27

Vaveyla Yazarı: Ay Işığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: 27

Berfin’in sesi, otelin o sessiz koridorunda bir kamçı gibi şakladı. "Civancım" derken kullandığı o sahte şefkat tonu, aslında en keskin bıçaktan daha derine işliyordu. Yüzündeki o donuk ifade, yerini yavaş yavaş zehirli bir tebessüme bırakırken, gözlerini bir an bile Civan’ın üzerinden ayırmıyordu.
Civan, yakalanmış olmanın verdiği o anlık refleksle kaskatı kesildi. Elindeki telefon hâlâ sıcaktı, kalbi hâlâ Leyla’nın o yağmurdaki silueti için çarpıyordu ama şimdi karşısında "resmi" esareti duruyordu.
Berfin, ağır adımlarla Civan’a doğru yaklaştı. Her adımı, Civan’ın parmağındaki yeni yüzüğün ağırlığını hatırlatır gibiydi. Tam karşısında durdu, elini uzatıp Civan’ın ceketinin yakasını hayali bir tozu temizler gibi düzeltti.
"Hayırdır?" dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar tehditkardı. "Kimin peşinden koşuyoruz böyle? Kimin güvenliğinden emin olmaya çalışıyoruz? Daha yüzüğümüzün soğukluğu gitmedi parmağımızdan... Yoksa o az önce kaçıp giden hizmetçi kız için mi bu telaşın?"
Civan, boğazındaki o düğümü yutkunmaya çalıştı. Berfin’in her şeyi duyduğunu biliyordu. Gözlerinde Leyla’nın acısı vardı ama karşısında Berfin’in kibri duruyordu.
"İşimizle ilgili bir durum Berfin, çalışanımız sonuçta," dedi Civan, sesi ne kadar dik durmaya çalışsa da titremesine engel olamadı. "Başına bir şey gelirse mesuliyeti bize kalır, aşirete söz gelir."
Berfin kahkaha atmadı ama dudaklarının kenarı alayla kıvrıldı. "Aşiretmiş..." diye mırıldandı. "Sen beni aptal mı sanıyorsun Civan? O kızın gidişiyle senin ferin söndü. Ama bak bana..." Berfin elini Civan’ın göğsüne, tam kalbinin üzerine koydu. "Bugün bu yüzükler takıldı. Artık peşinden koşacağın tek bir kadın var, o da benim. Şimdi içeri giriyoruz ve o sahte gülümsemeni tekrar takınıyorsun. Çünkü o kız şu an dışarıda sırılsıklam ve yalnız olabilir... Ama sen, benimlesin."
Civan, Berfin’in bu buz gibi sahiplenişi karşısında yumruklarını sıktı. Dışarıda Leyla yağmurun altında canı yanarak koşarken, o şimdi Berfin’in kolunda, alkışların arasına geri dönmek zorundaydı. İçindeki mide bulantısı daha da arttı; o an anladı ki, bu nişan sadece Berfin’e verilmiş bir söz değil, Leyla’ya atılmış en büyük kurşundu.
Civan, Berfin’in o buz gibi sözleri ve keskin bakışları karşısında adeta dilsizleşmişti. Az önceki o aslan kesilen, emirler yağdıran adam gitmiş; yerine yaptığı hatanın ağırlığıyla ezilen, neyi ne kadar toparlayabileceğini kestiremeyen bir gölge gelmişti. Berfin arkasını dönüp vakur adımlarla salona doğru yürürken, Civan mecburen, adeta el pençe divan bir halde onun peşine takıldı. Zihni karmakarışıktı; Berfin her şeyi duymuş muydu, yoksa sadece şüphe mi ediyordu? Bu belirsizlik, Civan’ın midesindeki o bulantıyı daha da katmerliyordu.
Ancak koridorun loş bir köşesinde, sütunların gölgesine sinmiş bir hayalet vardı: **Miran**.
Miran, elinde kadehiyle bir tiyatro oyununun en can alıcı sahnesini izler gibi onları takip ediyordu. Civan’ın o çaresizce Berfin’in peşinden gidişini, Berfin’in ise bir avcı edasıyla ipleri eline alışını büyük bir keyifle izledi. Planı tıkır tıkır işliyordu. Leyla’yı yağmurun ortasında bir başına bırakmış, Civan’ı ise kendi nişanında bir mahkuma dönüştürmüştü. Miran, karanlığın içinden hafifçe gülümsedi; Berfin’in "uyanmış" olması, bu savaşta Civan’ın cephesini içeriden çökertecek en büyük darbeydi.
Berfin, salona girmeden hemen önce durdu ve omzunun üzerinden Civan’a baktı. "Yüzündeki o cenaze havasını sil Civan," dedi buz gibi bir sesle. "Miran bile senden daha neşeli görünüyor."
Civan, Miran’ın ismini duyunca bakışlarını o tarafa çevirdi ve gölgelerin içindeki o sinsi gülüşle göz göze geldi. Miran, kadehini sanki Civan’ın bu perişan haline kaldırıyormuş gibi hafifçe havaya kaldırdı. Civan o an anladı; sadece sevdiği kadını kaybetmemiş, düşmanının kurduğu o ince ağın tam ortasına düşmüştü. Berfin artık sadece bir nişanlı değil, Civan’ın her açığını kollayan bir gardiyandı.
Yağmur şiddetini daha da artırmış, gökyüzü Leyla’nın feryadına eşlik eder gibi gürlüyordu. Leyla, o dar ve keskin taşlı tarihi sokaklarda, çıplak ayaklarının altından süzülen kanı hissetmiyordu bile; kalbindeki yara o kadar büyüktü ki bedeni uyuşmuştu. Islak elbiseleri üzerine yapışmış, gözlerinden akan siyah boyalar yağmurla karışıp yüzünde bir yas tablosu oluşturmuştu. Hıçkırıkları, boş sokakların yankısında kayboluyordu.
Tam o sırada, sokağın başında farları geceyi yırtan siyah bir araç belirdi. Lastiklerin ıslak zeminde çıkardığı o sert sesle birlikte araç, Leyla’nın tam önünde keskin bir manevrayla durdu.
Leyla, korkuyla geriledi. Titreyen ellerini göğsüne bastırdı, kaçacak bir yer aradı ama sırtı buz gibi, ıslak bir taş duvara çarptı. Araçtan iri yarı, sert görünümlü adamlar indiğinde Leyla’nın kalbi ağzında atıyordu. Bir an başına bir şey geleceğini, Miran’ın ya da başka bir düşmanın adamları olduğunu sandı.
Adamlar, Leyla’nın halini görünce bir an duraksadılar; karşılarındaki manzara bir enkazdan farksızdı. İçlerinden biri, sesini yumuşatmaya çalışarak ama o sarsılmaz ciddiyetini koruyarak öne çıktı:
"Leyla Hanım, korkmayın," dedi adam, başıyla hafifçe selam vererek. "Civan Ağam yolladı bizi. Sizi her yerde aradık. Emri kesin; sizi sağ salim konağa götüreceğiz. Lütfen, daha fazla yağmurda kalmayın, buyurun."
"Civan..." dedi Leyla, ismi dudaklarından dökülürken canı bir kez daha yandı. Onu az önce başkasıyla nişanlayan, parmağında o yüzükle bıraktığı adam, şimdi güvenliğini mi düşünüyordu? Leyla’nın içindeki o gurur "Binme o arabaya!" diye haykırıyordu ama bedeni artık bu acıya ve soğuğa dayanamayacak kadar bitkindi. Ayaklarının altındaki o keskin sızı, ruhundaki sancıyla birleşince direnme gücü kalmadı.
Mecburiyetin verdiği o ağır ve titrek adımlarla araca doğru yürüdü. Adamın açtığı kapıdan içeri süzüldüğünde, arabanın içindeki o sıcak hava bile onu ısıtmaya yetmedi. Araba hareket edip konağa doğru yol alırken, Leyla camdan dışarıdaki karanlığa baktı. Civan, onu koruması için adamlarını göndermişti ama Leyla biliyordu ki; o konak artık sığınacağı bir yuva değil, Civan’ın parmağındaki o soğuk yüzüğün gölgesinde kalacağı en büyük hapishanesiydi.
Konağın ağır ahşap kapısı açıldığında, Leyla sırılsıklam ve perişan bir halde içeri süzüldü. Avludaki sessizlik, onun kalbindeki gürültüyle tezat oluşturuyordu. Kimseyle göz göze gelmeden, sanki arkasında kanayan bir iz bırakıyormuş gibi hızla odasına yöneldi. Odasına girer girmez kapıyı arkasından kilitledi; o kilit sesi, sanki dünyanın geri kalanıyla bağını tamamen koparmış gibi yankılandı odada.
Üzerindeki o siyah, gold işlemeli ağır elbiseyi söküp atar gibi çıkardı. Bu elbise artık bir şıklığın değil, bir ihanetin ve hayallerinin enkazının simgesiydi. Kendini banyonun soğuk taşlarına bıraktı. Sıcak suyu sonuna kadar açtı; su buharı odayı kaplarken, Leyla omuzları sarsıla sarsıla hıçkırıklara boğuldu.
Su, yanaklarından aşağı süzülen siyah boyaları, ayaklarının altındaki çamuru ve o tarihi sokakların tozunu alıp götürüyordu ama ruhuna sinen o ağır kederi söküp atamıyordu. Sıcak suyun altında dakikalarca, adeta derisini kazırcasına yıkandı; Civan’ın o parmağına takılan yüzüğün hayali, her gözünü kapattığında bir kor ateş gibi zihnine düşüyordu.
"Neden?" diye haykırmak istedi ama sesi boğazında düğümlendi. "Neden beni bu kadar severken, o yüzüğü başkasının eliyle mühürledin?"
Banyodaki o buharlı, dar alanda kendi acısıyla baş başa kalan Leyla, artık mahvolmuştu. Dizlerini karnına çekip suyun altında küçücük kaldı. O an anladı ki, üzerinden akan sadece su değil, Civan’a dair beslediği o masum ve büyük umutlardı. Islak saçları yüzüne yapışmış, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. O konakta geçirdiği en uzun ve en karanlık gece başlamıştı; dışarıda yağmur dinerken, Leyla’nın içindeki fırtına taze bir nişan yüzüğünün soğukluğuyla her yeri yakıp yıkıyordu.
Leyla, banyodan çıkıp sırılsıklam saçlarını bir havluya sardıktan sonra titreyen elleriyle pijamalarını giydi. Odadaki o ağır sessizlik üzerine çökerken, dünyada sığınabileceği tek limanın annesi olduğunu biliyordu. Yatağına büzülüp telefonuna uzandı ve annesi Neriman'ı aradı.
Leyla, yatağın içine iyice büzüldü, dizlerini karnına çekti ve telefonu kulağına sıkıca bastırdı. Annesinin sesini duyduğu an, otele girdiği andan beri tuttuğu o devasa hıçkırık dalgası boşaldı.
"Anne... canım çok yanıyor anne," diyebildi hıçkırıklarının arasından. "O yüzüğü taktı. Kırmızı kurdeleyi kestiler, sanki benim nefesimi kestiler o makasla. Ben o kalabalığın içinde yok oldum anne, kimse beni görmedi ama o... o bana öyle bir baktı ki, ölmek istedim."
Neriman’ın sesi hattın diğer ucunda titredi. Kendi canından bir parça olan kızının bu denli eridiğini duymak, ciğerini söküyordu. "Kuzum, bir tanem... Keşke o acıyı senin içinden alıp kendi bağrıma basabilsem," dedi Neriman, gözyaşlarını silerken. "Biliyorum yandığını, biliyorum o konağın duvarlarının üzerine nasıl çöktüğünü..."
Leyla başını yastığa gömdü, sesi boğuklaştı: "Bana 'çalışanım' dedi anne. Miran’a karşı beni korumak için mi, yoksa gerçekten gözünde sadece o kadar mıyım? Ben onun için çıplak ayakla yağmurda koştum, o ise orada ışıkların altında, elinde o kadınla gülümsüyordu. Ben artık bu konakta, bu şehirde nasıl nefes alacağım? Her yer Civan, her yer onun kokusu, her yer onun ihaneti..."
Neriman derin bir iç çekti. Civan’ın da o yüzüğü takarken ruhunu feda ettiğini, bakışlarındaki o kor ateşin sadece Leyla için yandığını biliyordu ama bunu Leyla’ya söylemek, ateşe körükle gitmek demekti.
"Bak bana Leyla, kulak ver annene," dedi Neriman sesi biraz daha dikleşerek. "Hayat bazen bizi en sevdiğimizle imtihan eder. Civan’ın yüreğinin nerede olduğunu sen de biliyorsun, ben de... Ama kader bazen sevdadan daha büyük engeller çıkarır insanın önüne. O yüzük parmağına takıldı diye senin içindeki Leyla ölmedi. Sen dik duracaksın. Sen o konağın sadece çalışanı değil, gururu olacaksın. Ağla annem, hıçkıra hıçkıra ağla ki içindeki o zehir aksın gitsin ama sakın kendini o yangına teslim etme."
"Unutabilir miyim anne?" diye sordu Leyla çocuksu bir umutla. "İnsan kalbine mühürlediği birini bir imza atıldı, bir kurdele kesildi diye söküp atabilir mi?"
Neriman sustu. Söküp atamayacağını, o yaranın her yağmurda sızlayacağını biliyordu. "Söküp atamazsın annem," dedi dürüstçe. "Ama o acıyla yaşamayı öğrenirsin. Zamanla o yangın küllenir, sadece dokununca sızlatır. Şimdi kapat gözlerini, benim kucağındaymışsın gibi düşün. Ben buradayım, annen hep seninle..."
Konuşma bittiğinde Leyla telefonu göğsüne bastırdı. Annesinin sesi biraz olsun nefes almasını sağlamıştı ama dışarıdaki yağmur gibi, içindeki o karanlık sevdanın da dinmeye hiç niyeti yoktu.
Leyla, annesiyle yaptığı o ağır konuşmanın ardından telefonu tam komodine bırakmıştı ki ekran tekrar aydınlandı. Arayan Miran’dı. Leyla, titreyen sesiyle telefonu açtı; içinde hiçbir şeye karşı derman kalmamıştı.
"Nerdesin Leyla? Bir anda kayboldun, her yerde seni aradım," dedi Miran. Sesi endişeli gibi gelse de, zihnindeki dişliler tamamen başka bir plana hizmet ediyordu. Leyla’nın yağmurun altında hıçkırarak kaçtığını, çıplak ayakla sokakları arşınladığını gayet iyi biliyordu ama şu an için bu "hizmetçi draması" onun umurunda değildi. Onun tek derdi, Civan’ın kalbine sapladığı hançeri biraz daha çevirmekti.
"Konaktayım Miran Bey... Kendimi iyi hissetmedim, geldim," dedi Leyla kısık bir sesle. Miran, "İyi yapmışsın, dinlenmene bak," diyerek telefonu kapattı. Yüzünde karanlık bir gülümseme belirdi. Şimdi final sahnesinin vaktiydi.
Nişan töreni biter bitmez Miran, Civan’ın peşine takıldı. Civan, içinde fırtınalar koparak, aklı fikri Leyla’nın güvenliğine dair gelecek o mesajdayken konağın kapısından içeri girdi. Tam o anda, Miran da sanki tesadüfmüş gibi tam arkasından belirdi.
İki adam, gecenin bu saatinde konağın o geniş ve loş avlusunda karşı karşıya geldiler. Civan’ın parmağındaki o taze yüzük, avludaki fenerlerin ışığında acımasızca parlıyordu. Civan, sırılsıklam olmuş ceketini çıkarırken Miran’a nefret dolu bir bakış attı. Miran ise sanki dünyanın en huzurlu adamıymış gibi elleri cebinde, ıslak taşların üzerinde Civan’a doğru bir adım attı.
"Zor bir geceydi, değil mi Civan?" dedi Miran, sesindeki alaycı tonu gizleme gereği bile duymadan. "Ama merak etme, Leyla güvende. Az önce konuştum onunla, sesi biraz... kırıktı sanki. Ama neyse ki sığınacağı bir kapısı, onu gerçekten düşünen 'arkadaşları' var."
Civan, Miran’ın Leyla ile konuştuğunu duyduğu an yumruklarını sıktı. Kendi evinde, kendi nişanlandığı gecede, sevdiği kadının adının Miran’ın ağzında bu kadar rahat dolaşması onun son sabır kırıntısını da yok ediyordu. Berfin de arkalarından içeri süzüldüğünde, avludaki o gergin sessizlik her an patlamaya hazır bir barut fıçısına dönüştü. Miran, Civan’ın gözlerinin içine baka baka gülümsedi; bugünlük bu kadar "çıldırtmak" ona yetmişti, ama gece daha yeni başlıyordu.
Konağın avlusundaki o gergin bekleyiş, yerini sessiz bir güç savaşına bırakmıştı. Civan, odasına çıkıp o boğucu nişan kıyafetlerinden kurtulmak yerine, bir gölge gibi Miran’ı izlemeye devam ediyordu. İçindeki kıskançlık, damarlarında akan kandan daha baskın bir hale gelmişti.
Miran, sanki evin sahibi kendisiymiş gibi büyük bir rahatlıkla mutfağa yöneldi. Ocağın başına geçip cezveyi eline aldığında, Hicran telaşla yanına koştu:
"Miran Bey, aman siz durun! Ben hemen yapardım, elinizi sürmeyin..."
Miran, Hicran’a dönüp yüzünde o sinir bozucu derecede sakin gülümsemesiyle cevap verdi:
"Hayır Hicran, zahmet etme. Bu kahve biraz özel... Birini Leyla’ya, birini kendime yaptım. Bu gece ikimizin de buna ihtiyacı var." Ardından, sanki çok sıradan bir şey soruyormuş gibi ekledi: "Bu arada, Leyla’nın odası tam olarak neredeydi? Yanına uğramam lazım."
Hicran, Civan’ın hemen arkada, avlunun gölgesinde onları bir avcı gibi izlediğini bilmeden, safça eliyle üst katın köşesini işaret ederek odayı tarif etti.
Civan, Miran’ın merdivenlere yöneldiğini gördüğü an yerinden fırlayacak gibi oldu. Yumruklarını sıktı, dişlerini birbirine geçirdi; "Sen benim evimde, benim sevdiğim kadının odasına nasıl gidersin?" diye haykırmak, onu oracıkta durdurmak istiyordu. Ancak tam o sırada avlunun diğer ucunda annesi Sultan Hanım ve babasının sert bakışlarını üzerinde hissetti. Nişanlı bir adam olarak, babasının otoritesi ve annesinin zehirli bakışları altında elini kolunu bağlayan o "ağalık" prangası onu yerinden kıpırdatmıyordu.
Miran, elinde iki fincan kahveyle merdivenleri ağır ağır çıkarken, dönüp aşağıda çaresizce bekleyen Civan’a zafer kazanmış bir komutan edasıyla baktı. Civan, babasının ve törenin korkusundan tek bir adım bile atamazken; Miran’ın Leyla’nın odasına doğru giden her bir adım sesi, Civan’ın kalbine vurulan bir balyoz gibi yankılanıyordu. Kendi evinde, kendi kadınına ulaşamazken, düşmanının o kapıya yaklaştığını izlemek Civan için bu gecenin en ağır, en aşağılayıcı işkencesiydi.
Miran, elindeki iki fincan kahveyle Leyla’nın kapısının önüne geldiğinde, yüzünde her zamanki o hesapçı ama dışarıdan dostane görünen maskesi vardı. Kapıyı hafifçe tıklattı. İçeriden, ağlamaktan yorgun düşmüş, uykulu ve hüzünlü bir ses yükseldi:
"Gelin..."
Leyla, kapı açılıp karşısında Miran’ı elinde kahvelerle görünce bir an ne yapacağını şaşırdı. Üzerindeki pijamalarıyla, dağılmış saçlarıyla ve kan çanağına dönmüş gözleriyle bu saate bir erkeği karşılamak onu hem utandırmış hem de mahcup etmişti. Hemen yatağın içinde toparlanmaya çalışırken, "Miran Bey? Siz... bu saatte?" diye kekeledi.
Miran içeri girdiğinde, odanın o mütevazı ve dar yapısına, Leyla’nın dünyasına bir anlık **tiksinir** gibi baktı. Şatafata, lükse alışmış gözleri için bu oda katlanılmaz bir yerdi; ancak bu ifadesini saniyeler içinde sildi ve yerine şefkat dolu bir dost maskesi taktı. En kilit hamlesini ise içeri girerken yaptı: **Kapıyı tam kapatmadı, yarı açık bıraktı.**
Civan’ın aşağıda, merdivenlerin başında bir gölge gibi onları izlediğini, nefesini tutmuş her hareketi takip ettiğini çok iyi biliyordu. O kapının aralık kalması, Civan için binlerce kapalı kapıdan daha büyük bir işkenceydi.
"Zor bir geceydi Leyla, uyuyamadığını tahmin ettim," dedi Miran, sesini Civan’ın duyabileceği kadar net ve yumuşak bir tona ayarlayarak. "Sana kendi ellerimle kahve yaptım. Gel, biraz iç de için ısınsın."
Miran, Leyla’nın yatağının ucuna, ona çok yakın bir mesafeye oturdu. Kahveyi uzatırken parmakları kasıtlı olarak Leyla’nın eline değdi. Leyla bu yakınlıktan rahatsız olup geri çekilmek istese de nezaketi buna engel oluyordu. Dışarıda, koridorun karanlığında ise Civan, o yarı açık kapıdan sızan ışığa ve içerideki o samimi fısıltılara kilitlenmişti. İçeride Miran’ın Leyla’ya bu kadar yakın olması, Leyla’nın ise çaresizce ona gülümsemeye çalışması Civan’ın damarlarındaki kanı donduruyordu. Miran, zaferinin tadını çıkararak kahvesinden bir yudum aldı; o kapı aralığı, Civan’ın cehennemi olmuştu.
Civan, o yarı açık kapının yarattığı ince aralıktan içeriyi izlerken nefesi boğazında düğümlenmişti. Miran’ın Leyla’nın yatağının ucuna bu kadar pervasızca oturması, damarlarındaki kanı adeta ateşe veriyordu. En azından sadece kahve içtiklerini, mesafeli durduklarını görerek kendini teselli etmeye çalışıyordu; ama Miran’ın her hamlesi bu teselliyi yerle bir etmek üzerineydi.
Miran, kahvesinden bir yudum alıp bakışlarını Leyla’nın yüzünde gezdirdi. Odanın loş ışığında Leyla’nın şişmiş gözlerini, kızarmış burnunu süzdü. "Ağladın mı sen?" diye sordu, sesindeki sahte şefkatle.
Leyla, başını öne eğip parmaklarıyla oynamaya başladı. "Annemle konuştuk... Onu çok özlemişim, sesini duyunca tutamadım kendimi," dedi titreyen bir sesle. Civan’ın kulakları bu bahaneyi duyduğunda kalbi sızladı; annesini değil, aslında o kurdele kesilirken kopan kıyameti özlediğini biliyordu.
Miran, hamlesini bir adım öteye taşıdı ve Leyla’nın yatağın üzerindeki elini sıkıca kavradı. "Bak Leyla, beni sadece bir patron değil, bir dost olarak gör. Eğer seni burada üzen, canını sıkan bir sıkıntı varsa anlat bana. Çözelim, çekinme," dedi. Leyla, elinin tutulmasıyla irkildi; Miran’ın bu yakınlığı ona ağır geliyordu. Tam elini hızla geri çekmişti ki, Civan için artık sabrın sonu gelmişti.
Civan, daha fazla dayanamayarak odaya bir fırtına gibi daldı. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu. "Sen ne hakla elini tutarsın ulan!" diye kükreyerek masanın üzerindeki tepsiyi kavradığı gibi Miran’ın üzerine savurdu. Fincanlar havada uçuştu, sıcak kahve Miran’ın gömleğine ve yere saçıldı.
Miran, üzerine gelen kahveye rağmen istifini bozmadı; aksine, yüzündeki o sinir bozucu, arsız gülümsemeyi daha da büyüttü. Ayağa kalkıp gömleğindeki kahveyi silkelerken, "Hayırdır Civan? Nişanından çıkıp buraya, 'çalışanının' odasına mı koşuyorsun? Yoksa yüzük parmağını çok mu sıktı da acısını benden çıkarıyorsun?" diyerek onu daha da tahrik etti.
Leyla, iki adamın arasına girip Civan’ın göğsüne ellerini koydu. Civan’ın kalbi o ellerin altında deli gibi atıyordu. "Yapma Civan, lütfen dur! Herkes uyanacak, babanlar gelirse her şey biter!" diye yalvardı Leyla. Civan’ın gözleri öfkeden kararmıştı ama Leyla’nın dokunuşu ve o korku dolu bakışları onu bir an duraksattı.
Civan, Leyla’nın bileğini sıkıca ama incitmeden kavradı. Miran’a dönüp "Defol git bu odadan, elimden bir kaza çıkmadan git!" diye bağırdı. Sonra Leyla’ya döndü, sesi acı doluydu: "Bak Leyla... Eğer sizinkiler toplanırsa, babam bu manzarayı görürse ikimiz için de geri dönüşü olmaz. Yalvarırım git artık odana, dinlen... Lütfen git Civan, git artık!" diyen Leyla'nın sözleriyle Civan, yumruklarını sıkarak odadan çıktı. Miran ise o arsız gülüşüyle arkasından bakarken, Leyla odada tek başına, dökülen kahvelerin ve paramparça olan umutlarının ortasında öylece kalakaldı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

53okunma 6beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.