5. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)5
Bölümler 40Şu an: 5
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Leyla, eve vardığında kalbinin güm güm atışı hala kulaklarında yankılanıyordu. Konağın o ağır havasından ve Civan’ın odasındaki o tekinsiz, bir o kadar da büyüleyici atmosferden çıkıp kendi avlularının tanıdık tozuna karışmak ona hem bir nefes aldırmış hem de içini garip bir boşlukla doldurmuştu.
"Hah! Geldin mi şükür?" dedi Neriman, elinde makasla Leyla’yı kapıda karşılayarak. "Ne oldu kız, yüzün kireç gibi? O koca yokuşu koşarak mı çıktın?"
Leyla, kucağındaki zümrüt yeşili ağır kaftanı annesine uzatırken zoraki bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. "Sultan Hanım acele ettirdi anne, 'çabuk getir' dedi diye koşturdum işte. Bir de konak labirent gibi, yolu şaşırdım."
Neriman kaftanı hayranlıkla eline aldı. "Aman yarabbi, şu kumaşın asaletine bak! Bunu dikmek her yiğidin harcı değil. Hadi, durma öyle dikilip de... Geç makinenin başına, bu kaftanın kol ağızlarını senin o zarif parmakların işleyecek."
Leyla, hiçbir şey demeden dikiş makinesinin başına oturdu. Makinenin pedalı ayaklarının altında hızlandıkça, zihni de o odadaki konuşmalara geri dönüyordu. İğne kumaşa her girişinde Civan’ın "Sadece ertelendi" diyen sesi kulağında çınlıyordu.
Annesi ve nenesinin mutfaktaki akşam yemeği telaşı, tencere sesleri ve mahallenin gürültüsü arasında Leyla, zümrüt yeşili kumaşın üzerinde kendi sessiz dünyasını kurmuştu. O kumaşa sadece iplik değil; korku, heyecan ve o imkansız "seviye" farkının sızısı işleniyordu.
O akşam, iğne iplikle boğuşurken Leyla bir şeyi çok iyi fark etti: O kaftan bittiğinde konağa tekrar gidecekti. Ve bu sefer, o devasa kapıların ardında onu nelerin beklediğini bilmenin verdiği o huzursuz edici sabırsızlıkla baş başaydı.
Civan, fabrikadaki o devasa ceviz masasının başında, sanki bir imparatorluğu yönetir gibi oturuyordu. Birbiri ardına gelen müdürler, önündeki tabletlere düşen bütçe raporları ve resmi makamlardan gelen ziyaretçilerle geçen saatler, aslında onun için sadece birer rutindi. Odada güç, para ve otorite hakimdi; ama Civan’ın zihni bu steril lüksten çok uzaktaydı.
Son ziyaretçi de kapıdan çıkıp oda sessizliğe gömülünce, Civan ağır adımlarla bar bölmesine yürüdü. Kristal kadehe doldurduğu viskisinin buzları birbirine çarparken, pencereden dışarıya, şehre baktı. Viskinin sert tadı boğazını yakarken zihninde sadece tek bir isim yankılanıyordu: **Leyla.**
"Mesele para değil Civan Ağam... Sizin dünyanız sonuçlarla, benim dünyam niyetlerle örülü," demişti kız.
Civan kendi kendine güldü, ama bu gülüşte bir huzursuzluk vardı. Bir yanı, "Sadece lise mezunu, sıradan bir terzi kızı... Hayatı ne kadar anlayabilir ki?" diyerek onu küçümsüyor, sınıfsal kibriyle bu durumu bastırmaya çalışıyordu. Ama diğer yanı, o kızın bakışlarındaki derinliğe, o beyaz boynuna ve zekasına karşı konulamaz bir arzu duyuyordu. Onu hem bu kadar basit görüp hem de ondan bu kadar etkilenmeyi kendine yediremiyordu.
"Bir iz bırakmış olmalı," diye mırıldandı. Telefonunu çıkarıp sosyal medya mecralarında, internetin kuytu köşelerinde "Leyla" ismini arattı. Ama karşısına çıkan sonuçlar ya bir reklamdı ya da bambaşka insanlardı. Leyla’nın dijital dünyada hiçbir izi yoktu; o, gerçek dünyada, tozlu sokaklarda ve dikiş makinesinin başında yaşayan biriydi.
Daha fazla dayanamadı. Masasındaki dahili telefonu kaldırıp sadık adamlarından birini bağlattı. Sesi her zamanki gibi soğuk ve emrediciydi:
"Terzi Neriman’ın kızı Leyla... Telefon numarasını bul bana. On dakikan var."
Civan, kadehinden son yudumunu alırken telefonuna bir mesaj düştü. Mesajda sadece on haneli bir numara ve altında "Leyla" yazısı vardı. Civan, numaraya uzun uzun baktı. O numaranın ardında, kendi kalesinde gedik açan o kız vardı. Parmakları ekranın üzerinde gezindi; aramalı mıydı, yoksa bu ateşi daha fazla harlamadan söndürmeli miydi?
Açılan uçurum şimdi sadece bir telefon mesafesindeydi.
Civan, elindeki kadehi masaya sertçe bıraktı. Gururu ve arzusu arasındaki o ince çizgide yürürken parmakları ekrana gitti ve numarayı tuşladı. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra Leyla’nın o yorgun ama duru sesi duyuldu:
"Alo, buyrun? Kimsiniz?"
Civan bir an duraksadı. Sesinin hemen tanınmamasından, bir "hiç kimse" gibi karşılanmaktan içten içe bozulmuştu. Odanın içinde otoriter bir tavırla volta atmaya başladı.
"Sesimi tanımayacak kadar çok mu yabancıyla konuşuyorsun Leyla?" dedi, sesi buz gibi ve mesafeliydi.
Leyla’nın hattın diğer ucunda nefesinin kesildiğini hissetti. "Civan Ağam?" dedi Leyla şaşkınlıkla. "Siz... numaramı nereden buldunuz?"
Civan alaycı bir nefes verdi. "Gerçekten mi? Ben istesem senin sadece numaranı değil, tüm yedi sülaleni, attığın her adımı on dakikada önüme sererim. Bunu sorgulayacak konumda değilsin."
Leyla sustu. Civan’ın bu kibri, az önce odadaki o derin adamın tamamen kaybolduğunu hissettirmişti ona. Civan ise kendini koruma kalkanına almış, sınıfsal öfkesini kusmaya devam ediyordu:
"Bak, seni uyarmak için aradım. Bugün o odada yaşananları, o konuşmaları sakın yanlış anlama. Ben sadece... o anki haline, o terden solmuş görüntüne acıdım. Biraz insanlık göresin, kendini iyi hisset diye kahve ikram ettim, hepsi o. Sakın ola ki kendine pay çıkarıp sağda solda, annenin yanında falan anlatmaya kalkma. Aramızdaki farkı unutma; benim için sadece geçici bir merhamet gösterisiydin."
Leyla’nın boğazına bir yumru oturdu. Bu sözler, Sultan Hanım’ın "sadaka" lafından bile daha ağırdı. "Anladım ağam," dedi sesi titreyerek ama gururunu korumaya çalışarak. "Merhametiniz için teşekkür ederim. Merak etmeyin, sizin 'yüksek' dünyanızın hikayeleri benim soluk hayatıma meze olmaz. İyi akşamlar."
Leyla telefonu kapattığında gözünden bir damla yaş süzüldü. Civan ise telefonu masaya fırlattı. Kızı bu kadar kırmış olmak, içindeki o tuhaf yangını söndürmeye yetmemiş, aksine daha da harlamıştı. Kendine "O sadece bir terzi kızı" diye tekrar ediyordu ama kalbi, kırdığı o gururlu sesin yankısında sıkışıp kalmıştı.
Leyla telefonu yatağın üzerine fırlattığında odanın sessizliği üzerine bir karabasan gibi çöktü. Göğsündeki o sızı, Civan’ın sesindeki o buz gibi kibirden, "acıdım sana" deyişinden geliyordu. Gözyaşlarını elinin tersiyle sertçe sildi.
"Salaksın Leyla," diye fısıldadı kendi kendine. "Gerçekten salaksın."
Ne sanmıştı ki? O odadaki on dakikalık derin sohbetin, hayat görüşü üzerine kurduğu o cümlelerin Civan’ın dünyasındaki bin yıllık sınıf duvarlarını yıkacağını mı? Sultan Hanım boşuna "kendine denk birini bul" dememişti. Onlar aynı kumaştan biçilmemişlerdi; biri ipekti, biri kaba bez. Civan o kalede doğmuştu, Leyla ise o kalenin tozlu yollarında.
Saadet Nene’nin "Davul dengi dengine" sözü kulaklarında bir tokat gibi çınladı. Nenesinin haklı çıkması, annesinin o boş hayallerinden daha çok canını yakıyordu artık. Civan için o sadece bir anlık bir "merhamet" objesiydi, belki de kendi lüks hayatından sıkıldığı bir anda önüne çıkan egzotik bir eğlence...
Mutfağa, nenesinin ve annesinin yanına döndüğünde yüzüne bir maske taktı. Ama elleri dikiş dikerken her zamankinden daha çok titriyordu. Civan’ın o numarasını rehberine bile kaydetmedi; "Ağa" diye birini hayatında istemiyordu. Kendi dünyasına, dikiş makinesinin tıkırtısına ve ekmek davasına geri dönmeliydi.
O gece başını yastığa koyduğunda, Civan’ın siyah gözlerini değil, Sultan Hanım’ın verdiği o "sadaka" zarfını düşündü. Bu hırsla o kaftanı bitirecek, teslim edecek ve Şimşeklerin dünyasından bir daha asla dönmemek üzere çıkıp gidecekti.
Zenginlerin merhameti, yoksulların onurundan daha ağır bir yüktü ve Leyla bu yükü daha fazla taşımayacaktı.
Gece boyu dikiş makinesinin mekanik sesi, Leyla’nın zihnindeki Civan’ın sesini bastırmak için tek sığınağı olmuştu. Her dikişte, her ilmekte o telefon konuşmasının yarattığı kırgınlığı kumaşlara gömdü. Sabahın ilk ışıkları avluya sızarken, Neriman’ın teslim etmesi gereken tüm o yarım elbiseler ütülenmiş, askılara asılmış ve özenle paketlenmişti. Leyla, başını dikiş makinesinin soğuk metaline yasladığı an yorgunluktan bilinci kapanmıştı.
Neriman, sabahın seherinde avluya çıktığında gördüğü manzara karşısında hem şaşırdı hem de yüreği cız etti. Kızının bu azmine, belki de içine gömdüğü o gizli hüzne anlam veremese de elindeki işlerin bittiğini görmek onu ferahlattı.
"Gülüm, aşkım... Uyan annecim," diyerek Leyla’nın omuzlarını hafifçe sarstı Neriman. "Burada mı uyuya kaldın sen? Kıyamam sana, bitirmişsin hepsini..."
Leyla, gözlerini güçlükle araladı. Boynu tutulmuş, parmakları iğne tutmaktan sızlamıştı. Annesinin şefkatli sesini duyunca bir an nerede olduğunu şaşırdı, sonra dün geceki o ağır telefon konuşması bir balyoz gibi zihnine indi.
"Hadi kalk," dedi Neriman, Leyla’nın yüzüne düşen saçlarını okşayarak. "Git güzel bir duş al, kendine gel. Ben kahvaltıyı hazırlarım. Bugün bu paketleri konağa götüreceğiz, yüzümüzün akıyla şu işi teslim edelim. Bakarsın Sultan Hanım bir güzellik daha yapar."
Leyla, "Sultan Hanım" adını duyunca yüzünü ekşitmemek için kendini zor tuttu. Hiçbir şey demeden yerinden kalktı. Vücudu kaskatı kesilmişti. Duşun altına girdiğinde, suyun sıcaklığıyla birlikte dün gecenin o aşağılanmışlık hissini de üzerinden akıtıp gitmek istedi.
Aynada kendine baktığında, gözlerindeki o masum parıltının yerini sert bir kararlılığın aldığını gördü. Civan’ın "acıdım sana" dediği o Leyla’yı o banyoda bırakacaktı. Bugün o konağa, sadece işini yapan, parasını alan ve kimseye eyvallahı olmayan bir "terzi kızı" olarak gidecekti. Merhamet değil, hak ettiği saygıyı görecekti; görmese de artık umursamayacaktı.
Kahvaltı sofrasına oturduğunda, Saadet Nene onu süzüp, "Yine mi o konağa gideceksiniz?" diye sordu huysuzca.
Leyla çayından bir yudum alıp, "Gideceğiz nene," dedi buz gibi bir sesle. "Gideceğiz, işimizi teslim edip borcumuzu sileceğiz. Bir daha da yolumuz düşmez zaten."
Neriman, kızındaki bu ani ciddiyete bir anlam veremese de paketleri toplamaya başladı. Yol hazırlığı başlamıştı; ama bu sefer Leyla’nın çantasında kulaklıklar değil, gururundan örülmüş aşılmaz bir zırh vardı.
Bölüm etkileşimi
