11

Vaveyla Yazarı: Ay Işığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: 11

Şimşek Konağı’nda o akşam tam bir gövde gösterisi vardı. Karahan Aşireti, kalabalık bir kafileyle kapıdan girerken, avluya yayılan ağır parfüm ve tütün kokusu ortamdaki gerilimi daha da artırıyordu. Hizmetliler ellerinde tepsilerle koşturuyor, Sultan Hanım ise bir kraliçe edasıyla misafirlerini ağırlıyordu.
Civan, üzerinde siyah takımıyla masanın başköşesinde oturuyordu ama aklı o küçük, artık içi "saray gibi" döşenmiş evdeydi. Leyla’nın o evde ne yaptığını, yeni koltuğuna alışıp alışmadığını merak ediyordu. Bakışları sürekli masanın altındaki telefonuna kayıyor, Leyla’dan gelecek tek bir kelimeyi bekliyordu.
Sultan Hanım, oğlunun bu dalgınlığını ve sürekli telefonla meşgul olmasını bir süredir izliyordu. En sonunda, Karahanların kızı Berfin’in süzülerek içeri girdiği o an, eğilip Civan’ın kulağına zehirli bir fısıltıyla konuştu:
"Bak oğlum, kendine gel! Karahanlar karşımızda oturuyor. Berfin gelecek az sonra yanımıza; seninle evlendirmeyi düşündüğümüz, şanımıza yakışan kız o! O telefonu da hemen kapat, cebine koy ve düzgün dur. Şimşeklerin ağasına yakışır davran!"
Civan, annesinin bu sert uyarısıyla dişlerini sıktı. Berfin, abartılı takıları ve kendinden emin tavırlarıyla masaya yaklaşıp Civan’ın tam karşısına oturduğunda, Civan telefonunu sertçe masaya ters çevirdi. İçindeki öfke o kadar büyüktü ki, masadaki kristal bardakları parçalamamak için kendini zor tutuyordu.
Leyla’yı o lüks eşyalarla donatırken onu koruduğunu sanıyordu ama şimdi kendisi, kendi evinde, kendi aşiretinin kurallarıyla kuşatılmıştı. Berfin ona hayranlıkla bakıp sohbete çalışırken, Civan’ın zihninde sadece Leyla’nın "Bizim dünyalarımız arasında uçurum var" diyen sesi yankılanıyordu.
Tam o sırada telefon masanın üzerinde titredi. Leyla’dan bir mesaj gelmişti. Civan’ın gözü telefona kaydı ama Sultan Hanım’ın buz gibi bakışları ellerinin üzerindeydi.
Civan, masanın üzerinde titreyen telefonu görmezden gelerek ekranını tamamen kararttı ve cebine attı. Leyla’nın mesajı orada, karanlıkta kaldı. Sultan Hanım’ın dudaklarında ise zafer kazanmış, mağrur bir gülümseme belirdi.
Yemek boyunca masada ne aşktan, ne samimiyetten, ne de bir genç kızın kırılan gururundan eser vardı. Havada uçuşan kelimeler sadece **"hisseler"**, **"yeni alınacak araziler"**, **"kurulacak tekstil fabrikaları"** ve **"aşiretler arası güç birliği"**ydi. İki aile de sofraya birer insan olarak değil, devasa birer imparatorluğun temsilcileri olarak oturmuştu. Civan ve Berfin ise bu imparatorluğun birleşmesini sağlayacak olan en değerli "imza" adaylarıydı.
Civan, önüne konan kuzu etini mekanik bir şekilde keserken, Karahanların babasının anlattığı kar payı hesaplarını dinliyor gibi görünüyordu. Ancak her "milyon" lafı geçtiğinde, aklı Leyla’nın o derme çatma, tozlu mahalledeki evine gidiyordu. Bir yanda paha biçilemez gerdanlıklarıyla oturan, kendisine bir "proje" gibi bakan Berfin; diğer yanda bir kredi kartını onur meselesi yapıp ağlayan Leyla...
Berfin, Civan’a dönerek, "Yeni yapılacak olan fabrikada sizin payınızın %40 olması Karahanlar için de çok kârlı bir ortaklık olacak Civan," dedi, sesindeki o ticari soğuklukla.
Civan, sahte bir nezaketle başını salladı. "Güçlenmek her zaman önceliğimizdir Berfin," dedi, sesi buz gibiydi.
Sultan Hanım keyifle lafa girdi: "Hele bir de bu ortaklık akrabalıkla taçlanırsa, bu bölgede Şimşek ve Karahan adının önünde kimse duramaz. Değil mi Civan?"
Civan cevap vermedi, sadece bardağındaki suyu bir dikişte bitirdi. İçindeki o büyük boşluk büyüyordu. Cebindeki telefonun ağırlığı sanki bir kaya parçasına dönüşmüştü. O an anladı ki; Leyla’ya o evi saray gibi döşetmişti ama kendisi bu devasa konakta, altın varaklı koltukların üzerinde bir esirdi.
Yemek sona erip kahveler içilirken, iki tarafın büyükleri çoktan "evlilik" pazarlığına dair ilk tohumları atmış, toprak takaslarını bile kafalarında bitirmişlerdi. Civan ise sadece dışarıdaki o kapkaranlık geceye bakıyor ve içinden Leyla’nın ismini bir dua gibi tekrarlıyordu.
**Leyla ise o sırada yeni mobilyalarının kokusuyla dolu evinde, Civan’ın mesajına cevap vermemesinin yarattığı o derin sessizlikle baş başaydı.**
Sultan Hanım, iki ailenin gücünü birleştirecek o son hamleyi yapmak için Hicran’a mutfağı işaret etti: "Hicran, gel kızım; kahveleri hazırla, tatlıları da eksik etme. Gençler avluda baş başa biraz sohbet etsinler."
Civan, annesinin bu emrivakisi karşısında dişlerini sıktı ama itiraz etmedi. Berfin’le birlikte avlunun serinliğine çıktılar. Ay ışığı avludaki asırlık ağaçların gölgesini mermer zemine düşürürken, Berfin o yüksek topuklularının çıkardığı "tık tık" sesleriyle Civan’ın yanında süzülüyordu.
Hicran kahveleri bırakıp çekildiğinde Berfin, bacak bacak üstüne atıp kahvesinden bir yudum aldı. Bakışları, etraftaki her şeyi "fiyat biçercesine" süzüyordu.
"Biliyorsun Civan," dedi Berfin, sesi kibir doluydu. "Ben Paris’teki eğitimimi yeni bitirdim. Oradaki vizyonu buradaki bu tozlu topraklara getirmek lazım. Senin fabrikaların yönetimi biraz fazla... nasıl desem, fazla 'yerel'. Benim dokunuşumla Karahan ve Şimşek ortaklığı gerçek bir marka olur."
Civan, Berfin’in bu üstten bakan, insanı bir "rakam" gibi gören tavrını dinlerken midesinin bulandığını hissetti. Berfin’in o boyalı sarı saçları, sert ve keskin siyah gözleriyle birleşince Civan’a çok uyumsuz, çok "sahte" geliyordu. Leyla’nın o doğal sıcaklığı, hüzünlendiğinde kararan ama sevince parlayan o yumuşak bakışları yoktu burada. Berfin’in her kelimesi, Leyla’nın o dürüst yoksulluğunun yanında birer çöp yığını gibi kalıyordu.
"Haklısın Berfin," dedi Civan, sesi duygusuzdu. "Eğitim ve vizyon önemli tabii."
Berfin, Civan’ın bu onaylamasından cesaret alarak devam etti: "Tabii canım... Ayrıca şu mahalledeki işçilerle bu kadar yüz göz olmana da gerek yok. Annem anlattı, geçenlerde bir terzi mahallesine gitmişsin. İnanılır gibi değil! O pislik kokusuna, o cahil insanların arasına girmeye nasıl tahammül ediyorsun? Onlar sadece bizim için çalışan birer araç, o kadar."
Civan’ın o an kahve fincanını tutan parmakları bembeyaz kesildi. Leyla’ya, onun evine, o insanların onuruna "pislik" diyen bu kadına tek bir kelimeyle dünyayı dar etmek istedi. Ama Sultan Hanım’ın içerideki gözleri üzerindeydi. Mecburdu. Annesinin, aşiretinin ve o koca servetin esareti boynuna dolanmıştı bir kere.
"Hisseler ve topraklar üzerine kurulu bir dünya..." diye düşündü Civan. Berfin tam bu dünyaya aitti. Leyla ise bu dünyanın dışındaki o temiz, yasak cennetti.
"Evet," dedi Civan, sahte bir gülümsemeyle Berfin’i onaylayarak. "Mecbur kalmadıkça gitmiyorum zaten."
Berfin gururla gülümsedi, Civan’ı avucuna aldığını sanıyordu. Oysa Civan o an, cebindeki telefonda bekleyen Leyla’nın mesajına cevap veremediği için kendi adamlığından nefret ediyordu.
Berfin zafer sarhoşluğuyla konuşmaya devam ederken, Leyla'nın mesajında ne yazdığını bilmemek Civan'ı içeriden içe yakmaya devam edecekti.
Berfin, kahvesinden bir yudum daha alıp fincanı porselen tabağına "çıt" diye bıraktı. Gözlerini Civan’a diktiğinde, bakışlarında bir genç kızın evlilik hayallerine dair o parıltıdan eser yoktu. Onun için bu konuşma, bir yuva kurmaktan ziyade iki holdingin birleşme protokolüydü.
"Civan," dedi, sesi bir iş toplantısındaymışçasına mesafeli ve netti. "Evlilik konusuna gelirsek... Ben her şeyi şimdiden netleştirmeyi severim. Biliyorsun, bizim çapımızdaki insanların evliliği sadece iki kişi arasında kalmaz. Bu bir güç dengesidir."
Civan, göğsüne oturan o ağır basınçla, "Dinliyorum," diyebildi sadece.
"Düğün törenimiz bölgenin gördüğü en görkemli tören olmalı; bu bizim prestijimiz için şart," diye devam etti Berfin, parmaklarıyla hayali maddeleri sayarak. "Evlendikten sonra yılın altı ayını burada, diğer altı ayını ise iş bağlantılarımız için İstanbul veya yurt dışında geçirmeliyiz. Bu tozun toprağın içinde ömür çürütemem. Ayrıca..."
Duraksadı ve Civan’ın gözlerinin içine, sanki bir yatırımın geri dönüş süresinden bahseder gibi baktı.
"Çocuk meselesini de düşündüm. İlk üç yıl kariyerim ve sosyal projelerim için uygun değil. Dördüncü yılın baharında bir varis dünyaya getirmek, hem Şimşek hem de Karahan mirasını sağlama almak adına en mantıklısı olur. Tabii, çocuk doğduktan sonra eğitimi için şimdiden Avrupa’daki yatılı okulları listelemeye başladım."
Civan’ın midesi bu kez gerçekten bulandı. "Varis" demişti... Bir evlattan, bir candan değil, bir "miras koruyucusu"ndan bahsediyordu. Sevgiye, aşka, bir akşam yemeğinde el ele tutuşmaya, birlikte gülmeye dair tek bir kelime dahi geçmiyordu Berfin’in dudaklarından. Her şey planlıydı, her şey hisseler ve topraklar üzerine kurgulanmış birer maddeden ibaretti.
Berfin, Civan’ın sessizliğini "hayranlık" sanarak hafifçe gülümsedi. "Sence de bu planlama, işleyişin aksamaması için en doğrusu değil mi?"
Civan, Leyla’nın o utangaç ama dünyaları yıkan gülüşünü, o eski sedirde kendisine "çalışmak zorundayım" derkenki o dürüst gururunu düşündü. Leyla ile bir çocukları olsa, Leyla onu pamuklara sarar, sevgisiyle büyütürdü. Berfin ise bir sözleşmenin maddesini yerine getirir gibi anne olacaktı.
"Çok... profesyonelce bir yaklaşım Berfin," dedi Civan, sesi buz kütlesi gibi sertti. "Tam Şimşek ve Karahan adlarına yakışır bir sözleşme."
Berfin bu lafın altındaki iğnelemeyi anlamadı bile. "Kesinlikle! Duygusallıkla vakit kaybedecek insanlar değiliz biz."
Oysa Civan o an, duygusallığın içinde boğuluyordu. Cebindeki telefonun ağırlığı şimdi daha da artmıştı. Berfin’in bu ruhsuz dünyası, Civan’ı Leyla’nın o sıcak, tozlu ama gerçek mahallesine doğru daha da itiyordu. Civan onaylıyordu, başını sallıyordu ama ruhu çoktan o avluyu terk edip, Leyla’nın yeni ama ona göre hala "yuva" kokan evine gitmişti.
Berfin, kahve fincanını bu kez masaya bir mühür basar gibi bıraktı. Gözlerindeki hırs, avlunun loş ışığında bile parlıyordu. Civan’ın sessizliğini bir boyun eğiş, bir kabul ediş sanıyordu ve bu durum iştahını daha da kabartmıştı.
"Tabii bir de mehir meselesi var Civan," dedi, sanki bir gayrimenkul satış sözleşmesini maddeliyor gibi. "Benim ailemden gördüğüm bir itibarım var. Düğünde takılacak altınların miktarı bölgedeki tüm aşiretlerin diline düşmeli. Öyle üç beş setle geçiştirilecek bir gelin değilim ben. Ayrıca, babamın üzerine olan şu sınır boyundaki arazilerin işletmesinin ve sizin ailenin elindeki tekstil fabrikasının hisselerinin bir kısmının benim üzerime mehir olarak verilmesini şart koşuyorum."
Civan’ın elleri dizlerinin üzerinde yumruk oldu. Berfin, evlilikten değil, resmen bir yağmadan bahsediyordu. Şehrin yarısını, fabrikaların anahtarlarını ve Şimşeklerin nesiller boyu biriktirdiği gücü tek bir imza ile kendi zimmetine geçirmek istiyordu.
"Şehrin yarısını istiyorsun yani?" diye sordu Civan, sesindeki alaycı tonu gizlemeye gerek duymadan.
Berfin, bu soruyu bir iltifat gibi karşılayarak omuz silkti. "Ben bir Karahan geliniyim Civan. Gireceğim evin hanım ağası olacaksam, gücüm elimde olmalı. Aşk karın doyurmaz, güç ise dünyayı yönetir. Senin de bu vizyonda bir adam olduğunu biliyorum. O yüzden şimdiden bunları konuşmak en sağlıklısı."
Civan, karşısında oturan bu kadına bakarken bir kez daha Leyla’yı düşündü. Leyla’nın o dükkanda yorgun argın otururken içinden geçirdiği *"Keşke benim de ailem zengin olsaydı"* deyişini hatırladı. Leyla, o parayı sadece huzur bulmak, annesini yaşatmak için hayal etmişti. Berfin ise parayı bir silah gibi kullanmak, daha fazla ezmek ve hükmetmek için istiyordu.
Berfin’in dudaklarından dökülen her "altın" ve "tapu" kelimesi, Civan’ı Leyla’nın o gururlu yoksulluğuna daha çok aşık ediyordu. Leyla’nın bir kredi kartını bile kabul ederken yaşadığı o iç hesaplaşma nerede, Berfin’in bu doymak bilmeyen hırsı nerede...
"Seninle anlaşmak çok kolay olacak Berfin," dedi Civan, sesi mezar sessizliği kadar soğuktu. "Çünkü sen ne istediğini çok iyi biliyorsun. Ama unutma; her gücün bir bedeli vardır. Bu bedeli ödemeye hazır mısın?"
Berfin, zafer sarhoşluğuyla gülümsedi. "Ben bedel ödemem Civan, bedel ödetirim."
Civan o an, bu kadının ve ailesinin hırsının altında ezilmeyeceğini, aksine bu hırsın onları bitirecek olan şey olduğunu anladı. Ama o zamana kadar, bu tiyatroyu oynamak zorundaydı. Ta ki Leyla’yı bu kurtlar sofrasından tamamen kaçırana kadar.
Berfin şehrin yarısına göz dikmişken, Civan'ın kalbinin tek sahibi olan Leyla, Civan'ın bu sessiz pazarlıklarından habersiz bir şekilde telefonunun başında bekliyordu.
Civan, Berfin’in ruhsuz hesaplarından ve annesinin baskıcı bakışlarından kaçıp odasına girdiğinde nefes nefeseydi; sanki tüm konak üzerine yıkılıyordu. Titreyen elleriyle hemen telefonuna sarıldı, Leyla’nın o huzur veren sesine her şeyden çok ihtiyacı vardı.
Civan, odasının kapısını arkasından kilitleyip sırtını soğuk ahşaba yasladı. Göğsü daralıyor, içerideki o buz gibi pazarlıklar ruhunu boğuyordu. Kendi kendine "Sadece onu elde etmek istiyorum, bu sadece bir arzu" diye yalanlar sıralamaya devam etse de, bu fırtınanın ortasında nefes alabileceği tek limanın Leyla olduğunu biliyordu.
Telefonu kulağına götürdüğünde Leyla'nın o ürkek ama sıcak sesi yankılandı: "Civan? Ne oldu, neden mesajıma bakmadın?"
"Leyla..." dedi Civan, sesi bir iç çekiş gibi çıktı. "Sadece sesini duymam lazımdı. Çok kalabalık burası, çok gürültülü... Bir tek senin sesin dindiriyor bu uğultuyu."
Leyla, onun sesindeki o gizli çaresizliği hissetmişti. "İyi misin? Bir sorun mu var o koca konakta?"
Civan, pencereden dışarıdaki karanlığa bakarken hafifçe gülümsedi. "Şimdi iyiyim. O yeni koltukta mı oturuyorsun?" diye sordu, az önceki Berfin'in altın hesaplarını unutmak istercesine. Leyla ona evdeki hallerini, nenesinin söylenmelerini, annesinin heyecanını anlattıkça Civan'ın yüzündeki o sert ifade yumuşadı.
Kendini kandırıyordu; "Onu sadece istiyorsun Civan, sadece bir hırs bu" diyordu içindeki ses. Ama telefonu kapattığında hissettiği o derin boşluk, gerçeğin çok daha yakıcı olduğunu kanıtlıyordu. O sadece bir arzuya değil, bir can simidine tutunur gibi tutunmuştu Leyla'ya.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

112okunma 9beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.