4

Vaveyla Yazarı: Ay Işığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: 4

Ertesi sabah evin avlusunda dikiş makinesinin tıkırtıları erkenden başlamıştı. Neriman, Sultan Hanım’ın bıraktığı o para dolu zarfın verdiği şevkle kumaşları iştahla kesiyor, Leyla ise dün yaşadığı o ağır duyguları dikiş iğnesinin ucuna takmış, sessizce çalışıyordu.
Tam o sırada Neriman’ın telefonu masanın üzerinde titreyerek çalmaya başladı. Arayan Sultan Hanım’dı. Neriman hemen makineyi durdurup, sesine en hürmetkar tonu vererek telefonu açtı.
"Buyrun Sultan Hanımım, emriniz baş üstüne!"
Sultan Hanım’ın otoriter sesi telefonun ucundan net bir şekilde duyuluyordu:
"Neriman Hanım, dün fark ettim de sandıktaki o zümrüt yeşili ağır kaftanı almayı unutmuşsunuz. Onu da mutlaka diğerlerinin yanına ekleyelim, rengine bayıldım, işi uzasın istemiyorum. Hemen kızını gönder de o kaftanı alıp getirsin, vakit kaybetmeyelim."
Neriman’ın gözleri parladı. "Emriniz olur hanımım! Tabi tabi, hemen gönderiyorum Leyla’yı. Hiç merak buyurmayın, akşama kalmaz elimizde olur," diyerek telefonu kapattı.
Dönüp Leyla’ya baktı. "Duydun mu kızım? Sultan Hanım seni çağırıyor. Bir kaftan unutulmuş, hemen git al da gel. Hadi durma, üstünü başına çekidüzen ver, vakit nakittir."
Leyla’nın kalbi bir anda küt küt atmaya başladı. O konağa tekrar gitmek, o koridorlardan geçmek, belki de Civan ile yeniden karşılaşma ihtimali içini hem korkuyla hem de tarif edemediği bir heyecanla doldurdu. "Tamam anne," dedi kısık bir sesle.
Dün Sultan Hanım’ın o "seviye" hatırlatmasından sonra ayakları geri geri gitse de, annesinin ısrarı ve işin mecburiyetiyle hazırlanmaya başladı. Aynada yüzüne bakarken dün akşamki "denk değiliz" sözlerini kendine tekrar fısıldadı. Ama içindeki bir ses, o siyah gözlerin sahibiyle bir kez daha göz göze gelmek için can atıyordu.
Leyla, yine o soluk renkli ama temiz elbisesini giyip, saçlarını düzelterek evden çıktı. Kader, onu bir kez daha o uçurumun kıyısına, Şimşeklerin konağına doğru çağırıyordu.
Leyla, sabahın o puslu ve serin saatinde yola düşmüş, zenginlerin hiç bitmeyen isteklerine yetişmek için şehri bir uçtan bir uca katetmişti. Kulağındaki kulaklıklardan yayılan o melankolik şarkılar, ruhundaki o "ait olamama" hissini besliyor, geçtiği gösterişli yollar ona sadece ne kadar uzakta olduğunu hatırlatıyordu.
Konağın o bitmek bilmeyen yokuşunu çıkıp kapıya vardığında derin bir nefes aldı. Müziği susturdu, kulaklıklarını çantasına tıkıştırıp o devasa kapıdan içeri adımını attı. Hicran, avluda telaşla koştururken onu gördü.
"Leyla! Hayırdır kızım, sabah sabah?"
"Sorma Hicran," dedi Leyla yorgun bir sesle. "Bir kaftan unutulmuş, Sultan Hanım 'çabuk olsun' diye haber yolladı. Onu almaya geldim."
Hicran başını salladı. "İyi yapmışsın ama şimdi beklemen lazım. Sultan Hanım ile Abdullah Bey baş başa kahvaltıdalar, bölünmez o sofra. Bitsin, haber veririz. Sen istersen şöyle otur."
Leyla, yolun ve sıcağın verdiği o yapış yapış histen kurtulmak istiyordu. "Hicran, zahmet olmazsa lavabo ne taraftaydı? Bir elimi yüzümü yıkayayım."
"Üst katta, koridorun en sağında canım," dedi Hicran mutfağa doğru yönelirken.
Leyla, artık aşina olduğu o sessiz ve ihtişamlı merdivenleri ağır ağır çıktı. Lavaboya girip kapıyı kapattığında, aynadaki aksine baktı. Gözaltları uykusuzluktan hafifçe morarmış, saçları rüzgardan birbirine girmişti. "Gerçekten dökülüyorsun Leyla," diye fısıldadı kendine. Avucuna doldurduğu soğuk suyu yüzüne çarptı. Bir parça toparlanmak için saçlarını tepeden sıkı bir at kuyruğu yaptı. Şimdi o narin boynu ve yüzünün tüm hatları iyice ortaya çıkmıştı.
Derin bir nefes alıp koridora çıktı. Tam Civan’ın odasının önünden geçtiği sırada, kapı büyük bir hızla ve gürültüsüzce açıldı. Leyla ne olduğunu anlamadan, güçlü bir el kolunu kavradı. Çığlık atmasına fırsat kalmadan içeriye, o karanlık ve ud kokulu odaya çekildi.
Sırtı sertçe kapıya çarptı. Civan, tek hamlede kapıyı kilitledi ve anahtarı çevirdi. Aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. Civan’ın sabahın bu saatinde bile keskin olan o erkeksi kokusu, Leyla’nın tüm duyularını felç etti.
Civan, ellerini kapıya, Leyla'nın başının iki yanına dayayarak onu hapsetti. Gözleri, Leyla’nın az önce açıkta bıraktığı o beyaz boynuna, sonra da korkuyla büyümüş ela gözlerine kenetlendi.
"Yine mi sen?" dedi Civan, sesi fısıltıyla kükreme arasında, yakıcı bir tondaydı. "Kader mi diyeyim buna, yoksa sen mi benim sabrımı sınıyorsun?"
Leyla’nın kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. "Bırak beni... Sultan Hanım bekliyor, kaftanı alıp gideceğim," diye kekeledi ama sesi o kadar kısıktı ki, kendi bile duymakta zorlandı.
Civan geri çekilmedi. Aksine, daha da yaklaştı; nefesi Leyla’nın yüzünü yalıyordu. "Annem aşağıda, kahvaltıda... Kimse seni burada aramaz. O kahveyi çarşıda içecektik ama sen ayağıma kadar geldin."
Civan’ın bakışları Leyla’nın titreyen dudaklarına kaydığında, odadaki o ağır sessizlik yerini sadece ikisinin düzensiz nefes alışlarına bıraktı. Uçurum, şimdi o odanın kapısının ardında değil, tam aralarındaydı ve ikisi de o boşluğa düşmek üzereydi.
Leyla’nın sesi titriyordu ama gözlerindeki o gururlu pırıltı sönmemişti. "Civan Ağam," dedi, kapıya iyice yaslanarak. "Bırakın beni... Sultan Hanım bizi burada böyle görürse mahfeder beni. Sizi bilmem ama benim tek bir hayatım var, onu da bu kapının ardında yakamam."
Civan, Leyla’nın bu telaşlı haline karşılık hafifçe gülümsedi; bu gülümseme hem alaycı hem de tuhaf bir şekilde yumuşaktı. "Bir şey olmaz," dedi, sesi odayı kaplayan o ağır sessizlikte güven verir gibi yankılandı. "Bahanem çok benim. Hem kahvaltıdalar, en az bir saatimiz var. Sadece biraz sohbet etmek istiyorum, hepsi bu."
Leyla, kapının koluna uzanmaya çalışarak, "Uygun olmaz ağam," dedi kestirip atarak. "O zaman aşağıda, avluda içelim kahvemizi. Herkesin içinde..."
Civan bu söz üzerine duraksadı, bir adım geri çekilip Leyla’yı yukarıdan aşağıya süzdü. "Sence?" dedi, sesi bu kez daha soğuk ve gerçekçiydi. "Terzi kızı ve evin oğlu, hizmetçilerin o meraklı bakışları arasında karşılıklı kahve içecekler, annem de gelip bize 'afiyet olsun' diyecek, öyle mi sandın? O dünya sadece masallarda olur Leyla."
Leyla tam gitmek için bir hamle daha yaptı ama Civan, onun narin bileğini sıkıca ama incitmeden tuttu. "Otur," dedi, odanın ortasındaki geniş deri koltuğu işaret ederek. Sesi bu kez bir emirdi.
Leyla çaresizce koltuğa ilişti. Gözleri istemsizce odayı taramaya başladı. Burası bir oda değil, adeta başlı başına bir evdi. Odanın içinde kapılar başka kapılara açılıyordu; bir yanda lüks bir ofis bölümü, diğer yanda devasa bir yatağın göründüğü yatak odası, öte yanda ise ucu bucağı görünmeyen bir giyinme odası... Her eşya, her ayrıntı o kadar pahalı ve o kadar kusursuzdu ki, Leyla kendi soluk elbisesine bakıp kendini daha da küçük, daha da eksik hissetti. Bu lüks, aralarındaki o görünmez duvarın taştan örülmüş haliydi.
Civan, köşedeki son teknoloji espresso makinesine doğru yürüdü. Makinenin çıkardığı o mekanik ses, odadaki gerginliği biraz olsun dağıtıyordu. Kısa süre sonra iki küçük fincanda, üzerinde yoğun kremasıyla kahveleri getirdi. Birini Leyla’ya uzattı.
"Al bakalım," dedi Civan, biraz da havayı yumuşatmak için. "Bunu dene, Türk kahvesinden iyidir. Serttir ama zihni açar."
Leyla, fincanı alırken Civan’ın gözlerinin tam içine, dik dik baktı. "Biliyorum ne olduğunu," dedi, sesindeki o kırgın gururla. "Siz beni iyice cahil, hiçbir şey görmemiş biri sandınız herhalde... Sadece paramız yok bizim, aklımız değil."
Civan bu sert çıkış karşısında bir an donup kaldı. Verecek bir cevap bulamadı. Leyla’nın o yoksulluğun içine sığdırdığı büyük gururu, Civan’ın hazırlıksız yakalandığı tek silahtı. Elindeki fincanla öylece kalakaldı, odadaki sessizlik bu kez Civan’ın mahcubiyetiyle ağırlaştı.
Civan, Leyla’nın o dik duruşu ve "Biliyorum ne olduğunu" diyen net çıkışı karşısında duraksadı. Espresso fincanını masaya bırakıp ilk kez bir yabancıyı değil, bir muhatabı süzüyormuş gibi baktı ona. Leyla’nın o soluk elbisesinin içindeki bu sarsılmaz özgüven, Civan’ın aşina olduğu o sahte nezaket dünyasını sarsmıştı.
"Haklısın," dedi Civan, sesi bu kez samimi bir merakla doluydu. "Benim hatam. Bu odadaki her şeyi parayla ölçmeye alıştığım için, senin o kapıdan girerken yanında getirdiğin dünyayı küçümsedim."
Leyla, kahvesinden bir yudum aldı ama gözlerini odanın ihtişamından ziyade pencereden görünen uzak ufka çevirdi.
"Mesele para değil Civan Ağam," dedi Leyla, sesi sakin ama sarsıcı bir tondaydı. "Mesele, hayatı nereden okuduğun. Sen bu odayı lüksle donatırken, her şeyi bir konfor alanı olarak kurgulamışsın. Ama ben o dikiş makinesinin başında her ilmeği atarken, o ipliğin içinden bir insanın hikayesini geçiriyorum. Siz mühendisler bir yapıyı bitirdiğinizde 'oldu' dersiniz, biz ise bir elbise bittiğinde o kadının o elbiseyle hangi acısını örteceğini, hangi mutluluğunu süsleyeceğini düşünürüz. Sizin dünyanız sonuçlarla, benim dünyam ise niyetlerle örülü."
Civan, Leyla’yı dinlerken hayatında ilk kez "başarılı" olmanın yetmediği bir anın içine düştüğünü hissetti. Karşısındaki kız, diplomaların ötesinde bir yaşam mimarisi sunuyordu ona.
"Sultan Hanım bana 'seviye'den bahsetti," diye devam etti Leyla, bakışlarını tekrar Civan’ın gözlerine dikerek. "Ama seviye nedir biliyor musun? Bir insanın, kendi trajedisinden başkasının hikayesine ne kadar pencereler açabildiğidir. Sen fabrikada binlerce işçiyi yönetebilirsin ama o işçinin akşam eve giderken taşıdığı o 'insanlık' ağırlığını ölçebilir misin? Ben o yokuşu çıkarken sadece terlemiyorum; ben o yokuşu çıkarken bu şehrin tüm tozunu, derdini, dikiş diktiğim hanım ağaların gizli gözyaşlarını da yanımda taşıyorum. Senin hayatın bir 'kale', benimki ise bir 'yol'. Kaleler güvenlidir ama yollar öğretir."
Civan, o ana kadar tanıdığı tüm o "eğitimli" ve "soylu" kadınların zihnindeki sığlığını düşündü. Hepsi birer protokol figürüydü. Ama Leyla... Leyla bir hayat felsefesiydi. Onun her cümlesi, Civan’ın yıllardır üzerine titrediği o rasyonel dünyayı yerle bir ediyordu.
"Sen..." dedi Civan, sesi bir hayranlığın eşiğindeydi. "Sen sadece iğne iplikle kumaş dikmiyorsun. Sen hayatın anlamını dokuyorsun. Ben çeliği, betonu anlıyorum ama senin bu 'insan' dediğin o karmaşık kumaşı bu kadar iyi analiz etmen... Bu benim hiçbir dersimde yoktu."
Leyla hafifçe gülümsedi; bu kez o burukluk gitmiş, yerine bilgece bir kabulleniş gelmişti. "Çünkü ağam, siz her şeye 'sahip' olmaya çalışıyorsunuz. Ben ise sadece 'anlamaya' çalışıyorum. Sahip olduğunuz her şey bir gün başkasının olabilir, ama anladığınız her şey sonsuza kadar sizindir."
Civan o an anladı ki; eğer bu kız onunla aynı "sınıftan" olsaydı, şu an kapıyı kilitler ve ona ömrünün geri kalanını onun bu derinliğinde boğularak geçirmeyi teklif ederdi. Leyla, Civan’ın sadece tenini değil, yıllardır uykuda olan zihnini de uyandırmıştı.
Tam o sırada aşağıdan Sultan Hanım’ın sesi duyuldu: **"Hicran! Nerede kaldı bu kız, kaftanı hala bulamadı mı?"**
Civan yerinden fırladı, gözleri hala Leyla’nın üzerinde asılı kalmışken kapıya yöneldi. Leyla ise fincanı sessizce bıraktı; o on dakikalık sohbetle Civan’ın kalesinde kocaman bir gedik açmış, zihnini feda ederek ruhuna imzasını atmıştı.
Leyla’nın az önceki o bilge ve mağrur duruşu, Sultan’ın sesini duymasıyla bir anda yerini çocuksu bir korkuya bıraktı. Gözleri doldu, elleri titremeye başladı. "Civan Ağam," dedi fısıltıyla, sesi hıçkırığa dönüşmek üzereydi. "Lütfen, çıkarın beni buradan... Eğer anneniz beni burada bulursa yerin dibine girerim, mahvolurum!"
Civan, Leyla’nın bu savunmasız hali karşısında içindeki koruma içgüdüsünün tavan yaptığını hissetti. Ama o, Leyla’nın aksine son derece soğukkanlıydı. Masasındaki tablete uzanıp koridoru gören güvenlik kameralarını kontrol etti.
"Dur, panik yapma," dedi Civan, sesi sakinleştirici bir tondaydı. "Koridor boş, kimse yok. Şimdi çık, doğruca annemin odasına gir. Kimse senin buradan çıktığını görmedi." Kapının kilidini sessizce açtı ve Leyla’ya son bir kez, bu kez çok daha derin ve anlamlı bir bakış fırlattı. "Bu sohbet bitmedi Leyla. Sadece ertelendi."
Leyla cevap bile vermeden kapıdan süzüldü. Kalbi ağzında atıyordu. Koridorda bir gölge gibi süzülüp Sultan Hanım’ın yatak odasına daldı. Sandığın üzerinde duran o ağır, zümrüt yeşili kaftanı adeta kaptı. Kucağındaki kumaşın ağırlığına rağmen merdivenleri nasıl indiğini, ayaklarının yere basıp basmadığını hissetmiyordu bile.
Avlunun o serinliğine çıktığında nefes nefeseydi. Sultan Hanım ve Abdullah Bey kahvaltılarını bitirmiş, avludaki sedire geçmişlerdi. Sultan, Leyla’yı o halde görünce kaşlarını kaldırdı.
"Kızım? Ne bu halin, yüzün kireç gibi olmuş? Alt tarafı bir kaftan alıp gelecektin."
Leyla, elindeki kaftanı sıkıca tutarak yalan söylemenin verdiği o ağır yükle yutkundu. "Şey... Hanımım, kaftan sandığın en altındaydı. Bir de... konak o kadar büyük ki, odaları karıştırdım, yolu bulana kadar canım çıktı. Koştum ki sizi bekletmeyeyim."
Abdullah Bey, Leyla’nın bu telaşlı ama masum haline gülümseyerek baktı. "Yorulmuş kızcağız Sultan, bak kan ter içinde kalmış. Hicran! Getir kızıma bir soğuk şerbet, içini ferahlatsın."
Leyla, Abdullah Bey’in bu merhametli tavrına minnetle baktı ama zihni hala yukarıdaki o odada, Civan’ın yanında kalmıştı. Şerbetini içerken ellerinin titremesini gizlemek için bardağı iki eliyle kavradı. Az önce o odada yaşananlar, Civan’ın o sarsıcı itirafları ve aralarındaki o tuhaf çekim... Her şey bir rüya gibiydi ama kucağındaki kaftandan gelen o ağır ud kokusu —Civan’ın odasının kokusu— ona her şeyin gerçek olduğunu haykırıyordu.
Sultan Hanım, Leyla’yı süzmeye devam ederken "Hadi bakalım," dedi. "Kaftan da geldiğine göre artık işin başına dönebilirsiniz. Neriman bekler seni."
Leyla, konağın o ağır demir kapısından dışarı çıktığında ciğerlerine ilk kez gerçek hava girdiğini hissetti. Ama biliyordu ki, o kapıdan içeri giren Leyla ile şu an dışarı çıkan Leyla aynı kişi değildi. Civan, onun zihnindeki kilitleri açmıştı; Leyla ise Civan’ın kalesindeki en büyük çatlağı oluşturmuştu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

185okunma 18beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.