12. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)12
Bölümler 40Şu an: 12
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Civan, Leyla’nın sesinden aldığı o kısa nefesle maskesini tekrar yüzüne takıp avluya döndü. Karahan ailesi gitmek için ayaklanmıştı; Sultan Hanım’ın yüzünde işini bitirmiş bir komutanın mağrur edası vardı.
Vedalaşma faslı başladığında Civan, nezaket icabı Berfin’i uğurlamak için öne çıktı. Berfin, herkesin içinde sanki çok samimi bir şey söyleyecekmiş gibi Civan’a doğru eğildi. Parfümünün o ağır, yapay kokusu Civan’ın genzini yaktı. Dışarıdan bakıldığında iki soylu ailenin evlatları vedalaşıyor gibiydi ama Berfin’in dudaklarından dökülenler zehirden farksızdı.
Berfin, bakışlarını Civan’ın gözlerine bir mil gibi saplayarak sadece onun duyacağı o buz gibi sesle fısıldadı:
"Kendini çok akıllı sanıyorsun Civan... Ama o arka odalarda nefes nefese sesini duyduğun o mahalle güzeline söyle; ipek kumaşlar saray görmemiş tenlerde iğreti durur. Sen de o ucuz hevesini bir an önce bırak ki, asıl ait olduğun yere döndüğünde üzerinde leke kalmasın. Şimşeklerin ağasına, yamalı bir sevda hiç yakışmıyor."
Berfin, bu fena lafın ardından hiçbir şey olmamış gibi geri çekildi. Yüzünde o kibirli, zafer kazanmış gülümsemeyle Civan’a son bir kez bakıp babasının peşinden konaktan süzülüp gitti.
Civan olduğu yerde donup kalmıştı. Berfin’in bir şeyleri bildiğinden değil, sadece tahminlerinden ve sınıfsal kibrinden yola çıkarak böyle bir hamle yapması onu daha da çileden çıkardı. Bu sadece bir laf sokma değil, Leyla’nın varlığını ve Civan’ın duygularını "ucuz bir heves" olarak yaftalayıp aşağılamaktı.
Sultan Hanım, Berfin’in o sinsi fısıltısının ardından Civan’ın çene kemiklerinin nasıl gerildiğini fark etti. "Ne dedi o sana öyle?" diye sordu annesi, gözlerini kısarak.
Civan, annesine bakmadı bile. Bakışları kararmıştı. "Kendi haddini aştı anne," dedi sadece, sesi bir fırtınanın habercisi gibi derinden ve tehlikeli geliyordu.
O an anladı ki; Leyla’yı sadece o dükkanlardan değil, bu kadının ve bu dünyanın dilinden de koruması gerekecekti. Ama Berfin’in o "yamalı sevda" sözü, Civan’ın kalbindeki o inkar ettiği büyük aşkı daha da harlamıştı.
Civan, odasına girdiğinde kapıyı öyle bir çarptı ki, konağın asırlık duvarları zangırdadı. Ceketini hırsla bir kenara fırlattı, gömleğinin üst düğmelerini sanki boğuluyormuşçasına kopardı. Berfin aptal değildi; onun o keskin gözleri, Civan’ın zırhındaki en ufak çatlağı bile fark etmişti. "Yamalı sevda" demişti... Bu laf, Civan’ın damarlarında akan o soylu kanı adeta ateşe verdi.
Odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürürken dişlerini sıkıyordu. Kendi kendine bir yalanı fısıldayıp duruyordu: *"Sadece bir arzu bu. Sadece ona sahip olmak, o inatçı gururunu diz çöktürmek istiyorum. Bir kez kavuşursam, bir kez o ateşi söndürürsem bu defter kapanacak."*
Kendi zihninde Leyla’yı "kapatılması gereken bir defter" gibi kodlamaya çalışıyordu. Onu elde ettiğinde bu büyü bozulacak, her şey normale dönecek ve o da Berfin gibi ruhsuz ama "güçlü" bir dünyada yaşamaya devam edecekti. Öyle sanıyordu.
Ancak farkında olmadığı bir şey vardı: Berfin’in o kibirli laflarına bu kadar öfkelenmesinin sebebi, Leyla’yı sadece arzulaması değil, onu kalbinin en dokunulmaz yerine koymuş olmasıydı. O, Leyla’yı korumak için dünyayı yakmaya hazırken, kendine hâlâ "heves" diyordu.
Pencereyi açtı, dışarıdaki sert rüzgar yüzüne vurdu. Gözlerini kapattığında karşısında Berfin’in o yapay sarı saçlarını değil, Leyla’nın hüzünlü ve doğal güzelliğini görüyordu. Leyla’nın o tertemiz dünyası, Civan’ın bu karanlık ve hesapçı hayatındaki tek gerçek şeydi.
*"Bir an önce,"* diye mırıldandı Civan karanlığa doğru. *"Bir an önce ona tamamen sahip olmalıyım ki bu işkence bitsin."*
Aslında kaçmaya çalıştığı şey Leyla değil, her geçen saniye ruhunu biraz daha ele geçiren o devasa aşktı. Ama aşk, bastırıldıkça daha şiddetli patlamaya hazırlanan bir volkan gibi Civan’ın tam göğsünün ortasında pusuda bekliyordu.
O gece Leyla’nın evinde, dışarıdaki tozlu sokağa inat, içeride bambaşka bir hava esiyordu. Pırıl pırıl mutfak dolapları ve yumuşacık koltukların arasında Neriman, hayatında hiç olmadığı kadar neşeliydi. Elindeki kahve fincanını sanki gümüş bir kadehmiş gibi tutuyor, gözlerini tavana dikip hayallerini bir bir sıralıyordu.
"Bakın görün," dedi Neriman, sesi hırs ve heyecanla titreyerek. "Şimşeklerin gelini olmak kolay değil. Öyle bir düğün yaptıracağız ki, bu şehir yedi gün yedi gece bizi konuşacak. On tane burma bilezikten aşağısına 'evet' demem! Gelinliğin her yeri inci olacak, o Fransız dantellerinden isterim kızıma..."
Leyla, annesinin bu kontrolsüz hırsını izlerken kalbinin sıkıştığını hissetti. Annesi, Berfin’in az önce konakta yaptığı pazarlıkların bir benzerini, ama daha saf ve "yoksul" bir yerden yapıyordu.
"Anne, dur hele," dedi Leyla, sesi yorgun çıkarak. "Daha ne düğünü, ne altını? Civan’la aramızda ne var, ne olacak belli bile değil. Belki de sonu yok bu yolun, bizi madara edip bırakmayacağı ne malum?"
Saadet nene, yeni koltuğun kenarında sanki her an kalkacakmış gibi iğreti oturuyordu. "Kızım haklı Neriman," dedi nene, bakışlarını Leyla’nın üzerinden çekmeden. "Bu eşyalar gözünü boyamasın. Dağdan gelen duman, ovadaki çiçeği boğar. Altın dediğin ağırlıktır, gelinlik dediğin kefen de olabilir insana. Belirsizdir bu işler, ağzını hayra aç ama gözünü de dört aç."
Leyla, nenesine hak veriyordu ama içindeki fırtınayı kimseye anlatamıyordu. Civan’ı her düşündüğünde, onun o sert ama sahiplenici bakışları gözünün önüne geldikçe, kendini bir bataklığın içinde gibi hissediyordu. Kaçmaya çalıştıkça, o "arzu" dediği şeyin altına gizlenen sevdaya daha çok saplanıyordu.
Civan’ın o dik başlılığı, ona kimseye benzemeyen bir kadınmış gibi davranması Leyla’nın koruma kalkanlarını bir bir indiriyordu. Neriman altınların hesabını yaparken, Leyla sadece Civan’ın telefondaki o çaresiz, nefes nefese kalan sesini düşünüyordu. "Onu sevmeye mi başlıyorum?" diye sordu kendine. Korkutucu olan şuydu ki; cevap evetti. Ve bu sevda, tıpkı nenesinin dediği gibi, onu küle çevirecek kadar büyüktü.
Leyla o gece yeni yatağına uzandığında, nevresimlerin kokusu bile ona Civan’ı hatırlattı. Batıyordu; ama bu batışın içindeki o tatlı sızı, ona her şeyi unutturacak kadar güçlüydü.
Hafta sonunun ilk ışıklarıyla birlikte mahallede tatlı bir telaş vardı. Leyla, Civan’ın dün geceki o baskın "Hazır ol, seni alacağım" emrine boyun eğmiş, dolabındaki en güzel elbiseyi çıkarmıştı. Üzerindeki küçük çiçek desenli elbise, onun o duru ve narin güzelliğini ortaya çıkarıyordu. Aynanın karşısında saçlarını tararken, içindeki heyecan korkusuna galip geliyordu.
Neriman ise kapının eşiğinde durmuş, kızını hayranlıkla izlerken bir yandan da son taktiklerini veriyordu: "Bak kızım, sakın hemen yüz verme. Ağırdan sat kendini. O sana ne kadar dünyaları sererse, sen o kadar vakur dur. Şimşeklerin gelini olacak kadın, her şeye hemen tav olmaz. Akıllı ol, o kartı da sakın cebinden eksik etme!"
Derken, mahallenin dar sokağında o tanıdık motor sesi yankılandı. Civan, simsiyah jipiyle kapının önünde durduğunda, tüm mahalleli pencerelere üşüşmüştü bile. Leyla, annesinin hayır duaları eşliğinde araca bindi. Civan’ın gözleri, Leyla’nın çiçekli elbisesinde bir an takılı kaldı. O sert, aşiret töreleriyle katılaşmış bakışları, Leyla’nın bu bahar dalı gibi hali karşısında bir anlığına eridi.
"Çok güzel olmuşsun," dedi Civan, sesi her zamankinden daha yumuşak çıkarak.
Yol boyunca pek konuşmadılar ama Civan’ın sürati, içindeki o dizginleyemediği sabırsızlığı ele veriyordu. Şehrin gürültüsünden, Berfin’in buz gibi hesaplarından ve Sultan Hanım’ın baskısından uzağa; dağların arasındaki o meşhur göl evine sürdü.
Göl evi, yemyeşil bir ormanın kucağında, kristal gibi parlayan suyun kenarındaydı. Civan her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. İskele üzerine kurulan kahvaltı masası; gümüş çatal bıçak takımlarından, en nadide peynirlere, egzotik meyvelerden taze sıkılmış sulara kadar tam bir ziyafet alanıydı. Her şeyin ne kadar "pahalı" ve "ulaşılamaz" olduğu, güneşin altında parlayan porselenlerden belli oluyordu.
Leyla, arabadan inip bu ihtişamın ortasına adım attığında, bir an nefesinin kesildiğini hissetti. Gölün durgun suyu bir ayna gibiydi. Leyla masaya oturmadan hemen önce, camdaki yansımasına baktı. Üzerindeki o basit, çiçekli pazen elbisesiyle, bu gümüş takımların ve porselenlerin arasında kendini bir yabancı gibi hissetti. Oraya, o pahalı dünyaya ait değildi sanki; bir tabloya sonradan eklenmiş, eğreti duran bir fırça darbesi gibiydi.
Civan arkasından yaklaşıp elini Leyla’nın omzuna koydu. "Beğendin mi?" diye sordu, gururla.
Leyla, aynadaki yansımasından gözlerini çekmeden, "Çok güzel Civan... Çok pahalı," dedi sesi titreyerek. "Ama sanki... sanki ben buraya hiç yakışmadım. Bu çiçekli elbise, bu gümüşlerin yanında çok fakir kaldı."
Civan, Leyla’nın bu savunmasız itirafıyla sarsıldı. Onu lüksle etkileyeceğini, ona "gücünü" göstererek onu büyüleyeceğini sanıyordu ama Leyla’nın o dürüst gururu yine bir duvar gibi önüne dikilmişti.
Civan, Leyla’nın o masum ama dik duruşuna bakarken içindeki o sert ağanın yerini tuhaf bir şefkat aldı. Leyla’nın kendini o masaya yakıştıramaması, Civan’ın daha önce hiçbir kadında görmediği bir dürüstlüktü. Hafifçe gülümsedi, elini Leyla’nın çenesine koyup yüzünü kendine çevirdi.
"Gülüm, ben sana o kartı boşuna mı verdim?" dedi sesi güven verircesine. "Git al kendine her şeyin en güzelini. Hangi elbiseyi istiyorsan, hangi mücevher yakışırsa... Sen her şeyin en iyisine layıksın, sakın bir daha 'yakışmadım' deme."
Leyla, Civan’ın bu cömertliği karşısında minnet duysa da nenesinin sözleri ve mahallenin tozlu gerçekleri bir gölge gibi üzerine çöktü. Başını hafifçe yana eğip bakışlarını kaçırdı.
"O kadar kolay değil Civan," dedi iç çekerek. "Bugün en lüks elbiseyi giyip mahalleye dönsem, o kapıdan içeri girsem komşular ne der? Kimden, nasıl geldiğini hemen anlarlar. Bizim orada duvarların kulağı, gözü vardır. İş ciddiye binene, adımız sanımız belli olana kadar istemiyorum böyle şeyler. Ben böyle, bu çiçekli elbisemle iyiyim."
Civan, Leyla’nın bu sözleri üzerine sessizce başını salladı. Bir an için dün akşam avluda oturan Berfin’i düşündü. Berfin, daha evlenmeden şehrin yarısını, mehir olarak fabrikaları ve en pahalı altınları bir "sözleşme maddesi" gibi masaya sürmüştü. Leyla ise önüne serilen sınırsız imkânı, sadece onuru ve huzuru için elinin tersiyle itiyordu.
Biri doymak bilmeyen bir hırsın, diğeri ise lekesiz bir gururun simgesiydi. Civan, Leyla’nın bu hallerini gördükçe ona olan arzusunun yanına, hiç hesapta olmayan bir saygı ekleniyordu. Onu "elde edilecek bir kale" gibi görürken, şimdi Leyla’nın o küçük dünyasına misafir olmak istiyordu.
"Tamam," dedi Civan, masaya oturması için Leyla’nın sandalyesini çekerken. "Sen nasıl istersen öyle olsun. Ama bil ki, sen o çiçekli elbiseyle benim gözümde buradaki her şeyden daha değerlisin."
Kahvaltı başladığında, Civan bir yandan Leyla’nın tabağını dolduruyor, bir yandan da onu bu zor dünyadan nasıl çekip çıkaracağını, Berfin gibi kurtların arasından nasıl sağ salim geçireceğini düşünüyordu. Leyla’nın bu sıcaklığı, Civan’ın buz tutmuş kalbinde geri dönüşü olmayan bir çözülme başlatmıştı.
Kahvaltı bittikten sonra, gölün durgun sularına bakan o geniş, rahat koltuğa yan yana oturdular. Doğanın sessizliği ve manzaranın huzuru, aralarındaki çekimi iyice yoğunlaştırmıştı. Civan, bir süredir bastırmaya çalıştığı o dizginlenemez arzuyla Leyla’ya biraz daha sokuldu. Kolunu Leyla’nın omuzuna atıp onu kendine çektiğinde, zihninde sadece Berfin’in o ruhsuz pazarlıkları ve Leyla’nın bu büyüleyici sıcaklığı vardı.
Civan’ın elleri, Leyla’nın çiçekli elbisesinin ince kumaşı üzerinde usulca gezmeye başladı. Parmak uçları Leyla’nın tenine değdiğinde, Civan adeta dünyadan koptu. Teninin yumuşaklığı ve o temiz kokusu Civan’ın başını döndürmüştü; artık sadece ona tamamen sahip olma dürtüsüyle hareket ediyordu. Eli, elbisenin yakasından içeri süzülüp tenini okşamaya başladığında, nefesi Leyla’nın boynunda bir ateş gibi yanıyordu.
Ancak Leyla, Civan’ın bu kontrolsüzleşen halleriyle bir anda irkildi. İçindeki o saf sevgi, Civan’ın bu aceleci ve baskın tavrıyla bir savunma duvarına çarptı. Civan daha da ileri gitmek için hamle yaptığında, Leyla aniden onun ellerini itti ve hızla ayağa fırladı.
"Ne yapıyorsun sen Civan!" dedi Leyla, gözleri yaşarmış ama bakışları öfkeyle çakmak çakmak olmuştu. "Ben buraya seninle manzara izlemeye, vakit geçirmeye geldim; senin heveslerini tatmin etmeye değil! Beni ne sanıyorsun sen? O eve aldığın eşyalarla, cebime koyduğun kartla beni satın mı aldığını sandın?"
Civan, Leyla’nın bu sert tepkisiyle adeta bir tokat yemiş gibi oldu. O, her istediğini alan, her arzusuna boyun eğilen Şimşeklerin ağasıydı. Reddedilmek, hele ki böyle "onur" üzerinden bir çıkışla geri çevrilmek, onun o devasa gururunu paramparça etti.
Yerinden hırsla kalktı, yüzündeki o yumuşak ifade bir anda yerini karanlık bir öfkeye bıraktı. "Yine mi aynı mevzu Leyla?" diye gürledi Civan, sesi gölün üzerinde yankılanarak. "Seni satın almak istesem bin tanesini alırım! Ben sana değer veriyorum, seni arzuluyorum diyorum, sen kalkmış beni neyle suçluyorsun! Senin bu bitmek bilmeyen gururun, benim sana olan sabrımı tüketiyor artık."
Civan’ın siniri tepesine çıkmıştı. Berfin’e karşı takınmak zorunda kaldığı o sahte sabır, burada Leyla’nın direnişiyle patlak vermişti. Leyla ise geri adım atmıyordu; o çiçekli elbisesinin içinde, Civan’ın o koca servetine ve gücüne karşı tek başına, dimdik duruyordu.
"Senin sabrın tükenecekse tükensin Civan Ağa!" dedi Leyla, sesi titrese de geri adım atmayarak. "Eğer beni sadece bu şekilde göreceksen, o jipine bin ve beni hemen o tozlu mahalleme geri bırak. Ben senin saraylarında bir oyuncak olmayacağım!"
Civan dişlerini sıktı, elleri yumruk oldu. Leyla'yı oracıkta bırakıp gitmekle, ona zorla sarılmak arasında gidip geliyordu. Bu inatçı kız, Civan'ın bugüne kadar kurduğu tüm dünyayı tek bir cümlesiyle yerle bir ediyordu.
Civan, Leyla’nın o dik duruşu ve "Beni satın mı sandın?" çıkışıyla bir an duraksadı. İçindeki o hırçın ağayı anında susturdu. Şimdi öfkenin değil, Leyla’nın merhametini uyandıracak o büyük oyunun sırasıydı. Berfin’le olan o buz gibi pazarlıkları, konağın ağır havasını ve Sultan Hanım’ın baskılarını bir sır gibi kalbine gömdü. Leyla’nın bu olanlardan haberi olmamalıydı; o, Civan’ın bu karanlık dünyasındaki tek saf liman olarak kalmalıydı.
Civan, yüzündeki öfkeyi bir anda silip yerini derin bir hayal kırıklığına bıraktı. Omuzlarını düşürdü, bakışlarını gölün durgun suyuna çevirdi. Sanki Leyla’nın sözleri onu ruhunun en derin yerinden yaralamış gibi bir sessizliğe büründü.
"Satın almak mı?" diye fısıldadı Civan, sesi acıyla titriyormuş gibi yaparak. "Sen beni gerçekten hiç tanımamışsın Leyla. Ben dışarıdaki o gürültüden, o yalan dünyadan kaçıp senin o tertemiz kalbine sığınıyorum, sen beni para pul hesabı yapan o ruhsuz adamlarla bir tutuyorsun."
Yavaşça Leyla’ya doğru bir adım attı ama ona dokunmadı. Bu mesafe, Leyla’nın vicdanını daha çok sızlattı. "O eşyalar, o kart... Hepsi seni korumak içindi. Sen her gece o rahatsız sedirde uyurken benim burada canım yanıyor, anlıyor musun? Sana dokunmak istedim çünkü... Çünkü ben hayatımda ilk kez birine bu kadar mecbur hissettim kendimi. Senin o gururun benim tek gerçeğimken, sen kalkıp bana 'heves' diyorsun."
Leyla’nın bakışlarındaki o sertlik, Civan’ın bu kusursuz savunmasıyla yavaş yavaş kırılmaya başladı. Civan, Leyla’nın gözlerinin içine öyle bir "terk edilmiş çocuk" çaresizliğiyle baktı ki, Leyla kendini bir anda büyük bir haksızlık yapmış gibi hissetti.
"Biliyor musun," dedi Civan sesi iyice kısılarak, "Ben senin için her şeyi, herkesi karşıma aldım. Konaktaki o bitmek bilmeyen baskılar, üzerime yıkılan o koca dünya... Hepsine senin gülüşün için katlanıyorum. Ama sen beni bir canavar gibi görüyorsan... Tamam. Bin arabaya, seni o tozlu mahallene geri bırakayım. Ama bil ki, o kapı kapandığında benim de nefesim kesilecek."
Leyla, Civan’ın bu "çaresiz" ve "yalnız" hali karşısında daha fazla dayanamadı. Şimşeklerin o mağrur ağasının karşısında bu kadar ufaldığını görmek, Leyla’nın o merhametli kalbini darmadağın etti. Civan’ın bu büyük manipülasyonu, Leyla’nın tüm savunma duvarlarını yıkmıştı.
Leyla’nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü, sonra hıçkırıklara boğularak Civan’ın göğsüne yaslandı. "Özür dilerim," diye hıçkırdı Leyla, elleriyle Civan’ın gömleğine sıkıca tutunarak. "Özür dilerim Civan... Ben sadece korkuyorum. Bu dünya bana çok yabancı, seni kaybetmekten çok korkuyorum."
Leyla başını kaldırıp yaşlı gözlerle Civan’a baktı ve kalbindeki o en büyük sırrı, Civan’ın bu tehlikeli oyununun zaferi olarak haykırdı:
**"Sana aşık oldum Civan! Öyle çok aşık oldum ki, bu aşkın beni yok etmesinden korkuyorum!"**
Civan, Leyla’yı kollarının arasına alıp saçlarını okşarken yüzünde karanlık, gizli bir memnuniyet belirdi. Leyla onun kucağında aşkı için ağlarken, Civan bu yalanların üzerine kurduğu bağı daha da güçlendirmişti. Berfin ve konaktaki sırlar şimdilik uzaktaydı; Civan, Leyla’yı kendi duygusal labirentine hapsetmeyi başarmıştı.
Bölüm etkileşimi
