29. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)29
Bölümler 40Şu an: 29
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime · Okuduğun bölüm
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Konakta akşamın o ağır, puslu sessizliği çökmüştü. Haşmet Ağa ve Sultan Hanım, günün yorgunluğu ve yaşanan gerginliklerin ağırlığıyla odalarına çekilmişlerdi. Civan ise elindeki sargıya rağmen öfkesini dindirememiş, "Bir iş görüşmem var," diyerek, Miran’a buz gibi bir bakış fırlatıp yukarı çıkmıştı. Merdivenlerin başından dönüp "Kapıyı biliyorsun Miran, işin bitince çıkarsın," dediğinde, sesi aslında "Daha fazla buralarda dolanma," diyordu.
Miran ise hiç oralı olmadı. Civan’ın ayak sesleri yukarıda kesilir kesilmez, sessiz bir gölge gibi mutfağa süzüldü. Mutfakta ne Hicran ne de bir başkası vardı; sadece günün tüm yükünü omuzlarında taşıyan, bulaşıkları toparlamaya çalışan yorgun bir Leyla...
"Leyla..." diye seslendi Miran, sesi mutfağın fayanslarında yankılandı. "Bırak şimdi işi gücü. Gel bir çay koy da karşılıklı oturalım biraz. Yalnız hissetme kendini."
Leyla, elindeki bezi bırakıp korkuyla arkasına baktı. "Miran Bey, olmaz... Sultan Hanım duyarsa, yanlış anlarsa mahvolurum ben."
Miran, Leyla’nın yanına yaklaşıp güven veren bir tavırla gülümsedi. "Merak etme, Sultan Anne’ye söyledim. Seninle dertleştiğimizi, dert ortağı olduğumuzu biliyor. Kötü bir şey düşünmez o bana güvenir." Leyla’nın omuzları bu sözle hafifçe gevşedi; birinin ona bu evde kalkan olması, sırtındaki yükü bir anlığına da olsa hafifletmişti.
Miran masaya oturdu, Leyla çayları doldurup karşısına geçtiğinde Miran’ın bakışları tekrar o patlak dudağa odaklandı. Bu sefer sesi daha ciddi, daha sorgulayıcıydı. "Şimdi söyle bakalım Leyla... Gerçekten noldu sana? O dolap kapağı masalını başkalarına anlat, ben doktorum hatırla. Bak bana ve her şeyi dürüstçe anlat... Kim el kaldırdı sana?"
Leyla sus pus oldu. Dudaklarını birbirine bastırdı, gözlerini kaçırdı. Berfin’in tehditleri kulağında çınlıyordu; konuşursa bu konaktan sürgün edileceğini, Civan’ın hayatının mahvolacağını biliyordu.
Miran, Leyla’nın bu sessizliğini bozmak için elini cebine attı ve küçük, kadife bir kutu çıkardı. Kutuyu masanın üzerine, Leyla’nın önüne doğru itti. "Biliyorum, konuşmak istemiyorsun. Ama en azından şunu kabul et," dedi. Leyla kutuyu açtığında, içinde zarif, ince işçilikle yapılmış ama parıltısıyla göz alan bir bileklik gördü.
"Miran Bey, bu... çok fazla. Ben bunu kabul edemem," dedi Leyla geri iterek. "Ben sadece bir çalışanım, yakışık kalmaz."
Miran yerinden kalktı, Leyla’nın yanına gidip onun itirazlarına aldırmadan bileğini kavradı. "Zarif bir kadına ancak zarif bir hediye yakışır Leyla. Bu sadece küçük bir dostluk nişanı. Senin gibi birinin şu konakta bu kadar hırpalanmasına gönlüm razı gelmiyor. Belki bu biraz olsun seni iyi hissettirir," diyerek bilekliği zorla taktı.
Miran, bilekliği kilitlerken parmakları Leyla’nın teninde yavaşça gezindi. Tam o sırada, yukarıdaki odasında olan biteni dinleyen ya da aşağı inmek üzere olan Civan’ın bu manzarayı görüp görmeyeceği, Miran için sadece bir zamanlama meselesiydi. Leyla, bileğindeki o yabancı ağırlıkla kalırken, Miran’ın "iyi niyetinin" arkasındaki o derin planın ilk düğümü böylece atılmış oldu.
Miran, Leyla’nın bileğindeki parıltıya bakıp hafifçe tebessüm etmesini izlerken, ağını daha da ustaca örmeye başladı. Sesi, bir dostun şefkatiyle bir sırdaşın kışkırtıcılığı arasında gidip geliyordu.
"Eee Leyla, bak... Sonunda o güzel yüzünde bir gülümseme görebildik," dedi, sesini daha da alçaltarak. "Hadi ama anlat artık. Sen benim arkadaşımsın. Yarın öbür gün benim bir derdim olsa, gelip sana anlatmazsam sen bana alınmaz mısın?"
Leyla, bileğindeki zarif metale dokunurken çekingen bir tavırla, "Alınırım tabii Miran Bey, ama..." diye söze başladı.
Miran hemen sözünü kesti, elini hafifçe havaya kaldırarak: "Hey, dur bakalım! 'Bey' nedir Leyla? Kimse yokken, şu mutfağın duvarları arasında bana sadece Miran de. Biz o resmiyet duvarlarını çoktan aştık, değil mi?"
Leyla, Miran’ın bu sıcak ve korumacı tavrına yenik düştü. Konağın içinde herkes ona bir "hizmetçi" ya da "sorun" gibi bakarken, Miran onu bir insan, bir "arkadaş" yerine koyuyordu. Derin bir nefes aldı, gözleri mutfağın kapısına kaydı; Civan’ın yukarıda olduğundan emin olduktan sonra fısıldayarak dökülmeye başladı.
"Peki... Miran," dedi, ismini söylerken hala biraz utanarak. "Biliyorsun, Civan’la olanları... O otel meselesini, aramızdaki o bitmek bilmeyen gerginliği... Berfin her şeyi yanlış anlamış. Daha doğrusu, o bir şeylerin farkında ama hırsını benden çıkarıyor. Bugün Sultan Hanım evden çıkınca üzerime saldırdı. 'Seni mahvederim, saçından tutar atarım' dedi... İnanmadı hiçbir şeye, çıldırdı resmen. Bu dudağım... Onun tokatı yüzünden oldu."
Leyla anlattıkça içindeki o ağır yükün hafiflediğini hissediyordu ama anlattığı her kelime Miran’ın cephanesine eklenen bir mermiydi. Miran, Leyla’nın her hıçkırığında, Berfin’in her darbesinde içten içe bir zafer kutluyordu. Civan’ın nişanlısının bir hizmetçiyi tartaklaması, Miran’ın elindeki en büyük skandal bombasıydı.
"Demek Berfin yaptı ha?" dedi Miran, yüzünde yapay bir öfkeyle. "Yazıklar olsun... Bir kadının, başka bir kadına, hem de bu kadar savunmasızken el kaldırması... Civan’ın bundan haberi var mı peki?"
Leyla başını hızla iki yana salladı. "Hayır! Sakın Miran, sakın ona söyleme. Eğer Civan duyarsa kıyamet kopar, Berfin’i bu konaktan kovar, babasıyla karşı karşıya gelir. O zaman olan yine bana olur, beni suçlarlar. Lütfen, bu aramızda kalsın."
Miran, Leyla’nın titreyen elinin üzerine kendi elini koydu, güven verircesine sıktı. "Korkma Leyla, sırrın bende güvende. Ama bil ki, o kadın sana bir kez daha dokunursa karşısında beni bulur. Sen artık yalnız değilsin."
O sırada yukarıda, odasında huzursuzca bir sağa bir sola yürüyen Civan, aşağıdan gelen o fısıltıların ritmini duyabiliyordu. Miran’ın Leyla’nın en mahrem acılarını, en gizli yaralarını bir bir öğrendiğinden habersiz, sargılı elinin sızısıyla karanlığa bakıyordu. Miran ise mutfakta, Leyla’nın güvenini tam kalbinden yakalamış, bir sonraki hamlesini planlamaya başlamıştı bile.
Civan, yukarıdaki odasında sessizliği dinlemeye çalışırken aşağıdan gelen fısıltıların ritmi sabrını taşırmıştı. Miran’ın o yumuşak, ikna edici ses tonu ve Leyla’nın ona bu kadar uzun süre cevap vermesi, Civan’ın yaralı elinden daha çok acıtıyordu canını. Adımları merdivenlerde gürültüyle yankılandı; mutfağa girdiğinde gözleri doğrudan o ikisinin arasındaki mesafeye kilitlendi.
"Miran," dedi Civan, sesi odadaki oksijeni tüketecek kadar sert ve soğuktu. "Vakit hayli geç oldu. Yolun uzun, daha fazla kalma istersen."
Miran, yüzündeki o sinsi sakinliği bozmadan ayağa kalktı. "Haklısın Civan, Leyla ile biraz dertleşiyorduk ama dediğin gibi, dinlenmek lazım." Civan’a geçerken attığı o 'kazandım' bakışı, mutfağın havasını zehirlemeye yetti. Miran kapıdan çıkıp motor sesini duyurana kadar Civan tek kelime etmedi. Kapı kapandığı an, bakışlarını Leyla’ya çevirdi.
"Dur sen, gitme bir yere. Konuşacağız," dedi Civan, sesi bir emir gibi mutfağın duvarlarında çınladı. "Leyla, o adamdan uzak duracaksın diyorum sana! O yılanın derdi sen değilsin, o benimle olan hesabını senin üzerinden görmeye çalışıyor. Seni kullanıyor, anlamıyor musun?"
Leyla, başını dik tutmaya çalışarak, "Beni kimsenin kullandığı yok Civan Ağam. O en azından halimi hatırımı soruyor, yüzümdeki yarayı görüyor!" diye karşılık verdi.
Civan, Leyla’nın bu savunmacı tavrına sinirlenerek ona doğru bir adım attı. Tam o sırada, mutfak lambasının cılız ışığı Leyla’nın bileğindeki parıltıya çarptı. Civan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı; o zarif, pahalı olduğu her halinden belli olan bilekliği gördüğünde beynine kan sıçradı.
"Bu ne?" diyerek Leyla’nın bileğini sıkıca kavradı, sanki bir suç aletini yakalamış gibi. "Bu bileğindeki ne Leyla? Ben sana en güzel takıları aldım, sakladın, 'yakışık kalmaz' dedin, takmadın! Şimdi elin adamının, o şerefsizin aldığı şeyi mi takıyorsun koluna? Yazıklar olsun sana!"
Leyla, acıyan bileğini kurtarmaya çalışmadı; aksine Civan’ın gözlerinin içine, o büyük kırgınlığıyla baktı. "Bırak bileğimi Civan!" dedi sesi titreyerek. "Çıkarmayacağım bunu. Evet, o verdi, ben de kabul ettim. Çünkü o bana dürüst davranıyor. Bana bir 'çalışan' gibi değil, bir insan gibi bakıyor. Sen beni bu konakta sahipsiz bıraktın, nişanlandın, sustun... En azından bir dost kalsın yanımda! Bari buna karışma, bırak!"
Civan, Leyla’nın bu "dost" savunması karşısında adeta yıkıldı. "Dost mu?" diye fısıldadı sesi acıyla kısılırken. "Sen o yılanın sana hangi gözle baktığını görmeyecek kadar kör müsün Leyla? O bileklik senin bileğine değil, benim boynuma takılmış bir ilmik!"
Leyla kolunu hırsla çekti, gözlerindeki yaşlar yanağına süzüldü. "Sen o ilmiği o gece kendi ellerinle taktın Civan. Şimdi bırak da, kim bana değer veriyorsa onun gölgesinde soluklanayım." Leyla, arkasında darmadağın olmuş bir Civan bırakarak mutfaktan kaçarcasına çıktı; bileğindeki o yabancı metal, ikisinin arasında artık geri dönülmez bir uçurumun ilk taşı olmuştu.
Leyla, yatağına uzandığında bedeni yorgunluktan, ruhu ise Civan’la ettiği o zehir zemberek kavgadan bitap düşmüştü. Bileğindeki bilekliğin metalik soğukluğu, tenine yabancı bir dokunuş gibi çarpıyordu. Tam gözlerini kapatacakken komodinin üzerindeki telefonunun ekranı titredi.
**Miran:** "Her şey yolundadır umarım... Civan bir sorun çıkarmadı değil mi? Aklım sende kaldı Leyla."
Leyla, mesajı okurken derin bir iç çekti. Miran’ın bu "korumacı" tavrı, Civan’ın az önceki öfke patlamasıyla kıyaslandığında ona sahte bir huzur veriyordu. Civan ona bağırırken, Miran halini hatırını soruyordu. Parmakları ekranda yavaşça gezindi.
**Leyla:** "Yolunda Miran, sağ ol. İyi geceler."
Telefonu kapatıp yastığın altına itti. Cevabı kısa tutmuştu ama Miran’ın istediği bağı çoktan kurmuştu. Leyla, o gece rüyasında bir yanda elinde nişan yüzüğüyle duran Civan’ı, diğer yanda elinde o parıldayan bileklikle bekleyen Miran’ı gördü.
Konağın koridorlarında ise Civan’ın öfkeli adımlarının sesi bir süre daha kesilmedi. Civan, Leyla’nın o bilekliği çıkarmayı reddedişini, "en azından o bana değer veriyor" deyişini zihninde bin parçaya bölüp tekrar birleştiriyordu. Miran’ın sinsi planı tıkır tıkır işliyordu; Leyla uykuya dalarken, Civan kendi cehenneminde sabahı bekliyordu.
Güneşin ilk ışıkları konağın taş duvarlarına vururken, Haşmet Ağa ve Civan, gergin geçen gecenin ardından tek kelime etmeden erkenden işlerin başına gitmişlerdi. Sultan Hanım, avluda kurulan kahvaltı sofrasında tek başına oturmuş, Leyla’nın pişirdiği köpüklü kahvesini yudumlayarak konağın sessizliğini dinliyordu. Ancak bu sessizlik, dış kapının gürültüyle açılmasıyla bozuldu.
Berfin, yüzünde zafer kazanmış bir edayla, elinde şık bir tatlı paketiyle içeri daldı. "Günaydın annecim, ben geldim!" diyerek Sultan Hanım’ın yanına sokuldu. Eğilip kayınvalidesinin yanağına yapay bir öpücük kondurdu. "Şuna bak anne, nişanlandık ama Civan’la daha az görüşmeye başladık, şaka gibi gerçekten..."
Sultan Hanım, Berfin’in sitemini yatıştırmak istercesine gülümsedi. "Kızım, yoğundur bu aralar, biliyorsun işlerin başını o çekiyor. Yoksa çoktan düğün olmuştu, mürüvvetinizi görmüştük."
Berfin, Sultan Hanım’ın bu cevabıyla bir anlık tatmin olsa da gözleri hemen avlunun köşesinde duran Leyla’ya kilitlendi. Dünkü kavgadan sonra Leyla’yı gördüğü her an öfkesi tazeleniyordu. "Leylaaa!" diye bağırdı, sesi avluda yankılandı. "Hadi, sallanma da git bana bir kahve yap. Şöyle bol köpüklü olsun, hadi çabuk!"
Leyla, başını önüne eğip mutfağa sığındı. Eli titreyerek cezveyi ocağa koyarken, kalbi korku ve nefretle çarpıyordu. Berfin’in buradaki varlığı, onun için nefessiz kalmak demekti. Cebindeki telefonu çıkardı ve dün geceden beri tek "sığınağı" olan isme, Miran’a hızlıca bir mesaj gönderdi:
> **Leyla:** "Berfin geldi... Benim için işkence yeniden başlıyor. Ne yapacağımı bilmiyorum, çok korkuyorum."
>
Miran, telefonuna düşen bu mesajı okuduğu an yüzünde karanlık bir gülümseme belirdi. Leyla’nın çaresizliği, onun konağın içine tam kalbinden sızması için beklediği o altın fırsattı. Civan’ın yokluğunu ve Berfin’in zalimliğini kendi lehine çevirmek için saniyeler içinde harekete geçti.
"Gelmeme az kaldı Leyla, dayan," diye kısa bir cevap attı ve arabasına atladığı gibi soluğu konakta aldı.
Miran, konak kapısından girdiğinde Berfin avluda Sultan Hanım’la şakalaşıyordu. Leyla ise elinde kahve tepsisiyle mutfaktan çıkmak üzereydi. Miran’ın gelişi, herkesin üzerinde farklı bir etki yarattı; ama en çok Leyla’nın gözlerinde, kurtarıcısını bekleyen o ürkek ışık parladı. Miran, Berfin’in Leyla üzerindeki baskısını gördüğü an, Civan’ın yokluğunda bu sahnede başrolü oynamaya hazırdı.
Miran, her zamanki o kendine güvenen ve her ortama uyum sağlayan tavrıyla avluya girdi. Önce Sultan Hanım’ın yanına gidip hürmetle elini öptü, ardından Berfin’e dönüp hafifçe başıyla selam verdi. "Müsaitse yeriniz, ben de bu güzel sohbete ortak olayım Sultan Annem," diyerek Berfin’in tam karşısındaki sandalyeye yerleşti.
Berfin, Miran’ın bu ani gelişiyle biraz toparlandı. Civan’ın yokluğunda, Miran gibi çekici ve "şehirli" bir adamın varlığı, onun sergilemeyi sevdiği o aristokrat gelin tavrını iyice körükledi. Miran ise bir yandan Berfin’le havadan sudan konuşuyor, bir yandan da mutfak kapısından çıkacak olan Leyla’yı gözlüyordu.
Leyla, elinde tek kişilik kahve tepsisiyle sessizce masaya yaklaştı. Berfin’in önüne kahveyi bırakırken parmakları titriyordu. Berfin, kahveden daha bir yudum bile almadan, sadece fincanın duruşuna ve köpüğüne bakarak yüzünü ekşitti.
"Bu ne Leyla?" diye gürledi Berfin, fincanı tabağında sertçe sarsarak. "Ben sana bol köpüklü, adamakıllı bir kahve yap demedim mi? Bu resmen çamur gibi olmuş! Beğenmedim, al şunu değiştir çabuk. Nasıl bir hizmetçisin sen ya, bir kahveyi bile beceremiyorsun!"
Sultan Hanım, Berfin’in bu ani çıkışıyla biraz şaşırsa da gelinini bozmadı. Leyla’nın gözleri doldu, tam tepsiyi geri alacakken Miran’ın eli uzandı ve fincanı nazikçe Berfin’in önünden çekti.
"Dur bakalım Berfin, bu kadar sinir bünyeye zarar," dedi Miran, yüzünde o her kapıyı açan sakin gülümsemesiyle. Fincanı kendi önüne çekti ve Leyla’ya bakarak devam etti: "Benim için hiç fark etmez, ver ver... Ben içerim bu kahveyi, ziyan olmasın. Leyla, sen Berfin Hanım’a tam onun istediği gibi, o meşhur köpüklü kahvelerinden yenisini yap hadi."
Miran kahveden büyük bir yudum alıp, "Ellerine sağlık, tam istediğim gibi olmuş," diyerek Leyla’nın gözlerinin içine baktı. Bu hamlesiyle hem Leyla’yı Berfin’in o ezici hakaretinden çekip almış hem de Berfin’e, Leyla’nın sahipsiz olmadığını sessizce hissettirmişti.
Berfin, Miran’ın bu hamlesiyle bir anlık duraksadı. Leyla mutfağa doğru hızla kaçarken, Berfin’in içindeki o kıskançlık ve şüphe tohumları bu kez Miran’a karşı filizlenmeye başladı. Sultan Hanım ise Miran’ın bu "beyefendi" tavrından etkilenmiş bir şekilde, "Sağ ol Miran oğlum, ne kadar düşüncelisin," diyerek ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Ama masadaki gerginlik, Miran’ın o sakin tavrının altında bir bomba gibi beklemeye devam ediyordu.
Sultan Hanım’ın çalan telefonu, avludaki gergin havayı bir anlığına dağıttı. "Siz devam edin çocuklar, mühim bir haber bekliyordum," diyerek hızlı adımlarla odasına çıktı. Meydan, Berfin ve Miran’a kalmıştı.
Leyla, mutfaktan getirdiği köpüklü kahveyi Berfin’in önüne koyarken, kolunu uzatmasıyla bileğindeki parıltı gün ışığında bir ayna gibi parladı. Berfin, kahveyi elinin tersiyle iterken gözleri Leyla’nın bileğine kilitlendi. Markayı ve üzerindeki o ince işçiliği tanıdığı an yüzünde aşağılayıcı bir ifade belirdi.
"Ooo, Leyla Hanım!" dedi Berfin, Leyla’nın bileğini sanki bir böceği inceler gibi süzerek. "Maaşınızı bu pahalı markalara mı yatırıyorsunuz artık? Şu aç halinizle, üzerinizdeki yamalı kıyafetlerle bu bileklik... Komik duruyor gerçekten."
Leyla, bileğini hırkasının koluyla gizlemeye çalışırken Miran araya girdi. Sesi, Berfin’in küstahlığını bastıracak kadar sakindi: "Maaşla alakası yok Berfin. O bileklik benden küçük bir hediye."
Berfin, duyduklarına inanamıyormuş gibi ağzını kapatıp tiz bir kahkaha attı. "Şaka mı bu Miran? Gönlünü bir hizmetçiye mi kaptırdın yoksa? Gerçekten inanılmaz!"
Miran, arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne attı. Gözlerini Berfin’den ayırmadan, "Berfin, Leyla benim arkadaşım. Değer verdiğim birinin bu konakta bu kadar hırpalanmasına gönlüm razı gelmedi, o kadar," dedi.
Berfin’in yüzündeki gülümseme yavaş yavaş zehirli bir hayrete dönüştü. "Miran, beni gerçekten çok şaşırtıyorsun. Senin gibi vizyonlu, okumuş bir adamın, şununla ne arkadaşlığı olabilir?" Leyla’ya dönüp, "Hadi, çekil gözümün önünden, bakma öyle şaşkın şaşkın!" diye çıkıştı.
Leyla, çıkmadan önce Miran’la kısa bir an göz göze geldi. O bakışta *"Buna nasıl dayanıyorsun?"* ve *"Yanındayım"* cümleleri sessizce havada uçuştu. Leyla mutfağa süzülürken, Miran masadaki ajandayı yavaş yavaş değiştirmeye kararlıydı. Berfin’in kibrini, Civan’a olan saplantısını ve öfkesini kullanarak onu avucuna almanın vaktinin geldiğini biliyordu.
Miran, Berfin’e doğru hafifçe eğilerek fısıldar gibi konuştu: "Aslında seni şaşırtan tek şey benim hediyem olmamalı Berfin... Civan’ın bu kıza bakışlarını, onun için aldığı riskleri görmüyor olamazsın, değil mi? Ben sadece aradaki dengeyi kurmaya çalışıyorum."
Berfin, Miran’ın bu cümlesiyle bir anda ciddileşti. Miran, oltayı atmıştı; şimdi Berfin’in içindeki kıskançlık canavarını besleyerek konağın altını üstüne getirecek o sinsi oyuna resmen başlamıştı.
Berfin, duyduklarının ağırlığıyla oturduğu yerde dikleşti. Gözleri şüpheyle kısıldı, sesi ise hem öfkeli hem de merak doluydu. "Sen ne demek istiyorsun Miran? Açık konuş! Kimin kime nasıl baktığından bahsediyorsun?" diye çıkıştı.
Miran, etrafı şöyle bir kolaçan etti. Sesini iyice alçaltıp Berfin’e doğru eğildi. "Şşşt, sessiz ol... Sultan Anne her an gelebilir," dedi, uyarır gibi. "Nişanda hiç mi fark etmedin Berfin? Civan’ın gözleri yüzük takılırken sendeydi belki ama aklı neredeydi sanıyorsun? Leyla o kapıda beklerken Civan’ın nasıl kaskatı kesildiğini sadece ben mi gördüm?"
Berfin’in yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. "Ben... Yanlış anlıyorumdur, kuruntu yapıyorumdur diye düşündüm," diye mırıldandı, sesi titreyerek. "Ama sen... Sen ne biliyorsun ki bu kadar emin konuşuyorsun?"
Miran, zafer kazanmış bir avcı gibi gülümsedi ama bu gülümsemeyi hemen bir ciddiyet maskesiyle örttü. "Çok şey biliyorum Berfin. Civan’ın bu kızı korumak için neleri göze aldığını, aralarındaki o sessiz anlaşmaları... Ama asıl soru şu: Sana güvenebilir miyim? Eğer anlattıklarım Civan’ın kulağına giderse ve benden bildiğini anlarsa, aramızdaki her şey biter. Biliyorsun, o benim kardeşim sayılır ama senin de hakkın olan mutluluğu elinden kaçırmana göz yumamam."
Berfin, Miran’ın ellerine adeta yapıştı. "Benden asla laf çıkmaz Miran, yemin ederim! Yeter ki anlat... Bu kız benim yuvamı yıkmadan, Civan’ı benden tamamen koparmadan ne yapmam gerektiğini bilmem lazım."
Miran, Berfin’in bu çaresizliğini gördüğünde "ittifakın" kurulduğunu anladı. "Güzel," dedi, sesindeki o zehirli tınıyla. "O zaman şöyle yapacağız... Sen Civan’ın üzerine gitmeyeceksin. Aksine, çok daha anlayışlı görüneceksin. Ama Leyla’nın üzerindeki baskıyı da azaltmayacağız. Bırakalım, hatayı onlar yapsın. Ben sana içeriden bilgi taşıyacağım, sen de konağın hanımı olarak gereken hamleyi yapacaksın."
Berfin, Miran’ın gözlerindeki o karanlık ışığa teslim olmuştu. Bir yanda Leyla’yı bitirme hırsı, diğer yanda Miran’ın sunduğu bu sinsi güven duygusu... İkisi, avlunun o güneşli sessizliğinde, Civan ve Leyla’nın dünyasını başlarına yıkacak o karanlık ortaklığın ilk imzasını bakışlarıyla atmış oldular.
Bölüm etkileşimi
