2. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)2
Bölümler 40Şu an: 2
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Neriman'ın heyecanı sabahın ilk ışıklarıyla birlikte avluya taşmıştı. "Hadi Leyla! Hadi kızım, geç kalacağız, ağa kapısı bekletmeye gelmez!" diyerek evin içinde adeta fırtına gibi esiyordu. Çırtik ata ata, bir o yana bir bu yana koştururken; katlanabilir dikiş makinesini, en keskin makaslarını, renk renk iplik dolu kutularını ve o meşhur sarı mezurasını büyük bir titizlikle hazırladı.
Hepsini Leyla’nın kucağına ve sırt çantasına yükledi. Leyla, üzerindeki yükün ağırlığından ziyade, annesinin bu dinmek bilmeyen hırsının ve o heybetli konağa gitmenin stresiyle iki büklüm olmuştu. Evden çıkıp mahalle bakkalının önünden geçerken, Neriman rastladığı herkese sanki saraya davet edilmiş gibi mağrur bakışlar fırlatıyordu.
Tozlu yolları aşıp otobüs durağına vardıklarında, Neriman hala konuşuyordu:
"Bak Leyla, sakın öyle süklüm püklüm durma. Dik dur, ağırbaşlı ol. Sultan Hanım titiz kadındır, gözü hep üzerimizde olur. Ama bilesin, o konak kapısı bir kere açıldı mı, arkası gelir."
Otobüs tıslayarak durduğunda binip en arka koltuklara yerleştiler. Leyla, kucağındaki dikiş makinesine sıkıca sarılmış, camdan dışarıyı izliyordu. Şehrin dar sokakları geride kalıyor, yerini daha geniş yollara ve uzaktan görünen o heybetli, taş duvarlı konaklara bırakıyordu.
Leyla'nın zihninde ise tek bir soru vardı: *O adam, çarşıdaki Civan... O da bu konaklardan birinde mi yaşıyordu?* Otobüs duraktan kalkıp Şimşeklerin konağına doğru yol alırken, Neriman mezurasını boynuna asmış, sanki bir savaşa gider gibi hazırlıklı ve kararlıydı. Leyla ise sadece sessizce dua ediyordu; bu yolculuğun sonunda kalbinin daha fazla kırılmaması için.
Konak kapısına vardıklarında, devasa demir kapının önündeki korumalar onları süzdü. Neriman, "Sultan Hanım bizi bekliyor, terzi Neriman deyin siz," diyerek otoriter bir tavırla kapıyı açtırdı. İçeri adım attıklarında, Leyla’nın kucağındaki makine her adımda daha da ağırlaşıyordu; çünkü bu sadece bir makinenin değil, üzerine yıkılmak üzere olan yeni bir hayatın ağırlığıydı.
Kavurucu sıcağın altında geçen o bir saatlik otobüs yolculuğu, Leyla için adeta bir sabır sınavına dönüşmüştü. Şehrin egzoz dumanı ve kalabalığıyla birleşen nemli sıcak, otobüsün içinde nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Nihayet konakların bulunduğu o geniş ve vakur caddeye vardıklarında, güneş tepede tüm acımasızlığıyla parlıyordu.
Neriman önde, elinde sadece küçük çantasıyla "Hadi kızım, az kaldı!" diyerek tempolu adımlarla yürürken; Leyla arkada, bir yanında taşınabilir dikiş makinesi, diğer yanında dikiş malzemeleriyle dolu ağır çanta, kan ter içinde kalmıştı. Yükün ağırlığından parmakları morarmış, soluk renkli elbisesi sırtına yapışmıştı ama annesinin bu "büyük fırsat" heyecanını bozmamak için dişini tırnağına takıyordu.
Şimşeklerin o heybetli, dökme demir kapısına vardıklarında, kapıdaki güvenlik görevlisi onları şöyle bir süzdü. Leyla’nın terden dağılmış saçları ve kucağındaki eski makineyle ikisi de buranın ihtişamına o kadar aykırı duruyorlardı ki; görevli onları dilenci ya da seyyar satıcı sanıp ters bir tavırla durdurdu.
"Yasak hemşerim, haydi başka kapıya! Burası Şimşeklerin konağı, öyle elini kolunu sallayan giremez," dedi görevli, onları kapıdan uzaklaştırmaya çalışarak.
Neriman’ın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi. Gururu kırılmıştı ama geri adım atmaya niyeti yoktu. Hemen telefonuna sarılıp Sultan Hanım’ı aradı. Kısa bir konuşmanın ardından güvenliğin telsizine gelen talimatla o devasa kapılar ağır ağır açıldı.
İçeri adım attıkları an, sanki başka bir boyuta geçmişlerdi. Avlunun serinliği, ortadaki fıskiyeli havuzdan gelen su sesi ve oymalı taş duvarların asaleti Leyla’nın nefesini kesti. İkisi de bir an durup şok içerisinde etrafı incelemeye başladılar. Yerlerdeki taş işçiliği, tavanlardaki ince oymalar ve güneş ışığının vurduğu her köşe o kadar görkemliydi ki; Leyla’ya sanki bastıkları her yer, dokundukları her sütun altından yapılmış gibi geldi.
"Gördün mü kızım?" diye fısıldadı Neriman, gözleri parlayarak. "Bizim ev kadar sadece şu avlunun yarısı var. Şan şöhret dedikleri buymuş işte."
Leyla ise şaşkınlığın ötesinde derin bir ezilmişlik hissediyordu. Kucağındaki dikiş makinesi, bu saray yavrusunun ortasında o kadar eski ve yoksul duruyordu ki, kendini bir an buraya ait olmayan bir leke gibi hissetti. Tam o sırada, konağın ağır ahşap kapısı gıcırdayarak açıldı ve Sultan Hanım, üzerinde ağır ipekli kaftanıyla merdivenlerin başında göründü.
Sultan Hanım, terzi Neriman’ı ve yükün altında iki büklüm olmuş Leyla’yı yukarıdan bir kraliçe edasıyla süzerken, Leyla’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu muazzam zenginliğin ve otoritenin ortasında, birazdan hayatının ne yöne savrulacağından tamamen habersizce bekliyordu.
Sultan Hanım, konaktaki o ağır ve otoriter havasına rağmen Neriman ve Leyla’yı avlunun en gölgeli, en serin köşesine buyur etti. "Geç otur Neriman Hanım, yorulmuşsunuzdur," diyerek hizmetçilerine kahve ve su siparişi verdi. Gözleri bir an Leyla’ya takıldı, uzun uzun süzdü onu.
"Bu kim? Senin kızın mı? Maşallah, pek güzelmiş... Bahtı da kendi gibi güzel olsun," dedi Sultan Hanım, sesinde hem bir beğeni hem de gizli bir gururla.
Leyla, bir yandan dikiş makinesini kurup iğne iplikleri hazırlarken bir yandan da Sultan Hanım’ı inceliyordu. Kadın, adeta yaşayan bir mücevher sergisi gibiydi. Boynunda sıra sıra dizilmiş akıtma zincirler, kollarını dirseğine kadar sarmış kalın tabut kelepçeler her hareketinde şıngırdıyordu. Yaşına rağmen cildi pürüzsüz, bakışları keskindi; tam bir hanım ağa duruşu vardı üzerinde.
Sultan Hanım kahvesinden bir yudum alıp hizmetçisini çağırdı: "Kızım, Leyla’yı al benim odaya götür. Sandıklardaki kumaşları toplayıp buraya getirin, hangisi yakışır bir bakalım."
Leyla, hizmetçi kızın peşine takılıp konağın o uçsuz bucaksız koridorlarında ilerlemeye başladı. Her adımda burnuna ağır bir ud ve gül kokusu geliyordu. Merdivenleri çıkarken dayanamayıp yanındaki kıza fısıldadı:
"Bu insanlar nasıl? Yani... Sana, size iyi davranıyorlar mı?"
Hizmetçi kız gülümseyerek başını salladı. "Allah razı olsun onlardan. Hakkımızı hiçbir zaman yemediler, her zaman fazlasıyla verirler. Hele ki evin oğlu... Pek merhametlidir, kimseyi kırmaz. Gerçi bu koca konakta tek çocuktur o ama herkesin göz bebeğidir."
Kız, büyük bir hayranlıkla anlatmaya devam etti: "Ama bu konağın asıl kerameti sevgidedir. Abdullah Bey, yani evin bey babası, Sultan Hanım’ı öyle bir sever ki... Sultan Hanım tek çocukta kalınca herkes 'Üstüne kuma getir, aşiret çocuk bekler' dedi de, Abdullah Bey bir gün bile kulak asmadı. 'Sultanımın üzerine gül koklamam' dedi. Hala ilk günkü gibi sevdalıdır ona. Konakta bir dediği iki edilmez Sultan Hanım’ın."
Leyla, duydukları karşısında istemsizce gülümsedi. Bu kadar büyük bir gücün ve zenginliğin içinde böyle sarsılmaz bir sadakatin olması, onun dünyasındaki "zengin adam" önyargısını bir anlık da olsa kırmıştı. İçinden, *"Demek her parası olan zalim olmuyor,"* diye geçirdi.
Odanın kapısına vardıklarında, hizmetçi kız ağır ahşap kapıyı açtı. İçeride, sandıkların içinden taşan ipekler, atlaslar ve paha biçilemez kumaşlar Leyla’yı bekliyordu. Leyla, Abdullah Bey’in Sultan Hanım’a olan o büyük aşkının hikayesiyle ısınmış bir kalple kumaşlara dokunmaya başladı. Henüz, bu sadakat dolu hikayenin kendi hayatındaki en büyük sınavı olacağını bilmiyordu.
Odalar birbirine o kadar uzaktı ki, koridorlar sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzanıyordu taş duvarların arasında. Leyla’nın kucağı kumaşlarla öyle bir dolmuştu ki, önünü görmekte bile zorlanıyordu. Bir yandan kollarının dermanı kesiliyor, bir yandan da hayretle etrafı süzüyordu.
"Yaa," dedi Leyla, soluk soluğa kalarak yanındaki kıza döndü. "Bu yollar bitmiyor, sen yorulmuyor musun her gün? Bu arada adın nedir senin?"
Kız samimi bir gülümsemeyle cevap verdi: "Adım Hicran. Alışıyor insan Leyla, zamanla yollar kısalıyor sanki."
"Bende Leyla, memnun oldum," diyerek gülümsedi ona. Tam o sırada, tam köşeyi döneceklerken kaderin çarkı en sert dişlisini çevirdi. Koridorun ortasındaki o gösterişli, oymalı ağır kapı büyük bir hızla dışarı doğru açıldı. Kucağındaki kumaş yığınından önünü göremeyen Leyla, kapının çarpmasıyla dengesini tamamen kaybetti.
Ağır kumaş ruloarı etrafa savrulurken, Leyla sertçe yere kapaklandı. Hicran panikle, "Eyvah! Leyla, iyi misin?" diyerek üzerine eğildi. O sırada kapının eşiğinde, siyah gömleğinin kollarını kıvırmış, kaşları çatık bir halde **Civan** belirdi.
Civan, yerde boylu boyunca yatan ve şaşkınlıkla başını kaldıran kızı görünce adeta donup kaldı. O sert, taviz vermez bakışları bir anda yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı. Leyla’nın kahverengi saçları yüzüne dağılmış, çarşıdaki o mahcup ve narin haliyle tam karşısında duruyordu.
"Sen?" dedi Civan, sesi her zamankinden daha derinden ve şaşkın geliyordu. "Ne işin var senin burada?"
Hicran, ağasının bu tepkisi karşısında şaşkınlıkla bir Leyla’ya bir Civan’a baktı. "Ağam, tanışıyor musunuz?" diye kekeledi. "Bu kız terzi Neriman Hanım’ın kızı Leyla. Sultan Hanımım çağırdı, kaftan dikecekler, çalışmaya geldiler."
Civan, "Terzinin kızı mı?" diye fısıldadı kendi kendine. Çarşıda tesadüfen yardım ettiği, o soluk elbiseli ama gururlu kızın, annesinin hizmetine gelen terzi kızı çıkması; onun dünyasında bir tesadüften çok daha fazlasıydı.
Leyla ise yerdeki kumaşlara uzanmaya çalışırken Civan’ın o sarsılmaz otoritesinin altında iyice ezildiğini hissetti. Çarşıda ona kahve sözü vermişti ama şimdi onun evinde, onun konağında bir "çalışan" olarak duruyordu. Aralarındaki o uçurum, bu lüks koridorda hiç olmadığı kadar derinleşmişti.
Civan elini uzatmak için bir hamle yaptı ama sonra duraksadı. Gözlerini Leyla’nın üzerinden çekmeden Hicran’a döndü: "Yardım et kıza, dökülenleri toplayın. Bir daha da önünüze bakmadan yürümeyin şu konakta!"
Sesi sert çıksa da, bakışlarındaki o korumacı parıltı Leyla’nın kalbini yerinden oynatmaya yetmişti. Civan oradan hızla uzaklaşırken, Leyla titreyen elleriyle kumaşları toplamaya başladı. Konağın koridorları şimdi ona az öncekinden çok daha dar ve sıcak geliyordu.
Civan, koridorun karanlığında hızlı adımlarla ilerlerken göğüs kafesinde tarif edemediği bir ağırlık hissetti. Çarşıdaki o tesadüfi karşılaşmadan sonra, zihninde o kızı hep ulaşılamaz, gizemli bir masumiyet olarak canlandırmıştı. Ama şimdi gerçek, bir tokat gibi yüzüne çarpmıştı.
"Demek terzi kızıymış..." diye fısıldadı kendi kendine. "Aramızdaki uçurum düşündüğümden de derinmiş." İçini garip bir hüzün kapladı. O kızın onurlu duruşunun altında yatan o zorlu hayatı şimdi daha iyi anlıyordu. Bir yandan da kendine kızdı; "İyi ki peşine takılıp izini sürmedim, olacak iş değilmiş," dedi. Onun dünyasında bir ağa oğlu ile bir terzi kızı arasındaki o görünmez duvarlar, taştan daha sertti.
Aşağıda ise Leyla, Hicran’ın yardımıyla ayağa kalkmıştı. Dizleri acıyordu ama canının acısından çok, Civan'ın o "Ne işin var burada?" diyen sesindeki şaşkınlık ve otorite canını yakmıştı. Çarşıda kendisine yardım eden, elini uzatan o adamın bu heybetli konağın "Ağası" olduğunu öğrenmek, Leyla’nın içindeki o küçük umut kırıntısını söküp almıştı.
Gözleri doldu, boğazına bir yumru oturdu. Ama o yumruyu zorlukla yuttu; burada zayıflığa yer yoktu. "Hadi Hicran," dedi sesi titreyerek, "Annem bekler, daha çok işimiz var."
Kucağındaki kumaşları bu kez daha sıkı tutarak aşağı kata, avluya indiler. Neriman, Sultan Hanım’la koyu bir sohbete dalmış, kaftan modellerinden bahsediyordu. Leyla’nın yüzündeki o solgunluğu ve nemli gözleri fark etmedi bile.
Leyla, makinesinin başına geçtiğinde elleri hala titriyordu. İğneyi kumaşa her batırışında, Civan’ın o koridordaki bakışlarını ve az önce öğrendiği o sarsılmaz hiyerarşiyi düşünüyordu. Abdullah Bey’in Sultan Hanım’a olan aşkını duyduğunda hissettiği o masum neşe, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Artık bu konak onun için sadece gösterişli bir yapı değil, asla aşamayacağı bir uçurumun kıyısıydı.
Sultan Hanım, Leyla’nın yüzündeki o ani solgunluğu ve titreyen ellerini fark edince kaşlarını hafifçe çattı. Kahve fincanını tabağına bırakıp, "Kızım, betin benzin atmış, bir hal gelmiş sana. İyi misin?" diye sordu, sesi korumacı ama mesafeliydi.
Hicran araya girerek, "Hanımım, sormayın," dedi telaşla. "Odadan kumaşları getirirken tam köşede Civan Ağamla çarpıştılar. Kapı aniden açılınca Leyla kızcağız savrulup yere düştü, kumaşlar hep bir yana dağıldı."
Sultan Hanım’ın bakışları anında keskinleşti. "Kızım dikkatli ol yavrucum, burası koca konak, öyle dalgın yürümeye gelmez," dedi ve hemen ardından asıl merak ettiği soruyu sordu: "Oğluma bir şey oldu mu? Civan iyi miydi?"
Hicran, "Hayır hanımım, Ağamın maşallahı var, aslan gibi ayaktaydı. Sadece biraz şaşırdı o kadar," deyince Sultan Hanım’ın yüzüne o gururlu, mağrur ifade geri döndü. Sırtını oturduğu sedire iyice yasladı, gözleri uzağa, sanki oğlunun heybetini orada görüyormuş gibi daldı.
"Civan’ım öyledir..." dedi Sultan Hanım, sesine bir güç ve hayranlık katarak. "Bu konağın tek varisi, aşiretin göz bebeği. Babası gibi merhametlidir ama yeri geldiğinde dağı taşı titretir. Onu yetiştirene kadar ne emekler verdim ben. Abdullah Bey’in bir tanesi, benim ise canımdan candır. Bu şehirde onun bastığı toprağa hürmet ederler."
Neriman, Sultan Hanım’ın bu övgülerini büyük bir iştahla dinleyip, "Maşallah hanımım, Allah bağışlasın. Şanı yürüsün inşallah," diye araya girerken; Leyla başını iyice dikiş makinesine eğmişti.
Sultan Hanım devam etti: "Onun için öyle bir düğün kuracağım, öyle bir kız alacağım ki yedi düvel konuşacak. Şimşeklerin şanına yaraşır bir gelin lazım ona. Civan her şeyin en iyisine, en asiline layıktır."
Leyla, makinenin iğnesini kumaşa sertçe geçirdi. Sultan Hanım’ın her cümlesi, o koridorda hissettiği o uçurumu biraz daha derinleştiriyordu. "En asili," "Şimşeklerin gelini," "Aşiretin göz bebeği..." Bu kelimeler, Leyla’nın kalbindeki o çarşıda başlayan masum heyecanı birer birer öldürüyordu.
O an anladı ki; Civan sadece bir adam değil, bir imparatorluğun tahtıydı. Kendisi ise o imparatorluğun kıyısında tozlanmış, soluk renkli fistanıyla sadece bir günlüğüne oradan geçen bir terzi kızıydı.
Bölüm etkileşimi
