20

Vaveyla Yazarı: Ay Işığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: 20

Leyla, nenesinin hayır duasını alıp o küçücük valiziyle Şimşekler Konağı’nın devasa kapısına vardığında, kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Kapıyı konağın emektar yardımcısı Hicran açtı. Hicran, Leyla’yı görünce hüzünle gülümsedi; mahalleden tanıdığı bu gencecik kızın bu hale düşmesine içi parçalanmıştı.
"Gel kızım, gel Leyla... Seni şu arka taraftaki odaya yerleştireceğiz," diyerek onu müştemilat kısmına götürdü.
Oda; dar, karanlık ve ağır bir rutubet kokusuyla sinmişti. Duvarların boyası dökülmüş, tek kişilik yatak gıcırdıyordu. Hicran mahcubiyetle ellerini önlüğüne sildi. "Kusura bakmayasın kızım... Hanıma çok dedim, 'Benim yanımda kalsın, oda geniş' dedim ama illa burası olsun diye tutturdu. Kendi ellerimle temizlemeye çalıştım ama rutubete çare olmuyor işte."
Leyla, yatağın üzerine valizini bırakırken buruk bir tebessüm etti. "Olur mu öyle şey Hicran abla, ellerine sağlık. Başımı sokacak bir yerim olsun yeter."
Hicran gittikten sonra Leyla, birkaç parça kıyafetini o eski dolaba yerleştirdi. Tam o sırada kapı sertçe çalındı ve içeriye tüm ihtişamıyla, adımları yeri sarsan Sultan Hanım girdi. Odadaki rutubet kokusuna burnunu kırıştırarak baktı ve Leyla’nın tam karşısında durdu.
"Yerleştin mi?" dedi Sultan, sesi buz gibiydi. "Şimdi beni iyi dinle Leyla. Burası artık senin evin değil, iş yerin. Kurallarım basittir ama çiğneyeni yakarım."
Sultan, parmağıyla tek tek saymaya başladı:
1. **"Asla üst kata, bizim yatak odalarımızın olduğu bölüme izinsiz çıkmayacaksın."**
2. **"Civan ile tek kelime konuştuğunu, ona 'Bey' dışında bir şey dediğini duyarsam nenenin hastane faturasını önüne koyarım."**
3. **"Mutfak ve temizlik senin sorumluluğunda. Gözüm üzerinde olacak, tek bir toz tanesi görmeyeceğim."**
Sultan tam çıkacakken durdu ve haince bir gülümsemeyle arkasına döndü. "Ha, unutmadan... Bu akşam çok önemli misafirlerimiz gelecek. Berfin ve ailesi yemeğe davetli. Hicran’a bugünlük izin verdim, o gidiyor. Bütün hizmeti sen yapacaksın. O meşhur terzi titizliğini mutfakta ve serviste görelim bakalım."
Leyla’nın dizlerinin bağı çözüldü. Sevdiği adamın nişanlısına ve ailesine, üzerinde hizmetçi önlüğüyle hizmet etmek... Bu, Sultan’ın ona hazırladığı en büyük işkenceydi.
"Anladım Sultan Hanım," diyebildi Leyla, başını önüne eğerek.
Sultan odadan çıktığında Leyla yatağın kenarına çöktü. Az sonra mutfağa girip o şatafatlı sofra için kolları sıvamak zorundaydı. Akşam olduğunda, Civan’ın Berfin’le karşılıklı oturduğu o masada elinde tepsiyle durmanın hayali bile canını yakıyordu.
Sultan Hanım, Hicran’ı kapıdan uğurladıktan sonra konağın o sessiz ve baskıcı havası üzerine çöktü. Salonun en görkemli koltuğuna, bir imparatoriçe edasıyla kuruldu. Leyla, üzerinde üzerine bir beden büyük gelen o koyu renkli hizmetçi önlüğüyle sessizce yanına yaklaştı.
"Hanımım... Bir isteğiniz var mı?" dedi Leyla, sesi titreyerek.
Sultan, Leyla’yı tepeden tırnağa süzdü. "Var elbet," dedi, parmağıyla geniş salonun mermer zeminini işaret ederek. "Vileda falan istemem. Alacaksın bezi eline, dizlerinin üzerine çökeceksin. Bu odayı ellerinle sileceksin, parlatacaksın ki akşam misafirlerimiz geldiğinde her yer ayna gibi olsun."
Leyla’nın gözleri doldu, terzi ellerinin bu mermerlerde aşınacağını düşündükçe içi sızladı ama itiraz etmedi. Tam mutfağa yönelecekken Sultan masanın üzerindeki birkaç kağıdı ileriye doğru itti.
"Dur, önce şunları imzala," dedi Sultan, sesi buz gibiydi. "Kafana göre 'yoruldum, yapamıyorum' deyip işi bırakıp kaçmayasın diye... Tedbirimiz tam olsun."
Leyla kağıtlara baktığında nefesi kesildi. Bunlar milyonluk senetlerdi. Sultan, onu bu konağa prangalıyor, kaçış yollarını tamamen kapatıyordu. Leyla, eline aldığı kalemle o ağır yükün altına imzasını attı. Artık sadece bedeni değil, geleceği de bu kağıtlarla Sultan’ın ellerindeydi.
"Şimdi başla temizliğe," dedi Sultan. "Ha, bir de unutma... Civan yukarıda uyuyor veya odasında. Sen o odayı silerken o aşağı inmeyecek. Eğer karşılaşırsanız ve sen ağzından tek kelime kaçırırsan, o senetleri işleme koyarım."
Leyla, mutfaktan aldığı kova ve bezle salona döndü. Mermerlerin soğukluğu dizlerine vurdukça kalbi daha çok üşüyordu. Dizlerinin üzerinde, santim santim yerleri silmeye başladı. Tam o sırada yukarıdan bir kapı sesi duyuldu. Civan’ın ayak sesleri merdiven başındaydı.
Sultan Hanım hemen ayağa kalktı, merdivenlerin oraya gidip Civan’ın yolunu kesti. "Oğlum, nereye?"
"Biraz hava alacağım anne, daraldım," dedi Civan, sesi bitkin geliyordu.
"Hiç sırası değil aslanım," dedi Sultan, onu omzundan tutup geri çevirerek. "Akşam Berfinler geliyor, babanla çalışma odasında konuşmanız gereken mevzular var. Hem salon temizleniyor, her yer ıslak; ayağın kayar, tadımız kaçmasın. Çık odana, dinlen biraz."
Civan, salona bakmak istedi ama Sultan gövdesiyle görüş açısını kapattı. Civan, Leyla’nın sadece birkaç metre ötesinde, diz çökmüş halde yerleri sildiğinden habersizce arkasını dönüp yukarı çıktı.
Leyla, Civan’ın uzaklaşan ayak seslerini dinlerken gözyaşları mermerlerin üzerine damladı. O her damlayı beziyle sildi; tıpkı hayatından Civan’ı silmeye zorlandığı gibi...
Akşam yaklaşırken kapı zili acı acı çaldı. Berfin ve ailesi, Şimşeklerin görkemli sofrasına oturmak için gelmişlerdi. Sultan Hanım, Leyla’ya mutfaktan çıkmamasını emretmişti ama asıl işkence şimdi başlıyordu: Servis vakti gelmişti.
Konağın devasa salonu, avizelerin pırıltısı ve Berfin’in ailesinin o yapmacık kahkahalarıyla inliyordu. Masa kuş sütü eksik donatılmış, herkes en şık kıyafetleri içinde güç gösterisi yapıyordu. Haşim Ağa ve Berfin’in babası, kurulan aşiret bağlarından ve yeni yatırımlardan bahsederken; Sultan Hanım, zaferinin tadını çıkarmak için o beklenen anı başlattı.
"Kızım! Hadi, getir servisleri," diye seslendi mutfağa doğru.
Leyla, üzerinde o koyu renkli hizmetçi önlüğü, elinde gümüş bir tepsiyle salona girdiğinde zaman Civan için durdu. Civan’ın elindeki kadeh titredi, boğazına bir yumru oturdu. Gözlerini Leyla’dan ayıramıyordu; ama ne bir kelime edebiliyor ne de yanına koşabiliyordu. Misafirlerin yanında kopacak bir tantana, Leyla’nın ve kendisinin sonu demekti.
Civan, öfkeden köpürerek ama sesini alçaltarak annesine doğru eğildi: "Hicran’a ne oldu? Bu kızın... Leyla’nın bu kıyafetle, burada ne işi var anne?"
Sultan Hanım, son derece rahat bir tavırla tabağına bir zeytin aldı. "Hicran’ın işi çıktı oğlum. Leyla da sağ olsun, malum annesi Neriman evi geçindiremiyor, paraya sıkışmışlar. Ben de sevaptır dedim, aldım yanıma. Yeni hizmetçimiz o artık."
Berfin, Leyla’nın elindeki tepsiden bir ara sıcak alırken küçümseyen bir tavırla süzdü onu. "Aa, bu o terzi kız değil mi? İyi olmuş vallahi Sultan teyze. Zaten terzilikten pek anlamıyordu, dikişleri hep sökülüyordu. Demek nasibinde hizmetçilik varmış."
Berfin’in annesi ise sahte bir acıma duygusuyla iç geçirdi: "Vah vah... Pek de güzelmiş aslında ama işte... İnsanın bahtıyla yüzü bir olmuyor. Bu olsa gerek 'güzelliği para etmeyen' dedikleri."
Leyla, bu hakaretlerin her birini kalbine saplanan birer mızrak gibi hissetse de başını bir milim bile kaldırmadı. Sultan’ın imzalattığı senetler, nenesinin henüz iyileşmiş kalbi ve Civan’ın o parçalanmış bakışları arasında sıkışıp kalmıştı. Berfin’in önüne tabağı bırakırken elleri titredi ama tek bir kelime etmedi.
Civan ise masanın altında yumruğunu o kadar sert sıkmıştı ki tırnakları avucuna geçti. Kendi sevdiği kadının, kendi evinde, müstakbel nişanlısı tarafından aşağılanmasına seyirci kalmak, ona ölümden daha ağır geliyordu. Gözlerini Leyla’ya dikti, bir "neden?" cevabı aradı ama Leyla ona bakmamak için yemin etmiş gibiydi.
Yemek masasında sanki iki ayrı dünya vardı. Bir yanda pırlantaların, ipek kumaşların ve milyonluk iş anlaşmalarının döndüğü o kibirli dünya; diğer yanda ise mermer zeminde, sevdiği adamın ve onu aşağılayanların ayakları dibinde diz çöken Leyla...
Civan’ın boğazından tek bir lokma geçmiyordu. Leyla her yaklaştığında, o tanıdık hafif kokusunu her duyduğunda yüreği ağzına geliyordu. Leyla ise bir robot gibiydi; sırtına geçirdiği o soluk yeşil, yıkanmaktan rengi atmış basit elbise, bu şatafatlı salonun ortasında bir yara gibi duruyordu. Utancını ve kırgınlığını bir zırh gibi kuşanmıştı. İçindeki o büyük öfke olmasa, bu masanın ağırlığı altında çoktan ezilip kalırdı. Civan’ın onu koruyamamasına, onu bu konakta bir "iğneci kız" gibi gördükleri o ilk güne duyduğu kızgınlık, dizlerinin titremesini engelliyordu.
Sultan Hanım, masadaki hakimiyetini ve Leyla’nın teslimiyetini mühürlemek ister gibi, elindeki içeceği yavaşça mermer zemine boşalttı. Kırmızı sıvı, bembeyaz mermerin üzerinde bir kan lekesi gibi yayıldı.
"Kızım, gel sil şunu... Leke kalmasın," dedi Sultan, sesindeki o sahte kibarlıkla.
Leyla, hiçbir itiraz belirtisi göstermeden kenardan bir bez aldı ve Sultan’ın tam dibinde yere çöktü. Soluk yeşil elbisesinin uçlarını kirlenmesin diye hafifçe kenara topladı. O an salonun tüm ışıkları altında Leyla’nın omuzlarındaki yük çıplak bir gerçek gibi ortaya çıktı. Berfin ve annesi, sanki yerde bir insan değil de bir eşya varmış gibi kahkahalarla sohbetlerine devam ederken, Leyla dizlerinin üzerinde mermeri ovuyordu.
Civan için bu, bardağı taşıran son damlaydı. Sevdiği kadının o soluk elbisesiyle yerde diz çöküşü, o narin ellerinin yerleri silişi... Bu görüntü, Civan’ın beynine kızgın bir demir gibi saplandı. Sandalyesini gürültüyle geriye itti.
"Müsaadenizle... Lavaboya gitmem lazım," dedi sesi titreyerek.
Kimsenin yüzüne bakmadan, adeta kaçarcasına salondan çıktı. Koridora çıktığında yumruğunu duvara vurmamak için kendini zor tuttu. Nefes alamıyordu. Kalbi, Leyla’nın o soluk yeşil elbisesinin içinde ne kadar kimsesiz ve ne kadar kırgın olduğunu gördükçe parça parça oluyordu.
Civan koridorun karanlığında kendine gelmeye çalışırken, içeriden Sultan Hanım’ın sesi yükseldi:
"Aferin kızım, bak pırıl pırıl oldu. Şimdi mutfağa git, tatlıları hazırla. Berfin kızım tatlıyı çok sever, ihmal etme."
Civan, lavaboda yüzüne çarptığı soğuk suyun etkisiyle kendini biraz toplamış, ancak ruhundaki o yangını söndürememişti. Masaya döndüğünde yüzü kül gibiydi. Sultan Hanım’ın zafer dolu bakışları ve Berfin’in bitmek bilmeyen neşesi arasında, adeta bir infazı bekler gibi sandalyesine çöktü.
Sıra tatlı servisine gelmişti. Leyla, elinde titreyen bir tepsiyle tekrar salona girdi. Herkese tek tek servis yaparken sıra Civan’a geldi. O an, sanki salonun tavanı üzerlerine çöktü, zaman akmayı bıraktı. Leyla, Civan’ın hemen yanında durduğunda, aralarındaki o bir nefeslik mesafe aslında aşılmaz bir uçurumdu. Leyla’nın parmakları bembeyaz kesilmişti; tabağı Civan’ın önüne bırakırken eli öyle bir titredi ki, şerbetli tatlı neredeyse Civan’ın üzerine devrilecekti.
Civan, son bir refleksle uzanıp Leyla’nın elindeki tabağı havada tuttu. Göz göze geldikleri o bir saniyelik anda, Civan’ın bakışlarında "Neden?" feryadı, Leyla’nınkinde ise dipsiz bir keder vardı.
Fakat bu sessiz çığlığı Berfin’in tiz ve çirkin sesi bıçak gibi kesti.
"Ay ne yapıyorsun be kızım!" diye bağırdı Berfin, yerinden fırlayarak. "Beceriksiz! Adamın üzerine dökecektin koca tabağı! İnsan bir tabağı tutmayı beceremez mi? Terziliğin de böyleydi zaten, elinden hiçbir iş gelmiyor senin!"
Berfin hırsını alamamış gibi devam etti: "Sultan teyze, vallahi sen buna çok yüz vermişsin. Bak, misafir yanında bizi rezil ediyor. Al şunu mutfağa, gözüm görmesin! Bir şeyi de doğru dürüst yap be kızım, uşaklığı bile beceremiyorsun!"
Leyla, Berfin’in bu ağır hakaretleri karşısında sadece başını daha da aşağı eğdi. Gözyaşları akmasın diye kendini öyle bir sıkıyordu ki, tırnakları avucunun içine geçti. Berfin’in annesi de bıyık altından gülerek kızını izliyordu.
Civan’ın damarlarındaki kanın donduğunu hissettiği andı bu. Masanın üzerinde duran çatalı öyle bir sıktı ki, metal neredeyse bükülecekti. Dişlerinin arasından, "Yeter Berfin!" diye tısladı ama sesi öfkeden boğulmuştu.
Sultan Hanım ise bu aşağılanmadan gizli bir zevk alarak araya girdi. "Kusura bakmayın canım, daha yeni başladı işe. Öğrenecek... Hadi Leyla, çık mutfağa, elini yüzünü yıka da kendine gel. Misafirleri rahatsız etme daha fazla."
Leyla, Civan’ın elinde tuttuğu tabağı bırakıp, arkasına bile bakmadan mutfağa doğru adeta kaçtı. Mutfağa girdiğinde sırtını kapıya yasladı ve hıçkırıklarını bastırmak için elini ağzına kapattı. Civan’ın gözü önünde bu hale düşmek, nenesinin hayatı için ödediği en ağır bedeldi.
Leyla, mutfağın aralık kapısının arkasına gizlenmiş, gölgelerin içinden o parıltılı masayı izliyordu. Elindeki kurulama bezini öyle sıkıyordu ki parmak uçları bembeyaz kesilmişti. İçerideki kahkahalar, kristal kadehlerin birbirine çarparken çıkardığı o ince sesler, mutfağın kasvetli sessizliğinde devleşiyordu.
Bakışları Civan’a takılıp kaldı. Onu her gördüğünde kalbi hala ilk günkü gibi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu ama artık bu heyecana eşlik eden tek şey zehirli bir gerçeklikti. Sultan Hanım haklıydı; o uçurum sadece bir kelime değil, tam karşıda duran o masaydı.
Berfin, Civan’ın koluna her dokunuşunda, ona eğilip kulağına bir şeyler fısıldadığında Leyla’nın göğsüne kor bir demir basılıyordu. "Ona layık olan o," diye fısıldadı kendi kendine. Berfin eğitimliydi, piyano çalmayı biliyordu, beş dili aynı anda konuşan o büyük ailelerin dünyasına aitti. Ya kendisi? O sadece sökük diken, şimdi de yerleri silen bir terzi kızıydı.
"Civan beni sevse de ne olacaktı ki?" diye düşündü Leyla, gözlerinden bir damla yaş süzülüp soluk yeşil elbisesine düşerken. "Bir gün o pırıltılı davetlerde benim mahcubiyetimden sıkılmayacak mıydı? Berfin gibi bir kadının yanında yürümek varken, benim nasırlı ellerimi tutmaktan utanmayacak mıydı?"
Berfin, masada Civan’ın tabağına kendi elleriyle bir lokma bırakıp ona şuh bir kahkahayla baktığında, Leyla mutfağın karanlığında bir kez daha öldü. Civan’ın yüzündeki o donuk, mutsuz ifadeyi bile Berfin’in zenginliğine ve görgüsüne kurban etti. Kendi aşkının sadece bir ayak bağı olacağına inandırdı kendini.
O sırada Sultan Hanım’ın sesi salonda yankılandı: "Leyla! Kızım, boşları topla artık, meyve servisine geçeceğiz!"
Leyla hemen gözlerini sildi, omuzlarını dikleştirdi. Kendi cehennemine, yani o masaya geri dönmek zorundaydı. Kalbinden her saniye bir parça kopsa da, nenesinin nefesi için o parçaları kendi elleriyle oraya bırakmaya devam edecekti.
Konağın o ağır, devasa kapısı misafirlerin arkasından kapandığında, içerideki o sahte kahkahaların yerini tekinsiz bir sessizlik aldı. Leyla, mutfak tezgahına yaslanmış, titreyen ellerini önlüğünün altına saklamaya çalışıyordu. Sultan Hanım, zafer kazanmış bir komutan edasıyla mutfağa girdi. Ayak sesleri mermerde yankılanırken Leyla’nın tam karşısında durdu.
Sultan, Leyla’yı süzüp yüzünde buz gibi, tatmin olmuş bir gülümsemeyle konuştu: "Aferin... Beklediğimden daha dirayetli çıktın. Bak, aranızdaki o dağı, o uçurumu şimdi daha iyi anlıyorsun değil mi? Şuan bana kızıyorsun, benden nefret ediyorsun biliyorum. Ama ileride, o çocuk senin yanında harcanıp gitmediğinde bana teşekkür edeceksin."
Leyla cevap vermedi, sadece başını önüne eğdi. Sultan, Leyla’nın bu sessizliğini tam bir boyun eğme olarak kabul edip mutfaktan çıktı. Merdivenlerin başında duran ve hala öfkeden köpüren Civan’ın yanına gitti. Onu kolundan tutup adeta bir çocuk gibi odasına doğru yönlendirdi. "Hadi aslanım, çok yoruldun. Yarın büyük işler var, hadi odana," diyerek itiraz etmesine fırsat vermeden onu yukarı yolladı.
Sultan, merdivenlerden son bir kez aşağı seslendi: "Hadi kızım, sende oyalanma. Topla buraları, tek bir leke kalmasın. Sonra inersin odaya."
Leyla salona girdiğinde manzara içler acısıydı. O şatafatlı sofradan geriye kalan bulaşıklar, dökülen kırıntılar ve Berfin’in parfümünün hala havada asılı kalan o ağır kokusu... Leyla, dizlerinin üzerine çöküp Berfin’in azarladığı, Sultan’ın içeceğini döktüğü yerleri tekrar silmeye başladı.
Gözyaşları mermere damlıyordu ama o hiç durmadan siliyordu. O an konağın içinde sadece Leyla’nın hıçkırıkları ve bezin mermer üzerindeki hışırtısı vardı.
Leyla, mutfaktaki son tabağı da kurulayıp yerine kaldırdığında kollarında derman kalmamıştı. Bulaşık yıkarken önlüğü ve soluk yeşil elbisesinin önü sırılsıklam olmuştu. Soğuk su vücuduna değdikçe ürperiyor, yorgunluktan dizleri titriyordu. "Sonunda," diye fısıldadı kendi kendine, "sonunda bitti."
O rutubetli odasına inmeden önce, her şeyin kusursuz olduğundan emin olmak için son bir kez salona geçti. O devasa, altın varaklı aynanın önünde durduğunda bir an duraksadı. Aynadaki yansımasına baktığında boğazına bir düğüm oturdu. "Ah Leyla," dedi içi yanarak, "şu haline bak..."
O meşhur kahve bukleleri darmadağın olmuş, nemden birbirine karışmıştı. Ela gözlerinin altı ağlamaktan ve uykusuzluktan mosmor kesilmiş, o her zaman ışıldayan bakışları sönmüştü. Islak elbisesi üzerine yapışmış, onu olduğundan daha çaresiz gösteriyordu. Bir an kendine yabancılaştı; "Civan bu kızı nasıl sevmiş?" diye düşündü acıyla. "Bu perişan halimle o masaya nasıl yakışacaktım ki?"
Vücudunu bir titreme aldı. "Üşütmeden gitsem iyi olacak," diyerek merdivenlere, o karanlık müştemilat yoluna yöneldi. Tam o dar koridora sapacağı sırada, karanlığın içinden bir el hızla uzandı.
Daha ne olduğunu anlayamadan, sıcak ve güçlü bir el Leyla’nın ağzını sıkıca kapattı. Leyla korkuyla çırpınmaya çalıştı ama arkasındaki gölge onu sarsılmaz bir güçle kavradı. Civan, nefes nefese bir halde Leyla’yı kendi odasına doğru sürükledi.
Leyla'nın kalbi göğüs kafesini delecekmiş gibi çarparken, Civan onu içeri soktu ve tek eliyle kapıyı arkadan kilitledi. Anahtarın dönme sesi, sessiz konakta bir tüfek patlaması gibi yankılandı. Civan elini Leyla’nın ağzından çekti ama gitmesine izin vermeyerek onu kapıyla kendi arasına sıkıştırdı.
Gözleri öfkeden ve acıdan alev alev yanıyordu. "Bitti Leyla," dedi Civan, sesi titreyerek. "Şimdi ya bana her şeyi anlatırsın ya da bu odadan ikimiz de sağ çıkmayız. Annem sana ne yaptı?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

89okunma 9beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.