bu bile Berfin’in içindeki şüpheyi büyüttü.

Restoranın diğer ucunda, ışığın daha loş olduğu bir köşede Miran oturuyordu.
Tek başına.
Elinde telefon, sanki sıradan bir şeyle ilgileniyormuş gibi.
Ama gözleri masadaydı.
Her şeyi duyuyordu.
Her kelimeyi.
Ama kimse onu görmüyordu bile.

Berfin’in sesi yükseldi.
“Bana ‘sorumluluk’ diyorsun ama benim gözümün içine bakamıyorsun!”
Civan dişlerini sıktı.
“Burası yeri değil.”
“Ne yeri?” dedi Berfin. “Ben senin nişanlıyım!”
Tam o anda Berfin refleksle Civan’ın elini tuttu.
Sıkı.
“Benden kaçamazsın.” dedi.
Civan elini geri çekmedi ama yüzü buz gibiydi.
İşte o an Miran, telefonunu hafifçe kaldırdı.
Bir fotoğraf çekti.
Berfin’in Civan’ın elini tuttuğu an…
Ama Civan’ın yüzü uzak, donuk ve başka bir yöne bakıyordu.
Bir kare.
Sonra bir tane daha.
Bu kez Berfin konuşurken Civan’ın tamamen geri çekilmiş hali.
Fotoğraflar “mutlu çift” değildi. Ama dışarıdan bakıldığında öyle görünebilirdi. Ve bu yeterliydi. Miran telefonuna baktı. Hafifçe nefes verdi.
“Yanlış anlaşılmak… bazen en doğru şeydir,” diye fısıldadı kendi kendine.
Ve sandalyede geriye yaslandı. Civan ve Berfin hâlâ tartışıyordu. Ama Miran artık sadece izlemiyordu. Planın ilk parçası cebindeydi.

Miran restoranda köşedeki masasında yemeğini yavaş yavaş yiyordu. Dışarıdan bakıldığında tamamen sakin, hatta keyifli bir adam gibiydi. Telefonunu ara ara kontrol ediyor, bir yudum su alıyor, hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.
Ama gözleri hâlâ o masadaydı.
Civan ve Berfin’in olduğu yerdeki gerilim biraz yumuşamış gibiydi. Tartışma yerini kontrollü bir suskunluğa bırakmıştı. Civan, Berfin’i ikna etmişti ya da en azından öyle görünüyordu.
Berfin artık daha yumuşak bir sesle konuşuyordu.
“Tamam…” dedi. “Bugün büyütmeyelim.”
Civan başını hafif salladı.
“Büyütecek bir şey yok zaten.”
Dışarıdan bakıldığında tablo “düzelmiş” gibiydi.
İşte Miran tam da bunu bekliyordu.
Sandalyeden ağır ağır kalktı.
Ceketini düzeltti.
Ve o masaya doğru yürüdü.
“OOO…” dedi Miran, sesi özellikle yüksek ve gıcık bir neşeyle doluydu. “Ne kadar mutlu bir çift tablo bu böyle.”
Civan’ın yüzü anında sertleşti.
Berfin başını çevirdi, Miran’ı görünce hafif şaşırdı ama tamamen kötü karşılamadı.
“Sen burada ne yapıyorsun?” dedi Berfin, ama sesinde soğukluk yoktu.
Miran gülümsedi.
“Tesadüf.” dedi. “Kader işte.”
Civan dişlerini sıktı.
“Buradan git.”
Miran onu duymamış gibi Berfin’e baktı.
“Sen daha güzelsin böyle gülünce.” dedi hafif alayla ama dışarıdan iltifat gibi duran bir tonla.
Berfin göz ucuyla Civan’a baktı.
“Otursana.” dedi sonra Miran’a. “Madem geldin, kahve iç git.”
Miran bir an durdu.
Civan’ın bakışları buz gibiydi.
Ama Berfin ısrarcıydı.
“Cidden otur.” dedi. “Ne olacak yani?”
Miran hafifçe gülümsedi.
“Eh…” dedi. “Kıramam.”
Ve oturdu.
Miran masaya oturduğunda sanki tamamen tesadüfen oradaymış gibi davranıyordu. Rahat, kendinden emin ve fazlasıyla sakin… Civan’ın sert bakışını bile görmezden geliyordu.
Kahvesinden bir yudum aldı.
“İnsanın bazı şeyleri görmesine gerek yok aslında…” dedi hafif bir gülümsemeyle. “Zaten şehir kendi söylüyor.”
Berfin kaşlarını çattı.
“Ne söylüyor?”
Miran omuz silkti, sanki çok basit bir şeyden bahsediyormuş gibi.
“Şunu mesela…” dedi. “Bazı adamlar vardır… gündüz başka, gece başka yaşar.”
Civan anında öne eğildi.
“Ne saçmalıyorsun sen?”
Miran ona bakmadı bile. Sanki Civan masada yokmuş gibi devam etti:
“Ben saçmalamıyorum. Sadece… dışarıda duyulan şeyler var.”
Berfin’in ilgisi istemsizce arttı.
“Ne duyuluyor?”
Miran hafifçe güldü.
“İsim vermek doğru olmaz tabii…” dedi. “Ama bazı erkekler var ya… bir evde durmaz. Bir yerde ‘nişanlı’ gibi durur, başka yerde bambaşka bir hayat kurar.”
Bu cümle masaya ağır düştü.
Civan’ın çatalı tabağa sertçe indi.
“Kes sesini.”
Ama Miran hiç etkilenmedi. Sakin bir şekilde devam etti:
“Gece geç saatler… farklı yerler… farklı kadınlar… sonra sabah hiçbir şey olmamış gibi aynı masaya oturmak.”
Berfin’in yüzü değişti.
“Sen ne diyorsun?”
Miran başını hafif yana eğdi, sanki üzgünmüş gibi.
“Ben bir şey demiyorum.” dedi. “Sadece… bazı insanların hayatı bölünmüş olur. Kimseye tam anlatmazlar.”
Civan bir anda ayağa kalktı.
“Yeter artık!”
Miran ilk kez ona baktı. Gözlerinde korku yoktu, sadece soğuk bir sakinlik vardı.
“Ben sana bir şey demiyorum Civan.” dedi. “Sen üstüne alınıyorsun.”
Berfin hemen araya girdi ama sesi artık değişmişti.
“Civan… bu adam ne demek istiyor?”
Civan cevap vermedi. Çünkü Miran son darbeyi çok sakin bıraktı:
“Ben sadece şunu söylüyorum Berfin…” dedi. “Bazı erkekler aynı anda iki hayat yaşar. Birini herkes görür… diğerini kimse.”
Kısa bir sessizlik oldu. Miran kahvesini bitirdi. Ayağa kalkarken Civan’a bile bakmadan konuştu:
“Ben sadece… yanlış anlaşılmasın diye söylüyorum.”
Sonra Berfin’e döndü.
“Senin yerinde olsam bazı geceleri çok sorgulardım.”
Ve masadan uzaklaştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

37okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.