25

Vaveyla Yazarı: Ay Işığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: 25

Şimşekler Konağı, üzerine çöken gecenin ağırlığıyla adeta nefes alamaz hale gelmişti. Konağın yüksek tavanlı odaları, zenginliğin ve ihtişamın soğukluğuyla doluydu ama içerideki insanlar, dışarıdaki o parıltılı dekorun çok uzağında, karanlık bir uçurumun kıyısında geziniyorlardı. Misafirlerin çoğu odalarına çekilmiş, konağın koridorlarını sadece saatlerin tik takları ve uzaklardan gelen bir bekçi köpeğinin hırıltısı dolduruyordu.
Miran, odasının içinde bir kafese kapatılmış vahşi bir hayvan gibi dönüp duruyordu. Pencerenin önünde durduğunda, ay ışığının aydınlattığı müştemilat çatısına baktı. Zihninde mutfaktaki o sahne, Civan’ın yüzündeki tokat izi ve Leyla’nın o hıçkırıklı, mağrur sesi bir film şeridi gibi dönüyordu. Her sahne, Miran’ın içindeki o karanlık çatışmayı daha da alevlendiriyordu.
Miran’ın zihnindeki savaş, saf bir nefretle kusursuz bir kurnazlığın çarpışmasıydı. Bir tarafta, yıllardır Civan’ın gölgesinde kalmanın verdiği o yakıcı aşağılık kompleksi vardı; diğer tarafta ise, kuzeninin en büyük zayıflığını avucunun içine almış olmanın verdiği o sarhoş edici zafer duygusu.
"Düşünebiliyor musun, Civan?" diye fısıldadı Miran boş odaya. Sesi, odanın kasvetinde yankılanan bir zehirli ok gibiydi. "Senin o ulaşılamaz, mağrur ve sert Ağa kimliğin, bir hizmetçinin odaya serilen eteğinde can verdi. Ne kadar acı, değil mi? Senin için namus olan şey, benim için senin sonun olacak."
Miran için Leyla bir kadın değildi; o, Civan’ın yıkımına giden yolda döşenmiş bir taştı. Yine de Miran’ın içinde, Civan’ın Leyla’ya olan o derin, hastalıklı tutkusuna karşı garip bir kıskançlık vardı. Kendi hayatı boyunca hep bir şeylerin "ikincisi" olmuştu. Şimdi, Civan’ın en çok değer verdiği, en çok sakladığı, uğruna dünyaları yakabileceği o şeyi—Leyla’yı—elinden alabilme gücü, Miran’ın nefesini kesiyordu.
Bu durum Miran’ın karanlık çatışmasının odağını oluşturuyordu. Bir yanda, Leyla’yı kullanarak Civan’ı tüm aşiretin önünde rezil etmek, onu bir hizmetçiyle beraber olduğu için aforoz ettirmek vardı. Bu, Miran’ın zaferi olurdu. Ancak öte yanda, Leyla’nın o derin, savunmasız gözleri, Miran’ın ruhunun en karanlık köşesinde bile bir sızı bırakıyordu. Miran, kendi kendine yalan söylüyordu; "Sadece Civan’ı yıkmak istiyorum" diyordu. Ama o da biliyordu ki, Leyla’nın Civan’a olan o imkansız bağlılığını görmek, Miran’ı içten içe daha da hırçınlaştırıyordu.
Miran yatağının kenarına oturdu ve elindeki telefona baktı. Ekranın ışığı, odanın karanlığında yüzünü bir hortlak gibi aydınlatıyordu. Leyla’nın numarası oradaydı. Eğer mesajı atarsa, oyun başlayacaktı. Ama bir an için duraksadı. "Onu gerçekten bir araç olarak mı kullanacağım, yoksa Civan’dan alacağım her şey, aslında benim boşluğumu mu dolduracak?" diye sordu kendisine. Bu soru, Miran’ın içindeki karanlığın en derin çatışmasıydı. O, Civan’ın sadece itibarını değil, kalbini de söküp almak istiyordu.
Tam o sırada, koridordan bir ayak sesi geldi. Civan’ın adımlarıydı. Ağır, yorgun ve yenilmiş adımlar... Civan’ın odası hemen ilerideydi. Miran, kapı aralığından dışarıyı izledi. Civan, başı öne eğik, üzerindeki o ağır smokin ceketini çıkarmış, gömleğinin düğmelerini gevşeterek odasına giriyordu. Civan’ın sırtındaki o yorgunluk, Miran’ı tatmin ediyordu. Civan, kendi evinde bile yabancılaşmıştı.
Miran, Civan’ın kapısının kapanışını dinledi. O an, Miran’ın içindeki o kararsızlık silindi gitti. Artık merhamete yer yoktu. "Seni rezil edeceğim Civan," dedi kendi kendine. "Tüm o büyük sözlerin, o ağır ağalık sorumluluğun, o korumacı tavrın... Hepsi bir gecede uçup gidecek. Yarın nişan töreninde Berfin ile o masaya oturduğunda, aklında o koltuk, o ter, o yeminler olacak. Ve ben senin gözlerinin içine bakarak, o sahte mutluluğunu bir cam kırığı gibi ezeceğim."
Miran’ın karanlık çatışması, artık yerini kusursuz bir planın soğukkanlılığına bırakmıştı. Leyla’yı, ailesinin sağlığı üzerinden yavaş yavaş kendi tarafına çekecekti. Ona Civan’ın ne kadar "kötü" bir adam olduğunu, onu sadece kendine saklamak için bencilce davrandığını fısıldayacaktı. Leyla’nın o sarsılmaz görünen ama aslında bir ipek kadar narin olan ruhunu, kendi elleriyle işleyecekti.
Miran, yatağa uzandı ama uyumadı. Gözlerini tavana dikmiş, yarının hayalini kuruyordu. Yarın, Şimşeklerin parıltılı konağında gerçek bir fırtına kopacaktı. O nişan, bir evlilik sözü değil, Civan’ın kendi mezarını kazdığı gün olacaktı. Miran’ın zaferi, sadece bir başkasının yenilgisi değil, aynı zamanda kendi karanlığının zaferi olacaktı.
Leyla ise kendi odasında, Miran’ın attığı o küçük, sahte iyilik tohumlarının filizlenip Civan’ın kalbini nasıl parçalayacağından habersiz, yarınki törene hazırlanıyordu. Herkes birer piyondu; Miran ise piyonlarını, şahı (Civan’ı) devirmek için diziyordu. Odanın içinde dönen tek şey, artık Miran’ın zafer sarhoşluğu değil, yaklaşan o büyük felaketin ayak sesleriydi. Miran, telefonu eline aldı ve o ilk zehirli mesajı yazmaya başladı: *"Uyuyor musun? Nenenin durumunu düşündüm... Yarın için planlarım var."*
Mesajı gönderdiğinde, Şimşekler konağı üzerindeki o karanlık artık geri dönülemez bir yola girmişti. Miran artık sadece bir misafir değildi; o, konağın temellerini kemiren bir termit gibi, her şeyi içten içe çökertmeye başlamıştı. Civan’ın o gece yaşadığı pişmanlık, Miran’ın planının sadece küçük bir parçasıydı. Asıl yıkım, güneş doğduğunda, tüm aşiretin gözleri önünde gerçekleşecekti. Miran gülümsedi ve gözlerini kapattı. Artık rüyasında bile Civan’ın o rezil oluşunu izleyecekti.
Şimşekler Konağı'nın üzerine çöken o ağır gece, Leyla’nın yorgun bedenini nihayet ele geçirmişti. Müştemilattaki küçük odasında, tek kişilik yatağının kıyısında telefonunun ekranı aydınlandığında, Miran’dan gelen o mesaj karanlığa bir umut ışığı gibi sızdı. Leyla, Civan’dan yediği o son darbenin, o zehirli "dün gece" hatırlatmasının yarasıyla kıvranırken, Miran’ın ailesine ve nenesine uzattığı eli bir lütuf olarak gördü. "Allah halime acıdı," diye fısıldadı çatlak bir sesle; sanki Miran, bu cehennemin ortasında ona gönderilmiş bir kurtarıcıydı.
Yarın için kurduğu plan, zihnindeki o fırtınayı bir nebze olsun dindirdi. O şatafatlı nişan törenine gitmeyecek, Civan’ı başka bir kadına söz verirken izleme işkencesine katlanmayacaktı. Konaktakiler lüks otelde o sahte parıltının içinde dönerken, o bu devasa yapıda tek başına kalmanın, belki de bu bahaneyle ailesinin sıcaklığına sığınmanın hayalini kurdu. Civan’ın yaralayıcı varlığından uzak, nenesinin dizinin dibinde geçireceği birkaç saat, onun için özgürlüğün ta kendisiydi. Bu düşüncelerin verdiği teselliyle, gözyaşlarının ıslattığı yastığına başını koydu ve derin, uykusuz bir yorgunluğun içine daldı
Konağın devasa dış kapısı, nişan kafilesinin ardından büyük bir gürültüyle kapandığında, geride sadece toz bulutları ve insana ağır gelen bir ıssızlık kalmıştı. Leyla, müştemilattaki odasının penceresinden Civan’ın aracının bahçeden çıkışını izlerken kalbindeki ağırlıkla nefes almaya çalışıyordu. Dün gece yaşanan o yakıcı saatlerin ardından Civan’ın dudaklarından dökülen o ağır itiraf, ruhunda onarılmaz bir yara açmıştı.
"Gitti," diye fısıldadı Leyla. "Gitti ve ben bugün bu cehennemde tek başımayım."
Hicran’dan kendisini idare etmesini istemiş, Sultan Hanım’a "hastayım" dedirtmişti. Planı basitti; o şatafatlı nişan töreninde Civan’ı başka bir kadına söz verirken izlemek yerine, bu sessizliğin içinde kaybolacaktı. Ancak Miran, konağın üst katındaki gölgelerin arasından Leyla’yı izliyordu. Civan, Miran’ın çoktan otele gittiğini sanıyordu; oysa Miran, avlanmayı bekleyen bir leopar gibi pusuya yatmıştı.
Aşağı indi, adımları mermer basamaklarda hiç ses çıkarmıyordu. Leyla’nın odasının kapısına vardığında, yüzüne en masum ve en şefkatli maskesini taktı. Kapıyı üç kez yavaşça çaldı.
"Leyla? Benim, Miran..."
Leyla kapıyı araladığında Miran’ı karşısında görünce irkildi. Miran, dün gece duyduğu o ağır konuşmaları bildiğini asla belli etmedi; sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davrandı. Onun yerine en zayıf noktasından, ailesinden girmeye karar verdi.
"Leyla, bakıyorum da sen de gitmemişsin," dedi Miran, sesi bir dostun tesellisi kadar yumuşak çıkarak. "Biliyorum, bugün konak senin için çok kasvetli geliyordur. O kalabalığın içine girip o töreni izlemek istememen çok doğal. Ben de gitmedim, bu gürültüyü çekmek istemedim."
Leyla başını öne eğdi, Miran'ın bu samimi görünen tavrı karşısında biraz rahatlamıştı. Miran ise planını bir cerrah titizliğiyle uygulamaya devam etti.
"Düşündüm de Leyla," dedi Miran, gözlerinin içine babacan bir tavırla bakarak. "Madem bugün nişana gitmeyeceksin, konak da bomboş kalacak... İstersen seninle birlikte neneni ziyarete gidelim. Hem onu şahsen kontrol ederim, tıbbi durumuna bir bakarım. Uzman arkadaşlarımla da konuşuruz, ne gerekiyorsa bizzat ilgilenirim. Ne dersin? Bu kasvetli günde biraz nefes alıp aileni görmez misin?"
Leyla’nın gözleri mutlulukla parladı; Miran’ın bu teklifi, karanlığın ortasında ona uzatılan bir lütuf gibiydi. Miran’ın Civan ile olan meselesini bildiğini çaktırmaması ve sadece ailesi için endişeleniyormuş gibi davranması, Leyla’nın tüm savunmasını düşürmüştü.
"Gerçekten yapar mısınız Miran Bey?" diye sordu Leyla, büyük bir minnetle. "Nenemi çok özledim, durumu da pek iyi değil zaten. Allah sizden razı olsun."
"Lafı bile olmaz," dedi Miran, dudaklarında zafer kazanan bir yılanın kıvrımıyla. "Hadi, hemen hazırlan. Kimse dönmeden, ortalık kalabalıklaşmadan seni ailene kavuşturalım. Bu konak seni bugün daha fazla boğmasın."
Miran arkasını dönüp arabasına doğru yürürken, cebindeki telefonda Civan’ın numarasını parmağıyla okşadı. Leyla’yı gerçekten ailesine mi götürecekti, yoksa bu yalnızlığı Civan’ı kökten bitirecek bir plana mı alet edecekti, sadece kendi karanlık zihni biliyordu. Leyla ise odaya girip hazırlanırken, Miran’ı bir melek gibi karşısına çıkan bir kurtarıcı sanıyordu.
Miran, Leyla’nın müştemilattaki küçük odasında hızla hazırlanmasını beklerken bahçede sabırsızca tur atıyordu. İçindeki karanlık zafer duygusu, dışarıdaki sessizlikle besleniyordu. Leyla, üzerinde mütevazı ama temiz kıyafetleriyle kapıda belirdiğinde, Miran her zamanki o nazik ve mesafeli maskesini takınarak arabaya geçti; Leyla da yan koltuğa yerleşti.
Yol boyunca Leyla’nın heyecanlı tarifleriyle konağın o soğuk mermerlerinden uzaklaşıp şehrin kenar mahallelerinden birindeki eski bir binanın önüne geldiler. Binanın dökülen sıvaları ve yorgun duruşu, Leyla’nın ait olduğu gerçek dünyayı Miran’ın gözleri önüne seriyordu.
Dairenin kapısını çaldıklarında, kapı Neriman tarafından açıldı. Anne ve kız, sanki yıllardır birbirlerini görmemiş gibi büyük bir hasretle sımsıkı sarıldılar. Neriman, Leyla’nın hemen arkasında duran şık giyimli, ağırbaşlı adama meraklı gözlerle bakarak sordu:
"Hoş geldiniz kızım... Bu beyefendi kimdir?"
Leyla, yüzündeki mahcup ama minnettar ifadeyle Miran’ı takdim etti: "Anne, bu Miran Bey... Kendisi doktor ve Civan Bey’in kuzenidir. Konakta çalışırken nenenin durumundan bahsetmiştim; sağ olsun, çok ilgilendi ve bizzat kontrol etmek istedi."
Neriman, "Yaa, öyle mi? Hoş gelmişsiniz bey oğlum," dedi ama içten içe bir gariplik hissetti. Zihninden binbir türlü düşünce geçiyordu; belki de bu jest, kızını kandıran, duygularıyla oynayan Civan tarafından vicdan azabıyla gönderilmiş bir iyilikti. Yine de misafirperverliğinden ödün vermeyerek onları içeri buyur etti.
Eski ama tertemiz evin mutfağından gelen kızarmış ekmek kokuları eşliğinde, aile Miran’ın kahvaltı yapması için ısrar etti. Miran, konağın o devasa sofralarındaki yapaylıktan uzak, bu mütevazı sofraya büyük bir iştahla oturdu. Hep beraber yapılan kahvaltı boyunca Miran, tıp bilgisini ve nezaketini kullanarak nenenin durumu hakkında sorular sordu, şakalar yaparak ortamı yumuşattı.
Miran’ın o zehirli ama tatlı dili, kısa sürede evdekilerin tüm savunmasını yıktı. Neriman ve diğer aile üyeleri, Civan’ın o sert ve ulaşılamaz tavrının aksine Miran’ın gösterdiği bu "insani" yakınlığa hayran kaldılar. Kahvaltının sonuna gelindiğinde, hepsi bu nazik doktoru çok sevmişti; oysa Miran, her bir gülümsemesinin ardında Civan’ın dünyasını kökten sarsacak o büyük planın taşlarını döşemeye devam ediyordu.
Mutfaktaki o samimi kahvaltı sofrasında, Miran fincanını tabağına sessizce bırakırken bakışlarını Neriman’a çevirdi. Ses tonu, sadece meraktan değil, sanki derin bir üzüntüden kaynaklanıyormuş gibi yumuşaktı. "Neden?" dedi Miran, gözlerini Leyla’nın üzerinde bir an gezdirip tekrar annesine odaklanarak. "Neden Leyla gibi biri o konakta hizmetçilik yapıyor? Bu iş için çok fazla... farklı sanki."
Neriman’ın yüzündeki o sıcak gülümseme yerini bir anlık gölgeye bıraktı. "Sultan Hanım’a borçluyuz evladım," dedi, detaylara girmeden konuyu üstten kapatmaya çalışarak. "Ondan dolayı orada. Leyla’m bir süre daha çalışacak işte... Güzel kızım, bahtsız kızım..." diye kendi kendine söylenirken sesi titredi.
Miran, şaşkınlığını gizlemeyerek kaşlarını hafifçe kaldırdı. "İnanın çok şaşırıyorum. Leyla gibi zarif ve zeki bir kızın o konakta, o ağır işlerin arasında olması... Ne bileyim, insanın içini acıtıyor."
Neriman’ın annelik içgüdüsü bir anda harekete geçti, bakışları keskinleşti. "Niye öyle diyorsun oğlum? Kızıma kötü mü davranıyorlar yoksa?"
Miran hemen ellerini kaldırarak geri adım atar gibi yaptı. "Hayır, hayır asla... Sadece Leyla çok daha iyisine, çok daha huzurlu bir hayata layık, onu demek istedim."
Neriman acı bir tebessümle başını salladı. "Bizim o 'daha iyisine layıksın' sözlerine karnımız tok be oğlum," dedi, sesinde yılların yorgunluğu ve hayatın tokatları vardı.
Leyla, aradaki gerginliği dağıtmak ister gibi araya girip annesine dönerek sordu: "Anne, bugün oteldeki nişana gitmeyecek miyiz?"
Neriman bir anda parladı, sesi mutfakta kurşun gibi yankılandı: "Asla! Gitmeyeceğiz!" Leyla’nın gözlerinin içine bakarak ekledi: "Sen de gitmeyeceksin, bu konuyu bir daha açma." Sonra Miran’ın masada olduğunu hatırlayıp lafı toparlamaya çalışarak sesini alçalttı: "Yani, ee... Yakışık almaz oğlum tabi. Ne işimiz var bizim o şatafatın içinde? Bizim yerimiz burası."
Miran, Neriman’ın bu sert tepkisinin ardındaki gerçek nedeni, yani kızının Civan tarafından kandırıldığını bilmesini hissetmişti ama hiçbir şey belli etmedi. Sadece sessizce çayını yudumlayarak, kurduğu bu "dostluk" köprüsünün Civan’ın dünyasını nasıl yerle bir edeceğini düşünerek içinden gülümsedi.
Kahvaltı masasında oluşan o buruk ama samimi hava, Miran’ın uzman doktor maskesiyle nene Saadet’in yanına geçmesiyle başka bir boyuta taşındı. Saadet nene, yatağında doğrulurken gözleri Miran’ın üzerindeydi. Miran, odanın içine bir profesyonel ciddiyetiyle girdi; stetoskopunu çıkardı, yaşlı kadının kalp ritmini dinledi, o yorgun nefesini takip etti. Saadet nene, bu şık ve nazik beyefendinin ona gösterdiği ilgi karşısında duygulandı.
Miran, neneye gerekli soruları sorarken sesi olabildiğince şefkatliydi. "Bana her şeyi anlatın nene, çekinmeyin," diyordu. Odaya bırakılan reçeteleri ve eski tahlil sonuçlarını uzun uzun inceledi. Her bir kağıdı incelerken mimikleriyle durumun ciddiyetini tartıyor gibi yapıyordu; oysa tek amacı Leyla’nın ve ailenin gözünde vazgeçilmez bir "kurtarıcı" konumuna yerleşmekti.
Saadet nene, muayene bittiğinde gözleri dolarak ellerini açtı. "Allah senden razı olsun evladım, iki cihanda yüzün gülsün. Civan beyden beklerdik ama o anca işinde gücünde... Sen ki bu yoldan geldin, evimize şifa getirdin. Dualarım seninle olsun," diyerek Miran’a uzun uzun dualar etti.
Miran, bu duaları sadece izledi. İçindeki o karanlık çatışma, nenenin samimiyetiyle bir an sarsılır gibi oldu ama Miran zihnindeki o büyük yıkım planına odaklanmayı tercih etti. Çantasından özenle hazırlanmış kartvizitini çıkardı. Altın varaklı, üzerinde "Dr. Miran Şimşek" yazan o küçük kartı, yatağın başucundaki komodinin üzerine, sanki çok değerli bir emanetmiş gibi bıraktı.
"Saadet Hanım teyze, dualarınız benim için çok kıymetli," dedi Miran, bakışlarını Leyla’ya çevirerek. "Leyla benim bir dostumdur. Onun kısa zamanda tanıdım ama kıymetli bir insan benim için. Ne zaman, günün hangi saati olursa olsun, acil bir durumda... Lütfen beni çekinmeden arayın. Sakın ihmal etmeyin, ne gerekiyorsa bizzat ben buradayım."

Bu sözler, odadaki atmosferi bir anda yumuşattı. Leyla, Miran’ın kendisine verdiği bu değer karşısında içten içe bir mahcubiyet duyarken, Neriman ve Saadet nene, Miran’ı artık aileden biri gibi görmeye başlamıştı. Miran, kartını komodinin üzerine tekrar işaret ederek, "Dediğim gibi, bir dostunuz olarak her an yanınızdayım," dedi ve veda ederek kapıya yöneldi.
Konağa geri dönme vakti gelmişti. Her ne kadar Leyla bu evden, annesinin ve nenesinin yanından hiç ayrılmak istemese de, o devasa taş duvarlara mahkum olduğunu biliyordu. Evdekilerle vedalaştıktan sonra Miran ile birlikte eski binadan ayrılıp arabaya bindiler.
Yol boyunca konak sessizliğine gömülmeden önceki o son anların huzuru vardı. Miran, direksiyonu kırarken Leyla’ya yan gözle baktı. "Nenenin durumu stabil ama kontrolleri ihmal etmemeliyiz. Onu bizzat takip edeceğim," diyerek güven tazeledi. Leyla ise başını cama yaslamış, bir yandan ailesine kavuşmanın verdiği mutluluğu, diğer yandan Civan ile mutfakta yaşadığı o yıkıcı çatışmanın sızısını hissediyordu.
Konak kapısına yaklaştıklarında, dışarıdan hala ıssız görünen o görkemli yapıya baktı Leyla. Civan ve diğerleri henüz nişan yerinden dönmemişti; sessizlik hala bir pusu gibi koridorlarda bekliyordu. Miran, arabayı durdurduğunda Leyla’ya döndü ve sesini alçaltarak, "Bugün yaşananlar aramızda, bir arkadaşlık sırrı olarak kalsın. Kimsenin huzuru kaçmasın," dedi.
Leyla, Miran’ın bu 'ince' düşüncesine hayran kalarak başını salladı. Oysa Miran, bu sırrın Civan’ın kalbine saplanacak en keskin ok olduğunu biliyordu. İkisi birlikte sessizce konağa adım atarken, akşamın karanlığıyla birlikte başlayacak olan fırtınanın ilk rüzgarları çoktan esmeye başlamıştı
Konağın ağır sessizliği, Leyla ve Miran’ın içeri adım atmasıyla bir anlığına dağıldı. Leyla, üzerindeki o kısa süreli huzurun mahmurluğunu hemen üzerinden atıp mutfağa koştu; orada tek başına koşturan Hicran’a yardım etmeye başladı. Miran, Leyla’nın ailesinin yanında gösterdiği o samimi "arkadaş" tavrını koruyarak, kendisi için hazırlanan mütevazı yemeği beklemek üzere mutfağın bir köşesine yerleşti.
Birlikte etrafı toparladılar, ocağa tencereler konuldu ve kısa süre sonra Miran için hazırlanan yemekler masadaki yerini aldı. Masanın etrafına oturduklarında, mutfakta sadece kaşık sesleri ve Hicran’ın heyecanlı fısıltıları yankılanıyordu. Hicran, akşamki büyük nişan töreni için hazırlanıyordu; gözleri parlayarak Leyla’ya döndü.
"Leyla, bak konak zaten boşaldı, hadi sen de hazırlan benimle gel," dedi Hicran ısrarla. "O kadar şatafat, o kadar kalabalık... Civan Bey’in en mutlu günü, orada olmamız lazım."
Leyla, Hicran’ın bu teklifini hiç düşünmeden, kesin bir dille reddetti. Zihninde Civan’ın dün geceki o yakıcı sözleri ve Miran ile geçirdiği o gizli, "insani" saatler çarpışıyordu. "Benim yerim burası Hicran, sen git eğlenmene bak," dedi sesi donuk bir şekilde.
Hicran, akşamın dedikodusuna çoktan başlamıştı bile; kimlerin geleceğinden, takılacak takılardan ve Civan’ın müstakbel eşinin zarafetinden bahsedip duruyordu. Leyla ise masada oturmuş, sadece dinliyormuş gibi yaparak başını sallıyordu. Oysa onun aklı, Miran’ın cebindeki o kartvizitte, nenesinin dualarında ve Civan’ın bir başkasına takacağı o soğuk nişan yüzüğündeydi. Miran ise sessizce yemeğini yerken, Hicran’ın her cümlesinde Civan’ın yıkılışına giden bir başka ayrıntı buluyor, Leyla’nın bu suskunluğunun altındaki fırtınayı büyük bir keyifle izliyordu.
Mutfaktaki sessiz dağılmış, Hicran hazırlanmak üzere odasına gitmişti. Miran ise planının en can alıcı halkasını tamamlamak üzereydi. Tam o sırada konağın o heybetli kapısı çalındı; Miran, daha önceden büyük bir gizlilikle sipariş ettiği özel tasarım elbiseyi teslim aldı. Bu elbise, Leyla'yı o şatafatlı nişan töreninde Civan'ın karşısına bir hizmetçi olarak değil, bir "arkadaş" olarak çıkaracak olan anahtardı.
Miran, elindeki paketle birlikte Leyla’nın dinlenmek üzere çekildiği odasına yöneldi. Kapıyı yavaşça çaldı ve Leyla şaşkınlıkla kapıyı açtığında, Miran yüzündeki o ikna edici ve dostane gülümsemeyle paketi ona uzattı.
"Bak, bu senin için," dedi Miran, sesi bir ağabey şefkatiyle doluydu. "Birkaç saat sonra nişan başlayacak ve ben orada, o sahte kalabalığın içinde yapayalnız kalmak istemiyorum. Bugün ailene yaptığımız o ziyareti, kurduğumuz o samimi bağı hatırla. Bir arkadaş olarak bana destek olmanı istiyorum Leyla. Sadece birkaç saat..."
Leyla, elbiseye ve Miran’a bakarken tereddüt içindeydi; Civan'ın dün geceki ağır sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Ancak Miran, Leyla’nın minnet duygusunu bir usta gibi kullanarak manipülasyona devam etti.
"Neneni ve anneni düşün," dedi Miran, sesini biraz daha alçaltarak. "Onlar senin ne kadar güçlü ve zarif bir kadın olduğunu görmeni isterdi. Civan’ın ya da bir başkasının ne düşündüğü önemli değil, ben senin yanındayım. Bir arkadaşın ricasını kırma, beni orada o kurtların arasında yalnız bırakma."
Leyla, Miran’ın bu 'dostane' desteğine ve ailesine gösterdiği ilgiye o kadar çok inanmıştı ki, bu teklifin arkasındaki büyük yıkımı göremiyordu. Miran’ın manipülatif sözleri kalbindeki savunmayı tamamen düşürmüştü. Yavaşça paketi aldı ve Miran'ın beklediği o cevabı verdi. Miran ise odadan çıkarken içinden gülümsüyordu; çünkü Leyla o nişan törenine girdiğinde, Civan için asıl cehennem o zaman başlayacaktı.
Miran, elindeki paketi Leyla’nın avucuna bıraktıktan sonra yüzündeki o hesaplı ama güven veren tebessümü koruyarak geri çekildi. "Bak, ben şimdi yukarıdaki misafir odasına çıkıyorum, ben de hazırlanacağım," dedi sesiyle odaya huzur vermeye çalışarak. "Sen de rahatça hazırlan. Eğer bir şey eksikse, ayakkabı ya da başka bir şey... Sakın çekinme, hemen arayayım, sipariş edeyim; bir telefonuma bakar."
Leyla, elindeki lüks kumaşın ağırlığına ve Miran’ın bu bitmek bilmeyen nezaketine bakarken ezildiğini hissetti. "Hayır, hayır gerçekten... Bu elbise bile benim için çok fazla, Miran Bey," dedi sesi titreyerek. "Ama bir şartım var; lütfen bu elbisenin faturasını bana verin. Ben bunu size taksitle de olsa ödeyeceğim. Kimsenin üzerinde hakkı kalsın istemem."
Miran, Leyla’nın bu gururlu duruşunun planını bozmasına izin veremezdi. Onu borçlu hissettirerek geri adım attırmaktansa, sahte bir kabullenişle manipülasyonunu derinleştirdi. "Eğer bu senin içini rahatlatacaksa, öyle olsun Leyla," dedi yumuşak bir sesle. "Faturayı hallederiz, yeter ki sen bugün yanımda ol." Miran, Leyla’nın niyetini yanlış anlamasından ve aralarındaki o "arkadaşlık" maskesinin düşmesinden her şeyden çok korkuyordu.
Miran odadan çıktığında, Leyla derin bir nefes alarak aynanın karşısına geçti. Kalbi, Civan’ın dün geceki ağır sözleri ve bugün gideceği o oteldeki karşılaşmanın korkusuyla çarpıyordu. Yavaşça hazırlanmaya başladı. Saçlarını ensesinde, yüz hatlarını tamamen ortaya çıkaran, oldukça sıkı ve mağrur duran bir at kuyruğu yaptı. Gözlerinin o derin rengini belirginleştirmek için hafif, dumanlı siyah bir far sürdü gözkapaklarına. Ok gibi sivri ve gür olan kirpikleri, sürdüğü rimelle birlikte her kırpışında bir hüzün dalgası yaratıyordu.
Siyah elbiseyi üzerine geçirdiğinde aynadaki aksine bakakaldı. Elbise, siyah kumaşın üzerine işlenmiş gold desenli çiçeklerle bezeliydi. Zarifti ama Leyla’nın gözünde "dikkat çekmeyecek" kadar sadeydi; ya da o öyle umuyordu. Ancak asıl mesele dış görünüşü değildi. Elini kalbinin üzerine koydu; Civan’ı başka bir kadının yanında, o parıltılı nişan yüzüğünü takarken görmeye nasıl dayanacaktı?
Miran ise yukarıda, aynada kravatını düzeltirken Civan’ın bu "siyah ve gold" içindeki mucizeyi gördüğünde yaşayacağı o büyük yıkımı hayal edip gülümsedi. Leyla, otele bir kurban gibi değil, Civan’ın celladı olarak gittiğinin henüz farkında değildi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

63okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.