6. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)6
Bölümler 40Şu an: 6
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Konağın o devasa kapısından içeri girdiklerinde, Leyla bu kez etrafındaki altına ve ihtişama yabancı bir yere bakıyormuş gibi değil, bir an önce bitip gitmesi gereken bir iş sahasına bakıyormuş gibi yürüyordu. Kucağındaki paketler ağırdı ama zihnindeki o telefon konuşmasının ağırlığı kadar canını yakmıyordu.
Hicran onları avluda, her zamanki telaşlı haliyle karşıladı. "Hoş geldiniz! Neriman Hanım, Leyla... Sultan Hanımım da sizi bekliyordu."
Tam o sırada Sultan Hanım, merdivenlerin başında o vakur duruşuyla göründü. Üzerindeki takıların şıngırtısı sessiz koridorlarda yankılanıyordu. Bakışları bir an Leyla’nın üzerindeki durgunluğa takıldı ama üzerinde durmadı.
"Gelin bakalım," dedi Sultan Hanım, eliyle yukarıyı işaret ederek. "Odama çıkalım. Elbiseleri orada rahat rahat deneyeyim. Olanları hemen ayırırız, olmayanları, gözüme batacak yerleri olursa da üzerinde düzeltirsiniz. Vaktim dar, bugün misafirlerim gelecek."
Neriman, "Tabii hanımım, nasıl isterseniz!" diyerek Leyla’yı hafifçe dürttü ve yukarı doğru yöneldiler.
Sultan’ın odasına girdiklerinde, Leyla paketleri büyük bir titizlikle yatağın üzerine açmaya başladı. Her bir kumaş parçasını düzeltirken Civan’ın dün geceki o kibrini düşündü. Sultan aynanın karşısına geçip ilk elbiseyi üzerine tutarken, odanın içindeki hava Leyla için iyice ağırlaşmıştı.
Neriman, Sultan'ın etrafında pervane olup iğnelerini ağzına alarak elbiseyi çekiştirirken, Leyla sadece kenarda durmuş, annesinin komutlarını bekliyordu. Sultan Hanım aynadaki aksine bakıp gülümsedi. "Elinize sağlık Neriman Hanım, tam da istediğim gibi görkemli duruyor."
Leyla ise sadece pencereden dışarıya, fabrikaların olduğu yöne doğru bakmamak için kendini zor tutuyordu. O sırada Sultan Hanım aynadan Leyla’yı süzüp konuştu:
"Leyla kızım, ne bu halin? Bugün dilini mi yuttun? Dün o kadar konuşuyordun, bugün pek bir sessizsin. Yoksa o 'denklerin' meselesini mi düşünüyorsun hala?"
Leyla, başını kaldırdı ve Sultan'ın gözlerinin içine bakarak hafifçe gülümsedi. "Yok hanımım," dedi sesi her zamankinden daha tok çıkarak. "Sadece işime odaklandım. Bizim dünyamızda iş biter, söz biter. Gerisi boş gürültüdür."
**O sırada kapı hafifçe tıklandı ve Civan’ın o kalın sesi duyuldu: "Ana? Müsait misin?"**
Civan’ın sesi odada yankılandığı an, Leyla’nın tüm bedeni kaskatı kesildi; ama bu kez korkudan değil, içindeki o yaralı gururun verdiği buz gibi bir öfkeden. Kapı açılıp Civan içeri adımını attığında, Leyla saniyesinde arkasını döndü. Sanki odada bir insan değil de boşluk varmış gibi, masanın üzerindeki mezura ve iğnelerle uğraşmaya başladı. Civan’a ne bir baş selamı verdi ne de yüzüne baktı.
Neriman, kızının bu ani ve keskin tavrını görünce yerin dibine girdi. "Ağam hoş geldin," diyerek hürmetle eğilirken, göz ucuyla Leyla’ya "ne yapıyorsun sen?" der gibi sert bir bakış fırlattı. Leyla ise annesinin bu bakışını görmezden gelerek, "Anne, bu kolun dikiş payını biraz daha daraltalım mı?" diye alakasız bir soru sordu.
Sultan Hanım, aynadaki aksinden Leyla’nın bu bariz görmezden gelişini izlemişti. Kaşları çatıldı, omuzlarındaki ipeği düzelterek buz gibi bir sesle konuştu:
"Leyla kızım? Sen az önce benim oğluma saygısızlık mı ettin, yoksa ben mi yanlış anladım? Civan Ağa odaya girdi, sen yüzünü bile dönmedin."
Leyla, yavaşça Sultan Hanım’a döndü. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Civan’ın tam karşısında durmasına rağmen, bakışlarını onun göğüs hizasında, boş bir noktaya sabitledi.
"Olur mu hiç hanımım, haşa," dedi Leyla, sesi odayı donduracak kadar net ve ağır bir tondaydı. "Ben sadece Civan Ağa rahatsız olmasın diye arkamı döndüm, geride durdum. Sonuçta dün gece kendisi de hatırlattı; aramızdaki farkı unutmamak gerek. Ben yerimi, haddimi biliyorum hanımım. Bizim gibiler, sizin gibi yüksek insanların gölgesinde bile dururken saygıda kusur etmemeli. Görünmez olmak, bazen en büyük saygıdır sizin dünyanızda."
Sultan Hanım, bu cevabın altındaki zehri fark etse de, sınıfsal kibri galip geldi. Hafifçe gülümsedi. "Aferin kızım... Öğreniyorsun. Yerini bilmek, bu hayattaki en büyük meziyettir. Aklın başına gelmiş."
Civan ise odanın ortasında sanki bir tokat yemiş gibi kalakaldı. Leyla’nın o "yerimi bilirim" deyişindeki gizli nefret ve asalet, Civan’ın içini ezdi. Normalde bütün kadınlar onun tek bir bakışı için yarışır, ağzından çıkacak bir kelimeye bakardı; ama bu terzi kızı onu resmen odadaki bir eşya yerine koymuştu.
Tam istediği buydu; kızı ezmiş, haddini bildirmiş ve araya mesafe koymuştu. Ama neden şimdi göğsünde o karanlık, huzursuz edici ağrıyı hissediyordu? Leyla’nın ona bir "ağa" gibi değil de, bir "hiçlik" gibi bakması, Civan’ın o sarsılmaz egosuna en büyük darbeyi vurmuştu.
Civan, bakışlarını Leyla’nın o dik duran sırtından çekemedi. "Ana," dedi sesi her zamankinden daha çatallı çıkarak. "Ben... bir şeye bakıp çıkacaktım. İşiniz varmış, bölmeyeyim."
Odadaki o ağır hava, Civan kapıdan çıkıp giderken bile dağılmadı. Leyla ise iğnesini kumaşa öyle bir hırsla batırdı ki, parmağına batan acıyı bile hissetmedi. Artık savaş başlamıştı; ama bu savaş kılıçla değil, "yok sayarak" kazanılacaktı.
Sultan Hanım, aynadaki aksine memnuniyetle bakarken Leyla’yı bir hizmetçi gibi kullanmaktan çekinmedi. "Kızım, bugün Hicran yalnızdır, işi başından aşkın. En iyisi sen bize şöyle köpüklü birer kahve yap da getir," dedi. Sesi bir ricadan ziyade, bir emrin doğallığını taşıyordu.
Leyla, "Emredersiniz hanımım," diyerek başını hafifçe eğdi ve odadan çıktı. Merdivenleri inerken tırnaklarını avucuna bastırıyordu. Civan ise kapının önünde bekliyordu; Leyla’nın o soğuk ve mesafeli tavrı içini kemirmeye devam ediyordu. Leyla önünden bir gölge gibi geçip mutfağa yöneldiğinde, Civan da sessiz adımlarla onun peşine düştü.
Mutfağa girdiğinde Hicran elinde sepetle kapıya yöneliyordu. "Ah Leyla, iyi ki geldin! Sultan Hanım kahve mi istedi? Sen halleder misin canım? Ben şu çamaşırları asayım, güneş kaçmadan. Bir şey olursa seslen," dedi ve hızla bahçeye çıktı.
Leyla, devasa mutfakta tek başına kaldığını sanırken arkasındaki sandalyenin çekilme sesini duydu. Civan, mutfağın ortasındaki o gösterişli, mermer masaya bir beyefendi edasıyla ama gözlerinde intikam ateşiyle oturdu.
Leyla’nın sırtı ona dönüktü, kahveyi pişirmeye başlamıştı. Civan, onun o gergin omuzlarını izleyerek konuştu: "Terzi kızı... Bak hele buraya."
Leyla’nın elindeki kaşık bir an duraksadı. "Terzi kızı" deyişindeki o küçümseyici ton, dün geceki telefonun devamıydı. Derin bir nefes alıp, öfkesini sesine yansıtmamaya çalışarak hafifçe yana döndü. "Buyrun?" dedi, sadece tek bir kelimeyle.
"Bana da bir sade kahve yap. Hadi, çabuk olsun," dedi Civan. Kendi dünyasında herkesin ona hizmet etmesine alışıktı ama Leyla’yı bu şekilde çalıştırmak, ona dün geceki o ezici gücünü hatırlatmak istiyordu. Leyla’nın ona verdiği "yok sayma" cezasının bedelini böyle ödetiyordu.
Leyla hiçbir şey demedi. Üçüncü cezveyi ateşe sürdü. Kahve köpürdüğünde Sultan Hanım’ınkileri tepsiye koydu, Civan’ın sade kahvesini de şık bir fincanla önüne bıraktı. Ne bir gülümseme ne de bir "afiyet olsun" vardı.
Civan, Leyla’nın yüzündeki o taş gibi ifadeyi bozmak istercesine fincanı aldı, bir yudum içti ve yüzünü buruşturarak fincanı porselen tabağa gürültüyle bıraktı.
"Bu ne?" dedi Civan, sesi mutfağın duvarlarında buz gibi yankılandı. "Beğenmedim. Çok acı olmuş, köpüğü de yok. Senin elin sadece dikiş dikmeye mi yatıyor? Bir kahveyi bile beceremiyor musun?"
Leyla, tepsi elinde duraksadı. Gözlerini Civan’ın o alaycı siyah gözlerine dikti. "Kahve acı değil Civan Ağa," dedi, sesi titretici bir sakinlikteydi. "Sizin dilinizdeki o kibir, içtiğiniz her şeyin tadını bozuyor herhalde. Ben Sultan Hanım’ın kahvelerini götürüyorum, sizinkini beğenmediyseniz dökebilirsiniz."
Tam arkasını dönüp gidecekken Civan yerinden kalktı ve masanın etrafından dolanıp Leyla’nın yolunu kesti. Mutfağın o dar koridorunda yine burun buruna gelmişlerdi.
"Dök dök de," dedi Civan fısıltıyla, gözlerini Leyla’nın ela gözlerinden ayırmadan. "Dök de annem aşağı indiğinde bu saygısızlığını nasıl açıklayacaksın bakalım? Yeniden yapacaksın. Ben 'oldu' diyene kadar da o makinenin başından ayrılamayacaksın.",,
Leyla’nın dolan gözleri, ocağın üzerindeki cezvede yansıyan alevle birlikte parladı. Boğazındaki o düğüm canını yakıyordu ama tek bir kelime etmedi. Civan’ın o buz gibi emrine, sanki bir köleymiş gibi boyun eğmek zorunda kalması, hayatı boyunca korumaya çalıştığı o onuruna vurulan en ağır darbeydi.
Titreyen elleriyle yeni bir cezve sürdü ateşe. Kahvenin köpürmesini beklerken damlayan bir damla yaşını, Civan’a göstermemek için elinin tersiyle hızla sildi. Yeni kahveyi fincana doldurdu ve sessizce Civan’ın önüne bıraktı.
Civan, Leyla’nın o ıslak kirpiklerini ve titreyen dudaklarını gördüğü an, kalbinde bir yerlerin çatırdadığını hissetti. Zafer kazanmak istemişti ama şu an elinde kalan tek şey, masum bir kızın gururunu paramparça etmiş olmanın verdiği o iğrenç pişmanlıktı. "Çok ileri gittim," diye geçirdi içinden. Bir şeyler söylemek, "Tamam, özür dilerim" demek istedi ama dili tutulmuştu. Kibir, o an bir pranga gibi boynuna dolanmıştı.
Leyla, Civan’ın yüzüne bile bakmadan Sultan Hanım’ın kahvelerinin olduğu tepsiyi kavradı. Arkasını döndü ve mutfaktan bir gölge gibi çıktı. Merdivenleri çıkarken her adımda Civan’ın o "acıdım sana" deyişi ve mutfaktaki o zorbalığı zihninde dönüp duruyordu.
Yukarı çıktığında yüzündeki o hüzünlü ifadeyi silip, Sultan Hanım ve annesinin yanına girdi. "Buyrun hanımım, kahveleriniz," diyerek tepsiyi uzattı.
Sultan Hanım kahvesinden bir yudum alıp, "Hah, ellerine sağlık kızım, tam kıvamında olmuş," dedi keyifle. Neriman ise kızının kızarmış gözlerini fark edip kaşlarını çattı ama Sultan’ın yanında bir şey soramadı.
Leyla ise dikiş makinesinin başına tekrar çöktü. O yeşil kaftanı bitirmek artık onun için sadece bir iş değil, bu kaleden kurtuluş biletiydi. Aşağıda, mutfak masasında tek başına kalan Civan ise, önündeki o kusursuz kahveye bakıyor ama bir yudum bile alamıyordu. Çünkü o kahve artık Leyla’nın gözyaşlarıyla demlenmişti ve tadı, Civan’ın vicdanından çok daha acıydı.
Güneş batmak üzereyken Leyla ve Neriman, ellerinde boş paketlerle konağın o devasa kapısından son kez çıktılar. Sultan Hanım, Neriman’ın avucuna parayı bırakırken "Emeğinize sağlık, hakkınızı helal edin" demişti ama sesi "Bir daha görüşmemize gerek yok" der gibi soğuktu. Leyla, yokuş aşağı yürürken omuzlarındaki o görünmez yükün hafiflediğini hissetse de kalbindeki o keskin sızı yerli yerinde duruyordu.
Civan ise odasının penceresinden, tülün arkasına saklanarak onların gidişini izliyordu. Leyla’nın o dik ama yorgun duruşu, sokağın köşesini dönüp kaybolana kadar gözlerinin önündeydi. Tam o sırada arkasında bir gölge belirdi. Sultan Hanım, oğlunun yanına gelmiş, onun uzaklara dalarak bakan gözlerini takip etmişti.
"Neyi izliyorsun böyle derin derin oğlum?" diye sordu Sultan, sesinde hafif bir işkil vardı. Sonra yarı şaka yarı ciddi ekledi: "Bak Civan, sakın bana o terzi kızına vuruldum falan deme; vallahi kalpten giderim. Şanımıza, adımıza yakışmaz."
Civan, annesine dönmeden yutkundu. İçindeki o fırtınayı, Leyla’nın mutfaktaki o yaşlı gözlerini bastırmaya çalışarak buz gibi bir sesle cevap verdi: "Yok ana, ne alakası var? Yazık, ellerinde koca paketlerle yola düştüler de... Acıdım hallerine. Şoförü mü verseydik acaba diye düşündüm sadece."
Sultan Hanım, oğlunun bu cevabı üzerine rahatlayarak gülümsedi. Civan’ın elini tutup şefkatle öptü. "Canım merhametli oğlum benim... Kalbin baban gibi yumuşak. Ama merak etme, herkes yerini, yurdunu bilir. Ben onların ücretini fazlasıyla verdim, sadakalarını da ekledim. İşimiz bitti, borcumuz kapandı. Bir daha nerede göreceğiz ki zaten onları? Kendi dünyalarında yaşayıp gitsinler."
Sultan Hanım odadan çıkarken, Civan olduğu yere çakılıp kaldı. "Bir daha nerede göreceğiz zaten" cümlesi, mutfaktaki o acı kahveden daha ağır bir tat bıraktı ağzında.
İçine tarif edemediği bir darlık çöktü. Odanın lüksü, paranın gücü, aşiretin şanı... Hepsi bir anda üzerine yıkılıyor gibiydi. Leyla gitmişti; ama o on dakikalık sohbetiyle, o gururlu susuşuyla ve mutfaktaki o yaralı bakışıyla Civan’ın içine bir kor bırakmıştı. Civan, hayatında ilk kez sahip olduğu her şeyin aslında onu ne kadar yalnız ve eksik bıraktığını fark etti. Bir daha onu göremeyecek olma ihtimali, kalbinde hiç tanımadığı bir boşluk açmıştı.
Leyla ise yokuşun sonunda durup geriye, o ışıklı konağa baktı. Artık ne acıma bekliyordu ne de merhamet. Sadece içinden, Civan’ın duyamayacağı o son sözü fısıldadı: "Senin kalen senin olsun Ağa, benim yolum bana yeter."
Bölüm etkileşimi
