39. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)39
Bölümler 40Şu an: 39
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime · Okuduğun bölüm
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Miran’ın gönderdiği ses dosyası Berfin’in telefonuna düştüğünde, konak henüz sabahın o ağır, gergin sessizliğinden sıyrılamamıştı. Odasında aynanın karşısında oturan Berfin, gelen bildirimi umursamazca açtı. Miran’ın adını görünce kaşları çatıldı, ancak ekteki ses kaydına tıkladığı an odanın içindeki hava bir anda buz kesti.
Hoparlörden yükselen ses Civan’a aitti. Ama bu ses, nişanlısının daha önce hiç duymadığı kadar vahşi, deli divane ve korumacı bir tondaydı:
*“O kıza dokunursan seni yaşatmam! Leyla’yla ne işin var senin?”*
Ardından vurulan yumrukların sesleri, Miran’ın o alaycı kahkahası ve Civan’ın bir hizmetçi için dünyayı yakmaya hazır o kükreyişi odayı doldurdu.
Berfin, elindeki telefonu masaya öyle bir fırlattı ki aynanın önündeki parfümler devrildi. Yüzü öfkeden, aşağılanmış olmaktan kıpkırmızı kesilmişti. Gözlerinden yaşlar fışkırdı ama bu hüzün değil, katıksız bir nefret ve intikam hırsıydı. Haşmet Ağa’nın gelini olacaktı, bu bölgenin en güçlü ailesinin kızıydı; ama nişanlısı olacak adam, kapılarındaki bir hizmetçi parçası için elini kana buluyor, başka bir adamın ofisini basıyordu.
“Demek Leyla…” diye tısladı Berfin. “Demek o pislik için!”
Telefonunu kaptığı gibi odasından fırladı. Merdivenleri bir fırtına gibi indi. O sırada avluda sabah kahvesini içmekte olan Sultan Hanım ve baş köşede oturan Haşmet Ağa, Berfin’in bu darmadağın ve deliye dönmüş halini görünce şaşkınlıkla doğruldular.
“Berfin? Ne bu hal kızım, ne oldu?” diye sordu Sultan Hanım, içindeki o kötü hissin büyümesine engel olamayarak.
Berfin cevap bile vermedi. Telefonun sesini sonuna kadar açıp masanın tam ortasına fırlattı. Civan’ın o çiğ, o her şeyi yakıp yıkan ses kaydı koca avluda yankılanmaya başladı. Kayıt bittiğinde, konakta öyle bir sessizlik oldu ki zaman durdu sanki.
Haşmet Ağa’nın yüzü saniyeler içinde asfalttan daha kara bir renge büründü. Elindeki tespihi sıkan parmakları titredi. Gözlerini Sultan Hanım’a çevirdi; o her şeyi kontrol ettiğini sanan kadının benzi kireç gibi olmuştu.
“Bu ne Sultan?” diye gürledi Haşmet Ağa. Sesi konağın taş duvarlarını sarstı. “Bu ne rezilliktir? Benim oğlum bir maraba kızı için şehirde adam mı bıçaklıyor, haysiyetimizi ayaklar altına mı alıyor?”
“Baba!” diye araya girdi Berfin, sesi avluda çınlarken. “Bu iş bitti! Ben bu konağa, bir hizmetçinin artığıyla evlenmeye gelmedim! Benim ailemin gururu, şerefi var! Sizin oğlunuz o kapıdaki kızın kölesi olmuş, siz hâlâ ağalıktan bahsediyorsunuz!”
Berfin tek bir saniye bile beklemedi. Parmağındaki o koca pırlanta nişan yüzüğünü hırsla çıkardı ve Haşmet Ağa’nın önündeki taş zemine fırlattı. Yüzük taşların üzerinde çınlayarak yuvarlandı. “Her şeyiniz sizin olsun! Bu lekeyi benim ailem kaldırmaz!” diyerek konağın kapısına doğru koştu, arabasına binip arkasına bile bakmadan kendi aşiretinin evine döndü.
Kıyamet asıl o zaman koptu.
Berfin’in babası, bölgenin en hatırı sayılır, en sert aşiret reislerinden biri olan şahıs, ses kaydını ve kızının eve ağlayarak döndüğünü gördüğü an dakikalar içinde kararını verdi. Haşmet Ağa’nın ailesinin onlara attığı bu büyük kazığı, bu hakareti kabul etmeyeceklerdi.
Öğlene doğru, konağın o büyük ahşap kapısının önüne peş peşe siyah arabalar yanaştı. İçeride Haşmet Ağa ve Sultan Hanım ne yapacaklarını bilmez halde, kapkara bir sessizlikte otururken kapı sertçe çalındı. Gelenler Berfin’in ailesinin adamlarıydı. Başlarında Berfin’in ağabeyi duruyordu. Yüzü mahkeme duvarı gibiydi.
Adamların ellerinde büyük ahşap sandıklar, tepsiler vardı. Nişandan beri bu konağa gelen ne varsa; altın setler, ipek kumaşlar, şahmeranlar, iki ailenin şanına yakışır şekilde takılan tüm o gösterişli takılar… Hepsi kamyonetlerin kasasından indirilip konağın avlusunun tam ortasına, taşların üzerine adeta bir çöp gibi fırlatıldı.
“Ağamızın size selamı var!” dedi Berfin’in ağabeyi, avlunun ortasında duran Haşmet Ağa’nın gözlerinin içine nefretle bakarak. “Bizim, kapısındaki hizmetçiye gönül veren, el âlemin oyuncağı olan adamlarla verilecek kızımız da, yürütülecek ortaklığımız da yoktur! Alın o çok güvendiğiniz altınlarınızı, şerefinizi satın alın bunlarla!”
Altın setler kutularından çıkıp taşların üzerine saçıldı. O parıltılı, muazzam gold setler, şahmeranlar, görkemli takılar şimdi o kirli taş zeminde birer utanç vesikası gibi parlıyordu.
Konağın adamları, hizmetçiler, herkes bahçede toplanmış bu sahneyi izliyordu. Koskoca Haşmet Ağa’nın ailesi, tüm aşiretin gözü önünde tarihin en büyük mahcubiyetini, en büyük aşağılanmasını yaşıyordu. Kapıdan atılan bu eşyalar, sadece bir nişanın bozulması değil; soyadlarının, gururlarının, o koca ağalık şanının yerle bir olması demekti.
Haşmet Ağa, ömrü boyunca kimsenin karşısında eğmediği başını ilk kez öne eğdi. Dudakları titredi, tek bir kelime bile edemedi. Karşısındaki adamlar arkalarını dönüp giderken, avlunun ortasında saçılmış altınlar ve koca bir enkaz kaldı.
Sultan Hanım hıçkırarak dizlerinin üzerine çöktü, yerdeki altınları toplamaya çalışırken ağlıyordu. “Gitti… Her şey bitti, mahvolduk…” diye inliyordu.
Haşmet Ağa bastonunu yere öyle bir vurdu ki taş kırılacaktı sanki. Gözlerinden sızan o saf öfke ve utançla karısına baktı.
“Sustun!” diye bağırdı karısına. “O kızı usulünce gönderdim dedin, hallettim dedin! Bizi el âleme rezil rüsva ettiniz! Civan nerede? Getirin o serseriyi karşıma! Kendi ellerimle vuracağım onu!”
Tam o sırada, konağın büyük kapısı yavaşça aralandı. Üstü başı darmadağın, eli kan içinde olan Civan, avluda saçılmış altınların, sandıkların ve ailesinin o darmadağın, mahcup halinin ortasına adım attı. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir korku vardı. Sadece bitişin getirdiği o buz gibi soğukluk duruyordu.
Civan, mahallenin o dar sokaklarından çıkıp konağa doğru sürerken telefonu durmaksızın çalıyordu. Ekranda babası Haşmet Ağa’nın adı yanıp sönüyordu. Civan telefonu açmadı; sadece gaza biraz daha yüklendi. İçindeki öfke ve kararlılık, direksiyonu sıkan parmaklarında donup kalmıştı.
Konağın o koca taş duvarları göründüğünde, içeride bir yangın çıktığını hissetmek zor değildi. Berfin, ardında bıraktığı o ses kaydıyla adeta koskoca konağın ortasına bir meşale fırlatmış, her yeri ateşe vermişti. Civan arabayı kapının önüne savururca durdurdu. İndi, cebinden telefonu çıkardı. Gözleri kararmış bir halde Berfin’i aradı. Telefon çalmadı bile; doğrudan telesekretere düştü. Engellenmişti ya da hat tamamen kapatılmıştı.
Telefonu indirdiğinde ekrandaki bildirimleri gördü. Berfin’den gelen birkaç zehir zemberek mesaj ve ardından eklenen o ses dosyası… Tıkladı. Kendi sesini duydu. Miran’ın ofisinde attığı o çığlıklar, savurduğu o korumacı tehditler…
“Miran…” diye tısladı Civan, dişlerinin arasından. “Miran!”
O haysiyetsiz pislik, kendi kanıyla ödediği dayağın intikamını bu şekilde almıştı. Civan başını kaldırıp konağın koca ahşap kapısına baktı. O kapının ardında nelerin koptuğunu, babasının gururunun nasıl yerle bir olduğunu çok iyi biliyordu. Adımlarını sertçe atarak avluya daldı.
Avludaki manzara tam bir utanç ve enkaz provasıydı. Berfin’in ailesinin getirip taşların üzerine fırlattığı altın setler, şahmeranlar, ipek kumaşlar ve sandıklar etrafa saçılmıştı. Sanki o parıltılı gold takılar, Haşmet Ağa’nın soyadıyla alay eder gibi parlıyordu. Hizmetçiler köşelere çekilmiş, korkuyla yere bakıyordu.
Sultan Hanım yerdeki sandıklardan birinin yanına diz çökmüş, gözyaşları içinde o çok değer verdiği kumaşları toplamaya çalışıyordu. Baş köşede ise Haşmet Ağa, bastonuna iki eliyle birden abanmış, soluk soluğa oturuyordu. Yüzü simsiyah kesilmişti.
Civan’ın avluya girmesiyle birlikte, koca konakta ölümcül bir sessizlik oldu. Sultan Hanım kafasını kaldırıp oğluna baktı; gözlerinde hem bir anlık rahatlama hem de devasa bir korku vardı. Haşmet Ağa ise yavaşça doğruldu. Bastonunu taş zemine öyle bir vurdu ki, ses yankılanarak duvarlara çarptı.
“Geldin demek!” diye gürledi Haşmet Ağa. Sesi, ömrü boyunca biriktirdiği o ağalık şanının çatlama sesiydi. “Geldin demek, koskoca aşiretin şerefini ayaklar altına alan serseri! Bu ne hal Civan? Bu üstün başın, bu elinin kanı ne? Doğru mu o herifin attığı sesler? Sen bir hizmetçi parçası için el âlemin ofisini basıp, bize bu zilleti mi yaşattın? Bak şu yerlere! Bak el âlemin kapımıza fırlattığı altınlara! Ömrüm boyunca kimsenin karşısında eğilmeyen şu başımı, bugün yirmi yaşındaki çocukların önünde yere eğdin!”
Sultan Hanım hıçkırarak ayağa fırladı, Civan’a doğru koştu. Oğlunun kanayan elini tutmaya çalıştı ama Civan elini sertçe geri çekti.
“Oğlum, ne yaptın sen?” diye feryat etti Sultan Hanım. “Ben sana usulünce git dedim, sessizce hallet dedim. Sen gittin o yılanın oyununa geldin! Bizi bitirdin Civan! Berfin yüzüğü attı, babası bizi tüm aşirete rezil etti. Değer miydi o kız için? O kapımızdaki hizmetçi için değer miydi ailemizi yakmaya?”
Civan durdu. Etrafına saçılmış olan o altınlara, annesinin o sahte gözyaşlarına, babasının o sarsılmaz sandığı ama aslında sadece başkalarının lafıyla ayakta duran ağalık gururuna baktı. İçinde ne bir korku kaldı ne de çekince. Yıllardır göğsünde biriken o ağır yük, o altın kafesin parmaklıkları tam şu an, bu avluda kırılıyordu. Deep, buz gibi ama odayı sarsacak kadar net bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
“Yeter…” dedi Civan. Tek bir kelime yetti koca avluyu susturmaya. “Yeter artık! Sustuysam, bugüne kadar saygımdandır. Ama bitti.”
Babasına doğru bir adım attı, gözlerini Haşmet Ağa’nın öfkeden titreyen gözlerine dikti.
“Bana şereften, gururdan bahsetme baba!” dedi, sesindeki o mutlak kararlılıkla. “Senin şeref dediğin şey, el âlemin önüne saçtığı üç beş parça altın mı? Senin gurur dediğin şey, benim hiç sevmediğim, yüzüne bakarken bile içimin ısınmadığı bir kadınla zorla evlenmem mi? Ben bu evliliği istemediğimi daha ilk gün söylemedim mi size? ‘Ben Berfin’i sevmiyorum, bu iş olmaz’ diye bu avlunun ortasında haykırmadım mı?”
Bakışlarını anında Sultan Hanım’a çevirdi. Sultan Hanım oğlundan gelen bu darbeyle bir adım geri gitmek zorunda kaldı. Civan’ın parmağı annesini işaret ediyordu.
“Ama sen!” dedi Civan, sesi konağın taşlarını döverken. “Sen ne yaptın anne? ‘Aşiret ne der, el âlem ne söyler’ diyerek benim hayatımı bir kafese koymaya kalktın. Yetmedi, Leyla’yı bu konağa aldın. Sırf beni sınamak için, sırf onu gözümün önünde ezmek için o kızı buraya hizmetçi yaptın! Onu her gün Berfin’in aşağılamalarına, senin o zehirli diline mahkum ettin. O kız bu konakta sessizce çalışırken, elini attığı her işi bitirirken, siz onun gururunu her gün parça parça ettiniz!”
“Civan, lafını bil!” diye kükredi Haşmet Ağa, bastonunu tekrar kaldırarak. “Karşındaki senin annen!”
“Annemse anneliğini bilseydi baba!” diye karşılık verdi Civan, hiç geri adım atmadan. “O kız buradan neden gitti sanıyorsun? ‘Usulünce gitti’ dediğin yalanların arkasını ben bilmiyor muyum? Leyla’yı karşısına alıp, ‘Eğer bir daha Civan’ın adını anarsan aileni sokağa atarım, o borçla sizi bitiririm’ diye tehdit eden bu kadın! Onu çaresiz bırakıp, korkutup bu konaktan kaçıran senin karın! Soruyorum sana anne, yalan mı? Leyla’ya o odada o tehditleri savurmadın mı?”
Sultan Hanım yüzünü elleriyle kapattı, verecek tek bir cevabı yoktu. Gerçekler, o çok güvendiği taş duvarların arasında birer birer patlıyordu.
Civan avlunun ortasındaki saçılmış gold setlerin arasından yürüyerek babasının tam önüne geldi.
“Ben sabah Miran’ın ofisine gittim, evet!” dedi, parmaklarındaki kanı babasına göstererek. “Çünkü o haysiyetsiz, senin karının açtığı o yaradan sızdı Leyla’nın hayatına. Kızın çaresizliğinden faydalanıp oyun kurdu bize. Ama ben gittim ve o hesabı kestim. Sizin o çok korktuğunuz, el âlem ne der dediğiniz o kirli düzeni ben kendi ellerimle yıktım! İyi ki de göndermiş o ses kaydını. İyi ki de bozmuş Berfin bu nişanı. Çünkü ben o evliliğe imza atıp hem kendimi hem o kadını bir ömür boyu bu cehennemde yakmayacaktım.”
Gözlerini koca konakta gezdirdi. Merdivenlere, odalara, o her yeri kapatan taş duvarlara baktı.
“Sizin ağalığınız da, konaklarınız da, bu yerlere saçılan altınlarınız da yerin dibine batsın!” dedi Civan, sesi artık bitişin ilanıydı. “Ben bu saatten sonra ne Berfin’in adını duyarım, ne de sizin o sahte gururunuz için hayatımı feda ederim. Bütün gerçekleri vurdum mu yüzünüze? Rahatladınız mı? Şimdi alın o altınlarınızı, o çok korktuğunuz aşiretinizin önüne atın. Şerefinizi onlarla satın alın.”
Civan arkasını döndü. Üstündeki o ağır ağalık ceketini omuzlarından sıyırıp, yerdeki o saçılmış şahmeranların, gold setlerin tam üzerine fırlattı.
“Ben gidiyorum,” dedi, kapıya doğru yürürken. Sesi arkasında kalan enkazdan daha sarsılmazdı. “Leyla’ya gidiyorum. Ve bir daha bu kapıdan içeri ne benim ölüp girer, ne de sizin o altın kafesiniz bana zincir vurabilir. Bu konak da, bu yalanlar da sizin olsun.”
Civan büyük ahşap kapıyı arkasından sertçe çekip çıkarken, arkasındaki avluda Sultan Hanım’ın hıçkırıkları ve Haşmet Ağa’nın elinde kırılmak üzere olan bastonuyla baş başa kaldığı koca bir yıkım kaldı. Altın kafes parça parça olmuştu.
Sultan Hanım ve Haşmet Ağa, kapının gümbürtüyle kapanan sesi koca avluda yankılanırken öylece kalakaldılar. Koca konak, tarihinin en derin, en ağır ve en çaresiz sessizliğine gömülmüştü.
Haşmet Ağa’nın havada asılı kalan bastonu yavaşça yere indi. Dudakları titredi, tek bir kelime etmek istedi, oğlunun arkasından "Dur!" diye gürlemek istedi ama yapamadı. Sesi boğazında düğümlendi. Çünkü Civan haklıydı. İlk günden beri bu sevdayı körükleyen de, o masum kızı buraya getirip bir yılan gibi zehrini akıtan da, sırf el âlem ne der diye bir hayatı yakmaya çalışan da kendileriydi. Koskoca ağanın o heybetli omuzları ilk kez çöktü; başını öne eğdi ve yerdeki darmadağın olmuş altınlara baktı. O parıltılı setler, artık güçlerinin değil, kendi elleriyle yarattıkları o büyük yıkımın birer simgesiydi.
Sultan Hanım ise dizlerinin üzerine çöktüğü o soğuk taş zeminde kalakalmıştı. Civan’ın yerdeki şahmeranların üzerine fırlattığı cekete baktı. Ellerini o kumaşa uzattı ama dokunmaya bile yüzü yoktu. İçindeki o hırslı, her şeyi kontrol etmeye çalışan kadın tam şu an, o avlunun ortasında ölmüştü.
Gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülürken içini amansız bir pişmanlık kapladı. Dudaklarından sadece o geç kalmış, hiçbir şeyi geri getiremeyecek olan kelime döküldü:
“Keşke…” diye fısıldadı hıçkırarak. “Keşke yapmasaydım…”
Keşke Leyla’yı o odaya çekip tehdit etmeseydi. Keşke oğlunun gözlerindeki o saf sevgiyi görmek yerine, aşiretin sahte alkışlarına aldanmasaydı. Keşke o altın kafesin kapısını hiç kilitlemeseydi. Şimdi elinde ne gurur kalmıştı ne de uğruna her şeyi feda ettiği oğlu. Sadece darmadağın olmuş bir aile ve koca bir enkaz vardı.
Bölüm etkileşimi
