18. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)18
Bölümler 40Şu an: 18
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ertesi sabah, güneş o küçük evin pencerelerinden içeri girerken Neriman ve Saadet nene, Leyla’yı bu kara delikten çekip çıkarmak için sessiz bir anlaşma yapmış gibiydiler. Masayı her zamankinden daha özenli donattılar; taze ekmek kokusu, demli çayın buharı ve Saadet nenenin elleriyle yaptığı o meşhur peynirli poğaçalar sofraya geldi.
Saadet nene, tülbendini düzeltip Leyla’nın yanına oturdu ve hafifçe koluna dokundu. "Hadi torunum, bak sıcak sıcak ye şunlardan. Eskiden bir oturuşta üç tane bitirirdin, hadi bir gül bakalım şu neneceğizine," diyerek Leyla’yı neşelendirmeye çalıştı.
Neriman da bir yandan çayları doldururken, sanki dün gece o kıyamet kopmamış gibi şen şakrak konuşuyordu. "Kız Leyla, bak Saadet annem ne güzel hazırlamış. Boşver her şeyi, biz bize yeteriz. Bak ne güzel kahvaltımızı ediyoruz, huzurumuz yerinde ya, en büyük zenginlik bu!"
Leyla, annesinin ve nenesinin bu çabasını görüyor, onları kırmamak için yüzüne zoraki, hüzünlü bir gülümseme yerleştiriyordu. Birkaç lokma yedi, şaka yollu takılmalarına hafif sesle güldü ama gözlerindeki o sönük fer bir türlü canlanmıyordu. Her güldüğünde, Civan’ın o kanlar içindeki yüzü ve son bakışı bir gölge gibi gelip ruhunun üzerine çöküyordu.
Neriman mutfağa çay tazelemeye gittiğinde, tezgahın başında bir an durup dışarıya, o boş sokağa baktı. İçindeki o büyük hırsın yerini yavaş yavaş soğuk bir gerçeklik almaya başlamıştı. Civan’ı kovmuştu, Leyla her şeyi kutuyla geri fırlatmıştı... O her şeyin bir anda hallolacağını, Civan’ın nişanı bozup kapıya dayanacağını sanıyordu ama konaktan çıt çıkmıyordu.
Kendi kendine fısıldadı: **"Bu iş olmayacak galiba... Sultan cadısı oğlunu odaya mı kilitledi, ne yaptıysa artık? Koskoca Şimşeklerin ağası bir mahalle kızına mı kalacak? Yanıldım mı yoksa ben..."**
Neriman’ın bu "olmayacak" korkusu, aslında Leyla’nın kurtuluşu olabilirdi ama Neriman için bu, en büyük yenilgiydi. Masaya geri döndüğünde Saadet nene, Neriman’ın yüzündeki o anlık düşüşü fark etti ve manalı bir bakış fırlattı. Saadet nene için bu sessizlik bir huzurdu, Neriman içinse fırtınadan önceki o tekinsiz sessizlik.
Leyla ise tabağıyla oynarken içinden tek bir şey geçiriyordu: **"Keşke gerçekten bu kadar kolay olsa... Keşke bir gülüşle her şey eskisi gibi tertemiz kalsa."**
Masanın başındaki o zoraki neşe, Saadet nene’nin bir anda elindeki çay bardağını masaya bırakmasıyla buz kesti. Az önce Leyla’yı güldürmek için eski hikayeler anlatan kadının yüzü bir anda kül gibi sarardı.
"Nene? Ne oldu?" dedi Leyla, elini nenesinin omzuna atarak.
Saadet nene cevap veremedi. Eli göğsüne gitti, nefesi boğazında tıkandı. "Kalbim..." diyebildi sadece, sesi bir fısıltı gibi çıktı. Gözleri hafifçe yukarı kayarken dengesini kaybetti ve oturduğu sandalyeden ağır çekimde yere yığıldı.
"Anne! Anne bak bana!" diye feryat etti Neriman, hemen nenesinin yanına diz çökerek.
Leyla şok içindeydi, elleri titreyerek nenesinin nabzına bakmaya çalıştı. "Nene! Sakın bırakma bizi, nene aç gözlerini!" Leyla’nın o an dünyası ikinci kez başına yıkıldı. Sevdiği adamdan sonra, tutunduğu en güvenli liman da elinden kayıp gidiyordu.
"Leyla, durma! Ambulansı ara! Çabuk!" diye bağırdı Neriman.
Leyla titreyen parmaklarıyla telefona sarıldı. "112... Lütfen çabuk gelin! Kalp krizi sanırım, nennem yere düştü, nefes almıyor!" Adresi verirken sesi hıçkırıklar arasında boğuluyordu.
Ambulansın o tiz sireni mahallede yankılanırken, komşular pencerelere döküldü. Sağlık görevlileri içeri daldığında Neriman ve Leyla birbirlerine sarılmış, dualar ederek Saadet nene’nin hayata dönmesini bekliyorlardı. Sedye odadan çıkarılırken Leyla, nenesinin cansız gibi sarkan elini son bir kez tuttu.
"Söz veriyorum nene... Sen iyileş, her şey eskisi gibi olacak. Kimseyi istemiyorum, yeter ki sen uyan," diye hıçkırdı.
Leyla ve Neriman ambulansın arkasından hastaneye doğru yola çıkarken, mahalleli bu büyük felaketi konuşmaya başlamıştı bile. Haber, rüzgar hızıyla yayıldı.
Hastane koridorunun o keskin dezenfektan kokusu ve beyaz ışıkları, Leyla ile Neriman’ın üzerine bir kâbus gibi çökmüştü. Saadet nene içeride yaşam savaşı verirken, onlar birbirlerine tutunmuş, kapıdan gelecek tek bir habere kilitlenmişlerdi.
Sonunda ameliyathane kapısı açıldı ve yorgun görünen doktor dışarı çıktı. Neriman hemen fırladı: "Doktor bey, annem... Annem nasıl?"
Doktor maskesini indirip derin bir nefes aldı. "Saadet Hanım’ın durumu kritik. Ana damarlarından biri tamamen tıkanmış. Acilen ameliyata almamız lazım, stent ve bypass gerekecek. Yoksa hayati riski devam eder, kalbi bu yükü çok fazla taşıyamaz. Birkaç gün içinde bu operasyonu yapmalıyız."
Leyla, gözlerindeki yaşları silerek atıldı: "Hemen yapın doktor bey, ne gerekiyorsa yapın!"
Doktor duraksadı, elindeki dosyaya bakıp sordu: "Sigortanız var mı? Sosyal güvence kapsamında mı hasta?"
Neriman yutkundu, sesi titreyerek "Hayır... Sigortası yok," dedi.
Doktorun yüzü daha da ciddileşti. "Anlıyorum. O zaman bu ameliyat özel malzemeler ve yoğun bakım süreciyle birlikte biraz pahalı olacak. Hastanenin belirlediği bir ücret var, bunu karşılamanız gerekiyor."
Doktorun telaffuz ettiği rakam, Leyla ve Neriman’ın kulaklarında bir bomba gibi patladı. Bu, onların bir ömür boyu dikiş dikseler, yemeyip içmeyip biriktirseler bir araya getiremeyecekleri, hayal bile edemeyecekleri bir fiyattı.
"Doktor bey..." dedi Leyla, sesi titreyerek. "Biz buluruz, getiririz. Lütfen, ninnem o kadar bekleyemez, hemen yapın ameliyatı."
"Maalesef evladım, hastane prosedürleri böyle. Birkaç gün vaktiniz var. Bu parayı yatırmanız lazım ki malzemeleri temin edip ameliyatı gerçekleştirelim. Yoksa... çok yaşayamaz."
Doktor uzaklaşırken Leyla dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti, hastane duvarına tutunarak yere çöktü. Neriman ise donup kalmıştı. Az önceki o hırslı, her şeyi halledebileceğini sanan kadından eser kalmamıştı.
"Anne ne yapacağız?" diye inledi Leyla. "Ninem ölecek mi o para yüzünden? Biz nereden buluruz o kadar parayı?"
Neriman cevap vermedi. Gözleri boşluğa dalmıştı. İçinden tek bir isim geçiyordu: **Sultan Şimşek.** Sultan’ın o "aranızdaki uçurumu sana göstereceğim" dediği anı hatırladı. O uçurum, şimdi karşılarında duran o devasa borçtu. Neriman, hayatında ilk kez bu kadar çaresiz ve bu kadar mağlup hissediyordu.
Hastane kantininin o gürültülü ve kasvetli havasında, plastik sandalyelere sığınmışlardı. Önlerinde duran kağıt bardaktaki kahveler çoktan buz gibi olmuştu ama ikisinin de elini uzatacak hali yoktu. Leyla, boş gözlerle zemindeki gri fayansları izliyor; her saniye kulağında doktorun o soğuk sesi, "Çok yaşayamaz," cümlesi yankılanıyordu.
"Nereden bulacağız anne?" dedi Leyla, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Bizim neyimiz var ki? Evimiz kira, elimizdeki üç kuruş dikiş parasıyla o ameliyatın kapısından bile geçemeyiz. Ninem orada canıyla cebelleşirken biz burada para hesabı mı yapacağız?"
Neriman, bardağın kenarını sinirle kemiriyordu. O her zaman dik duran, her şeye bir planı olan kadın gitmiş, yerine köşeye sıkışmış bir av gelmişti. Gözleri dolmuştu ama ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
"Düşünüyorum Leyla... Düşünüyorum kızım," dedi Neriman dalarak. "Ama bu öyle sağdan soldan borç almayla, eş dostla olacak iş değil. Dağ gibi bir para bu. Kim verir bize bu saatten sonra o kadar yardımı?"
Kafasının içinde binbir türlü hesap dönüyordu. Akrabalar, tanıdıklar, yıllardır dikiş diktiği hanımlar... Kimsenin o rakamı bir çırpıda önüne koymayacağını çok iyi biliyordu. İçindeki o büyük hırs, yerini karanlık bir çaresizliğe bırakmıştı.
"Bir yolu olmalı," diye mırıldandı Neriman ama sesi bile kendi yalanına inanmıyordu. "Bir yolu olmalı..."
Leyla ise nenesinin o sabahki neşeli halini, "Biz yine eski hayatımıza döneriz," deyişini hatırladıkça kahroluyordu. O eski hayata dönmek için şimdi tek bir şansları vardı ve o şans da ulaşılamayacak kadar pahalıydı. Anne-kız, o karanlık kantin köşesinde, üzerlerine çöken devasa sessizliğin altında ezilerek kara kara düşünmeye devam ettiler.
Civan, perdeleri sıkıca kapatılmış odasında, loş ışığın altında bir enkaz gibi yatağına uzanmıştı. Günlerdir ne güneşin doğuşunu fark ediyordu ne de batan günü. Odadaki ağır sessizlik, sadece telefonunun ekranı her aydınlandığında bozuluyordu ama o ekranda görmek istediği o tek isim, o "Leyla" yazısı bir türlü belirmiyordu.
Sultan Hanım, elinde gümüş bir tepsiyle, kapıyı hafifçe aralayıp içeri süzüldü. Oğlunun bu eriyip giden hali içini yakıyordu ama geri adım atmaya da niyeti yoktu. Tepsiyi komodinin üzerine bırakıp yatağın kenarına ilişti.
"Oğlum... Civanım," dedi Sultan, eliyle Civan’ın saçlarını okşamaya çalışarak. "Ye bir şeyler kurban olduğum. Bak, annen ölür sana, senin bu halini gördükçe ciğerim sökülüyor. Değer mi bir kız için aslanımı böyle soldurmaya? Kendine gel, sen Şimşeklerin ağasısın."
Civan, annesinin elini yavaşça itti ve yüzünü yastığa gömdü. Sesi boğuk, sitem doluydu. "Ağalık mı kaldı anne? Tebrik ederim seni, istediğin oldu işte. Bak, Leyla telefonlarımı bile açmıyor. Mesajlarıma bakmıyor. Beni hayatından, kalbinden söküp atmış... Mutlu musun şimdi? Başın göğe erdi mi?"
Sultan Hanım, oğlunun bu aşk acısıyla kıvranışını gördükçe Leyla’ya olan kini daha da harlanıyordu. "Geçer oğlum, her şey geçer," dedi otoriter bir sesle. "Sen şimdi canın yanıyor sanıyorsun ama bu sadece bir alışkanlık. O kız sana göre değildi, o uçurumu sen görmedin ama o gördü ve gitti. Bak, bir gün bile dayanamadı, hemen sildi seni."
"Silmedi anne, ben onu mecbur bıraktım!" diye kükredi Civan, bir anda yataktan doğrularak. Gözleri kan çanağı gibiydi, sakalları uzamış, yüzü çökmüştü. "Onu o evin içine, o kadının ayaklarının dibine soktuğumuz gün ben onu kendi ellerimle ittim. O benden değil, bizden kaçtı. Şimdi o evinde oturmuş ağlıyordur, ben burada ölüyorum. Memnun musun eserinle?"
Sultan Hanım, oğlunun bu sarsılmaz sadakati karşısında duraksadı. Civan’ın bu kadar derin bir depresyona gireceğini, hayatla bağını koparacağını tahmin etmemişti. "Ben senin iyiliğini istedim Civan," dedi sesini soğutarak. "O kızın gerçek yüzünü elbet göreceksin. Şimdi dinlen, bu sevda masalı yakında biter."
Sultan odadan çıkarken Civan tekrar telefonuna sarıldı. Leyla’nın o an hastanede, nenesinin canı için çırpındığından; o neşeli kahvaltının bir kabusa dönüştüğünden zerre haberi yoktu. O sadece terk edildiğini, Leyla’nın gururuna yenik düştüğünü sanıyor, odasındaki karanlıkta kendi cehennemini yaşıyordu.
Sultan Hanım, Civan’ın odasındaki o perişan halini gördükçe iyice hırslanmıştı; bu işi kökten çözmek için telefonu eline alıp Neriman’ı aradı. Telefon uzun uzun çaldı, tam kapanacakken Neriman’ın bitkin sesi duyuldu.
"Buyrun Sultan Hanım..." dedi Neriman, sesi hastane koridorunun boşluğunda yankılanıyordu.
Sultan, otoriter ve mesafeli bir sesle söze girdi. "Haberim var Neriman, her şeyden haberim var. Civan’ın hali hal değil, sizin kızın yaptıkları da ortada. Bu meseleyi artık neticeye bağlamamız lazım."
Neriman, nenesinin can çekiştiği o anda Sultan’ın hala Civan ve Leyla derdinde olmasına dayanamadı. "Sultan Hanım..." dedi hıçkırarak. "Biz şu an canımızın derdindeyiz. Paşanızın gönlünü rahatlatacak halimiz de mecalimiz de yok bizim."
Sultan bir an duraksadı, kaşları çatıldı. "Ne oldu Neriman? Ne bu halin?"
Neriman daha fazla tutamadı kendini, hastane kantininin ortasında ağlamaya başladı. "Annem... Saadet annem... Kalp krizi geçirdi Sultan Hanım. Ameliyat olması lazım dediler, acil dediler ama biz işin içinden çıkamıyoruz. Ne sigorta var ne para... Biz burada ölüyoruz, siz hala neyin hesabındasınız?"
Sultan Hanım’ın yüzündeki o sert ifade bir anlığına dondu. Saadet nenenin durumunu duymak onu beklemediği bir yerden vurmuştu ama gururu ve planları hala ön plandaydı. "Geçmiş olsun Neriman Hanım," dedi soğuk bir sesle. "Mevzu derinleşmiş. Bizim konuşacaklarımız sonraya kaldı o zaman."
Sultan, başka bir şey söylemeden telefonu "çat" diye kapattı. Elinde telefonla öylece kalakaldığında, zihninde tilkiler dönmeye başlamıştı bile. Saadet nenenin bu çaresizliği, Leyla’yı Civan’dan koparmak için hayatın ona sunduğu en büyük koz olabilirdi.
Sultan Hanım, telefonu kapattıktan sonra yüzünde buz gibi, hesapçı bir ifade belirdi. Bu kriz, onun için ya Şimşeklerin sonu ya da mutlak zaferi olacaktı. Hiç vakit kaybetmeden en güvendiği adamlarından birini aradı.
"Bana bak," dedi Sultan, sesi bir bıçak kadar keskin ve pürüzsüzdü. "Hemen o terzi kadınla kızının hangi hastanede olduğunu, ameliyatın ne kadara mal olacağını, neye ihtiyaçları olduğunu öğreniyorsun. Tek bir detay bile kaçırmayacaksın. Adresi ve rakamı anında telefonuma atıyorsun, çabuk!"
Adamı "Tamamdır Sultan Hanım, hemen hallediyoruz," diyecek oldu ki Sultan sözünü zehir gibi bir tehditle kesti.
"Dur! En önemlisi şu; bu durumdan Civan’ın asla ama asla haberi olmayacak! Eğer Civan bu hastane meselesini, parayı ya da benim bu işle uğraştığımı duyarsa; yeminim olsun hepinizi bu şehirden sürerim! Hepinizi kovarım, aç kalırsınız! Kim ağzını açarsa canını yakarım, anladın mı beni?"
Telefondaki adamın sesi titredi: "Anladım Sultan Hanım, merak etmeyin. Kuş uçurtmayız."
Sultan telefonu kapatıp göğsüne yasladı. Gözlerini pencereden dışarıya, Civan’ın karanlık odasının olduğu tarafa dikti. İçinden, *"Gör bakalım Neriman Hanım, gör bakalım Leyla... O uçurumun dibine düştüğünüzde, sizi oradan çıkaracak tek elin kimin eli olduğunu anlayacaksınız. Ama o elin bir bedeli olacak,"* diye geçirdi.
Hastanede ise Leyla, kantinin soğuk masasında nenesinin hayatı için mucize beklerken; kendisi üzerine kurulacak bu devasa tuzaktan habersiz, sadece çaresizce annesinin elini tutuyordu. Adres bilgisi dakikalar içinde Sultan’ın telefonuna bir bildirimle düştü.
Bölüm etkileşimi
