31. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)31
Bölümler 40Şu an: 31
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime · Okuduğun bölüm
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Miran, sabahın ilk ışıklarıyla konağın avlusuna girdi. Sultan Hanım’ın odasına, sanki evin evladıymış gibi rahat ve özgüvenli adımlarla yöneldi. Sultan Hanım onu görünce çatık kaşlarla "Hayrola Miran? Bu saatte?" diye sordu. Miran, yüzüne o sahte nezaket maskesini takarak Sultan'ın yanına gitti, elini hürmetle öptü.
"Sultan Annem, seninle bir şey konuşmam lazım. Şu Leyla meselesi... Civan'ı huzursuz ediyor, farkındasın. Bugün ona bir izin versen, şehre götürsem, aklındaki bazı şeyleri ona anlatsam... Belki o zaman Civan’ın üzerindeki bu takıntısı diner, kız da yoluna gider," dedi.
Sultan Hanım hiddetle ayağa kalktı. "Sen ne dersin Miran? O hizmetçinin ne işi var seninle dışarıda? Hem ben ona izin vermem, daha işi gücü bitmedi! Civan onun yüzünden zaten çığrından çıktı, bir de siz mi oyun oynayacaksınız?" diye bağırdı.
Miran hiç istifini bozmadı. Aksine, ağır ağır Sultan Hanım'a doğru bir adım attı ve sesini odayı inleten ama sadece ikisinin duyabileceği o soğuk tona çekti:
"Sultan Anne, sen beni yanlış anlıyorsun. Ben bu kızı Civan’dan uzaklaştırıp, senin o çok kıymetli oğlunun itibarını kurtarmaya çalışıyorum. Civan’ın nişandan bu yana ne haltlar karıştırdığını, o kız için neleri göze aldığını, hatta o gece... neyse. Civan’ın sırlarını, sana söyleyemediği o büyük hatalarını bir ben biliyorum. Eğer bu kız bugün benimle gelmezse, o sırlar yavaş yavaş konağın dışına, Haşmet Ağa'nın kulağına kadar gider. Bunu ister misin?"
Sultan Hanım’ın yüzündeki o sert ifade bir anda donup kaldı. Gözleri şokla büyüdü. "Sen... Sen ne biliyorsun Miran? Civan ne yaptı?" diye fısıldadı.
Miran, zafer kazanmış bir gülümsemeyle başını hafifçe eğdi. "Oğlunun başını yakacak kadar çok şey biliyorum, Sultan Annem. Bugün Leyla’yı bana ver, hem Civan’ın aklı başından dağılsın hem de o sırları Leyla’ya öyle bir anlatayım ki, bir daha bu konağın kapısından içeri girmeye yüzü olmasın. Senden başkası duymayacak, söz veriyorum."
Sultan Hanım, Civan’a olan düşkünlüğü ve korkusuyla köşeye sıkışmıştı. Bir süre sessiz kaldı, elleri titredi. Sonunda, "Tamam," dedi, sesi boğuk çıkıyordu. "Al götür... Ama akşam gün batmadan geri getireceksin. Bir daha da Civan’ın adını ağzına almayacak bu kız, duyuyor musun?"
Miran, "İçine rahat olsun Sultan Annem," dedi ve kapıya yöneldi. İçinden ise kahkahalar atıyordu; Leyla’yı kendi elleriyle piyonu yapmış, Sultan Hanım’ı da bu kumpasa ortak etmişti. Şimdi sırada, Leyla’yı o "izin" vaadiyle alıp, Civan’a karşı son hamlesini yapmak vardı.
Miran, o sinsi zaferinin ardından salona geçip kahvaltı masasının en ucuna kuruldu. Az sonra Civan, gergin ve uykusuz adımlarla içeri girdi. Masada Miran’ı gördüğü an kaşları çatıldı, bardağı masaya sertçe bıraktı.
"Yine mi sen?" dedi Civan, sesi buz gibiydi. "Ne işin var senin sabahın bu saatinde burada?"
Masanın başındaki Haşmet Ağa, çatalını tabağına vurarak sertçe araya girdi. "Oğlum! Düzgün konuş," diyerek Civan’ı uyardı. "Miran da benim bir oğlum sayılır, kardeşimin emanetidir o bize. Konağımızın kapısı ona her zaman açık, saygısızlık yapma aile masasında."
Civan, babasının bu kesin çıkışıyla dişlerini sıktı ama saygısından sustu. Gözlerini Miran’ın üzerinden çekmedi. Masada sessiz, gerim gerim gerilen bir kahvaltı edildi. Civan’ın gözleri mutfak kapısındaydı ama Leyla ortalıkta görünmüyordu.
Kahvaltı biter bitmez Miran masadan kalktı. Civan’ın hemen arkasındaki koridorda, Leyla’nın elinde boş tepsiyle mutfaktan çıktığını gördü. Civan’ın pürdikkat kendilerini dinlediğini çok iyi bilerek, bilerek sesini biraz yükseltti ve Leyla’nın yanına gitti.
"Leyla," dedi Miran, yüzünde geniş bir gülümsemeyle. "Bugün seni bu konaktan kaçırıyorum. Sultan Annemden bizzat iznini aldım, merak etme."
Leyla şaşkınlıkla gözlerini açtı, elindeki tepsiyi göğsüne bastırdı. "Miran... Nasıl yaptın? Sultan Hanım asla izin vermezdi," diye fısıldadı.
Miran, Leyla’ya doğru iyice eğildi. Bakışları arkada kaskatı kesilmiş Civan’ı buldu. Civan’ı tam kalbinden vuracak, onu delirtecek cümleleri Leyla’nın kulağına adeta fısıldayarak ama Civan’ın duyabileceği bir tonda söyledi:
"Dünkü yaşadığın o çirkin şey seni çok sarsmıştır, biliyorum... Hak etmediğin laflar duydun, biliyorum erkek aklını. Hem bugün temiz bir hava ikimize de iyi gelir Leyla. Şöyle göl kenarına kaçarız, baş başa oluruz... Sana her şeyi unutturacağım, söz veriyorum."
"Baş başa" ve "göl kenarı" lafları Civan’ın kulaklarında bomba gibi patladı. Civan oturduğu sandalyeden öyle bir fırladı ki, sandalye arkaya doğru devrildi. Miran ise Leyla’nın arkasından Civan’a bakarak o karanlık, kışkırtıcı gülüşünü yüzüne yerleştirdi.
Civan, Miran’ın o hadsiz fısıltılarını duyduğu an gözü döndü. Yumruklarını sıkıp tam Miran’ın yakasına yapışmak için hamle yapıyordu ki, arkasında annesi Sultan Hanım belirdi. Elini Civan’ın omuzuna koydu, gözlerinde uyarıcı ve ne olduğunu çok iyi bildiğini anlatan bir ifade vardı.
"Hayırdır oğlum, bir şey mi oldu?" dedi Sultan Hanım, sesini kasıtlı olarak sakin tutarak.
Civan, babasının avludaki varlığı ve annesinin bu zamansız müdahalesi yüzünden tek bir kelime bile edemedi. Boğazına düğümlenen öfkeyi yuttu, kaskatı kesildi.
Miran ise bu tablodan aldığı güçle Leyla’ya döndü. "Hadi Leyla, hazırlan sen. Ben dışarıda, arabada bekliyor olacağım seni," dedi ve Civan’ın gözlerinin içine baka baka, ıslık çalarak konaktan çıktı. Leyla da şaşkın ve huzursuz adımlarla, dünkü kırgınlığın da verdiği o inatla odasına hazırlanmaya gitti.
Miran gittikten sonra Civan’ın içini kor gibi bir korku saldı. Miran’ın dün gece telefonda Leyla’ya kurduğu o sinsi kumpaslardan, kafasındaki o kirli erkek aklından habersizdi ama kuzeninin ne mal olduğunu çok iyi biliyordu. İçini kemiren o karanlık soru beynini tırmalamaya başladı: *Ya Leyla’ya dokunursa? Ya aralarında onun sandığı o dostluktan öte bir şey yaşanırsa, Leyla’yı tamamen kaybederse?*
Bir şey yapması lazımdı ama ne? Eğer tek başına peşlerinden gitse, Miran aralarındaki bu gizli sevdayı anlardı. Leyla’nın da gidip Miran’a her şeyi anlatmış olacağına ihtimal vermiyordu, Leyla yapmazdı.
Düşündü, taşındı... Çaresizlik içinde kıvranırken aklına sadece Berfin geldi. Eğer Berfin’i yanına alırsa, hem Miran’ın şüphelerini boşa çıkarır hem de peşlerine takılmak için harika bir bahanesi olurdu. "Gezmeye çıktık" derlerdi ve göl kenarında sözde "tesadüfi" bir karşılaşma ayarlardı.
Hemen telefonuna sarılıp Berfin’i aradı. Sesindeki aceleciliği gizlemeye çalışarak, "Berfin, hazırlan. Hafta sonu pazar pazar evde oturmayalım, seni almaya geliyorum, güzel bir yere yemeğe, gezmeye gideceğiz," dedi.
Berfin telefonun ucunda şok olmuştu ama Miran’la kurdukları planın işe yaradığını, Civan’ın güya Leyla’dan uzaklaşmak için kendisine yöneldiğini sanarak sevinçten havalara uçtu. "Tamam Civan, hemen hazırlanıyorum," dedi.
Civan telefonu kapatıp odasından çıkarken, aslında iki taraflı çalışan o sinsi ittifakın (Miran ve Berfin’in) tam da göbeğine doğru yürüdüğünün farkında değildi. Civan, Leyla’yı korumak için Berfin’i piyon yapıyordu; Berfin ise Civan’ı kazandım sanarak Miran’ın ekmeğine yağ sürmeye gidiyordu.
Civan direksiyonu öyle sıkı tutuyordu ki parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. Arabayı Berfinlerin evinin önünde durdurduğunda içindeki huzursuzluk katlanarak artıyordu. Çok geçmeden kapı açıldı ve Berfin belirdi.
Her zamanki gibi abartılı, göz yorucu bir şatafat içindeydi. Üzerindeki gösterişli elbiseyi tamamlayan kalın altın zincirler, bileğindeki burmalar ve parmağındaki iri yüzükler arabanın içine adım atar atmaz şangırdamaya başladı. Civan’ın gözü o altınlara kaydığında, dün gece elinde parçaladığı o sade gümüş bileklik geldi aklına; içi bir kez daha cız etti.
Berfin arabaya biner binmez parfümünün o ağır, boğucu kokusu tüm kabini kapladı. Aynadan kendine bakıp saçını düzeltti, ardından o kibirli ve rahatsız edici gülüşüyle doğrudan konuya girdi.
"Hayırdır Civan’ım?" dedi, sesindeki iğneleyici tonu saklama gereği bile duymadan. "Daha dün yüzüme bakmıyordun. 'Bu sadece bir iş evliliği, benden fazlasını bekleme' diyen adam noldu da pazar pazar kapıma dayandı?"
Civan gözünü yoldan ayırmadı, vitesi sertçe büyütürken sesini olabildiğince düz tutmaya çalıştı. "En azından... Evlenmeden önce birbirimizi biraz daha iyi tanırız diye düşündüm. Fena mı ettik?"
Berfin okkalı bir kahkaha attı, altın kolyelerini düzelterek arkasına yaslandı. "Ben de salağım zaten Civancım, ben de hemen inandım bu ani kibarlığına..." dedi gözlerini kısarak. "Neyse, şimdilik öyle olsun bakalım. Beni nereye götürüyorsun?"
"Göl kenarına," dedi Civan. Sesindeki o tekinsiz ton arabayı bir anda buz kesti. "Merkezden uzak, sakin bir yere..."
Yolculuk tam anlamıyla bir işkenceye dönüştü. Araba göl yoluna doğru ilerlerken, Berfin’in durmaksızın düğün alışverişinden, takılacak altınlardan ve konakta yapacağı değişikliklerden bahsetmesi Civan’ın beynini tırmalıyordu. Berfin konuştukça bileğindeki altınlar şangırdayarak ritim tutuyor, Civan’ın sabrını zorluyordu. Civan ise tek kelime etmiyor, gözü sürekli dikiz aynasında, aklı ise çoktan göl kenarına varmış olan Miran ve Leyla’daydı.
İçini kemiren o korku, Berfin’in boş çenesiyle birleşince yol bitmek bilmedi. Civan arabayı o dar göl yoluna kırdığında, uzakta Miran’ın o bildik lüks arabasını gördü. Kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı.
Civan arabayı Miran’ın aracının birkaç metre arkasında durdurduğunda, Berfin’in yüzündeki o kibirli gülüş bıçak gibi kesildi. Bakışları göl kenarındaki ahşap iskelede yan yana duran Miran ve Leyla’ya kaydı. Berfin, bir kaşını havaya kaldırarak kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözlerini Civan’a diktiğinde, sesindeki o sahte neşe tamamen kaybolmuş, yerini zehir gibi bir tona bırakmıştı.
"Tesadüf mü bu Civan, yoksa onlar burada diye mi geldik?" diye sordu, gözlerini kısmış Civan’ın yüzündeki o gerginliği yakalamaya çalışarak.
Civan direksiyonu bırakıp dikiz aynasından arkaya baktı, dişlerinin arasından konuştu: "Konuşma Berfin... Ne bileyim ben onların burada olduğunu? Denk geldi işte."
Berfin, Civan’a doğru iyice eğildi. Bileğindeki altınların şıngırtısı arabanın içinde yankılanırken, Civan’ın kulağına adeta bir yılan gibi fısıldadı:
"Ben senin bu aptal aşk üçgeninde değilim Civan! Sana bu meseleyi bitir demedim mi? Beni tüm memlekete sakız mı edeceksin?"
Civan öfkeyle Berfin’e döndü, sesini alçak tutmaya çalışarak, "Sen her şeyi yanlış anlıyorsun Berfin! Ortada bir şey yok," dedi.
Berfin okkalı, sinir bozucu bir nefes verdi. "Sen aşık değil misin bu kıza? Yalan mı? Gözlerin yuvalarından fırlayacak neredeyse onlara bakarken! Ama bitecek Civan... Öyle ya da böyle, bu evlilik olacak ve o kız bu hayattan çıkacak."
Berfin bir an durdu, uzaktaki Miran’a baktı. Miran’la kurdukları kumpasın tam da bu anı doğuracağını bildiği için içten içe toparlandı. Yüzüne yeniden o abartılı, sahte gülümsemesini yerleştirdi.
"Neyse..." dedi Berfin, kapı koluna uzanarak. "Ben önden gideyim yanlarına. Madem karşılaştık, beraber otururuz. İyi mi?"
Berfin arabadan inip altınlarını şangırdatarak, o gösterişli yürüyüşüyle iskeleye doğru adımlarken; Civan direksiyonun başında kaskatı kesilmişti. Berfin’in her şeyi bilerek üzerine gitmesi ve Leyla ile Miran’ın o baş başa hali, onu deliliğin eşiğine getiriyordu.
Berfin, topuklularının taşlara vuran sert sesi ve altınlarının şıngırtısıyla iskeleye adım attı. Yüzünde o kibirli, her şeyi bildiğini gizleyen yapmacık gülümsemesi vardı.
"Oo... Kimler varmış burada?" dedi Berfin, sesini gölün sessizliğinde yankılatarak.
Miran, sanki kuzeninin geleceğinden zerre haberi yokmuş gibi büyük bir şaşkınlık ve memnuniyetle hemen ayağa kalktı. Civan’ın arkadan kaskatı kesilmiş adımlarla gelişini gördüğünde gözlerinde sinsi bir zafer ışığı yandı. Her şey tam da planladığı gibi gidiyordu; Civan’ı adeta bir köpek gibi izini sürmeye mecbur bırakmıştı.
Miran, "Hoş geldiniz!" diyerek Berfin’e doğru adımladı ve ona sahte bir samimiyetle sarıldı. Ardından masayı işaret etti: "Gelin bakalım, geçin şöyle. Masamız yeterince büyük, hepimize yer var."
Civan’ı da kolundan tutup zoraki bir misafirperverlikle masaya doğru çekti. Civan’ın gözleri masaya dikildiğinde, Leyla’nın oturduğu yerde nasıl buz kestiğini, elindeki bardağı sıkmaktan parmak boğumlarının nasıl beyazladığını gördü. Leyla başını kaldırmadı, Civan’ın yüzüne bakmamak için gözlerini gölün dalgalarına dikti. İçindeki utanç ve Miran’ın dün gece zihnine ektiği o kirli şüpheler, Civan’ın Berfin’le buraya gelmesiyle iyice perçinlenmişti. *“Demek beni dün gece o yüzden aşağıladı, Berfin’le gününü gün etmek için...”* diye düşündü Leyla içinden.
Miran ise masadaki bu ölümcül sessizliğin tadını çıkarıyordu. Şimdi oyunun en can alıcı kısmına geçmişti: Civan’a karşı hem Berfin’i hem de Leyla’yı aynı anda dolduracak, ortalığı yangın yerine çevirecekti.
Garsonu çağırıp siparişleri tazelerken, önce Berfin’e döndü. Civan’ın duyacağı ama güya sadece Berfin’e hitap ediyormuş gibi bir tonla: "Berfin’cim, Civan’ın seni pazar günü böyle güzel bir yere getirmesine çok sevindim. Malum, son zamanlarda konağın işleri, babasının sorumlulukları derken seni çok ihmal ediyordu. Gerçi insan sevdiğini ne kadar yoğun olursa olsun ihmal etmemeli ya, neyse..." diyerek Civan’ın Berfin’e olan ilgisizliğini kaşıdı.
Berfin bir kaşını kaldırıp Civan’a ters bir bakış attı, altın bileziklerini şıkırdattı.
Miran durmadı; bu sefer de masanın altından bacağını hafifçe oynatıp Leyla’nın dikkatini çekti. Sesini biraz daha yumuşatarak, Leyla’nın tam kalbindeki o kırık gümüş bilekliğin yarasını kanatacak şekilde konuştu: "Leyla, sen de biraz rahatla, bak burası çok huzurlu. Bazı insanlar gücüyle, parasıyla, lüks takılarıyla her şeye hükmedebileceğini sanır ama insan ruhunun huzura ihtiyacı vardır. Biz erkekler bazen kaba saba oluruz, değer bilmeyiz... Sen dünkü tatsızlıkları unut bugün."
Civan, Miran’ın Leyla’ya hitaben kurduğu bu cümleleri duyduğu an masanın altındaki yumruğunu öyle bir sıktı ki, masadaki çay kaşıkları titredi. Miran’ın gözlerinin içine baka baka, "Miran... Sen fazla konuşuyorsun bugün," dedi, sesi adeta bir aslanın homurtusu gibi derinden ve tehlikeli geliyordu.
Miran ise sadece arkasına yaslanıp tehlikeli bir tebessümle Civan’a baktı. İki kadının da gözlerindeki öfke ve kırgınlık kıvılcımlarını görebiliyordu.
Berfin, Miran’ın o ucu açık, imalı sözlerinden sonra gözlerini şüpheyle kısarak önce Miran’ın rahat tavrına, sonra da Leyla’nın gergin yüzüne baktı. Aralarındaki o tuhaf, çözemediği enerji kibrini tetiklemişti.
Masanın ortasına doğru eğilip, doğrudan Leyla’nın gözlerinin içine bakarak sordu: "Miran’la aranızda bir şey mi var senin? Pek bir yakınsınız bakıyorum... Hayırdır?"
Leyla duyduğu imayla sarsıldı, yanaklarına ani bir kan hücumu oldu. Konağın ortasında uğradığı haksızlıklardan sonra, bir de burada, herkesin gözü önünde namusuna laf getirilmesine asla izin veremezdi.
Başını dik tutarak, "Asla Berfin Hanım, olur mu öyle şey?" dedi, sesini güçlü tutmaya çalışarak. "Miran Bey bu konakta benim yüzüme insan gibi bakan, halimi hatırımı soran tek kişi. O benim dostumdur, abim gibidir. Başka da hiçbir şey olamaz."
Berfin, Leyla’nın bu savunmasını duyunca üstten bakan o sinir bozucu kahkahalarından birini attı. Boynundaki altınları şangırdatarak arkasına yaslandı ve dudaklarını bükerek lafı gediğine koydu:
"Yani tabii, doğru... Napsın koskoca adam senin gibi birini zaten? Dengi misin, nesin?"
Masadaki hava o saniyede bıçakla kesilmiş gibi dondu. Leyla, işittiği bu ağır aşağılamayla darmadağın olmuş bir halde öylece kaldı, gözleri dolmasın diye dişlerini sıktı. Miran ise bu hakaretin Leyla’yı Civan’dan daha da soğutacağını bildiği için kafasını hafifçe yana eğip alttan alta, sinsi bir memnuniyetle gülümsedi.
Ama masadaki asıl patlama Civan’dan geldi.
"Berfin! Haddini bil!" diye kükredi Civan. Sesi o kadar sert ve yüksekti ki, yan masalardakiler bile dönüp baktı.
Civan ilk kez Berfin’e bu kadar açık, bu kadar net ve öfkeli bir şekilde kızıyordu. Gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. "Karşında senin emir kulun yok! Kiminle, nasıl konuşacağını öğreneceksin. Bir daha benim yanımda hiç kimseye, hele ki bu konağın ekmeğini yiyen birine böyle tepeden bakıp hakaret etmeyeceksin!"
Berfin, Civan’ın bir hizmetçi için kendisini herkesin ortasında böyle azarlamasıyla şok içinde kalakaldı. Leyla ise şaşkınlıktan tamamen donmuştu; Civan’ın ilk defa birinin karşısına dikilip onu korumak için sesini bu kadar yükseltmesine inanamıyordu.
Miran, Civan’ın bu ani ve şiddetli çıkışıyla aradığı fırsatı yakalamış oldu. Yüzündeki o sinsi tebessümü hiç bozmadan, sanki çok masum bir gerçeği dile getiriyormuş gibi arkasına yaslandı. Gözlerini kısarak, o iğrenç ve kışkırtıcı ses tonuyla masadaki bombanın pimini çekti.
"Ooo, Civan Ağam... Sakin ol biraz," dedi Miran, sesini yapmacık bir hayretle yükselterek. "Siz yakında evleneceksiniz, farkında mısınız? Berfin senin müstakbel karın, bu aşiretin müstakbel hanımağası. Ama sen daha şimdiden, konaktaki bir çalışan için herkesin ortasında Berfin’i eziyorsun, azarlıyorsun. Yakışıyor mu senin gibi bir ağaya?"
Berfin, Miran’ın bu sözleriyle Civan’a karşı iyice bilendi. Miran’ın kendisini savunduğunu sanarak dikleşti, gözlerini Civan’a dikti.
Miran durmadı, zehrini akıtmaya devam etti. Bakışlarını Leyla’ya çevirip, ardından tekrar Civan’a baktı. "Yani insan düşünüyor tabii... Bir ağa, nişanlısını topluluk içinde bir çalışan kız için böyle susturuyorsa, orada durup bir bakmak lazım. Yoksa bu kızın senin üzerindeki hükmü, müstakbel karının hükmünden daha mı fazla Civan? Yoksa bizim bilmediğimiz, gizli bir hürmetin mi var bu kıza karşı?"
Bu cümleler masadaki herkesin nefesini kesti. Miran, ima ettiği o çirkin ve iğrenç durumla hem Leyla’nın namusuna dil uzatıyor hem de Civan’ın Berfin’i aldatıyormuş gibi görünmesini sağlıyordu. Konuşma o kadar rahatsız edici bir boyuta gelmişti ki, Leyla oturduğu sandalyede küçüldüğünü hissetti, hırkasının kollarını sıktı.
Civan ise artık kelimelerin bittiği yerdeydi. Miran’ın bu iğrenç kumpası, Leyla’yı ve kendisini düşürdüğü bu durum sabrını son raddesine getirmişti. Sandalyeyi sertçe geriye iterek ayağa kalktı.
Leyla, Miran’ın ağzından çıkan o iğrenç, imalı sözlerle başından aşağı kaynar sular dökülmüşe döndü. Civan’ın onu korumaya çalışması içini bir anlığına titretmişti ama Miran’ın bu durumu alıp ikisini de çirkin bir pozisyona düşürmesi sabrını taşırdı. Üstelik Miran, dün gece telefonda "Ben seni bir abi, dost gibi koruyorum" derken, şimdi herkesin ortasında Leyla’nın adını kirli bir imanın ortasına fırlatmıştı.
Leyla, oturduğu sandalyeden buz gibi bir öfkeyle doğruldu. Masanın üzerinden Miran’ın kulağına doğru eğildi. Sesindeki o derin hayal kırıklığı ve kırgınlık buz gibiydi:
"Miran... Bu ne şimdi? Sen ne yapıyorsun?" diye fısıldadı.
Miran, Leyla’nın yüzündeki o keskin nefreti ve hayal kırıklığını görünce bir an duraksadı, yüzündeki o sinsi gülüş dondu. Leyla ona öyle bir bakıyordu ki, sanki sığındığı son güvenli liman da başına yıkılmıştı.
Tam o esnada Civan, Miran’ın iğrenç laflarına daha fazla dayanamadı. Gözü tamamen dönmüş bir halde, "Ulan şerefsiz!" diye kükreyerek Miran’ın yakasına yapışmak için masanın üzerinden fırladı. Yumruğunu sıkmış, Miran’ı parçalayacak gibi geliyordu.
"Civan, dur! Yapma!" diye bağırdı Leyla.
Herkes Civan’ın Miran’ı dövmesini beklerken, Leyla büyük bir cesaretle ikisinin arasına girdi. Civan’ın havada kalan yumruğunun önünde durdu, gözleriyle Civan’a "Yalvarırım yapma, işler daha da büyüyecek" der gibi baktı. Sonra arkasını döndü, Miran’ın kolundan sıkıca kavradı.
"Yürü Miran, gidiyoruz!" diyerek Miran’ı kollarından çekiştire çekiştire, kaskatı kesilmiş Civan’ın ve şok içindeki Berfin’in bakışları arasında iskeleden uzaklaştırdı. Civan arkalarından "Leyla! Nereye gidiyorsun, bırak o herifi!" diye bağırsa da Leyla arkasına bile bakmadan Miran’ı arabaya kadar sürükledi.
Miran’ın lüks arabasının kapılarını açıp ikisi de içeri bindiğinde, arabanın içi bir anda barut fıçısına döndü. Leyla emniyet kemerini bile takmadan öfkeyle Miran’a döndü, gözlerinden yaşlar boşanırken resmen haykırmaya başladı:
"Sen nasıl böyle konuşursun Miran?! Nasıl yaparsın bunu bana?!" diye bağırdı Leyla, elleri direksiyona vuran Miran’ın kolunu sarsarak. "Ben dün gece sana içimi döktüm! Sana güvendim, dürüst bir dost bildim, sırrımı açtım! Sen ne yaptın? Geldin o kadının, o Civan’ın karşısında beni ne duruma düşürdün! Resmen namusuma laf ettin, beni o konağın diline düşürmek için her şeyi yaptın!"
Miran, Leyla’nın bu sert çıkışıyla bir an afallasa da hemen o tehlikeli, manipülatif zekasını devreye soktu. Yüzüne ani bir pişmanlık ve acı ifadesi yerleştirerek direksiyonu bıraktı, gövdesini tamamen Leyla’ya doğru çevirdi. Sesini olabildiğince hüzünlü ve çaresiz bir tona büründürdü:
"Leyla... Bak bana, yemin ederim sen beni çok yanlış anladın," dedi gözlerinin içine büyük bir sadakatle bakarak. "Benim amacım seni lekelemek değildi. Ben orada Civan’ın o ikiyüzlülüğünü bozmak istedim! Görmüyor musun, adam Berfin’le el ele tutuşup buraya gelmiş, senin karşında nispet yapıyor. Ama seni ezmelerine de içi elvermiyor çünkü seni o konakta bir köşede tutmak istiyor! Ben o cümleyi bilerek kurdum; Civan’ın foyası ortaya çıksın, Berfin onun senden kopamadığını anlasın ve bu iş tamamen bitsin istedim!"
Leyla başını iki yana salladı, "Hayır, sen beni korumadın Miran! Beni herkesin önüne attın!" dedi hıçkırarak.
Miran hemen Leyla’nın ellerine uzandı, sanki dünyadaki tek dostu kendisiymiş gibi sıkıca tuttu ve manipülasyonun dozunu artırdı:
"Ben seni korumak için kendimi ateşe atıyorum Leyla! Eğer ben o masada o lafları etmeseydim, Berfin seni ezmeye devam edecekti. Civan da kahraman gibi görünüp seni yine kendine bağlayacaktı! Ben sadece erkek aklının oyununu bozdum. Evet, canın yandı biliyorum, özür dilerim... Ama seni o çakalın elinden koparmanın başka yolu yoktu. Civan’ın sana olan o bencil, gizli takıntısını yüzüne vurmalıydım ki Berfin bu evlilikten vazgeçsin, sen de o konaktan özgür kal! Ben her şeyi, her şeyi senin o konaktan kurtulman için yapıyorum Leyla... İnanmıyor musun bana?"
Miran’ın bu usta işi, suçluluk psikolojisi yaratan savunmasıyla Leyla’nın aklı bir kez daha darmadağın oldu. Öfkesi, Miran’ın bu sahte "senin için kendimi yakıyorum" edebiyatıyla yavaş yavaş şüpheye dönüşüyordu.
Miran, arabadaki o yoğun manipülasyonun ardından Leyla’nın kafasını iyice bulandırmayı başarmıştı. Leyla, yaşadığı şokun ve kırgınlığın ağırlığıyla başını cama yaslamış, sessizce gözyaşı döküyordu. Miran ise içindeki o sinsi zafer çığlıklarını gizleyerek arabayı çalıştırdı ve sinsice yönünü yeniden konağa doğru çevirdi. Leyla’yı şimdilik tamamen koparmayacak, konağın içinde Civan’a karşı patlamaya hazır bir bomba olarak tutmaya devam edecekti.
Bu sırada göl kenarındaki o darmadağın masada ise tam anlamıyla bir kıyamet kopuyordu.
İskelede esen sert rüzgar, masada kalan son huzur kırıntılarını da süpürüp götürmüştü. Berfin, öfkeden ve uğradığı haksızlıktan tir tir titriyordu. Gözleri dolmuştu ama bu bir çaresizlik ağlaması değil, gururunun ayaklar altına alınmasının verdiği devasa bir hırstı. Altın kolyelerini hırsla çekiştirerek Civan’ın karşısına dikildi.
"Bak..." dedi Berfin, sesi hıçkırıklar arasından nefretle fışkırarak. "Bak elin oropousu için bana çektiğin muameleye bak! Herkesin içinde beni düşürdüğün duruma bak Civan!"
O ağır kelime Berfin’in ağzından çıktığı an, Civan’ın gözü tamamen döndü. Zaten Miran’ın arkasından gidememenin, Leyla’yı o herifin arabasında görmenin çıldırmışlığı içindeydi. Bir adımda Berfin’in dibinde bitti. Büyük, güçlü eliyle Berfin’in çenesini ve yüzünü sıkıca, adeta hareket edemeyeceği kadar sertçe kavradı. Yüzünü Berfin’in yüzüne yaklaştırdı; gözlerinden resmen katliam geçiyordu.
"Sakın..." dedi Civan, sesi adeta bir fısıltı gibi kısık ama buz gibi tekinsizdi. "Sakın bir daha onun adını o kirli ağzına alma Berfin. Karşımda kim olduğunu unutuyorsun, sabrımı zorlama."
Berfin, çenesindeki o acıya ve Civan’ın bu korkunç öfkesine rağmen geri adım atmadı. Tam aksine, içindeki aşiret kızı canlandı. Civan’ın elinden yüzünü hızla kurtardı ve hiç düşünmeden, bütün gücüyle Civan’ın suratına okkalı bir tokat aşk etti! Tokadın sesi iskelede yankılandı, Civan’ın başı hafifçe yana kaydı.
"Ağzına sıçayım senin Civan!" diye bağırdı Berfin, parmağını Civan’ın göğsüne vura vura, adeta emir verir gibi. "Sen kime el kaldırıyorsun, kimi tehdit ediyorsun ha?! Hemen beni eve götüreceksin! Hemen!"
Civan yanağına gelen darbeyle kaskatı kesilmiş, gözlerini Berfin’e dikmişken, Berfin tehditlerinin dozunu en tepeye çıkardı. Yaklaşan o büyük gücünü, aşiretini ve babasını Civan’ın önüne bir balyoz gibi koydu.
"Eğer bu rezilliğe devam edersen, eğer o çalışan kız için beni bir kez daha ezmeye kalkarsan yemin ederim bu dünyayı sana dar ederim Civan Ağam!" diye kükredi Berfin, altın burmaları şangırdayarak. "Babama tek bir kelimeme bakar! Bu evliliği de, aranızdaki o mal mülk ortaklığını da, o çok korktuğunuz aşiret davasını da tek kalemde bitirtirim! Babam senin o canından çok sevdiğin konağını da, o kızını da başına yıkar! Beni delirttirme, düş önüme de beni eve götür!"
Civan, arabanın direksiyonunu adeta kırmak ister gibi sıkarak yola devam ederken, kabindeki hava Berfin’in öfkesiyle gittikçe daha da ağırlaşıyordu. Berfin, iskelede aldığı o gücü ve attığı tokadın hırsını yanına kar saymış, Civan’ın sessizliğinden cesaret alarak dozunu her saniye daha da artırıyordu. Altın bileziklerini sinirli sinirli şakırdatarak Civan’a doğru döndü.
"Civan!" dedi, sesindeki o iğneleyici ve kibirli tonu iyice keskinleştirerek. "O kız için bana bu boktan tavırları sergilemeye devam etme, duyuyor musun beni? Kendini daha fazla küçük düşürme!"
Civan’ın gözleri sadece yoldaydı, çene kemikleri kaskatı kesilmişti. İçindeki fırtınayı bastırmak için derin derin nefes alıyordu ama Berfin durmaya niyetli değildi. İçindeki tüm kıskançlığı ve aşağılama arzusunu kusmak için tam zamanı olduğunu düşünüyordu.
"Zaten o kız..." dedi Berfin, dudaklarını alaycı bir şekilde bükerek. "O kız gerçekten senin sandığın gibi temiz, düzgün biri olsaydı... Daha yeni tanıdığı, adını sanını dün öğrendiği birinin altına yatmazdı! Miran’ın arabasına nasıl da iştahla atladı, görmedin mi? Kim bilir şu an o göl yolunun kenarında ne haltlar karıştırıyorlar!"
Bu iğrenç ima, arabanın içinde bir bomba gibi patladı. Civan’ın kulakları uğuldamaya, gözünün önüne kan gelmeye başladı. Leyla’nın o saf, ürkek bakışları ve Miran’ın dün geceden beri kurduğu o sinsi tuzaklar zihninde dönerken, Berfin’in bu kadar rahatça onun namusuna dil uzatması sabrını tamamen tüketti.
"Sus artık Berfin... Sus!" diye kükredi Civan. Sesi arabanın camlarını titretecek kadar gür ve tehlikeli çıkmıştı. "Ağzından çıkanı kulağın duysun, beni katil etme yolda!"
Ama Berfin kışkırttıkça Civan’ın canının nasıl yandığını görüyor, canı yandıkça daha da keyif alıyordu. Tüm zehrini akıtmaya, Leyla’yı Civan’ın gözünde tamamen bitirmek için o çirkin kelimeleri ardı ardına sıralamaya devam ediyordu.
"Niye susacak mışım? Zoruna mı gitti Civan Ağam?" diye üste çıktı Berfin, o şatafatlı kolyelerini hırsla düzelterek. "Gerçekler acıdır! O kız o konakta sadece işini yapan biri değil, senin de Miran’ın da aklını bulandıran bir yılan! Ama merak etme, babam o yılanın başını ezmesini çok iyi bilir!"
Ama Berfin durmadı; Civan'ın damarına bastıkça daha da keyif alarak tüm zehrini kusmaya devam etti. Bunun üzerine Civan, ani bir hamleyle arabayı Berfinlerin konağının önünde sert bir frenle durdurdu. Lastiklerin çıkardığı o acı ses sokakta yankılanırken, Civan kaskatı kesilmiş bir yüzle yanındaki kadına döndü.
"Eğer ailene tek bir kelime bile dersen Berfin... Bu iş biter," dedi, sesi namludan çıkmaya hazır bir kurşun kadar tehlikeliydi. "Anladın mı beni? Bu nikah da, bu ortaklık da burada biter."
Berfin, Civan’ın bu kesin ve tehditkar çıkışı karşısında zerre geri adım atmadı. Altınlarını şıngırdatarak dikleşti ve o kibirli, mağrur ifadesiyle son sözünü söyledi:
"Biterse bitsin Civan Ağa! Çok mu umurumda sanıyorsun?" dedi alaycı bir gülüşle. "Ben sırf ailemin işi, aşiretimin düzeni bozulmasın diye buradayım. Sana olan aşkımdan, karasevdamdan değil! Sen de bunu sakın unutma. Ben kendi adımı, kendi asaletimi senin bu saçma sapan maceraların için rezil edecek kadar basit biri değilim!"
Berfin lafı yüzüne bir tokat gibi çarptıktan sonra kapıyı hızla açtı. Gösterişli elbisesiyle arabadan inip kapıyı gürültüyle çarptı. Konağına doğru mağrur adımlarla ilerlerken, Civan direksiyon başında tek başına kalakaldı. Yanağı hala yanıyordu ama canını asıl yakan şey, Leyla’nın Miran’la gidişiydi. Gaz pedalına yüklenip kendi konağına doğru öfkeyle sürdü.
Bölüm etkileşimi
