14. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)14
Bölümler 40Şu an: 14
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Leyla apartman dairesinin kapısından içeri adımını atar atmaz, mutfaktan yükselen o gergin sessizlik yerini büyük bir gürültüye bıraktı. Neriman kapıda biterken, Saadet nene sedirin üzerinde tesbihini hırsla çekiyordu.
"Geldin mi sonunda küçük hanım!" diye bağırdı Neriman, ellerini beline koyarak. "Saat kaç oldu farkında mısın sen? Mahalleli camlarda, 'Leyla kimin arabasından indi, bu saate kadar neredeydi' diye birbirinin kulağına fısıldıyor! Biz seni böyle mi yetiştirdik? Hiç mi aileni, şerefimizi düşünmüyorsun? Çok mu yüz verdik biz sana?"
Saadet nene bastonunu yere vurdu: "Kızım, ateşle oyun olmaz dedik! Sen o ağa parçasının peşinde gezmekten başını döndürmüşsün ama burası mahalle yeri! Bir leke sürüldü mü, bin suyla yıksan çıkmaz!"
Leyla suçlulukla başını öne eğdi, Civan’ın gömleğinin kokusu hala tenindeydi, annesinin her bağırdığında kalbi suçlulukla sıkışıyordu. "Anne vallahi yemek yedik, hava serindi göl kenarında... Vaktin nasıl geçtiğini anlamamışız," diyebildi sadece.
Neriman, Leyla’nın üzerine yürüyüp kolundan tutarak odasına doğru sürüklerken sesi hala sertti: "Geç odana! Bir daha bu saatte kapıdan içeri girdiğini görmeyeyim, valla kilitlerim seni eve!"
Ancak Neriman odanın kapısını kapatıp Leyla ile baş başa kaldığında, o az önceki hiddetli yüzü bir anda değişti. Gözleri parladı, dudaklarının kenarında engelleyemediği sinsi ve gururlu bir gülümseme belirdi. Sesini sadece Leyla’nın duyacağı kadar alçattı.
"Kız..." dedi fısıldayarak, gözleri Leyla’nın üzerinde geziniyordu. "Gerçekten göl kenarına mı götürdü seni? O meşhur göl evi mi? Bakayım... Üstün başın bir değişik kokuyor senin. Civan Bey çok mu üstüne düşüyor? Bir dediğini iki etmiyor değil mi? O kartı kullandın mı bari bir yerlerde?"
Leyla şaşkınlıkla annesine baktı. Az önce kıyameti koparan kadın gitmiş, yerine "zengin damat" hayalleriyle yanıp tutuşan bir hırslı anne gelmişti.
Neriman kızının yanağını okşadı: "Tamam, dışarıda esip gürledim el âlem duysun diye... Ama akıllı ol Leyla. Bak adam peşinde pervane. Bu fırsatı kaçırma. Saadet nenenin dediklerine bakma sen, onun devri geçti. Sen Şimşeklerin hanımı ol da, o zaman göreyim ben o mahalleyi..."
Leyla annesinin bu iki yüzlü tavrı karşısında daha da kötü hissetti. Civan’a bedenini, ruhunu, her şeyini vermişti ama annesi sadece "fırsat" ve "altın" peşindeydi. Odasında yalnız kaldığında, Civan’ın o "güvenemiyorum" dediği anı hatırladı ve kendini karanlığa bıraktı.
Leyla, annesi odadan çıkıp kapıyı kapattığında kendini halsizce yeni yatağına bıraktı. Sırtüstü uzanıp tavanı seyrederken vücudunun her noktasında o gecenin, Civan’ın sert ama tutkulu dokunuşlarının izini hissediyordu. Boynundaki ve omuzlarındaki o hafif kızarıklıkları fark edince kalbi hızla çarptı; "İyi ki annem karanlıkta fark etmedi," diye geçirdi içinden. Birkaç gün çok dikkatli olması, yüksek yakalı şeyler giyip o izleri saklaması lazımdı.
İçini tuhaf bir huzur ve aidiyet hissi kaplamıştı. Telefonunu komodinden aldı, ekranın ışığı yüzünü aydınlatırken parmakları heyecanla klavyede gezindi. Civan’a olan aşkı artık bir barajın kapaklarını yıkmış gibi akıyordu.
**"Hala tenimde senin kokun var... Kendimi hiç bu kadar sana ait hissetmemiştim Civan. İyi ki varsın, iyi ki benimsin. Seni her şeyden çok seviyorum."** yazıp gönderdi. Arkasından bir tane de kalp emojisi ekledi.
Civan ise o sırada konağın kasvetli koridorlarında yürüyor, zihnindeki "defteri kapatma" planının ne kadar işlediğini tartıyordu. Telefonu cebinde titredi, Leyla’dan gelen mesajları gördü. Ekranı kaydırıp şöyle bir okudu ama yüzünde ne bir gülümseme belirdi ne de cevap verme gereği duydu. Onun için bu gece hedefine ulaştığı bir zaferdi; Leyla’nın bu denli teslim olması, Civan’ın gözünde meseleyi "çözülmüş" kılıyordu. Telefonu umursamazca masanın üzerine fırlatıp aynadaki aksine baktı.
Leyla ise dakikalar geçmesine rağmen cevap gelmeyince kötü bir şey düşünmedi. "Yorgundur," dedi kendi kendine, "Ya da annesi yanındadır, yazamıyordur." Onun dünyasında artık şüpheye yer yoktu; Civan ona "Aşığım" demişti, ona güvenmişti. Leyla, telefonunu göğsüne bastırıp Civan’ın hayaliyle, vücudundaki o tatlı sızının eşliğinde derin bir uykuya daldı.
Oysa Civan, odasının kapısı çalınıp içeri Sultan Hanım girdiğinde, Leyla’nın o aşk dolu mesajlarından çok daha soğuk ve sert bir gerçekle yüzleşmek üzereydi.
Civan, odasındaki deri koltuğa gömülmüş, karanlığın içinde sadece purosunun ucundaki kor ışıkla baş başa oturuyordu. Zihni, göl evindeki o birkaç saatin görüntüleriyle dolup taşıyordu. Leyla’nın o çiçekli elbisesinin altındaki titreyişi, teslimiyeti, o duru teninin sıcaklığı... İtiraf etmesi gerekirse, hayatı boyunca hiç bu kadar yüksek bir şehvet ve doygunluk hissetmemişti. Leyla onun için sadece bir "heves" olamayacak kadar derine işlemişti o anlarda; hissettiği şeyin bir anlamı vardı ama gururu, o aşiret ağası kimliği bunu kendine yedirmesine engel oluyordu. *"Bir terzi kızına mı yenileceksin Civan?"* diye soruyordu içindeki o karanlık ses.
Tam o sırada telefonunun ekranı Berfin’den gelen bildirimlerle aydınlandı. Leyla’nın o duygu yüklü, aşk kokan mesajlarının aksine, Berfin’den gelenler soğuk birer emir kipinden ibaretti.
> **"İsteme töreni ve nişan için özel diktirdiğim elbiselerin faturasını ekte gönderiyorum. Hallet. Bir Şimşek gelini olarak sönük kalmaya niyetim yok."**
>
Altında ise astronomik bir rakamın yazılı olduğu o meşhur butiğin faturası vardı. Berfin için bu evlilik, en pahalı vitrini kurmaktan farksızdı. Civan, tek bir kelime yazmadan ödemeyi onayladı. Rakamın büyüklüğü umurunda bile değildi; Berfin onun için bir "yol arkadaşı" değil, imzalanacak büyük bir holding sözleşmesinin en pahalı maddesiydi. Berfin parayı ve statüyü seviyordu, Civan ise gücü. Bu anlamda birbirlerine çok uygundular.
Civan telefonu tekrar kenara fırlattı. Bir yanda ruhunu ve bedenini karşılıksızca önüne seren, bir "merhaba" mesajıyla mutlu olan Leyla; diğer yanda daha adı resmileşmeden banka hesaplarını kontrol etmeye başlayan Berfin...
Civan, Berfin’in bu ruhsuz ama dürüst hırsını "iş arkadaşlığı" olarak tanımlayıp kendini rahatlatmaya çalıştı. Ancak Leyla'nın o cevap vermediği mesajı, karanlık odanın içinde sessiz bir çığlık gibi asılı kalmıştı. Duygularını bastırdıkça, göğsündeki o ağırlığın daha da büyüdüğünü hissediyordu. Yarın sabah uyandığında, Berfin ile kurulacak o "iş dünyasının" içine girecekti ama aklı hep o çiçekli elbisenin içindeki elmas parıltısında kalacaktı.
Civan, o karmaşık duygularla uyuyakaldıktan sonra sabah fabrikadaki işlerini hızla bitirdi ama aklı yine o "elmas" parıltısındaydı. Leyla'yı arayıp onu almak istediğinde aldığı o temkinli cevap, içindeki o sahip olma arzusunu daha da kamçıladı. Leyla'nın annesinden çekinmesi ve Civan'ın ısrarı arasında geçen o telefon görüşmesi, ikili arasındaki bu yasak ama çekici bağın tuzu biberi gibiydi
Leyla, annesine hangi bahaneyi uyduracağını düşünürken Civan çoktan jipine binmiş, caddenin köşesinde pusuda bekleyen bir avcı gibi Leyla'nın "Tamam" mesajını beklemeye başlamıştı. Berfin'in soğuk faturaları ve fabrikanın gürültüsü, Leyla'nın vereceği o kısa haberin yanında birer hiç kalıyordu.
Leyla, kalbi küt küt atarak liseden bir arkadaşıyla buluşacağı yalanını annesine kabul ettirdi. Neriman, "Civan’dan izin aldın mı?" diye sormayı ihmal etmese de bu bahaneye ikna olmuştu. Leyla, annesinin şüphelenmemesi için en sade kıyafetlerinden birini seçti, hafif bir ruj sürüp evden çıktı. Caddeye doğru yürürken adımları heyecandan birbirine dolanıyordu.
Siyah jipe ulaştığında, Civan kapıyı içeriden açtı. Gözleri, Leyla’nın o her zamanki duru güzelliğine değer değmez parladı. Leyla koltuğa oturur oturmaz, Civan onu kendine çekip özlemle, uzun uzun öptü. "Gülüm benim," dedi sesi her zamankinden daha derin çıkarak. "Nereye götüreyim bugün seni?"
Leyla utangaç bir gülümsemeyle, "Bilmem," dedi. "Gezelim öyle, yan yana olalım yeter."
Civan’ın ise başka planları vardı; Leyla’yı kendi dünyasının ihtişamına alıştırmak, ona olan bağlılığını maddi bir mühürle de pekiştirmek istiyordu. Jipi lüks bir kuyumcunun önünde durdurdu. Leyla, "Neden geldik buraya?" diye sormaya kalmadan kendini vitrinlerin parıltısı arasında buldu. Civan, hiç tereddüt etmeden, göz alıcı, ince işçilikli ve çok pahalı altın bir gerdanlık seçti. Leyla’nın itirazlarına kulak asmadan, arkasına geçip gerdanlığı onun narin boynuna taktı.
Altının soğukluğu Leyla’nın tenine değerken, aynadaki yansımasına baktı. "Civan, çok pahalı bu... İnsanlar ne der? Anneme yalan söyledim ben, arkadaşımla buluşacağım dedim. Bunu boynumda görürse ne anlatırım?"
Civan, ellerini Leyla’nın omuzlarına koyup aynadan gözlerinin içine baktı. "Merak etme sen. Sorarsa 'Civan yanıma geldi, hediye etti' dersin. Ben seni almaya gelmişken bir hediye vermişim, kime ne? Sen her şeyin en güzeline layıksın."
Leyla, mahcup bir şekilde başını öne eğdi. Civan’ın bu baskın sevgisi ve cömertliği karşısında savunmasız kalıyordu. Kuyumcudan çıkıp caddede el ele yürümeye başladılar. O sırada bir gelinlikçinin önünden geçiyorlardı. Vitrinde, tüller ve danteller içinde bembeyaz, masalsı bir gelinlik duruyordu.
Leyla’nın adımları bir an yavaşladı. Gözleri, o beyaz rüyaya takılı kaldı. İçinden geçenleri söylemeye dili varmadı; zihninde annesinin altın hayalleri, Berfin’in buz gibi varlığı ve Civan’ın "belirsiz" sözleri çarpışıyordu. Civan da bakışlarını o gelinliğe çevirdi ama ikisi de tek bir kelime etmedi.
Leyla, sessizce Civan’ın elini daha sıkı tuttu. O gelinlik, Leyla için hem ulaşılmaz bir cennet hem de içine girmeye korktuğu bir fırtınaydı. El ele, sessiz bir anlaşmanın ağırlığıyla arabaya doğru yürümeye devam ettiler. Civan'ın cebindeki telefon ise o an Berfin'den gelen bir aramayla titremeye başlamıştı bile.
Civan’ın telefonu çaldığında, ekranındaki ismi görür görmez yüzündeki o yumuşak ifade yerini sert ve mesafeli bir maskeye bıraktı. Leyla’nın elini yavaşça bıraktı ve "Şu iş telefonuna bakmam lazım gülüm, sen burada bekle," diyerek birkaç adım uzaklaştı. Köşeye çekildiğinde sesi alçalmış, otoriter bir tona bürünmüştü.
Telefondaki Berfin, her zamanki üstten bakan tavrıyla emirlerini sıralıyordu: "Civan, nişan töreni için organizasyon firmasıyla görüştüm. Davetli listesini ve oturma düzenini senin onaylaman gerekiyormuş ama vaktim yok, senin halletmen lazım. Ayrıca annene söyle, takılacak takılar konusunda benim ailemin prestijini sarsacak bir eksiklik istemiyorum."
Civan, bir gözüyle kendisini izleyen Leyla’yı kontrol ederken dişlerini sıktı. "Tamam Berfin, annemle konuş, o halleder. Şu an çok önemli bir işim var, kapatmam lazım," dedi ve kadının cevabını beklemeden telefonu kapattı.
Geri döndüğünde Leyla’nın yüzünde belli belirsiz bir gölge vardı. Civan’ın o kadar uzaklaşması, sesindeki o yabancı ton ve "işim var" diyerek aceleyle konuşması kalbinde ince bir sızı oluşturmuştu. "Kötü bir şey mi oldu?" diye sordu Leyla, gözlerinin içine ürkekçe bakarak.
Civan, Leyla’nın yanağını okşayıp zoraki bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. "Yok gülüm, fabrikayla ilgili sıkıcı meseleler işte. Hiç bozmayalım keyfimizi."
Leyla bir an için o telefonun ucunda bir kadın olabileceği ihtimalini düşündü, içi daraldı ama Civan’ın az önceki o tutkulu öpücüğünü ve boynundaki gerdanlığın ağırlığını hatırlayınca bu kötü düşünceyi hemen kafasından kovdu. Civan ona "Aşığım" demişti, ona her şeyini vermişti. "Üstünde durma Leyla," dedi kendi kendine, "Sadece iş işte..."
Ama o sessiz cadde boyunca yürürken, aralarındaki o el ele tutuşan ellerin sıcaklığına, Berfin’in buz gibi gölgesi çoktan sızmıştı. Leyla farkında değildi ama Civan’ın "işim var" dediği o hayat, çok yakında her ikisini de yutacak olan büyük bir yalandan ibaretti.
Civan, jipi mahalle yoluna kırmak yerine direksiyonu tekrar şehirden uzaklaşan o ıssız göl yolu hattına kırdı. Leyla, yolun nereye çıktığını fark edince içindeki o ince huzursuzluk büyümeye başladı. Dün geceki o sarsıcı teslimiyetin ardından, gün ışığında tekrar o eve gitmek ona bir "gizli saklılık" hissi veriyordu.
"Civan, yine mi göl evi?" dedi Leyla, sesi hafifçe titreyerek. "Neden hep oraya gidiyoruz? Hep o dört duvarın içinde mi olacağız? İnsan içine çıkmayacak mıyız seninle?"
Civan, Leyla’nın bu sorgulayıcı tavrını hemen sezdi. Onu kendi dünyasında hapsetmek için en iyi bildiği silahı, o tatlı dilli manipülasyonu devreye soktu. Arabayı kenara çekip Leyla’ya doğru döndü, elini ensesine koyup onu kendine yaklaştırdı.
"Gülüm benim," dedi, sesi kadife gibi yumuşak ve ikna ediciydi. "Dışarısı kurtlar sofrası. Herkesin gözü üzerimde, her adımım takip ediliyor. Seni o meraklı, dedikoducu gözlerden korumak istiyorum. Orada sadece biz varız, kimse bize karışamaz. Hem bugün farklı bir şey yapalım dedim... Güzeller güzelime ellerimle yemek yapacağım. Kendi ellerimle besleyeceğim seni. Baş başa, huzur içinde olmak istemez misin?"
Leyla, Civan’ın bu "korumacı" ve "romantik" bahanesi karşısında bir kez daha yelkenleri suya indirdi. "Ellerinle yemek mi yapacaksın gerçekten?" diye sordu, az önceki huzursuzluğu yerini bir hevese bırakırken.
"Tabii ya," dedi Civan, Leyla’nın burnuna küçük bir öpücük kondurarak. "Şimşeklerin ağası bugün senin için mutfağa girecek. Sadece sana özel..."
Leyla’nın yüzünde güller açtı. Civan’ın her sözü, her vaadi onun için bir gerçeklikti artık. O sadece sevdiği adamın ilgisine ve sevgisine açtı ve Civan bunu öyle ustaca veriyordu ki, Leyla bu tatlı yalanların arasında asıl gerçeği —Civan’ın onu dış dünyadan, yani kendi resmi hayatından ve Berfin’den sakladığını— görmeyi reddediyordu.
"Tamam o zaman," dedi Leyla, gülümseyerek arkasına yaslanırken. "Aşçılığını görelim bakalım Ağa Hazretleri."
Civan jipi tekrar hareket ettirdiğinde, yüzünde o kendinden emin, zafer kazanmış gülümseme vardı. Leyla’yı tekrar o sessiz evin içine, kendi kurallarıyla yönettiği o güvenli bölgeye götürüyordu. Leyla kanmaya hazırdı; çünkü bu aşk bataklığında çırpınmak, gerçeklerin soğukluğunda üşümekten daha tatlı geliyordu.
Göl evinin mutfağında, dışarıdaki dünyanın tüm kasvetinden uzak, sadece domates sosunun kokusu ve neşeli kahkahalar vardı. Civan, üzerindeki o ağır ceketi çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. O sert, emirler yağdıran Şimşeklerin ağası gitmiş; yerine tencerenin başında ciddiyetle sos karıştıran bir adam gelmişti.
Leyla ise tezgâhın diğer ucunda marulları doğrarken, göz ucuyla Civan’ı izleyip kıkırdıyordu. "Ağa hazretleri, o sosun içine o kadar sarımsak atılır mı? Öldüreceksin bizi," diyerek takıldı.
Civan, elindeki tahta kaşığı bir kılıç gibi havaya kaldırıp Leyla’ya döndü. "Sen Şimşeklerin özel tarifine mi laf ediyorsun terzi kızı? Bu sosun sırrı o sarımsakta. Hem fena mı, kimse yanımıza yaklaşamaz işte," dedi, göz kırparak.
Leyla, elindeki bir parça havucu Civan’a fırlatınca, Civan profesyonel bir hamleyle havucu havada yakaladı. "Bak sen... Savaş mı istiyorsun?" diyerek Leyla’nın yanına sokuldu. Leyla salata kasesini korumaya çalışırken, Civan onu belinden yakalayıp tezgâhla kendi arasına hapsetti.
"Bırak Civan, salata mahvolacak!" diye gülerek direndi Leyla.
Civan, burnunu Leyla’nın boynuna sürterek derin bir nefes aldı. "Bırak salatayı falan... Senin kokun varken ben o yemeğin tadını nasıl alayım?" dedi sesi kısılarak. Leyla’nın elleri Civan’ın kollarında asılı kaldı, o şaka yollu didişme bir anda yerini elektrik yüklü bir sessizliğe bıraktı.
Civan, Leyla’nın parmaklarındaki limon suyunu ve domates kokusunu bile seviyordu. Kendi dünyasındaki o steril, sahte ve soğuk kadınlardan sonra; Leyla’nın bu hayat dolu, emeğin ve doğallığın kokan hali ona paha biçilemez geliyordu. Kabul etmek istemese de, şu an bu daracık mutfakta, üzerine un sıçramış bir halde makarna yapmaktan aldığı zevki, hiçbir aşiret toplantısında ya da milyonluk imzada almamıştı.
"Sen gerçekten çok güzelsin," dedi Civan, az önceki şakacı tavrını bir kenara bırakıp tamamen samimiyetle.
Leyla, Civan’ın gözlerindeki o derinliği görünce içindeki tüm savunmaların bir kez daha yıkıldığını hissetti. "Sen de... Sen de böyleyken çok başkasın Civan. Keşke hep böyle kalsak. Sadece sen, ben ve bu mutfak..."
Civan, Leyla’nın alnına uzun ve huzurlu bir öpücük kondurdu. "Şimdilik sadece biz varız gülüm. Tadını çıkar."
Makarnalar tabaklara konduğunda, mutfaktaki o romantik hava masaya taşındı. Civan, Leyla'nın tabağına özenle yemek koyarken, içindeki o "defteri kapatma" sesinin artık ne kadar cılız çıktığını fark etti. Bastırmaya çalıştığı o şelale, bu küçük mutfakta yavaş yavaş taşmaya başlamıştı.
Yemeğin ardından masadaki o oyunbaz neşe, yerini göl evinin sessizliğinde yankılanan ağır bir tutkuya bıraktı. Civan, kadehini masaya bırakıp bakışlarını Leyla’nın üzerine diktiğinde, gözlerinde şefkatten ziyade dizginlenemeyen bir açlık vardı. Leyla daha ne olduğunu anlamadan, Civan onu tek bir hamleyle kucağına aldı. Leyla’nın hafif çığlığı, Civan’ın boynuna dolanan kollarında eriyip gitti.
Yatak odasına girdiklerinde, Civan onu yatağın yumuşaklığına bırakırken bir saniye bile duraksamadı. Sanki araya giren o birkaç saat, içindeki arzuyu söndürmek yerine daha da harlamıştı. Üzerindeki o çiçekli elbiseyi, sanki Leyla’nın ruhuna ulaşmasını engelleyen son bir engelmiş gibi hırsla ve sabırsızlıkla sıyırdı. Leyla, Civan’ın bu baskın ve "aç" hali karşısında titrerken, Civan’ın elleri teninde adeta bir ateş izi bırakarak geziniyordu.
"Doyamıyorum sana," diye fısıldadı Civan, sesi arzunun ağırlığıyla boğuklaşmıştı. "Sanki her dokunuşumda daha da çok istiyorum."
Civan, Leyla’nın üzerine bir gölge gibi çöktüğünde, aralarındaki o çekim geri dönüşü olmayan bir fırtınaya dönüştü. Civan’ın dudakları Leyla’nın boynunda, köprücük kemiklerinde ve göğüslerinde hoyrat ama taparcasına geziniyordu. Leyla, Civan’ın bu sertliğine ve sahiplenici tavrına kendi tutkusuyla karşılık verdi; tırnaklarını Civan’ın geniş omuzlarına geçirirken, onun her hareketinde biraz daha dünyadan koptuğunu hissediyordu.
Birleşmeleri, bir volkanın patlaması gibi ani ve sarsıcıydı. Civan, Leyla’nın içinde her hareket ettiğinde, ona sadece bedenini değil, tüm benliğini mühürlemek istiyormuş gibi sert ve kararlıydı. Leyla’nın dudaklarından dökülen iniltiler, Civan’ın kulağında en güzel melodiye dönüşüyor, onu daha da ileri gitmeye zorluyordu. Civan, Leyla’nın yüzünü ellerinin arasına alıp gözlerinin içine bakarken, bakışlarındaki o vahşi pırıltı Leyla’nın tüm benliğini yakıp kavuruyordu.
Oda, sadece birbirine çarpan tenlerin sesi ve kesik kesik alınan nefeslerle doluydu. Civan’ın terli bedeni Leyla’nınkine yapışmışken, ikisi de bu anın bitmemesi için zamana meydan okuyorlardı. Civan, arzunun doruk noktasına ulaştığında Leyla’nın adını bir yemin gibi haykırdı; Leyla ise Civan’ın kollarında, onun yarattığı bu ateş denizinde tamamen kaybolmanın o muazzam hazzıyla sarsıldı.
Her şey dindiğinde, sadece birbirlerinin kalp atışlarını duyabiliyorlardı. Civan, Leyla’yı sanki en kıymetli hazinesiymiş gibi göğsüne çekti. Leyla’nın boynundaki o altın gerdanlık, ay ışığında bir kez daha parladı; tıpkı bu gece birbirlerine vurdukları o görünmez mühür gibi. Civan zafer kazanmış olsa da, Leyla’nın bu denli derinlerine sızması, onun "defteri kapatma" planını her saniye daha da imkansız hale getiriyordu.
Leyla, Civan’ın terli ve güçlü göğsüne yaslanmış, onun sıcaklığında kaybolmuşken gözü komodinin üzerinde titreyen telefonuna takıldı. Ekranın ışığı loş odada parladığında gördüğü saatle adeta yerinden sıçradı.
"Civan! Kalk, çabuk!" dedi Leyla, panikle yataktan doğrulurken. Çarşafı göğsüne doğru çekerken elleri titriyordu. "Üç saat olmuş! Bak annem mesaj atmış, 'Yoldasın umarım, geç kalma sakın' diyor. Ben ne yapacağım şimdi?"
Civan, uykulu ve mahmurlu bir halde Leyla’yı tekrar kendine çekmeye çalıştı. "Bırak şimdi anneni gülüm, biraz daha kal... Ben hallederim, bir bahane buluruz."
"Hayır Civan, olmaz!" dedi Leyla, yerdeki çiçekli elbisesine uzanırken. "Söz verdim, kadını iyice işkillendireceğiz. Dün gece zaten kıyamet koptu, bugün de geç kalırsam eve sokmaz beni. Lütfen, hemen bırak beni caddeye."
Leyla hızla giyinmeye çalışırken, Civan yatakta doğrulup onun bu telaşlı halini izledi. Az önceki o büyüleyici şehvetin yerini mahalle baskısının o soğuk korkusu almıştı. Civan, Leyla’nın bu kadar korkmasına, birilerinin önünde hesap vermek zorunda kalmasına içten içe kızsa da, onu daha fazla zorlamanın işleri bozacağını biliyordu.
"Tamam, tamam... Sakin ol," dedi Civan, yataktan kalkıp pantolonunu üzerine çekerek. "Giyin hadi, beş dakikaya çıkıyoruz. Ben seni caddenin başına kadar bırakırım, oradan yürürsün."
Leyla, aynada dağılmış saçlarını ve boynundaki o parlayan gerdanlığı gördü. Aceleyle saçlarını toparladı, gerdanlığı elbisesinin içine sakladı. "İz kalmamıştır umarım," diye mırıldandı kendi kendine. Kalbi hala küt küt atıyordu. Hem Civan’dan kopmanın verdiği o hüzün, hem de eve geç kalmanın verdiği o büyük korku arasında sıkışıp kalmıştı.
Jipe bindiklerinde Civan gazı kökledi. Yol boyunca Leyla sürekli telefonuna bakıyor, annesine ne diyeceğini prova ediyordu. Civan ise direksiyonu sıkarken, Leyla’yı böyle her seferinde "kaçırıyormuş" gibi hissetmekten nefret ediyordu. O, her şeye sahip olan Şimşeklerin ağasıydı ama sevdiği kadını bir mahalle baskısından kurtaramıyordu.
Caddenin köşesine geldiklerinde Leyla tam inecekken Civan kolundan tuttu. "Leyla," dedi, sesi ciddileşerek. "Bu böyle gitmez. Seni böyle saklamaktan, senin böyle korkmandan yoruldum artık."
Leyla, Civan’ın gözlerindeki o derin kararlılığı gördü ama cevap verecek vakti yoktu. "Konuşacağız Civan, her şeyi konuşacağız. Ama şimdi gitmem lazım," dedi ve onu hızlıca öpüp arabadan indi.
Leyla karanlık sokakta evine doğru koşarken, Civan arkasından bakıyordu. Telefonu o sırada tekrar titredi; bu sefer arayan Sultan Hanım’dı. Gerçek dünya, tüm acımasızlığıyla Civan’ı geri çağırıyordu.
Leyla, nefes nefese apartman dairesinden içeri süzüldüğü anda telefonunun ekranı Civan’ın ismiyle aydınlandı. Merdiven boşluğunda durup titreyen elleriyle açtı telefonu. Civan’ın sesi, o her zamanki hükmedici ama artık içinde tuhaf bir muhtaçlık barındıran tonuyla yankılandı: "Yarın kaçta alayım seni gülüm? Şimdiden özledim."
Leyla, kapının arkasından gelen annesinin seslerini duyarken fısıldayarak cevap verdi: "Olmaz Civan, imkansız! Yarın görüşemeyiz. Her gün her gün nasıl çıkacağım ben bu evden? Annem iyice şüphelenmeye başladı, mahalleli zaten pusuda. Bir süre nefes almamız lazım..." dedi ve Civan’ın bir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu hızla kapattı.
Civan, jipin içinde telefonun kapanma sesiyle baş başa kalırken direksiyonu hırsla sıktı. Eskiden her istediğini elde eden, kadınları birer geçici heves olarak gören o adamdan eser kalmamıştı. Leyla’nın o "Hayır" demesi, ona ulaşamama ihtimali, içindeki o kontrolsüz bağımlılığı daha da körüklüyordu. Şimşeklerin ağası, bir terzi kızının "imkansız" kelimesine hapsolmuştu.
Leyla içeri girdiğinde Neriman yine sorgulu gözlerle onu bekliyordu ama Leyla’nın aklı, Civan’ın o "Yarın kaçta?" diyen muhtaç sesindeydi. Civan ise karanlık sokaklarda jipini sürerken, bu bağımlılığın onu hangi uçuruma sürükleyeceğini düşünmeye başlamıştı bile.
Bölüm etkileşimi
