33. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)33
Bölümler 40Şu an: 33
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sultan Hanım, Civan’ın odasından çıktığında kapıyı yavaşça kapattı ama içeride kalan o ağır gerilim hâlâ omuzlarına çökmüş gibiydi. Koridor boyunca ağır ağır yürüdü. Konağın taş duvarları gece sessizliğine gömülmüş, avludan gelen rüzgâr perdeleri hafif hafif dalgalandırıyordu. Fakat Sultan Hanım’ın zihninin içi fırtına yeriydi.
Merdiven başında bir an durdu. Eli korkulukta kaldı. Az önce oğlunun gözlerinde gördüğü şey, yıllardır korktuğu felaketin ta kendisiydi. Bu artık gelip geçici bir heves değildi. Bir erkeğin canını ortaya koyduğu, aklını kaybettiği cinsten bir saplantıya dönüşüyordu. Civan’ın Leyla’nın adını söylerken sesindeki titreme… Berfin’e gösterdiği öfke… Miran’ın peşlerinden gittiğini öğrendiğinde gözü dönmüş halde göl evlerine koşması…
Sultan Hanım gözlerini kapattı.
“Allah kahretsin…” diye fısıldadı kendi kendine.
Başta bunu kontrol edebileceğini sanmıştı. Leyla’yı konağa alırken amacı belliydi: kızın ailesine yardım ediyor gibi görünecek, aynı zamanda Leyla’yı gözünün önünde tutacaktı. Fakirliğini, yerini, haddini unutmasın diye bu konağın içinde çalışacaktı. Civan’ın karşısında ezilecek, zamanla oğlunun gözündeki büyü bozulacaktı.
Ama işler tersine dönmüştü.
O kız gittikçe küçülmek yerine, Civan’ın gözünde büyüyordu.
Çünkü erkekler bazen ulaşamadıkları şeye saplantıyla bağlanırdı. Hele bir de o kadın sessizse, gururluysa, canı yanıyorsa… Erkek aklı onu kurtarılacak bir masala çevirirdi. Sultan Hanım bunu çok iyi biliyordu. Gençliğinde nice ağanın nasıl yandığını, uğruna aşiret dağıttığını görmüştü.
Yavaş adımlarla kendi odasına geçti. Kapıyı kapatıp yalnız kaldığında ilk kez yüzündeki o güçlü maskeyi indirdi. Yorgun bir şekilde koltuğa oturdu.
Berfin’in telefondaki sözleri yeniden kulağında çınladı.
“Senin oğlun o kız için beni herkesin içinde ezdi!”
Sultan Hanım dişlerini sıktı. Hayır… Bu iş büyürse sadece bir aşk meselesi olarak kalmazdı. Berfin’in ailesi mesele çıkarırdı. Ortaklıklar bozulurdu. Aşiret içinde dedikodu yayılırdı. İnsanlar “Civan Ağa bir hizmetçinin peşine düştü” diye konuşurdu. Oğlunun itibarı yerle bir olurdu.
Ama onu asıl korkutan şey başkaydı.
Civan’ın gözlerindeki o kararlılık.
Sultan Hanım çok iyi anlamıştı artık: Eğer Leyla bir gün bu konaktan çıkıp giderse, Civan onu bırakmazdı. Gizli gizli peşinden giderdi. Gerekirse nikâh kıyardı. Gerekirse herkesi karşısına alırdı. Çünkü ilk defa oğlunun bir kadına gerçekten bağlandığını görüyordu.
Bu yüzden Leyla gitmemeliydi.
Tam tersine… burada kalmalıydı.
Sultan Hanım’ın gözleri yavaş yavaş sertleşti. Zihninde yeni bir plan şekillenmeye başladı. Leyla’yı kovmak hata olurdu. O kız dışarıda özgür olursa Civan’ın gözünde daha da ulaşılmaz olurdu. Ama burada… bu duvarların içinde… sürekli aşağıda tutulursa… sürekli “yeri” hatırlatılırsa… belki zamanla Civan’ın gözündeki büyü kırılırdı.
Belki…
Ama ya kırılmazsa?
İşte o düşünce Sultan Hanım’ın içine buz gibi oturdu.
Çünkü oğlunu tanıyordu. Civan bir şeye gerçekten bağlandı mı, ya tamamen sahip olurdu… ya da o uğurda yanardı.
Sultan Hanım yavaşça ayağa kalktı. Pencereye yürüyüp avluya baktı. Gece karanlığında taş zeminin üstünden Leyla’nın biraz önce geçtiği yolu düşündü. Ağlayarak merdivenlerden inişini… Civan’la o sessiz bakışmalarını…
Kadın içgüdüsü ona çok tehlikeli bir şeyi söylüyordu.
O iki genç, birbirlerine dokunmadan bile birbirine bağlanıyordu.
Ve en korkuncu da buydu zaten.
Çünkü yasak aşklar en çok sustukça büyürdü.
Leyla, gecenin iyice çöktüğü saatlerde konağın en arka tarafındaki o küçük, rutubet kokan odasına çekildiğinde artık ayakta duracak hâli kalmamıştı. Gün boyunca üzerine boca edilen hakaretler, tehditler, imalar ve bakışlar ruhunu lime lime etmişti. Kapıyı kapatır kapatmaz sırtını tahtaya yasladı, gözlerini yumup derin bir nefes aldı. Sanki bütün gün nefesini tutmuş gibiydi.
O küçücük odada sadece eski bir yatak, demir bir dolap ve pencerenin önünde duran solmuş bir sandalye vardı. Konağın ihtişamlı üst katlarının aksine burası karanlık, soğuk ve yalnızdı. Ama yine de Leyla için bu oda, günün sonunda ağlayabildiği tek yerdi.
Az önce annesiyle konuşmuştu telefonda. Nenesi de telefonu almış, “Kızım sesin niye böyle çıkıyor?” diye sorup durmuştu. Leyla ise “Yorgunum nene,” diyebilmişti sadece. Ne yaşadığını anlatmaya utanıyordu. Annesinin içine kurt düşsün istemiyordu. Onların gözünde hâlâ güçlü durmaya çalışıyordu.
Ama telefonu kapattıktan sonra o güç tamamen tükenmişti.
Yavaşça yatağa oturdu. Sonra kendini olduğu gibi geriye bıraktı. Tavandaki çatlaklara bakarken gözlerinden sessiz sessiz yaşlar süzüldü.
Civan’ın göl kenarında Berfin’e bağırdığı an geldi aklına.
“Karşında senin emir kulun yok!”
İçinde bir yer titremişti o an. Çünkü ilk kez biri onun için açık açık karşısına geçmişti. Ama sonra her şey yine mahvolmuştu. Miran’ın imaları… Berfin’in hakaretleri… Sultan Hanım’ın tehditleri…
Civan onu korumaya çalışıyordu belki. Ama dokunduğu her şey daha çok dağılıyordu sanki.
Leyla gözlerini kapattı.
“Sen daha kendini bile koruyamıyorsun Civan…” diye fısıldadı kırgın bir sesle. “Beni nasıl koruyacaksın…”
Tam o sırada telefon titreşti.
Leyla başını yastıktan kaldırmadan ekrana baktı.
Miran arıyordu.
Bir an telefonu açmamak için direndi. İçinde hâlâ ona karşı büyük bir öfke vardı. Göl kenarında yaptığı o iğrenç imaları unutamıyordu. Ama işin kötüsü… Miran’ın söyledikleri zihnine sızmıştı. Çünkü ne kadar yanlış olsa da, Civan’ın Berfin’le oraya gelişi hâlâ canını yakıyordu.
Telefon uzun uzun çaldı.
Sonunda Leyla derin bir nefes alıp açtı.
“Efendim…”
Karşı taraftan Miran’ın o yumuşak, kontrollü sesi geldi hemen.
“Leyla…” dedi alçak bir tonla. “İyi misin?”
Leyla cevap vermedi önce.
Miran birkaç saniye sustu, sonra sesine endişe kattı.
“Bak sabahtan beri aklım sende. Konağa döndüğünden beri içim rahat etmedi. Civan sana bir şey yaptı mı?”
Leyla hemen doğruldu yatakta. Kaşları çatıldı.
“Ne yapacak bana?”
Miran derin bir nefes verdi, sanki zor konuşuyormuş gibi.
“Bilmiyorum Leyla… O adam bugün gözünü kaybetmiş gibiydi. Seni o hâlde görünce delirdi resmen. Ben senden korkuyorum artık.”
Leyla’nın içi huzursuzca kıpırdadı.
“Abartıyorsun,” dedi zayıf bir sesle.
Miran hemen araya girdi.
“Hayır abartmıyorum. Bak… Sen bugün masada onun nişanlısının önünde ezildin. Berfin sana neler dedi duydun. Ama Civan ne yaptı? Seni koruyacağım derken her şeyi daha da büyüttü. Çünkü kendini kontrol edemiyor Leyla.”
Leyla dudaklarını sıktı.
Canı istemese de Miran’ın sözleri içine işliyordu.
Çünkü doğruydu… Civan ne zaman öfkelense ortalık savaş alanına dönüyordu.
Miran bunu fark etmiş gibi sesini daha da yumuşattı.
“Ben seni üzmek istemedim bugün,” dedi. “Yemin ederim istemedim. O masada söylediğim şeyler sadece Berfin gerçeği görsün diyeydi.”
Leyla gözlerini kapattı.
“Sen benim namusumu ortaya attın Miran,” dedi kırgın bir fısıltıyla. “Bana abi gibisin diyordun…”
Karşı taraftan hemen acı dolu bir nefes sesi geldi.
“Leyla…” dedi Miran yavaşça. “Ben seni kendimden bile çok korumaya çalışıyorum, sen hâlâ beni yanlış anlıyorsun.”
O cümle Leyla’nın zihninde yankılandı.
Miran devam etti.
“Bak bana… Eğer bugün ben orada o oyunu kurmasaydım ne olacaktı biliyor musun? Berfin seni ezmeye devam edecekti. Civan da yine seni koruyan adam rolüne bürünecekti. Sonra ne olacaktı? Sen ona daha çok bağlanacaktın.”
Leyla hemen itiraz etti.
“Ben kimseye bağlanmıyorum.”
Miran hafifçe güldü. Ama bu sıcak bir kahkaha değildi; insanın içine işleyen sinsi bir tondaydı.
“Kendine yalan söyleme Leyla,” dedi usulca. “Sen o adama acıyorsun. Çünkü içinde iyi biri olduğunu görmek istiyorsun. Ama ben erkeğim… Ben erkek aklını biliyorum.”
Leyla sustu.
Miran tam da o sessizliğin içine sızdı.
“Civan seni sevseydi…” dedi ağır ağır. “Seni bu konağın ortasında böyle ezdirmezdi. Seni gerçekten isteyen adam, seni gizli saklı korumaya çalışmaz Leyla. Alır karşısına herkesi.”
Leyla’nın boğazı düğümlendi.
Çünkü bu cümle canını acıtmıştı.
Civan gerçekten hiçbir şeyi değiştiremiyordu. Her defasında Leyla daha çok yara alıyordu.
Miran bunu hissedip darbeyi biraz daha derine indirdi.
“Bak bugün Sultan Hanım seni çağırmış,” dedi sakin bir sesle. “Sana neler söylediğini tahmin bile edebiliyorum. Ama neden biliyor musun? Çünkü onlar seni hiçbir zaman insan yerine koymayacak.”
Leyla’nın gözlerinden yeniden yaşlar süzüldü.
Miran’ın sesi ise şimdi zehir gibi tatlıydı.
“Ama ben seni görüyorum Leyla,” dedi. “Senin canının nasıl yandığını görüyorum. O yüzden sana yardım etmeye çalışıyorum. Belki yöntemim yanlış… belki seni kırdım… ama inan bana, bu konakta sana gerçekten zarar gelsin istemeyen tek kişi benim.”
Leyla derin bir nefes aldı.
İçi hâlâ tam oturmuyordu. Bir tarafı Miran’a güvenmemesi gerektiğini bağırıyordu. Ama diğer tarafı… yalnızdı. Çok yalnızdı. Ve Miran tam da o yalnızlığın içine konuşuyordu.
“Bilmiyorum…” dedi sonunda yorgun bir sesle. “Kafam çok karışık.”
Miran hemen yumuşadı.
“Karışsın,” dedi sakin sakin. “Senden hemen bana inanmanı istemiyorum. Sadece şunu düşünmeni istiyorum Leyla… Bugün canını en çok kim yaktı?”
Leyla cevap veremedi.
Çünkü korkunç olan şuydu:
Canını yakanların arasında Civan da vardı. Ve Miran tam olarak bunu istiyordu.
Leyla telefonu kapattığında odanın içi yeniden sessizliğe gömüldü. Ekranın ışığı yavaşça sönerken Miran’ın sesi hâlâ zihninin içinde dolaşıyordu. Söyledikleri kalbine tam oturmamıştı; hatta bazı cümleleri içini rahatsız etmiş, midesine taş gibi çökmüştü. Ama işin kötüsü, insan en kırıldığı anda kendisine uzatılan ele tutunmak istiyordu. O el zehirli bile olsa…
Yatağın içinde yan dönüp dizlerini karnına çekti. Konağın uzak koridorlarından gelen ayak sesleri bile durmuştu artık. Herkes kendi odasına çekilmiş, o büyük ev gecenin karanlığında ağır bir sessizliğe gömülmüştü.
Leyla gözlerini kapattı.
Civan’ın merdivenlerin önünde ona baktığı an geldi aklına. O hiçbir şey söylemeden duran hâli… Sanki bir adım atsa her şey değişecekmiş gibi bakışı…
Ama değişmiyordu işte.
Her şey daha da kötü oluyordu.
Leyla yorgunluktan tükenmiş bedenini yatağa biraz daha gömdü. İçindeki düşünceler birbirine karışırken nefesi ağırlaştı. Sultan Hanım’ın tehditleri… Berfin’in hakaretleri… Miran’ın sözleri… Civan’ın öfkesi…
Hepsi zihninde birbirine dolaşa dolaşa sonunda onu uykunun içine çekti.
Ve o gece ilk defa, uyurken bile huzur bulamadı.
Konağın üst katında ise başka bir uykusuzluk vardı.
Civan odasının balkon kapısını açmış, elinde yarısı bitmiş viski bardağıyla karanlık manzaraya bakıyordu. Gece ayazı içeri doluyor ama umurunda olmuyordu. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Saçları dağılmış, yüzündeki öfke yerini ağır bir tükenmişliğe bırakmıştı.
Aşağıdaki avlu bomboştu.
Ama Civan’ın zihni susmuyordu.
Berfin’in sesi…
Miran’ın o iğrenç imaları…
Leyla’nın ağlayan gözleri…
Bardağı dudaklarına götürüp sert bir yudum aldı. Boğazını yakan alkol bile içindeki yangını söndürmüyordu.
Başını geriye yasayıp gözlerini kapattı.
Babası…
İşin en çıkmaz tarafı buydu.
Haşmet Ağa’nın karşısına geçip “Ben bir çalışan kıza âşık oldum” diyemezdi. Babası bunu kaldıramazdı. Çünkü bu evlilik zaten aşk için yapılmıyordu ki… Berfin’le olacak nikâh baştan sona bir ortaklıktı. Aşiret bağları, iş anlaşmaları, güç dengeleri… Herkes bunu biliyordu. Kimse yüksek sesle söylemese de gerçek buydu.
Civan’ın hayatı çoktan başkalarının kararlarına satılmıştı.
O yüzden Leyla’ya yaklaşmaya bile korkuyordu bazen.
Çünkü onu kendi karanlığının içine çekiyormuş gibi hissediyordu.
Ama uzak da duramıyordu.
Bardağı pencerenin kenarına bırakıp iki elini yüzünden geçirdi. Derin bir nefes aldı.
Aklına günler önce Leyla’ya söylediği o teklif geldi.
“İstersen sana ayrı bir ev tutarım… Kimse seni rahatsız etmez.”
Leyla’nın yüzü hâlâ gözünün önündeydi.
Nasıl gururla geri çevirmişti onu.
“Ben sizin saklayacağınız biri değilim Civan ağa.”
O an canı nasıl yanmıştı…
Çünkü aslında niyeti kötü değildi. Leyla’yı bu konaktan, Sultan Hanım’ın baskısından, Berfin’in zehrinden uzak tutmak istemişti. Şehrin dışında, gözlerden uzak küçük bir ev… Rahat edeceği, kimsenin onu aşağılamayacağı bir yer…
Belki kendisi de gizlice giderdi yanına.
Sadece onu görmek için.
Sadece iyi olduğunu bilmek için.
Ama Leyla kabul etmemişti.
Çünkü Leyla, kimsenin gizli kadını olacak bir kadın değildi.
İşte Civan’ı en çok vuran da buydu.
Başka biri olsa çoktan razı olurdu o hayata. Ama Leyla’nın gururu, yaralı hâline rağmen dimdik duruyordu. Ve Civan ne zaman ona yaklaşsa, onu biraz daha kirletiyormuş gibi hissediyordu.
Başını kaldırıp karanlığa baktı.
“Ne yapacağım ben seninle…” diye fısıldadı kendi kendine.
Çünkü ilk defa bir kadını korumak istiyor ama nasıl koruyacağını bilmiyordu.
İlk defa birini kaybetmekten korkuyordu.
Ve en kötüsü de şuydu:
Bu konakta herkes Leyla’ya zarar veriyordu ama en büyük zararı belki de farkında olmadan kendisi veriyordu.
Konağın üst katları çoktan sessizliğe gömülmüştü. Uzun koridorlarda sadece rüzgârın eski camlara vururken çıkardığı o uğultulu ses dolaşıyordu. Herkes uyumuş, ışıklar birer birer sönmüştü ama Civan’ın içinde kopan fırtına bir türlü dinmemişti.
Odasynda dakikalardır pencerenin önünde durmuştu. Elindeki viski bardağındaki son yudumu da sertçe bitirdi. Boğazını yakan şey içki değildi artık; Leyla’nın merdivenlerde ona baktığı o kırık gözlerdi. O bakış, adamın içini lime lime etmişti.
Sonunda dayanamadı.
Koridor boyunca ağır adımlarla yürüdü. Her adımında sanki kendi sonuna gidiyordu. Çünkü biliyordu... Eğer biri onu bu gece Leyla’nın odasının önünde görürse, her şey yanardı. Leyla yanardı. Ama yine de duramadı.
Kapının önüne geldiğinde birkaç saniye nefes bile alamadı. Sonra usulca kapıyı araladı.
O küçük, izbe oda karanlığın içine gömülmüştü. Perdelerin arasından süzülen solgun ay ışığı yatağın üzerine vuruyordu. Leyla uyuyordu.
Civan kapıyı sessizce kapatıp içeri girdi. Gözleri odanın yoksulluğunda gezindi; eski dolap, duvardaki çatlaklar, ince battaniye... İçine korkunç bir öfke çöktü. Sultan Hanım’ın o sözleri beyninde yankılandı:
"Yerini bilsin diye bu konakta tutuyorum..."
Çenesi sertleşti.
Sonra yavaşça yatağın kenarına oturdu.
Leyla’nın yüzüne baktı uzun uzun. Ağlamaktan şişmiş gözleri hâlâ belli oluyordu. Saçlarının birkaç tutamı yanağına düşmüştü. Uyurken bile huzursuzdu; kaşları hafif çatılmıştı.
Civan istemsizce elini kaldırdı. Parmaklarının tersiyle Leyla’nın saçını yana itti.
O temasla Leyla irkilerek uyandı.
Bir an ne olduğunu anlayamadı. Gözleri karanlığa alışınca yatağının kenarında oturan adamı gördü. Dudaklarından korkulu bir nefes çıktı. Tam bağıracaktı ki Civan anında eğilip eliyle ağzını kapattı.
“Şşşt...” dedi boğuk bir sesle. “Bağırma.”
Leyla’nın kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki göğsü inip kalkıyordu. Gözleri korkuyla kapıya kaydı.
“Git...” diye fısıldadı Civan’ın elinin altında. “Delirdin mi sen? Biri görürse mahvolurum.”
Civan elini yavaşça çekti ama geri çekilmedi. Gözleri karanlığın içinde Leyla’nın yüzünde dolaşıyordu.
“Zaten mahvolmadık mı Leyla?” dedi kısık bir sesle.
O cümle odanın içine ağır bir taş gibi düştü.
Leyla yatağın başlığına yaslandı. Üzerindeki ince hırkayı göğsüne çekti. Civan’a bakmamaya çalışıyordu ama adamın varlığı o küçücük odayı tamamen doldurmuştu.
“Git buradan,” dedi yeniden ama sesi eskisi kadar sert çıkmadı. “Ne işin var benim odamda gece yarısı?”
Civan acı bir tebessüm etti.
“Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Sadece... seni görmezsem kafayı yiyecektim.”
Leyla’nın gözleri bir an titredi ama hemen kendini topladı.
“Bugün olanlardan sonra mı bunu diyorsun?” diye fısıldadı kırgınlıkla. “Orada oturup hiçbir şeyi düzeltemedin Civan. Her şey daha da battı.”
Civan başını öne eğdi. İlk kez gerçekten suçlu görünüyordu.
“Çünkü ne yapsam zarar veriyorum sana,” dedi dişlerinin arasından. “Seni korumaya çalışıyorum... daha beter oluyor.”
Leyla’nın gözleri doldu ama bu kez ağlamadı. Sadece baktı ona.
“Sen korkuyorsun,” dedi sonunda. “Bütün mesele bu.”
Civan başını kaldırdı.
Leyla devam etti; sesi kırık ama keskindi:
“Beni seviyorsun belki... ama korkuyorsun. Babanızdan korkuyorsun, anandan korkuyorsun, aşiretten korkuyorsun. Sonra gelip beni koruyormuş gibi yapıyorsun.”
Bu sözler Civan’ın içine saplandı.
Bir anda ayağa kalktı. O küçük odada birkaç adım attı, ellerini saçlarından geçirdi. Öfkesi bu kez Leyla’ya değil, kendisinedi.
“Ne yapayım he?” diye fısıltıyla patladı. “Söyle bana ne yapayım Leyla! Babamın karşısına geçip ‘Ben konağın hizmetçisine âşığım’ mı diyeyim? Babam bunu kaldıramaz!”
Leyla da ayağa kalktı şimdi. İkisi arasındaki mesafe birkaç nefeslikti artık.
“Ama beni de bu cehennemin ortasında bırakıyorsun!” dedi titreyerek. “Herkes beni eziyor Civan. Annen bugün bana ne dedi biliyor musun sen?”
Civan’ın yüzü değişti.
“Ne dedi?”
Leyla güldü ama o gülüş acıyla parçalanmıştı.
“Dedi ki... beni bu konakta özellikle tutuyormuş. Her gün yerimi bileyim diye.”
Civan’ın gözlerine öyle bir karanlık çöktü ki Leyla bile irkildi.
“Yemin ederim...” dedi boğuk bir sesle. “Bir daha sana böyle konuşursa—”
“Ne yapacaksın?” diye kesti Leyla onu. “Karşına mı çıkacaksın? Çıkamazsın.”
Civan sustu.
İşte en acı yer de buydu.
Çıkamazdı.
O sessizlikte birbirlerine baktılar. İkisi de birbirinin yarasını görüyordu artık.
Sonra Civan yavaşça Leyla’ya yaklaştı.
Öyle yakındı ki Leyla onun nefesini hissedebiliyordu. Viskiyle karışmış o sıcak nefes tenine çarpınca kalbi istemsizce hızlandı.
“Senin canını yakmak istemedim hiç,” dedi Civan kısık bir sesle. “Bir gün bile.”
Leyla gözlerini kaçırdı.
“Ama yaktın.”
Civan eliyle yatağın kenarını kavradı. Kendini zor tutuyordu.
“Şu an seni alıp bu konaktan götürmek istiyorum,” dedi karanlık bir dürüstlükle. “Kimse bulamasın istiyorum seni. Ne annem... ne Berfin... ne Miran.”
Miran’ın adı Leyla’nın yüzünü gerdi.
Civan bunu fark etti hemen.
“Ona güvenme.”
Leyla başını kaldırdı.
“En azından o korkmuyor.”
Bu cümle Civan’ın içine zehir gibi aktı.
Bir anda Leyla’nın bileğini tuttu. Sert değil ama vazgeçemeyecek kadar güçlüydü.
“Çünkü kaybedecek bir şeyi yok onun,” dedi dişlerinin arasından. “Benim var. Ama buna rağmen...”
Gözleri Leyla’nın dudaklarına indi.
“Yine de senden vazgeçemiyorum.”
Leyla’nın nefesi titredi.
Odadaki hava ağırlaşmıştı artık. Tehlikeli, yasak ve geri dönüşü olmayan bir şeye dönüşüyordu.
Civan elini yavaşça Leyla’nın yüzüne çıkardı. Parmağı yanağındaki kurumuş gözyaşının üzerinden geçti.
“Benden nefret et,” dedi fısıltıyla. “Bağır, vur, parçala beni ama... şu gözlerle bana bakma Leyla.”
Leyla’nın gözlerinden sonunda bir damla yaş süzüldü.
“Nasıl bakayım?” diye fısıldadı. “Sen benim felaketimsin Civan.”
Civan acıyla gülümsedi.
“Sen de benim.”
Civan’ın “Sen de benim felaketimsin...” sözleri odanın içinde yankılanırken, ikisinin arasında kalan o son mesafe de eriyip gitmişti.
Leyla’nın nefesi düzensizleşmişti. Civan öyle yakındı ki, göğsünün her iniş kalkışını hissedebiliyordu. O küçük, karanlık oda; gecenin sessizliği, yasak olmanın verdiği o korkutucu çekim… Hepsi ikisini de geri dönülmez bir yere sürüklüyordu.
Civan’ın eli hâlâ Leyla’nın yanağındaydı. Başparmağı yavaşça teninde dolaşırken Leyla’nın gözleri istemsizce kapandı. O sert adamın dokunuşunda öfke değil, tükenmişlik vardı. Açlık vardı. Günlerdir, aylardır bastırdığı o delice özlem vardı.
“Yapma...” diye fısıldadı Leyla ama sesi kararsız çıktı.
Civan o fısıltının içindeki kırılmayı duydu.
Başını eğdi. Dudakları Leyla’nın nefesine değecek kadar yaklaşmıştı artık. İkisi de durmaları gerektiğini biliyordu ama bedenleri akıllarını çoktan geride bırakmıştı.
“Bir kere...” dedi Civan boğuk bir sesle. “Sadece bir kere bırak beni sana sarılmaya.”
Leyla cevap veremedi.
Ve Civan sonunda dayanamadı.
Dudakları Leyla’nın dudaklarına değdiğinde, ikisinin içinde biriken bütün acı sanki aynı anda dışarı taştı. Bu sakin bir öpücük değildi; bastırılmışlığın, öfkenin, özlemin ve korkunun birbirine karıştığı karanlık bir çarpışmaydı adeta.
Leyla önce dondu. Sonra elleri istemsizce Civan’ın gömleğine tutundu.
Civan onu kendine çektiğinde Leyla’nın sırtı yatağın kenarına değdi. O küçük odanın havası bir anda ağırlaştı. Civan’ın eli titreyerek Leyla’nın beline indi. Sanki gerçekten dokunursa onu kaybedecekmiş gibi hem dikkatli hem de deliceydi.
“Allah kahretsin...” diye fısıldadı Civan dudaklarının arasında. “Seni aklımdan çıkaramıyorum.”
Leyla’nın kalbi göğsünü parçalayacak gibiydi. Civan’ın boynuna karışan viski kokusu, sıcak nefesi, sert elleri... Hepsi başını döndürüyordu.
Civan tekrar onu öptü. Daha derin, daha aç bir şekilde.
Leyla’nın parmakları istemsizce Civan’ın saçlarına kaydı. O an dünya durmuş gibiydi. Ne Sultan vardı ne Berfin ne Miran... Sadece birbirlerine yıllardır geç kalmış iki insan gibiydiler.
Ama tam o sırada...
Leyla’nın eli Civan’ın eline değdi.
Ve parmağındaki alyans tenine çarptı.
Bir anda her şey buz kesti.
O metal halka ay ışığında kısa bir an parladı. Leyla’nın nefesi düğümlendi. Sanki biri onu uykudan sertçe uyandırmıştı.
Berfin.
Nişan.
Aşiret.
Gerçekler.
Leyla bir anda ellerini Civan’ın göğsüne koyup onu durdurdu.
“Dur...” dedi titreyerek.
Civan hâlâ nefes nefeseydi. Alnını Leyla’nın alnına yasladı.
“Leyla...”
“Yapma...” dedi bu kez daha acı bir sesle.
Civan geri çekilmek istemedi. Elini Leyla’nın saçlarına gömdü.
“Ben artık dayanamıyorum.”
Leyla’nın gözleri doldu. Bakışları yavaşça Civan’ın parmağındaki alyansa indi.
İşte bütün gerçek oradaydı.
Başka bir kadına ait bir yüzük.
Başka bir hayatın zinciri.
Leyla’nın dudakları titredi.
“Sen başkasının adamısın...” diye fısıldadı.
Civan gözlerini kapadı. Sanki biri göğsünü yumruklamıştı.
“O yüzük hiçbir şey ifade etmiyor.”
Leyla acıyla güldü.
“Ama bana ediyor.”
Civan tekrar yaklaşmaya çalıştı. Leyla bu kez iki eliyle yüzünü tuttu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu artık.
“Ne olur git...” dedi yalvararak. “Gitmeden ben seni durduramayacağım.”
Bu cümle Civan’ın nefesini kesti.
Çünkü Leyla yalan söylemiyordu.
Biraz daha kalsa, ikisi de kendilerini durduramayacaktı.
Civan’ın bakışları Leyla’nın dağılmış saçlarına, titreyen dudaklarına indi. İçindeki bütün erkeklik arzusu ile vicdanı birbirine girmişti. Onu bu odada bırakıp gitmek işkenceydi.
Ama kalmak daha büyük bir yıkımdı.
Leyla gözlerini kapatıp başını onun göğsüne yasladı bir anlığına.
“Ne olur...” dedi kısık bir sesle. “Bu gece git Civan. Yoksa yarın birbirimizin yüzüne bakamayız.”
Civan uzun süre kıpırdamadı.
Sonra yavaşça Leyla’dan çekildi. Sanki bedeninden bir parça kopuyordu.
Ayağa kalktı. Yumruğunu ağzına götürüp derin bir nefes aldı. Kendini zor toparlıyordu.
Kapıya yöneldiğinde Leyla arkasından baktı. İçinde kalmasını isteyen o korkunç his hâlâ vardı.
Civan tam kapıyı açacakken durdu.
Arkasını dönmeden, karanlığın içinde boğuk bir sesle konuştu:
“Bir gün...” dedi. “O yüzüğü kendi elimle çıkaracağım.”
Sonra kapıyı açıp gecenin karanlığına karıştı.
Leyla ise yatağın kenarında tek başına kaldı. Dudakları hâlâ Civan’ın sıcaklığını hissediyordu ama gözleri sadece o parlayan alyansı görüyordu.
Bölüm etkileşimi
