30

Vaveyla Yazarı: Ay Işığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: 30

Günler, konağın o bitmek bilmeyen kasveti ve ağır işleriyle birbirini kovalıyordu. Leyla, ne Sultan Hanım’ın bitmek bilmeyen iğneli laflarına kulak asıyor ne de Berfin’in o kibirli bakışlarına dönüp bakıyordu. Tek bir amacı vardı; şu konağa olan borcunu bir an önce kuruşu kuruşuna ödemek, Sultan’ın gözüne batmadan sıyrılıp gitmek... Canı pahasına çalışıyor, yorgunluktan dizlerinin bağı çözülene kadar didiniyordu.
Arada bir, nefes alabildiği tek yer olan baba ocağına kaçıyor, ailesini ziyaret ediyordu. Yine öyle bir izin gününde, anasının evinde sedire çökmüş, içindeki bütün zehri döküyordu.
Anası Neriman ise hala eski defterleri kapatamamış, gözünün içi parlayarak, "Kızım, Civan Ağam elbet bir gün..." diye söze başlayacak oldu.
Leyla acı bir gülüşle anasının sözünü kesti. "Anne, benim artık zerre umudum yok Civan’dan," dedi, sesi konağın taşlarından daha soğuktu. "Civan asla kimsenin karşısına dikilip durmaz. Beni Berfin’in önüne de attı, anasının önüne de... Korumuyor anne, beni o konakta kimse korumuyor."
Neriman, kızının bu çaresiz haline üzülse de hemen kafasındaki diğer plana sarıldı. Gözlerini kısarak Leyla’ya doğru eğildi: "Peki ya Miran, kızım? Bak, Civan’ı unut artık, ondan hayır yok belli. Ama bu Miran çocuk öyle mi? Hep bize geliyor, halimizi hatırımızı soruyor, eli boş gelmiyor, her zorluğumuzda hızır gibi yetişiyor yardıma... Seni de ne kadar önemsediği ortada, kör değiliz ya! Bakarsın bu işin sonu hayır olur, hayatın kurtulur be Leylam."
Tam o sırada odanın köşesinde sessizce oturan Saadet Nene, elindeki bastonu hırsla yere vurdu. Yüzündeki çizgiler öfkeyle gerilmişti.
"Neriman! Yeter dedim!" diye çıkıştı yaşlı kadın, sesi odada yankılandı. "Ağzını açtın mı hayırlı bir söz çıkmayacak mı senin? Yeter yahu! Civan’la olmadı, şimdi de gözünü Miran’a mı diktin? Kızı mal gibi oradan oraya yakıştırmayı bırak artık! Yeter!"
Leyla, nenesinin bu çıkışıyla derin bir nefes alıp bileğindeki Miran’ın taktığı bilekliğe dokundu. Nenesinin uyarısı içini titretmişti ama anasının "hayatın kurtulur" sözleri de zihninde bir yerlerde yankılanmaya devam ediyordu.
Leyla, nenesinin çıkışıyla derin bir iç çekti. Bakışlarını bileğindeki zarif bilekliğe çevirdi, ardından anasına döndü. Sesi hem yorgun hem de kararlıydı.
"Anne, nenem haklı... Miran bana bu konakta katlanabildiğim tek şeyi, dürüst bir dostluğu verdi. Bırak da en azından onu kaybetmeyeyim," dedi. Gözleri buğulanmıştı ama dik durmaya çalışıyordu. "O Civan gibi değil anne. Onun kendine göre bir duruşu, önemsediği bir yaşam şekli, bir tarzı var. Kimseye boyun eğmiyor, kimsenin arkasına saklanmıyor."
Neriman, kızının bu laflarına iyice hırslanarak oturduğu sedirde dikleşti. Kaşlarını kaldırıp, "Amma yaptın ha Leyla!" diye söylendi. "Senin neyin eksik kızım? Okumuş çocuksa okumuş çocuk, koskoca doktor! Ne yani, seni kendine layık görmez mi sanıyorsun? Senin gibi bir kıza can kurban!"
Leyla anasının bu bitmek bilmeyen hırslarına, kendisini sürekli birilerine yakıştırma çabasına o kadar alışmıştı ki, artık kelimelerle laf anlatamayacağını biliyordu. Tek bir kelime bile etmedi.
Sadece kafasını yavaşça kaldırıp anasının gözlerinin içine baktı. O bakışta öyle bir kabulleniş, öyle derin bir kırgınlık ve "Ben kimim, onlar kim anne? Görmüyor musun aradaki uçurumu?" diyen sessiz bir çığlık vardı ki... O cevap vermeyen ama her şeyi anlatan bakış, odadaki havayı bir anda buz kesti. Saadet Nene bile torununun o çaresiz bakışını görünce içini çekip başını salladı.
Leyla ayağa kalktı, üzerini düzeltti. "Ben artık döneyim, Sultan Hanım laf etmesin," diyerek kapıya yöneldi. Kafasında anasının sözleri, bileğinde Miran'ın zehirli hediyesiyle yeniden o cehennem gibi konağın yolunu tuttu.
Leyla, ailesinin yanından ayrılıp konağın o kasvetli büyük kapısından içeri adımını attığında, kalbindeki o kısa huzur anı da kapının ardında kaldı. Avluya adım atar atmaz, Sultan Hanım’ın taş merdivenlerin başında, kollarını göğsünde kavuşturmuş keskin gözlerle kendisini beklediğini gördü.
"Neredesin sen saatlerdir Leyla?!" diye gürledi Sultan Hanım, sesi taş duvarlarda yankılanarak. Leyla’ya doğru birkaç basamak indi. "İzin günü dediysek saatini, haddini bileceksin! Yüz verdik diye abartma, burayı başıboş sandın herhalde? Unutma kızım, sen hala bana borçlusun! O borç bitene kadar nefes almaya bile vaktin yok senin!"
Leyla, Sultan’ın bu haksız öfkesi ve "borç" kelimesini her fırsatta yüzüne vurması karşısında yutkundu. Başını öne eğip hakaretleri sineye çekmekten başka çaresi yoktu. Tam Sultan Hanım öfkesini kusmaya devam edecekken, konağın kapısı yeniden açıldı.
Gelen Civan’dı.
Civan’ın sert adımlarla avluya girmesiyle, Sultan Hanım’ın o gürleyen sesi bıçak gibi kesildi. Civan, gözlerindeki o yorgun ama keskin bakışla önce annesine, ardından da Leyla’ya baktı. Ortamdaki o ağır sessizlik, az önceki fırtınanın kanıtı gibi havada asılı kaldı. Sultan Hanım, oğlunun bu halini görünce lafı uzatmadı, sert bir tavırla arkasını dönüp odasına doğru yürümeye başladı.
Civan ise olduğu yerde kalmış, gözlerini Leyla’dan ayırmıyordu. Leyla’nın annesinin evinden getirdiği o hüzünlü yüz ifadesi ve hemen hırkasının koluyla gizlemeye çalıştığı Miran’ın bilekliği, Civan’ın içindeki o sönmeyen yangını yeniden alevlendirmeye yetti. Avluda ikisinden başka kimse kalmamıştı.
Civan, avlunun ortasında Leyla’ya doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Aramızdaki o bitmek bilmeyen mesafeyi kapatmak ister gibiydi. Leyla ise onun kendisine yaklaştığını fark ettiği an, gayriihtiyari bir adım geri kaçtı. Gözleri yukarıdaki odaların pencerelerine kaydı.
"Lütfen..." diye fısıldadı Leyla, sesi titreyerek. "Annen... Yukarıda. Bir gören olacak, yine laf söz çıkacak Civan Ağam."
Civan durdu. Eli, Leyla’nın omuzlarına dökülen, günlerdir dokunmaya kıyamadığı saçlarına doğru uzandı. Parmak uçları saç tellerine değecek kadar yaklaştı ama dokunmadı... Yapamadı. Leyla’nın gözlerindeki o ürkek, kırgın bakış Civan’ın elini havada bıraktı. Leyla haklıydı; onu koruyamadığı bu konakta, ona dokunmaya bile hakkı yoktu.
Elinin tersiyle yüzünü sıvazladı, derin bir nefes alıp geri çekildi. "Neyse..." dedi, sesindeki o çaresizliği gizlemeye çalışarak. "Bana bir kahve yap. Salondayım, oraya getir."
Leyla, Civan’ın arkasından bakarken göğsünün sıkıştığını hissetti ama hiç vakit kaybetmeden mutfağa sığındı. Cezveyi ocağa sürerken elleri hala titriyordu. Kahve piştiğinde tepsiye koyup ağır adımlarla salona geçti.
Salonda, loş ışığın altında tek başına oturan Civan’ın önüne eğildi, fincanı masaya bırakmak için tepsiyi indirdi. Tam o sırada, hırkasının kolundan sıyrılan o gümüş parıltı yeniden ortaya çıktı; Miran’ın zorla taktığı o bileklik...
Civan’ın gözü o parıltıya takıldığı an, günlerdir içinde biriken bütün o kıskançlık, çaresizlik ve öfke patladı. Leyla daha ne olduğunu anlayamadan, Civan masanın üzerinden uzanıp Leyla’nın bileğini kavradı. Ama bu sefer sadece tutmadı; diğer eliyle bilekliğin zincirine asıldı. "Çat" diye kopan metal sesi salonda yankılandı. Civan, Miran’ın hediyesini tek bir hamlede parçalayıp acımasızca yere fırlattı.
Leyla, bileğindeki o ani acıyla ve gördüğü manzarayla sinirden deliye döndü. Gözlerinden resmen ateş fışkırıyordu. "Sen ne yaptığını sanıyorsun Civan?!" diye bağırdı, ilk defa ağzından "Ağam" lafı çıkmamıştı. "Ne hakla benim eşyama dokunursun? Sana ne, ne hakla kırarsın onu?!"
Civan hiç istifini bozmadı, Leyla’nın bu öfkesine karşılık gözlerinin içine dimdik baktı. Elini ceketinin iç cebine attı ve oradan siyah, kadife, oldukça şık bir kutu çıkardı. Kutuyu sertçe masanın üzerine, Leyla’nın kırdığı bilekliğin tam yanına bıraktı.
"Al!" dedi Civan, sesi buz gibi ama emrediciydi. "Bunu takacaksın. Elin adamının, o şerefsizin oyuncağını değil, bunu!"
Masanın üzerindeki kutu, Miran’ın aldığından katbekat daha lüks, göz alıcı ve pırlantalarla süslü bir bileklik barındırıyordu. Civan, gücüyle ve parasıyla Miran’ı da Leyla’nın hayatındaki o sahte dostluğu da tek kalemde silip atmak istiyordu.
Leyla, masanın üzerindeki o göz alıcı kadife kutuya bakarken içindeki kırgınlık devasa bir nefrete dönüştü. Civan’ın bu parayla, güçle her şeyi satın alabileceğini sanan tavrı canını hiç olmadığı kadar yakmıştı. Gözlerindeki yaşları hırsla geriye itti, başını dikleştirdi ve Civan’ın gözlerinin içine baka baka zehir zemberek bir tonla konuşmaya başladı.
"Emredersiniz ağam!" dedi, "ağam" kelimesini Civan’ın yüzüne bir tokat gibi çarparak. "Hemen takayım bunu bileğime! Hatta Berfin Hanım fark etsin, Sultan Hanım fark etsin... Dönüp desinler ki, 'Bak şu hizmetçiye, kim bilir kimden çaldı bu pahalı takıyı!' Ya da direkt anlasınlar senin hala hayatımda olduğunu... Beni senin hayatında, bu konakta tuttuğun hafif bir kadın sansınlar, ne fark eder ki?!"
Civan duyduklarıyla sarsıldı, ağzını açmaya yeltendi ama Leyla ona fırsat vermedi. Adeta kükrüyordu artık.
"Hatta dur, niye saklıyoruz ki Civan? Direkt söyleyelim onlara, olur mu? İstersen bu gece senin yatağına da geleyim! Ne fark eder ha, ne fark eder?! Nasılsa senin gözünde de, bu konaktakilerin gözünde de benim gururumun, şerefimin bir değeri yok! Parayla, pullarla, lüks bilekliklerle her şeyi sineye çekecek biriyim ya ben senin için!"
Leyla’nın nefesi kesilmişti, göğsü hızla inip kalkıyordu. Yerde duran Miran’ın kırık bilekliğine baktı, sonra Civan’ın masaya bıraktığı o lüks kutuyu elinin tersiyle sertçe yere fırlattı. Kutunun içindeki pırlantalar halının üzerine saçıldı.
"Ben senin malın değilim Civan! Bana parayla değer biçmeyi bırak!" dedi ve arkasını dönüp salondan fırtına gibi çıktı.
Civan, salonda darmadağın olmuş bir halde, yerdeki pırlantalarla baş başa kalmıştı. Leyla’nın o can havliyle kurduğu ağır cümleler, kafasında birer balyoz gibi yankılanıyordu.
Leyla, salondan fırtına gibi çıkıp mutfağa sığındığında hıçkırıklarını tutmak için parmaklarını ısırdı. Civan ise arkasından öylece kalakalmıştı. Yavaşça diz çöktü, salondaki o loş ışığın altında halının üzerine saçılan pırlantaları, kırık metal parçalarını tek tek topladı. Kalbi de o yerdeki parçalar gibi darmadağındı. Hepsini cebine koyup ağır adımlarla odasına çıktı, kapıyı arkasından kapattı.
Akşam çökerken konakta hiçbir şey olmamış gibi o sahte düzen yeniden kuruldu. Kızlar mutfakta harıl harıl yemek hazırladı, sofra kuruldu. Haşmet Ağa, Sultan Hanım, Civan ve diğerleri sessizce yemeklerini yedi. Civan’ın gözleri her saniye Leyla’yı aradı ama Leyla başını yerden kaldırmadan, bir gölge gibi hizmetini edip geri çekildi. Yemekten sonra herkes odasına çekilince konak o ağır, tekinsiz sessizliğine gömüldü.
Leyla, hizmetçi müştemilatındaki küçük odasında, yatağın kenarına büzülmüş sessizce ağlıyordu. İçindeki kırgınlık, çaresizlik boğazına bir düğüm gibi oturmuştu. Tam o sırada yastığın üzerindeki telefonu titreyerek sessizliği bozdu.
Arayan Miran’dı.
Leyla, burnunu çekip sesini düzeltmeye çalışarak telefonu açtı. "Efendim Miran?" dedi ama sesi ne kadar saklamaya çalışsa da çatallı ve ağlamaklı çıkmıştı.
Miran, o tilki gibi keskin zekasıyla durumu saniyeler içinde anladı. "Leyla? Sesin niye böyle geliyor senin? Ağlıyor musun sen?" dedi. Leyla, "Yok bir şey, iyiyim" demeye çalışırken Miran telefonu yüzüne kapattı ve hemen görüntülü arama başlattı.
Leyla ekranı görünce açmak istemedi, yüzünün bu halini görmesini istemiyordu ama Miran durmadan, ısrarla aramaya devam etti. En sonunda mecbur kalıp açtı Leyla. Telefonu yüzüne tam tutmuyor, gözlerini gizliyordu.
Miran, ekrandaki o ağlamaktan kızarmış gözleri görünce kaşlarını çattı, ses tonunu sertleştirdi. "Leyla, bak bana! Ne oldu o konakta? Kim sıktı senin canını? Berfin mi yaptı, o Sultan mı yine laf söyledi? Doğruyu söyle bana!"
Leyla önce direndi, "Önemli bir şey değil" dedi ama Miran’ın "Ben senin dostunum demiyor muydun, anlat bana!" diye zorlamasıyla hıçkırıkları yeniden serbest kaldı. Civan’ın bileğindeki bilekliği çekip kırmasını, sonra o lüks kutuyu önüne atıp "Bunu takacaksın" deyişini, kendisinin ona karşı haykırdığı o ağır cümleleri bir çırpıda anlatıverdi.
Miran, Leyla’nın ağzından çıkan her kelimeyle içten içe bayram ediyordu. Civan kendi elleriyle pimi çekmiş, bombayı Leyla’nın kucağına bırakmıştı. Miran hemen o sert, korumacı ama asıl amacı doldurmak olan ses tonuna büründü. Ekrandan Leyla’nın gözlerinin içine bakarak sert sert konuşmaya başladı:
"Bak gördün mü Leyla? Ben sana günlerdir ne anlatıyorum?!" dedi sesi öfkeyle titrer gibi yaparak. "Gördün mü Civan Ağanın gerçek yüzünü? Adam seni insan yerine koymuyor! Seni o konakta parayla, pırlantayla satın alabileceği bir eşyası sanıyor! Ne demek bileğindeki dostunun hediyesini koparıp atmak? Ne demek zorla kendi malını dayatmak?!"
Leyla gözyaşlarını silerken Miran doldurmaya devam etti, her cümlesiyle Leyla’nın kalbindeki yaraya tuz basıyordu:
"O adam bencil Leyla! Kendi gururu, kendi erkeklik kibri senin şerefinden, senin gözyaşından daha kıymetli onun için. Seni Berfin’in, anasının önüne yem gibi atarken sesi çıkmıyordu, şimdi benim sana verdiğim değer mi zoruna gitmiş? Sakın ha! Sakın o pırlantalara dokunma, sakın ona boyun eğme! Eğer o bilekliği takarsan, Civan’a 'Evet, sen beni parayla satın alabilirsin' demiş olursun. Dik duracaksın Leyla! Sana bu dünyada ondan başka değer verecek insanların da olduğunu o Civan Ağaya göstereceksin!"
Miran’ın bu sert, haklı görünen ama aslında zehir saçan sözleri, Leyla’nın zaten darmadağın olan aklını iyice bulandırıyordu. Civan’a karşı içindeki o büyük sevgi, yerini adım adım Miran’ın elleriyle beslediği bir öfkeye bırakıyordu.
Miran’ın ekrandaki yüzü bir anda ciddileşti, gözlerindeki o sahte şefkat yerini çiğ ve baskıcı bir ifadeye bıraktı. Sesini iyice alçaltarak, adeta kelimeleri üzerine basarak sordu:
"Bak Leyla, beni yanlış anlama... Bir şey soracağım. O adamla yatmıyorsun değil mi? Bak sakın, seni uyarıyorum. Kullandırtma kendini o civana."
Leyla, duyduğu bu soruyla adeta başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetti. Miran’ın dostça yaklaşımının altından böyle çiğ ve mahrem bir sorunun çıkması, onu bir anlığına tamamen dilsiz bıraktı. Yanakları utançtan ve öfkeden alev alev yanmaya başladı. Civan’la aralarında her ne kadar büyük bir sevda ve imkansızlık olsa da, aralarındaki bağ hiçbir zaman Miran’ın ima ettiği o kirli ve ucuz duruma düşmemişti. Civan ona kıyamamıştı bile.
Leyla gözlerini ekrandan kaçırarak, sesi titreyerek konuştu: "Miran... Bu nasıl bir soru? Ne biçim konuşuyorsun benimle? Civan bana asla öyle bir şey yapmaz..."
Miran, sorduğu sorunun Leyla’yı ne kadar sarstığını görünce hemen ses tonunu yumuşattı, yüzüne o çok iyi bildiğin "seni düşünen tek abin, tek dostun benim" maskesini taktı.
"Bak Leyla, beni yanlış anlama," dedi ekrana daha da yaklaşarak. "Ben buradaki erkeklerin, özellikle de Civan gibi adamların aklını çok iyi bilirim. Erkek aklı işte, yukarıdan bakar her şeye. Ben sadece senin iyiliğini düşünüyorum. Onlar senin o temiz, saf niyetini kullanmak ister. Seni bağlarlar, canını yakarlar da ruhun duymaz. Kendini ezdirmeyesin, sakın ha kullandırma kendini diye söylüyorum."
Leyla’nın yanakları utançtan ve şaşkınlıktan alev alev yanarken, Miran sanki ona büyük bir hayat dersi veriyormuş gibi devam etti:
"Biz erkekler böyle durumlarda ne düşünürüz, nasıl bakarız çok iyi bilirim ben. Civan da o ağalık kibriyle 'nasılsa elimden kaçamaz' diye düşünüyordur. Önce pırlantalar döker önüne, sonra... Neyse. Ben sadece bir dost, bir abi olarak seni bu kurtlar sofrasından korumaya çalışıyorum Leyla. Benim başka hiçbir niyetim yok, yeter ki sen o konakta kendini harcatma."
Leyla, Miran’ın bu "erkek aklını" deşifre eden, sözde onu koruyan konuşması karşısında ne diyeceğini bilemedi. İçindeki utanç dalgası yerini yavaş yavaş Civan’a karşı daha da katılaşan bir öfkeye bıraktı. Miran’ın haklı olduğuna, Civan’ın onu gerçekten sadece "kullanmak" istediğine inanmaya başlıyordu.
"Tamam Miran... Anladım. Sağ ol," diyebildi sadece Leyla, sesi fısıltı gibi çıktı.
"Hadi şimdi kapat, gözyaşlarını sil ve o pırlantalara elini bile sürme. Sabah o konakta başın dik yürü," dedi Miran ve telefonu kapattı.
Telefon kapandığında Leyla, Miran'ın zihnine bıraktığı o zehirli şüphelerle baş başa kalmıştı. Sabah olunca Civan’ın yüzüne nasıl bakacağını, o konakta nasıl nefes alacağını bilmiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

52okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.