28

Vaveyla Yazarı: Ay Işığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: 28

Miran, kahve lekeli gömleğine aldırmadan, Civan’ın gidişinin yarattığı o ağır sessizliğin içinde Leyla’ya doğru bir adım attı. Gözlerinde o sinsi, her şeyi gören ama hiçbir şeyi ele vermeyen bakış vardı. Leyla hâlâ titriyordu; az önceki arbedenin şokuyla yatağın kenarına çökmüştü.
Miran, sesini adeta bir zehir gibi yumuşatarak konuşmaya başladı. "Gördün mü Leyla? Adam nişanlı, parmağında başka bir kadının yüzüğü var ama hâlâ senin odanda terör estiriyor. Sence bir patron, sadece 'çalışanı' için kendi nişan gecesini mahvedip buralarda kahve fincanı fırlatır mı?"
Leyla başını önüne eğdi, gözyaşları tekrar süzülmeye başladı. "Miran Bey, lütfen... O sadece korumacı biri, biliyorsunuz işte," diye kekeledi.
Miran, Leyla’nın yanına tekrar oturdu, bu kez sesi daha da sokulgan, daha da ikna ediciydi. "Bana yalan söyleme Leyla. Ben dışarıdan gelen bir yabancı olabilirim ama kör değilim. Otele o girişin, aranızdaki o elektrik, Civan'ın sana bakarken sanki dünyadaki tek kadın senmişsin gibi yanışı... Ve senin... Senin o kurdele kesilirkenki halin. Bir çalışan patronunun nişanında ölmek ister gibi kaçmaz."
Leyla elleriyle yüzünü kapattı ama Miran durmadı. Adeta ağzından girdi, burnundan çıktı; Leyla'nın savunma duvarlarını birer birer yıktı. "Emin misin Leyla? Sadece patron-çalışan mı? Yoksa bu koca konak, bu şatafatlı hayat ikinize de dar mı geliyor? İtiraf et ki sana yardım edebileyim. Kendini bu sessizliğin içinde yakıp kül etme. Sen ona aşıksın, değil mi?"
Leyla’nın hıçkırığı odada yankılandı. Daha fazla direnme gücü kalmamıştı. Başını yavaşça kaldırdı, gözyaşları içinde Miran’ın gözlerinin içine baktı. "Evet..." dedi sesi fısıltı gibi ama bir o kadar da ağır. "Evet, aşığım. Canımdan çok seviyorum ama bu aşk benim mezarım olacak Miran Bey. O artık başkasının..."
Miran’ın dudaklarının kenarında, karanlıkta belli belirsiz bir tatmin gülüşü belirdi. İstediği itirafı almış, Civan’ın en büyük zaafını mühürlemişti. Leyla’nın omuzuna elini koydu, bu kez gerçekten bir "dost" gibi görünmeye çalışıyordu.
"Şşşt, tamam... Ağlama artık," dedi Miran, sesi güven verici bir tona bürünerek. "Sırrın bende güvende Leyla. Kimse bilmeyecek, ne Civan ne de başkası. Artık yalnız değilsin. Sen benim bu konaktaki tek gerçeğim, tek dostumsun. Bundan sonra başına ne gelirse gelsin, Miran arkanda olacak. Bu sır bizi bağladı."
Miran ayağa kalkıp kapıya yönelirken, Leyla ona minnetle ama içinde tarifsiz bir korkuyla baktı. Miran’a en büyük silahını vermişti ama o anki çaresizliğiyle, bu "dostluğun" onu bir kurtarıcıya mı yoksa daha büyük bir felakete mi götüreceğini kestiremiyordu.
Civan, banyonun soğuk mermerlerine tutunmuş, tepesinden boşalan suyun altında öylece duruyordu. Su ne kadar soğuk olursa olsun, içindeki o haysiyet ve kıskançlık yangınını söndürmeye yetmiyordu. Miran’ın o odaya, Leyla’nın o saf ve yaralı mahremiyetine bir yılan gibi sızması, Civan’ın zihninde bir film şeridi gibi dönüp duruyordu.
Duştan çıkıp üzerine en rahat pijamalarını geçirdi ama ruhu daralmış bir kafesin içinde hapis gibiydi. Odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürürken dişlerini sıkıyordu. Leyla’ya kızıyordu; neden o adamı içeri almıştı, neden o yarı açık kapıdan o samimiyete izin vermişti? Ama öfkesi bir duvara çarpar gibi kendine döndü.
> "Hangi yüzle kızıyorsun Civan?" diye fısıldadı aynadaki aksine. "Kızı bir 'çalışan' diyerek herkesin içinde küçük düşüren sensin. Ona verdiğin tüm sözleri bir kurdeleyle kesip atan sensin. Şimdi hangi hakla onun yanındaki adamı sorguluyorsun?"
>
İçinde bir cenaze kalkıyordu sanki. Kendi elleriyle gömdüğü hayallerinin üzerine, az önce takılan o parlak nişan yüzüğünün toprağını atmıştı. Leyla’ya olan zaafı, ona verdiği o tutkulu ama sonu gelmeyen sözler... Şimdi hepsi birer vebal gibi boynuna dolanmıştı. Berfin’le kuracağı bu hayat, sevdasının kefaretiydi ve Civan bu bedeli öderken her saniye biraz daha eksiliyordu.
Tam o sırada telefonunun ekranı, o huzur bozan ışığıyla aydınlandı. Gelen mesajlar Berfin’dendi. Civan her bir bildirimi gördüğünde midesinin daha da bulandığını hissetti:
* *"Civancım, annemler takılan altınlara bayıldı, herkes ne kadar yakıştığımızı konuşuyor! 🥰"*
* *"Bak, şu fotoğrafı seçtim, ışığı harika çıkmış. Hemen Instagram'da paylaş, altına da o dediğim cümleyi yaz."*
* *"Düğün tarihimizi yarın kahvaltıda netleştirelim, ailem sabırsızlanıyor."*
Berfin için her şey bir kural, bir gösteriş ve bir protokolden ibaretti. Civan’ın kalbinde çıkan o devasa yangından zerre haberi yoktu; o sadece takılan takıların ışıltısıyla ve el alemin ne diyeceğiyle meşguldü. Civan telefonu hırsla yatağın üzerine fırlattı. Bir yanda sırılsıklam bir halde sığındığı odasında ağlayan asıl sevdiği, diğer yanda hayatını bir sosyal medya gönderisine sığdırmaya çalışan nişanlısı... Civan, bu iki uçurum arasında kalmış, ruhu paramparça bir adam olarak karanlığın içinde kayboluyordu.
Civan, yatağın üzerine attığı telefonun durmak bilmeyen bildirim ışığına tiksinerek baktı. "Sikmişim düğününü de altınını da!" diye tısladı dişlerinin arasından. Berfin’in her şeyi bir piyes gibi kurgulaması, Leyla’nın o sırılsıklam ve perişan haliyle kıyaslandığında midesini daha da bulandırıyordu. Bu evliliğe atılacak her adım, Leyla’nın kalbine saplanan bir çiviydi ve Civan artık bu çivileri çakmak istemiyordu.
Bir şeyler yapmalıydı. En azından zaman kazanmalı, bu boğucu süreci biraz olsun yavaşlatmalıydı. Babası Haşmet Ağa’yı ikna etmek, bir aslanın ağzından avını almak kadar zordu ama Civan’ın başka çaresi kalmamıştı. Odasının içinde bir kaplan gibi volta atarken bahaneyi buldu: İşler.
Ertesi sabah kahvaltı masası kurulduğunda, konaktaki hava henüz dağılmamış bir fırtınanın sessizliğini taşıyordu. Berfin, zafer kazanmış bir edayla Sultan Hanım’ın yanında oturmuş, düğün detaylarını konuşmak için pusuda bekliyordu. Civan, masaya oturduğunda babasının gözlerinin içine direkt baktı.
Civan, babasının keskin bakışları altında planını kurarken kelimelerini daha dikkatli seçti. Artık coğrafi sınırların veya şehir isimlerinin bir önemi yoktu; onun dünyası bu konağın avlusu ile Leyla’nın sığındığı o dar oda arasında sıkışıp kalmıştı.
"Baba," dedi, sesindeki kararlılığı bozmadan. "Düğün işini şimdi karıştırmayalım. Bölgedeki ihaleler ve işlerin sevkiyat süreci çok yoğun. Bu halde düğün telaşına girersek işleri elimize yüzümüze bulaştırırız. Birkaç ay ertelememiz, ortalık durulunca yapmamız en doğrusu."
Haşmet Ağa, çatalını yavaşça tabağına bıraktı. Gözleri Civan’ın üzerinde, bir yalanı arar gibi gezindi. Berfin’in yüzündeki o zafer parıltısı bir anda sönerken, Civan geri adım atmadı. Babası, bir süre sessiz kaldıktan sonra hafifçe başını salladı. Bu, en azından bir süreliğine zaman kazanmak demekti.
Ancak asıl meselesi Leyla’ydı. Onu bu mutfakta, Berfin’in aşağılayıcı bakışları ve o "hizmetçi" yakıştırmaları altında görmeye artık dayanamıyordu. Bir nebze de olsa ona nefes aldırmak, kendisini o kurdele kesildiği andan beri affettirmek istiyordu.
Civan, konağın kapısında son misafirleri de uğurlarken omuzlarındaki o devasa yükün bir nebze hafiflediğini hissetti. Babasına karşı verdiği o "işlerin yoğunluğu" savaşı şimdilik zaferle sonuçlanmıştı. Düğün belirsiz bir tarihe ertelenmiş, o boğucu takvim rafa kalkmıştı. Misafirlerin arkasından kapıyı kapatırken derin bir nefes aldı; bu nefes, aylardır ciğerlerine giren ilk ferah havaydı.
Ancak tam o sırada, avlunun gölgesindeki sütunlardan birinin arkasında bir kıpırtı oldu.
Leyla, elindeki gümüş tepsiyi göğsüne bastırmış, nefesini tutarak bu konuşmaları dinlemişti. Civan’ın babasını ikna edişini, "acele etmeyelim" deyişini ve o kararlı duruşunu her kelimesiyle kalbine kazımıştı. İçinde tarif edilemez bir karmaşa vardı. Bir yanı, o kırmızı kurdelenin kesildiği gecenin acısıyla "Artık çok geç," diye haykırırken; diğer yanı, ertelenen her günün aslında ikisi için verilmiş küçük bir mühlet olduğu gerçeğiyle hafifliyordu.
Civan arkasını döndüğünde, Leyla ile göz göze geldi. Leyla’nın o hala ağlamaktan hafif şiş duran ama umutla hüzün arasında gidip gelen bakışları, Civan’ın kalbindeki sızıyı tazeledi. Aralarında metrelere rağmen, o avlunun ortasında her şey konuşulmuş gibiydi. Civan, Leyla’nın duyduğunu o an anladı; yüzündeki o sert ifade bir anlık yumuşadı, gözleriyle "Senin için," der gibi baktı.
Leyla ise başını hafifçe önüne eğdi, tepsiyi daha sıkı kavradı. Düğün ertelenmişti evet, ama Berfin’in nişan yüzüğü hala o parmaktaydı ve Miran’ın sinsi gölgesi hala mutfağın kapısında bekliyordu. Bu erteleme bir kurtuluş muydu, yoksa sadece fırtınadan önceki o aldatıcı sessizlik mi, ikisi de bilmiyordu. Leyla, sessizce mutfağa doğru süzülürken Civan arkasından bakakaldı; kazandığı bu zamanın bedelini nasıl ödeyeceğini düşünerek karanlığa gömüldü.
Civan, kapının eşiğinde duran Miran’a döndü. Gözlerindeki nefret, az önceki iş bahanesinin arkasına saklanamayacak kadar çıplaktı. Miran’ın Leyla’nın odasına o sinsi sızışı, o yarı açık bıraktığı kapı ve Leyla’nın elini tutuşu Civan’ın zihninde bir kor gibi yanıyordu. Artık nezaket ya da misafirperverlik yapacak dermanı kalmamıştı.
"Eee kuzen," dedi Civan, sesi buz gibi bir alayla yankılandı. "Seni de yolcu edelim artık. Bu kadar misafirlik kafi, senin de kendi işlerin, kendi hayatın vardır. Git de biraz onlarla ilgilen, buralarda vakit kaybetme."
Sultan Hanım, oğlunun bu pervasız çıkışıyla panikledi. "Dur oğlum! Aa, ayıptır, hiç öyle denir mi? Misafir o, daha kahvesini içmedi," diyerek araya girmeye çalıştı. Civan’ın kolunu tutmak istedi ama Civan, sanki bir taştan dökülmüş gibi yerinden kıpırdamadı.
Civan, annesinin elini nazikçe ama kararlı bir şekilde kenara itti. Bakışlarını bir saniye bile Miran’ın üzerinden ayırmıyordu. "Anne, Miran yabancı değil, halden anlar," dedi, 'halden anlar' derken kelimelerin üzerine basarak. "Zaten dün gece yeterince yorulduk, artık aile arasında kalmamız en doğrusu."
Miran, Civan’ın bu kovar gibi tavrı karşısında bozulmuş gibi yapmadı. Aksine, o sarsılmaz ve sinir bozucu özgüveniyle gülümsedi. Ceketinin önünü yavaşça ilikledi, gözleri bir anlığına mutfak tarafına, Leyla’nın olduğu yöne kaydı ve sonra tekrar Civan’a döndü.
"Haklısın Civan, misafirliğin de bir adabı vardır," dedi Miran, sesindeki o gizli tehdidi saklamadan. "Ben gideyim... Ama unutma, bazen kapıdan kovduğun şey, çoktan evin içine sızmış olur. Yine görüşürüz, nasıl olsa artık bir sırdaşlığımız var."
Miran, Civan’ın sabrını son raddeye getiren o cümleyi bırakıp ağır adımlarla konağın kapısından çıktı. Civan, onun gidişini izlerken yumruklarını öyle sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. Annesi Sultan Hanım arkasından söylenmeye devam etse de, Civan onu duymuyordu. Leyla’nın hayatındaki en büyük tehlikeyi kapı dışarı etmişti ama Miran’ın "sırdaşlık" iması, Civan’ın içine yeni bir kurt düşürmüştü. Kapıyı gürültüyle kapattı; konak şimdi daha boş ama çok daha gergin bir sessizliğe bürünmüştü.
Sultan Hanım, avludaki sedire kurulmuş, elinde gümüş saplı gözlüğüyle adeta bir kraliçe edasıyla Leyla ve Hicran’ı karşısına dikmişti. "Yazın bakayım," dedi sesi otoriter bir tınıyla, "Mutfakta tuz kalmamış, yağ bitmek üzere, o misafirlerden sonra kiler tamtakır oldu."
Hicran listeyi tutarken, Sultan Hanım’ın bakışları Leyla’nın üzerinde zehirli bir sarmaşık gibi dolandı. "Nenen nasıl oldu Leyla? İyidir inşallah," dedi ama cevabı beklemeden ekledi: "Bak kızım, biz size sahip çıktık, ekmeğimizi bölüştük. Bizim iyiliğimizi, bu konağın size açtığı kucağı sakın unutma. Vefasızlık bu topraklarda en büyük günahtır."
Leyla, boğazındaki o acı yumruyu yutkunarak başını öne eğdi. "Unutmam Sultan Hanım, sağ olun," diyebildi sadece. Sultan Hanım, Hicran’ın elindeki listeyi çekip alarak Leyla’nın eline tutuşturdu. "Al şimdi bunu, hemen markete git, eksikleri tamamla. Akşama kocam ve oğlumla şöyle baş başa, ağız tadıyla bir yemek yiyeceğiz. Hadi çabuk ol!"
Leyla, "Baş üstüne," diyerek çıktı konaktan. Dışarıdaki rüzgar, sokağa adım atar atmaz yüzüne çarptı; saçları savruluyor, hırkası rüzgarda dalgalanıyordu. Yavaş yürüyordu... Oysa içindeki fırtına dışarıdakinden daha büyüktü. Adımları ağırlaştıkça, aldığı her nefes biraz daha özgürlük kokuyordu. Tam köşeyi dönüp tenha ara sokağa sapmıştı ki, güçlü bir kol aniden onu kavradı ve duvarın gölgesine doğru çekti.
Leyla korkuyla çığlık atacakken, o tanıdık kokuyu ve o yakan bakışları gördü. Civan...
"Leylam..." diye fısıldadı Civan, sesi hasretle ve suçlulukla boğulmuştu. Özlemle Leyla’nın yüzüne eğildi, onu öpmeye kalktı ama o an Leyla’nın içindeki tüm o kırgınlık bir yanardağ gibi patladı.
Leyla’nın eli Civan’ın yüzünde patladı. Civan sersemleyip geri çekilirken, Leyla bu kez yumruklarıyla adamın omuzlarına vurmaya başladı. Her vuruşta bir anının, bir kırgınlığın hesabını soruyordu.
"Nasıl yaparsın?" diye haykırdı Leyla, sesi rüzgarın uğultusuna karışıyordu. "Nasıl o parmağına o yüzüğü takıp da karşımda durursun! Ben dün gece yağmurda çıplak ayakla, canım çıkana kadar koşarken sen kadeh kaldırıyordun! Bana 'çalışanım' dedin Civan... İnsan canından çok sevdiği kadını bir çırpıda nasıl siler atar?"
Civan, "Leyla, mecburdum..." diyecek oldu ama Leyla izin vermedi. Omuzlarını sarsarak, ağlamaktan helak olmuş gözlerini Civan’ınkine dikti:
"Mecburiyetin batsın senin! O kurdele kesilirken benim ruhumu kestin sen. Şimdi gelmiş 'Leylam' diyorsun. Hangi Leyla? Otele bıraktığın o sahipsiz kız mı, yoksa şimdi markete eksik almaya gönderdiğin hizmetçi Leyla mı? Sen beni o parıltılı salonlarda öldürdün, şimdi bu tenha sokakta diriltmeye mi çalışıyorsun? Dokunma bana! O ellerinle o kadının elini tuttun, o parmağına o sözü taktın. Sen artık benim sığındığım liman değil, beni boğan o karanlık denizsin Civan. Canımı daha ne kadar yakacaksın? Bırak peşimi, bırak ki öleyim... Çünkü yaşamak senin bu ihanetinden daha çok acıtıyor!"
Leyla’nın hıçkırıkları sokağın yankısında kaybolurken, Civan yediği tokatın değil, bu ağır sözlerin altında ezilmiş bir halde, sırtı duvara yaslı öylece kalakaldı. Leyla ise elindeki market listesini buruşturup göğsüne bastırarak, arkasına bile bakmadan rüzgarın içinde kayboldu.
Civan, yediği o sert tokatın ve ruhuna inen o ağır sözlerin etkisiyle olduğu yere çivilendi. Leyla’nın rüzgarda savrulan saçları gözden kaybolana kadar tek bir adım bile atamadı. Bir şey söylemek, "Affet" demek, "Yandım" diye haykırmak istedi ama dili boğazına dolandı. Elini az önce Leyla'nın vurduğu omzuna götürdü; oradaki sızı, kalbindeki devasa boşluğun yanında hiçbir şeydi.
Başını öne eğip ağır adımlarla konağa döndü. Kimseyle göz göze gelmeden, bahçede duran arabasına bindi. Motorun kükremesi, içindeki sessiz feryadı bastırmaya yetmiyordu. Direksiyonu sıkarken parmak boğumları bembeyaz oldu; Berfin’in nişanı, babasının baskısı ve Leyla’nın o darmadağın hali arasında kalmış bir enkaz gibiydi. Arabayı adeta savurarak konaktan çıktı ve hırsını yoldan alırcasına işine doğru sürdü.
Leyla ise sanki dünya üzerine yıkılmış gibi marketin rafları arasında süzülüyordu. Bir elinde Sultan Hanım’ın buruşmuş listesi, diğer elinde gözyaşlarını sildiği nemli mendili... Reyonların arasında durup derin nefesler almaya çalışıyor, hıçkırıklarını bastırmak için dudaklarını ısırıyordu. Etrafındaki insanların ona acıyarak bakmasını istemiyordu.
"Tuz... Yağ... Şeker..." diye mırıldandı listeye bakarken. Her kelime ona az önce Sultan Hanım'ın kurduğu o "baş başa yemek" cümlesini hatırlatıyordu. Leyla, o yemeğin malzemelerini elleriyle seçerken aslında kendi mezarına toprak atıyor gibiydi. Sepetini doldurdu, ödemesini yaptı ve elinde ağır poşetlerle marketten çıktı.
Gözleri ağlamaktan yanıyordu ama o, rüzgara karşı başını dik tutmaya çalıştı. Civan’a attığı o tokatın sıcaklığı hala avucundaydı; o tokat sadece Civan’a değil, kendi saf ve temiz aşkına kıyan tüm bu düzene karşıydı. Konağa giden yolu her adımda biraz daha zorlukla yürürken, Leyla artık o kapıdan giren eski Leyla olmadığını biliyordu. İçindeki o büyük sevda, bir gecede hem yangın olmuş hem de küle dönmüştü. Miran, elindeki en büyük kozun Leyla’nın o saf ve yaralı kalbi olduğunu biliyordu. Gün boyu telefonunu elinden düşürmedi; her mesajında zehrini bir parça daha "şifa" gibi sunuyordu.
Leyla elinde poşetlerle konağa dönerken telefonuna ilk bildirim düştü:
**Miran:** "Leyla, sesin çok kötü geliyordu. Kendine gelebildin mi biraz? Aklım sende kaldı, bir şeye ihtiyacın olursa çekinme, biliyorsun ben buradayım."Leyla, mutfağa girip poşetleri tezgaha boşaltırken Miran’ın bu sahte desteği ona bir anlık bir nefes gibi gelse de, Miran’ın asıl derdi başkaydı. Birkaç dakika sonra asıl niyetini belli eden o mesajlar gelmeye başladı:
**Miran:** "Bu arada, konak sakinleşti mi? Berfin gelip gitmiştir herhalde... Civan'la bir gerginlikleri var mıydı? Hani düğün de ertelendi ya, merak ettim ortalık nasıl."
Miran, Leyla’yı bir "dost" gibi konuşturup aslında Berfin ve Civan arasındaki çatlakları öğrenmeye çalışıyordu. Eğer o evlilik sarsılırsa, Civan’ı köşeye sıkıştırmak çok daha kolay olacaktı.
Leyla ise mutfakta akşam yemeği için soğanları doğrarken, Miran’ın bu sorularına kısa ve kaçamak cevaplar veriyordu. "Her şey aynı Miran Bey, sağ olun," diye yazdı ama Miran durmuyordu. Onun her sorusu, Leyla’yı konak içinde bir casus konumuna itiyordu.
Akşam yemeği saati yaklaştıkça konaktaki gerilim tırmanıyordu. Sultan Hanım mutfağa girip yemeklerin tadına bakarken, Berfin’in tekrar konağa geleceği haberi yayıldı. Leyla, elindeki bıçakla patatesleri soyarken Miran’ın mesajları telefonun ekranını aydınlatmaya devam ediyordu:
**Miran:** "Berfin geliyormuş sanırım. Civan'ın yüzünü görmek isterdim şimdi... Bak bakalım, yüzleri gülüyor mu yoksa bu erteleme canlarını mı sıkmış?"
Leyla telefonu cebine attı. Miran’ın bu sinsi oyununun farkındaydı ama şu an hem Sultan Hanım’ın baskısı hem de Civan’a olan o dinmeyen öfkesi arasında sıkışıp kalmıştı. Miran ise dışarıda, sessizce o sığındığı "dostluk" maskesinin ardında Leyla’nın vereceği küçücük bir ipucunu bekliyordu.
Leyla, Miran’ın mesajlarındaki o aşırı merakı içten içe garipsese de, şu anki çaresizliğiyle buna "dostça bir ilgi" deyip geçmeye çalışıyordu. Ancak konaktaki hava, Miran’ın mesajlarından çok daha ağır ve tehlikeli bir hal almaya başlamıştı.
Salondan yükselen o yapay kahkahalar, Leyla’nın mutfaktaki huzurunu bıçak gibi kesti. Berfin, sanki konağın tapusunu almış gibi bir edayla içeri girmiş, Sultan Hanım’la kahve keyfi yapıyordu.
"Civan yok mu annecim?" diye sordu Berfin, sesindeki o yapmacık şirinlikle. Sultan Hanım gururla gülümsedi: "Yok kızım, çalışıyor... Biliyorsun, iş koliktir benim oğlum." Berfin, bacak bacak üstüne atıp etrafı süzerek, "İşin varsa bak anne, burası artık benim evim sayılır. Sen rahatına bak," dedi. Sultan Hanım bu sahiplenici tavırdan memnun, "Tamam kızım, ben zaten bir cenazeye gidecektim, sen kal burada. Akşam da yemeğe kal istersen," deyip hazırlandı ve konaktan çıktı.
Sultan Hanım’ın kapıdan çıkmasıyla, Berfin’in o "tatlı gelin" maskesi paramparça oldu. Konakta bir anda terör esmeye başladı. Önce mutfağa daldı, Hicran’ın titizlikle hazırladığı yemeklere burun kıvırdı. "Bu ne biçim temizlik? Bu nasıl bir yemek düzeni? Eğitimsizliğiniz her yerinizden akıyor, bu konağa bir asalet getirmek şart olmuş," diyerek kızı azarlayıp gözyaşlarına boğdu.
Ama asıl hedefi Leyla’ydı. Berfin, Leyla’nın yanına bir yılan gibi sokuldu ve onu kolundan sertçe kavrayarak kilerin karanlık köşesine çekti. Leyla neye uğradığını şaşırmıştı.
"Bak bana!" diye tısladı Berfin, Leyla’nın saçlarını avucuna dolayıp başını geriye doğru zorlayarak. "Ben aptal değilim Leyla. Civan’la aranızda bir şeyler döndüğünün farkındayım. O otele gelişin süzülmelerin gözünü civana dikmen, dün geceki halleriniz... Sakın ha! Sakın o hayallerine güvenip benim yoluma taş koymaya kalkma."
Leyla, acıyla inleyerek, "Berfin Hanım, yanlış anlıyorsunuz, öyle bir şey yok..." diye kekeledi ama Berfin’in gözü dönmüştü.
"Yalan söyleme bana!" diye bağırdı ve elinin tersiyle Leyla’nın suratına çok sert bir tokat patlattı. Leyla’nın başı yana savrulurken, dudağı patladı ve sıcak bir kan sızıntısı çenesine doğru süzüldü. Berfin, Leyla’yı sarsmaya devam ederek, "Seni bu konaktan öyle bir kazırım ki, adını bile unuturlar. Seni mahvederim, saçından tutar o kapının önüne atarım. Civan benim nişanlım, anladın mı? Benim!"
Berfin, Leyla’yı yerdeki tozun toprağın içine fırlatıp üstünü başını düzeltti. Hiçbir şey olmamış gibi, dudaklarında o buz gibi gülümsemeyle çantasına uzandı. "Kahvem için teşekkürler," diyerek, arkasında dudağı kanayan ve ruhu bir kez daha çiğnenen bir Leyla bırakıp konaktan çıktı. Leyla, patlayan dudağının sızısıyla yere çökmüşken, dışarıdaki rüzgar sanki Berfin'in bu zalimliğini alkışlıyormuş gibi daha sert esmeye başladı.
Leyla, aynadaki aksine bakarken tanıyamıyordu kendini. Saçları yolunmuş gibi dağılmış, omuzları Berfin'in sarsmasından dolayı çökmüştü. Lavaboda buz gibi suyu yüzüne çarparken, dudağındaki kanın suya karışıp gidişini izledi. Canı yanıyordu ama dudağındaki sızı, kalbindeki aşağılanmanın yanında hiçbir şeydi.
Tam o sırada Hicran içeri daldı. Leyla'nın halini görünce eli ağzına gitti, gözleri dehşetle açıldı. "Kızım! Noldu sana böyle? O yılan yaptı değil mi? Berfin yaptı!" diye fısıldadı korkuyla.
Leyla, titreyen elleriyle üstünü başını çekiştirirken, "Hicran abla, nolur... Sakın dedi, kimse duymasın. Yalvarırım kimseye bir şey söyleme," dedi sesi titreyerek.
Hicran, Leyla’nın omuzlarını tutup onu kendine çevirdi. "Kimse derken... Civan Ağamı mı kastettin? Ondan mı saklıyorsun bu zulmü?"
Leyla, Hicran’ın gözlerindeki o delici bakıştan kaçmak ister gibi başını öne eğdi. Bakışları yere kilitlendi, korkusu her halinden belli oluyordu. Hicran derin bir iç çekip Leyla’nın yanağını okşadı: "Korkma be güzelim, korkma... Kalp bu, neye konacağı belli olmaz ama umutlanma be Leyla. Bak, bir bakış bile başına neler getirdi. Bu konakta sevda, garibanın boynuna ilmek olur ancak."
Leyla, Hicran'ın "bir bakış" sözüyle içten içe acı bir gülümseme yolladı karanlığa. Dudaklarını zorla hareket ettirip sessizce mırıldandı:
> *"Keşke sadece bir bakış olsaydı Hicran abla... Keşke sadece bakışmakla kalsaydı bu kor ateş."*
>
İçinden geçenleri söyleyemedi. Civan’la otele girişlerini, arabadaki o boğucu ama tutkulu sessizlikleri, birbirlerine verdikleri o imkansız sözleri ve az önce sokak ortasında attığı o tokadı anlatamadı. Hicran, Leyla’nın sessizliğini "korku" sandı; oysa Leyla, yaşadığı o devasa enkazın altında kalmış, nefes almaya çalışıyordu. Berfin’in tokatı dudağını patlatmıştı ama Civan’ın sessizliği ve mecburiyeti, Leyla’nın tüm dünyasını paramparça etmişti.
Hicran, Leyla'yı yavaşça dışarı çıkarırken, "Gel, şu dudağına bir şeyler sürelim de kimse anlamasın. Akşam yemeğine Civan Ağam geldiğinde yüzüne bakma sakın," diye tembihledi. Leyla ise sadece başını salladı; o akşam o masada nasıl duracağını, Civan'ın gözlerinin içine nasıl bakmayacağını düşünürken, Miran'ın az önceki mesajları zihninde bir kurt gibi kemirmeye devam ediyordu.
Konağın yemek odasında, Sultan Hanım’ın istediği o "gövde gösterisi" sofrası kurulmuştu. Masanın ortasında dumanı tüten et yemekleri, zeytinyağlılar ve Leyla ile Hicran’ın saatlerce uğraştığı her türlü lezzet serilmişti. Haşmet Ağa başköşede, Sultan Hanım ise onun sağında gururla oturuyordu. Civan, işten yeni dönmüş olmanın verdiği yorgunluk ve içindeki bitmek bilmeyen huzursuzlukla tabağına bakıyordu.
Leyla, elinde su sürahisiyle masaya yaklaştığında Civan’ın keskin gözlerinden kaçamadı. Civan, Leyla’nın yüzündeki o değişimi, o solgunluğu ve her şeyden önemlisi dudağındaki o belirgin, morarmış patlağı anında fark etti. Kalbi yerinden oynadı, elindeki çatalı masaya bırakırken sesi buz gibi ama endişe doluydu.
"Noldu dudağına Leyla?" dedi Civan, masadaki herkesin dikkatini o yöne çekerek. "Kim yaptı bunu?"
Sultan Hanım ve Haşmet Ağa’nın bakışları bir anda Leyla’ya döndü. Leyla’nın elleri sürahiyi tutarken titredi, gözlerini Civan’ın o hesap soran ama aslında içten içe yanan bakışlarından kaçırdı. Berfin’in tehditleri ve o saçını çeken elleri hala teninde sızlıyordu.
"Bir şey olmadı Civan Ağam," dedi Leyla, sesi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Mutfakta dolabın üst rafından bir şeye uzanırken dengemi kaybettim. Kapak hızla yüzüme çarptı, onun izi... Önemli bir şey değil."
Civan gözlerini kısmış, Leyla’yı süzüyordu. Leyla’nın ne zaman yalan söylese parmaklarıyla oynadığını, sesinin nasıl kısıldığını çok iyi biliyordu. Bir dolap kapağının böyle bir yara bırakmayacağını, bunun bir parmak izi ya da sert bir darbe olduğunu anlayacak kadar hayatın içindeydi. Tam ayağa kalkıp "Doğruyu söyle!" diyecekken, Sultan Hanım araya girdi.
"Gördün mü oğlum, sakarlık işte," dedi Sultan Hanım, Leyla’ya bir 'sus' işareti yapar gibi bakarak. "Hadi Leyla, suları tazele de çekil kenara. Bizim özel meselelerimiz var."
Civan, babasının sert bakışları altında daha fazla üsteleyemedi ama o an masanın altından yumruklarını öyle bir sıktı ki, eklemleri bembeyaz oldu. İçinden bir ses ona yalan söylendiğini, Leyla’nın bu evde kendisi yüzünden bir bedel ödediğini haykırıyordu. Leyla ise sürahiyi bırakıp hızla mutfağa kaçarken, Civan’ın gözleri hala o patlak dudaktaydı; o yaranın Berfin’in eseri olup olmadığını henüz bilmiyordu ama Miran’ın gün içindeki sinsi mesajları ve Berfin’in konaktaki varlığı zihninde tehlikeli bir şekilde birleşmeye başlamıştı.
Yemeğin en gergin anında, konağın büyük kapısı bir kez daha gürültüyle açıldı ve Miran, yüzünde o her kapıyı açan sahte ama etkileyici gülümsemesiyle avludan içeri girdi. "Bu saatte misafir kabul eder misiniz?" diyerek yemek odasının eşiğinde durdu.
Sultan Hanım, Miran’ın bu "yalnızlık" edebiyatına hemen kandı. "Gel oğlum, gel! Sen de bu evin bir evladı sayılırsın. Civan senin kardeşin, buralarda yalnız kalmana gönlümüz el vermez," diyerek başköşeye yakın bir yeri işaret etti. Sonra mutfağa doğru seslendi: "Leyla! Çabuk Miran Bey’e de bir servis aç!"
Leyla, titreyen elleriyle Miran’ın önüne tabağı koyarken, Miran o keskin gözlerini Leyla’nın yüzünde gezdirdi. Patlak dudağı gördüğü an, sanki dünyası başına yıkılmış gibi bir şaşkınlıkla atıldı: "Aa! Leyla, noldu sana böyle? Kim kıydı sana?"
Miran’ın bu aşırı samimiyeti masada buz gibi bir hava estirdi. Sultan Hanım kaşlarını çatarak, "Oğlum bu ne samimiyet böyle? Hitmetçiimiz o ," diyerek uyardı. Miran ise geri adım atmadı, Sultan’ın gözlerinin içine bakarak, "Sultan Annem, Leyla benim dostumdur, dert ortağımdır. Onun canı yanarsa benim de yanar," dedi. Sultan Hanım’ın "Mesafeni bil!" uyarısı havada asılı kalırken, Miran çoktan ayağa kalkmıştı bile.
"Bekleyin, arabada çok iyi bir merhemim vardı, hemen getiriyorum," dedi ve hızla dışarı çıkıp elinde küçük bir tüple geri döndü. Herkesin şaşkın bakışları altında Leyla’nın yanına yaklaştı. Parmaklarını, Leyla’nın patlak dudağının üzerinde, adeta bir sevgili şefkatiyle ama herkesin göreceği kadar pervasızca gezdirmeye başladı. İlacı sürerken gözlerini Leyla’nın gözlerinden ayırmıyordu.
O sırada masanın diğer ucunda bir çıtırtı duyuldu. Civan, elindeki su bardağını o kadar büyük bir nefret ve kıskançlıkla sıkıyordu ki, parmak boğumları artık kireç gibi bembeyaz olmuştu. Miran’ın parmakları Leyla’nın tenine her değdiğinde, Civan’ın içindeki o canavar biraz daha kükredi.
**ÇAT!**
Civan’ın avucunda parçalanan bardağın sesi yemek odasında yankılandı. Cam kırıkları sofraya saçılırken, Civan’ın elinden süzülen kan, şarap rengi bir sızıntı gibi beyaz masa örtüsüne yayıldı. Civan, elindeki acıyı hissetmiyordu bile; gözleri kan çanağına dönmüş bir halde, Miran’ın Leyla’nın dudağındaki o parmaklarına kilitlenmişti.
"Yeter!" diye gürledi Civan ayağa fırlayarak. "Bırak kızı! Kendi halleder!"
Miran, parmaklarını yavaşça geri çekerken yüzünde o arsız, zafer kazanmış gülümseme belirdi. Civan’ın elinden akan kan, Leyla’nın dudağındaki yaranın bedeli gibi masaya damlarken; konakta artık dönüşü olmayan bir savaşın fitili, o kırılan bardakla birlikte resmen ateşlenmişti.
Miran, bardağın kırılma sesiyle birlikte sanki bu anı bekliyormuş gibi büyük bir soğukkanlılıkla yerinden falktı. Civan’ın elinden masa örtüsüne damlayan kanlara bakarken yüzünde o sinsi, "iyiliksever" maskesi vardı.
"Civan! Ne yaptın kardeşim, dikkat etsene," dedi Miran, sesi odayı dolduran yapay bir endişeyle yankılandı. Hicran’a dönüp, "Hicran, hemen ilk yardım çantasını getir, çabuk!" diye emretti. Hicran telaşla çantayı getirdiğinde, Miran sanki az önce Leyla’nın dudağına dokunan o değilmiş gibi, bu sefer Civan’ın başına dikildi.
Miran, Civan’ın masanın üzerinde yumruk yaptığı ve cam kırıklarıyla dolu elini sıkıca kavradı. "Gel bakalım, doktorum ben biliyorsun, bir bakalım şu ele," dedi. Civan elini geri çekmek istese de Miran’ın tutuşu hem profesyonelce hem de kaçmasına izin vermeyecek kadar sıkıydı. Civan’ın avucundaki cam kırıklarını tek tek pensetle ayıklarken, eğilip Civan’ın kulağına sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla konuştu:
*"Sakin ol aslanım... Bardak kırmakla elini kesersin sadece, oysa Leyla’nın canını yakanları bulup kesmek lazım, değil mi?"*

Civan, Miran’ın bu fısıltısıyla irkildi, gözlerini Miran’ın gözlerine dikti. Miran ise sanki hiçbir şey dememiş gibi, Sultan Hanım’a dönüp, "Korkulacak bir şey yok Sultan Annem, derin değil ama pansuman şart," dedi. Gören de onu canından çok sevdiği kardeşini iyileştirmeye çalışan fedakar bir akraba sanırdı; oysa o, Civan’ın açık yarasını temizlerken aslında o yaranın içine zehrini akıtıyordu.
Leyla ise bir köşede, bir eliyle patlak dudağını tutarken diğer yandan Civan’ın kanayan eline bakıyordu. İki adamın arasındaki bu sessiz savaşın ortasında kalmak nefesini kesiyordu. Miran, Civan’ın elini sardıktan sonra geri çekildi, elindeki kanlı pamukları çöpe atarken Leyla’ya göz kırptı.
Sultan Hanım, "Sağ ol Miran oğlum, iyi ki varsın," diyerek Miran’ı onurlandırırken, Civan sargılı elini masanın altına gizledi. İçindeki öfke o kadar büyüktü ki, Miran’ın bu "doktor" nezaketi altında kendisini nasıl küçük düşürdüğünü, Leyla’nın gözü önünde onu nasıl kışkırttığını iliklerine kadar hissediyordu. Konaktaki yemek artık bir lütuftan çok, herkesin birbirinin kanını içmek istediği bir arenaya dönüşmüştü.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

46okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.