26. bölüm / 40
ALTIN KAFES (TAMAMLANDI)26
Bölümler 40Şu an: 26
- 1 11.427 kelime
- 2 21.932 kelime
- 3 31.425 kelime
- 4 41.946 kelime
- 5 51.363 kelime
- 6 61.749 kelime
- 7 71.686 kelime
- 8 81.863 kelime
- 9 91.624 kelime
- 10 102.323 kelime
- 11 111.869 kelime
- 12 122.370 kelime
- 13 131.698 kelime
- 14 143.127 kelime
- 15 152.506 kelime
- 16 161.899 kelime
- 17 171.791 kelime
- 18 181.884 kelime
- 19 191.664 kelime
- 20 202.432 kelime
- 21 213.390 kelime
- 22 222.746 kelime
- 23 233.136 kelime
- 24 242.356 kelime
- 25 253.188 kelime
- 26 262.327 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 272.703 kelime
- 28 284.124 kelime
- 29 292.649 kelime
- 30 302.249 kelime
- 31 313.942 kelime
- 32 322.083 kelime
- 33 333.138 kelime
- 34 342.554 kelime
- 35 352.511 kelime
- 36 362.793 kelime
- 37 371.993 kelime
- 38 381.746 kelime
- 39 392.059 kelime
- 40 FİNAL - 402.319 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Miran, konağın heybetli kapısının önünde, siyah lüks aracına yaslanmış bir halde bekliyordu. Yanlarına Hicran’ı da dahil etmişti; çünkü Leyla ile baş başa otele girmesinin dedikodulara yol açacağını ve Civan’ın şüphelerini erkenden uyandıracağını biliyordu. Hicran’ın varlığı, bu gidişi sıradan bir "konak çalışanlarını taşıma" operasyonu gibi gösteren mükemmel bir perdeydi.
Leyla kapıda belirdiğinde, Miran’ın bakışları bir an için donuklaştı. Üzerindeki gold işlemeli siyah elbise, sıkı at kuyruğu ve ok gibi kirpikleriyle Leyla, o alışıldık hizmetçi görüntüsünden fersah fersah uzaktı. Ancak Miran’ın zihnindeki o karanlık hiyerarşi sarsılmıyordu. İçinden, Civan’ın bu kıza neden bu kadar hastalıklı bir tutkuyla bağlandığını, neden uğruna dünyayı karşısına aldığını bir türlü kavrayamıyordu. Miran’ın dünyasında Leyla, en pahalı kumaşların içinde bile özünde basit bir hizmetçi kızdı; sadece Civan’ı tahtından indirmek için kullandığı değerli bir piyondan ibaretti.
Yine de planının selameti için nezaket maskesini bir an bile düşürmemesi gerektiğini biliyordu. Arabanın kapısını nazikçe açarken, "Çok zarif olmuşsun Leyla," dedi sesiyle güven vermeye çalışarak. "Hadi, geçin bakalım. Geç kalmayalım."
Hicran arka koltukta heyecandan yerinde duramazken, Leyla ön koltuğa, Miran’ın yanına oturdu. Araba hareket edip konağın tozlu yolundan uzaklaşırken, Leyla camdan dışarıyı izliyor, kalbindeki o korkunç sızıyı bastırmaya çalışıyordu. Civan’ı orada, o parıltılı ışıkların altında bir başkasına nişanlanırken görecek olmanın ağırlığı omuzlarına çökmüştü. Miran ise direksiyonu kırarken, dikiz aynasından Leyla’nın hüzünlü yüzüne bakıp gülümsedi. Onun için bu yolculuk, Leyla’yı ailesine götürdüğü o masum ziyaretin aksine, Civan’ın sonunu hazırladığı büyük bir operasyonun final sahnesiydi.
Otel kapısının önünde duran lüks araçların parıltısı, etrafa saçılan ağır parfümler ve yankılanan zılgıt sesleri, Leyla’nın üzerine kurşun gibi çöktü. Arabadan indiğinde gördüğü manzara; boyunları ağır altınlarla donatılmış kadınlar ve kibirle süzülen adamların oluşturduğu o devasa şatafat, ona ne kadar "yabancı" olduğunu bir kez daha hatırlattı. Üzerindeki siyah, gold işlemeli elbise zarif olsa da bu parıltılı kalabalığın içinde Leyla, kendi gözünde basit bir gölge gibi kalıyordu. Ancak buna rağmen, sıkı at kuyruğu ve gururlu duruşu, çevredekilerin, özellikle de erkeklerin bakışlarını mıknatıs gibi üzerine çekiyordu.
Miran, zaferinden emin bir tavırla Leyla’nın yanına yaklaştı ve koluna girmesini işaret etti. Leyla, titreyen elini Miran’ın koluna taktığında, lobideki fısıltılar anında yükseldi. "Şuna bak, Miran Bey o hizmetçi kızla mı gelmiş?" diyenlerin küçümseyen sesleri koridorlarda yankılanırken, Miran bu ilgiden gizli bir haz alıyordu.
Sultan Hanım, kalabalığın ortasında bir kraliçe edasıyla dururken Miran ve Leyla’yı gördüğü an gözleri kısıldı. Bakışlarındaki keskinlik, bir avcıyı andırıyordu. Yanındaki kocasına doğru eğilip, sadece onun duyabileceği bir sesle fısıldadı:
> "Görüyor musun? Miran’ın babası da zamanında böyle bir kadınla evlenmemiş miydi? Çekmiş baba oğul birbirine, kan çekiyor demek ki..."
>
Kocasının kulağına bu zehirli cümleyi bırakan Sultan, bir saniye sonra Miran’a dönüp en sahte ve en parlak gülümsemesini takındı. İçten içe bu manzara hoşuna gitmişti. Leyla’nın Miran’ın kolunda olması, Civan ile olan bağının tamamen kopması demekti. Civan’ın bu sahneyi gördüğünde hissedeceği o büyük yıkımı ve Leyla’dan tamamen vazgeçeceği günü hayal etti. "Eğlensin bugünlük bu kız," diye düşündü Sultan kibirle, "Miran’ı nasıl olsa kendine getiririm, o emanete izin verecek değilim."
O sırada Civan, kalabalığın diğer ucunda, parmağına takılacak o ağır esaret halkasını beklerken bakışlarını kapıya çevirdi. Miran’ın kolunda, siyahlar içinde bir kuğu gibi duran Leyla’yı gördüğü an, dünya ekseninden kaydı. Civan’ın damarlarındaki kan çekilirken, Sultan Hanım’ın dudaklarındaki o sinsi gülüş törenin en karanlık perdesini açıyordu.
Büyük salonun devasa kapıları açıldığında, alkış tufanı ve zılgıt sesleri arasında Civan ile Berfin içeriye süzüldü. Misafirler anında etraflarında bir çember oluşturarak bu "mükemmel" çifti izlemeye koyuldu. Müziğin ilk notalarıyla birlikte dansa başladıklarında, herkes bu uyumlu görüntüyü hararetle alkışlıyordu. Berfin, yüzündeki o yapay ve eğitimli gülümsemesiyle etrafına ışık saçmaya çalışırken, Civan’ın yüzü adeta taştan oyulmuş gibi ifadesizdi; gözleri kalabalığın arasında amaçsızca geziniyordu.
Tam o sırada, salonun loş köşesinde duran bir çift göz, Civan’ın tüm dünyasını durdurdu. Civan, siyah ve goldlar içinde bir kuğu gibi parlayan Leyla ile göz göze geldi. Civan’ın ifadesiz yüzü bir anlığına sarsıldı; bakışlarıyla "Senin burada ne işin var?" dercesine Leyla’ya öfke ve şaşkınlık dolu bir hesap sordu.
Leyla, dün geceki o ağır lafların sızısını ve Civan’ın bu hesap soran bakışlarını görünce içindeki o büyük gurur kırılması yerini keskin bir intikam arzusuna bıraktı. Civan’ı daha da çileden çıkarmak, ona artık "hizmetçisi" olmadığını kanıtlamak istercesine, bilerek ve meydan okurcasına yanındaki Miran’ın koluna daha sıkı sarıldı. Miran’ın kolunda duruşunu dikleştiren Leyla, Civan’ın gözlerinin içine baka baka ona en büyük darbeyi indirirken, salonun ortasındaki o parıltılı dans bir anda her iki taraf için de sessiz ve yakıcı bir savaşa dönüştü.
Müzik ritmini artırmış, davulun sesi salonun yüksek tavanlarında yankılanırken misafirlerin bir kısmı coşkuyla halaya durmuş, bir kısmı ise önlerindeki lüks ikramlarla meşgul olmaya başlamıştı. Civan ise Berfin’in yanında oturmasına rağmen ruhu o masada değildi. Eli masanın altında, telefonun ekranına hırsla vuruyordu. Gözleri sürekli Leyla’nın üzerinde, Miran ile olan yakınlığını her gördüğünde içindeki o ilkel kıskançlık damarlarını patlatacak noktaya geliyordu.
Leyla’nın çantasındaki telefonu ardı ardına titrerken, Civan’dan gelen mesajlar ekranı birer birer kaplıyordu:
> "Çabuk burayı terk et! Hemen arka kapıya çık, sana taksi çağırıyorum."
> "Miran ile ne işin var senin? Onun koluna nasıl girersin?"
>
Leyla, mesajları okudukça elleri titremeye başladı. Ancak Civan’ın kıskançlık krizinin dozajı arttıkça, cümleleri o temiz sevdadan uzaklaşıp kirli bir iftiraya dönüştü. Civan, öfkesine yenik düşerek, "Miran’la mı yatıyorsun yoksa? Bu elbise, bu samimiyet... Onun yatağına mı girdin de bu cesareti buluyorsun?" diye biten o zehirli ve çirkin cümleleri ekrana dizdi.
Leyla, bu son mesajı gördüğünde gözlerindeki hüzün bir anda donarak sert bir nefret kristaline dönüştü. Dün gece ona "hizmetçi" diyen adam, bugün en ağır hakaretlerle onurunu çiğniyordu. Leyla, telefonun ekranını hırsla kapattı ve başını dikleştirdi. Civan’ın ona emirler yağdırdığı o telefona tek bir kelime bile cevap vermedi. Aksine, Civan’ın kendisini izlediğini bildiği o anlarda, Miran’ın kendisine uzattığı su bardağını en zarif tavrıyla aldı ve ona minnet dolu bir gülümseme yolladı. Civan masada yumruklarını sıkarken, Leyla artık onun bir kulu değil, kendi acısının hakimiydi.
Pistin ortasında ışıklar kararıp ritim hızlandığında, Miran planının en gösterişli hamlesini yaptı. Civan’ın masada hırsla telefonuna gömüldüğünü, gözlerini bir saniye bile üzerlerinden ayırmadığını biliyordu. Miran, en nazik tavrıyla Leyla’nın elini tuttu ve onu dansa davet etti.
Civan, Leyla’nın Miran’ın avuçları içinde piste süzüldüğünü görünce adeta kudurdu. Miran ise bu öfkeyi körüklemek için her fırsatı değerlendiriyordu. Dans ederken Leyla’nın kulağına eğiliyor, ona ailesiyle geçirdikleri sabahın ne kadar değerli olduğundan bahsediyor, sahte ama içten görünen espriler yapıyordu. Leyla, Civan’ın attığı o zehirli mesajların ve hakaretlerin acısını bastırmak için Miran’ın bu neşesine ortak oldu. Miran onu zarifçe kendi etrafında döndürürken, Leyla’nın dudaklarında beliren o buruk gülümseme ve attığı sahte kahkahalar, salonun diğer ucundaki Civan’ın kalbine birer hançer gibi saplanıyordu.
Civan, daha fazla dayanamayarak Berfin’i kolundan tuttuğu gibi dans pistine sürükledi; asıl amacı Miran ve Leyla’nın tam yanına kadar sokulmaktı. İki çift pistte burun buruna geldiğinde Civan, dişlerinin arasından sadece Miran’ın duyabileceği bir sesle tısladı:
"Haddini bil Miran! Koca şehirde kadın mı kalmadı da benim çalışanımı koluna takıp buraya getiriyorsun? Uzak dur çalışanımızdan, bu maskaralığa bir son ver!"
Miran, Civan’ın bu kontrolsüz çıkışını ve Leyla’yı hala "çalışanı" olarak görüp aşağılamasını büyük bir hazla izledi. Hiç istifini bozmadan, aksine Leyla’nın belini daha sıkı kavrayıp onu tekrar etrafında döndürdü ve Civan’ın gözlerinin içine baka baka gülümsedi. Leyla, Civan’ın bu "eşya" muamelesine karşı Miran’ın kolunda daha mağrur durmaya çalışırken, Civan kıskançlıktan ve çaresizlikten ölmek üzereydi. Miran’ın elinin Leyla’nın üzerinde olması, onun için bu dünyadaki en büyük işkenceye dönüşmüştü.
Nişan töreninin en can alıcı anı gelip çatmış, davetliler genç çifti tebrik etmek için sıraya girmeye başlamıştı. Miran, planını bir adım öteye taşımak için Leyla’nın elini hafifçe sıkarak, "Gel," dedi. "Yüzükler takılmadan biz de tebrik edelim, Berfin’e selam verip Civan’ın yanına uğrayalım." Leyla, bu teklifi duyduğunda geri çekilip reddetmek istedi; o masaya gidip Civan’ın başka bir kadına ait oluşunu tescillemeye gücü yoktu. Ancak Miran’ın bu isteği tuhaf karşılayıp şüphelenmesinden korkunca, mecburiyetin verdiği o ağır adımlarla masaya doğru ilerledi.
Berfin, karşısında siyah ve goldlar içinde parlayan Leyla’yı gördüğünde yüzündeki o yapay gülümseme yerini küçümseyici bir ifadeye bıraktı. Leyla’yı baştan aşağı süzdükten sonra, "Aaa, kız sen şu bizim hizmetçiydin değil mi? İnan tanıyamadım, bu kılıkla ne kadar da değişmişsin," dedi sesiyle etrafındakilere Leyla’nın yerini hatırlatarak. Ardından bakışlarını Miran’a çevirip zehirli bir uyarı bıraktı: "Miran, kiminle geldiğini biliyorsun değil mi? Bak sakın ha, sonra başın ağrımasın."
Miran, Berfin’in bu saldırgan tavrını hiç istifini bozmadan karşıladı ve sesiyle Leyla’ya olan desteğini ilan etti: "O benim arkadaşım sadece Berfin, başka bir sıfat aramaya gerek yok." Berfin, bu cevaptan tatmin olmamış bir edayla, "İyi bari, ben uyarayım da gerisi sana kalmış," diye mırıldandı.
Leyla ise tüm bu aşağılamalar karşısında asaletini korudu ve buz gibi bir tavırla genç çifti tebrik etti. Sıra Civan’a geldiğinde, eli Civan’ın eline değdiği an her ikisinin de vücudundan sanki bir elektrik akımı geçti. O saniyelik temas, mutfaktaki çatışmanın, söylenen o ağır sözlerin ve birbirlerine duydukları o imkansız tutkunun özeti gibiydi. Göz göze geldiklerinde ikisinin de bakışları bir anlığına doldu; tüm salon, tüm bu şatafat o an için yok oldu. Ancak Leyla, Civan’ın telefonundaki o çirkin cümleleri hatırlayınca hızla elini çekti ve o duygusal boşluğa düşmekten son anda vazgeçerek yüzündeki o soğuk maskeyi geri taktı.
Otel salonunun o ağır, altın varaklı havası Leyla’nın ciğerlerini yakmaya başlamıştı. Gümüş bir tepsinin üzerinde parlayan, ucu kan kırmızısı bir kurdeleyle birbirine bağlanmış iki halka, bir aşkın mezar taşı gibi tam ortaya getirildi.
Müzik yavaşladı, uğultu kesildi. Salonun tam ortasında Civan ve Berfin yan yana dururken, Civan’ın bakışları kalabalığı delip geçerek en arkadaki Leyla’ya kilitlendi. O an, binlerce insanın arasında sadece ikisi kalmış gibiydi; dünya ekseninden kaydı. Civan’ın gözleri bir veda mektubu gibi Leyla’nın gözlerine dokundu; "Gitme" diyordu o yaşlı bakışlar, "Beni bu karanlıkta tek başıma bırakma". Leyla’nın yanaklarından süzülmeye hazır olan yaşlar, Civan’ın kalbine birer kor ateş gibi düşerken; Civan, elini Berfin’e uzatırken aslında ruhunu Leyla’nın ayaklarının dibine seriyordu.
Yaşlı bir aile büyüğü makası eline aldığında, Civan’ın yüzük parmağına o esaret halkası geçirildi. Kurdelenin kesilme sesi, Leyla’nın kalbinde bir kopuşun, bir ölünün son nefesinin sesiydi. O gümüş halkanın Civan’ın parmağına soğukça yerleştiği an, Leyla için zaman durdu. Civan’ın gözlerindeki o son parıltı sönüp yerine derin bir karanlık çökerken, Leyla daha fazla dayanamadı. Göğsündeki o dayanılmaz sancıyla arkasını döndü ve salonun o boğucu ışıklarından kendini dışarı, gecenin kucağına attı.
Otelden çıktığı an, gökyüzü de sanki onun acısına ortak olmuşçasına delinmişti. Sağanak bir yağmur, tozlu sokakları bir anda çamura bulayarak boşalmaya başladı. Leyla, ayağındaki o şık ama canını yakan topuklu ayakkabıların bu kaçışa engel olduğunu hissedince, hiçbir şeyi umursamadan onları çıkarıp fırlattı. Şimdi çıplak ayakları, binlerce yıllık geçmişin izini taşıyan soğuk ve ıslak taşlara değiyordu.
Adımları hızlandı, sonra bir koşuya dönüştü. O dar ve karanlık tarihi sokaklarda, yağmurun altında hıçkıra hıçkıra ağlayarak koşuyordu. Üzerindeki gold işlemeli siyah elbisesi sırılsıklam olmuş, vücuduna yapışmıştı; saçlarındaki o sıkı at kuyruğu çözülmüş, ıslak tutamlar yüzüne savruluyordu. Gözlerindeki o siyah far, yağmurla birlikte yanaklarından aşağı siyah yaşlar olup akıyordu.
Her bir adımı, Civan’ın parmağındaki o yüzüğün soğukluğunu biraz daha geride bırakmak içindi. Ama ne kadar hızlı koşarsa koşsun, o kurdelenin kesilme sesi kulaklarından gitmiyordu. Yağmur damlaları hıçkırıklarını gizlerken, Leyla karanlık sokakların arasında bir hayalet gibi süzülüyordu. Ayakları kesiliyor, canı yanıyordu ama kalbindeki o devasa yangının yanında bu acı hiçbir şeydi. Sevdiği adamın bir başkasına mühürlendiği o gecede, Leyla sadece yağmura ve o ıslak taşlara sığındı. Artık ne konak vardı ne Civan ne de o imkansız sevda; sadece sağanak yağmurun altında koşan, ruhu sırılsıklam bir kadın ve bitmek bilmeyen o derin aşk sancısı kalmıştı.
Gümüş makasın keskin sesiyle kurdele ikiye bölündüğünde, Civan parmağındaki halkanın bir nişan yüzüğü değil, ruhunu boğan bir zincir olduğunu hissetti. Alkışlar salonu inletirken, onun gözleri kapıya doğru koşan, siyah elbisesinin etekleri uçuşan o siluette çakılı kaldı; Leyla gidiyordu. İçinden bir feryat koptu, "Koşma, yaralanırsın," diye haykırmak istedi ama dudakları kaskatı kesilmişti.
Civan, göğsündeki o kor ateşe rağmen yüzüne sahte, buz gibi bir gülümseme yerleştirmek zorundaydı. Kendisini tebrik eden ellere karşılık veriyor, babasının gururlu bakışları altında eziliyordu. Ancak yanında duran, zafer kazanmış bir edayla parlayan Berfin’e baktığında, içindeki o derin sancı bir mide bulantısına dönüştü. Berfin’in elini tutarken aslında bir cesedi tutuyormuş gibi hissediyordu; Leyla’nın az önce parmaklarının ucunda bıraktığı o sıcak, elektrikli temasın yanında bu el, bir yabancının soğuk teninden farksızdı.
Kendi nişanında, kendi cenazesini izler gibiydi Civan. Dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur başlarken, o yağmurun altında Leyla’nın canının ne kadar yandığını, o narin ayaklarının o sert taşlarda nasıl kanadığını hayal ettikçe nefesi kesiliyordu. Leyla dışarıda sırılsıklam bir halde kaçarken, Civan bu ışıklı hapishanenin içinde her saniye biraz daha ölüyordu. Gözleri doluyor ama ağlamaya bile hakkı olmadığını bilerek o zehirli gülümsemeyi yüzünde tutmaya çalışıyordu. Artık dünya dönmüyor, sadece o kurdelenin kesilme sesi kulaklarında sonu gelmez bir uğultu gibi yankılanıyordu.
Kurdele kesilmiş, alkışlar salonun yüksek tavanında yankılanırken, Civan için zamanın çarkları gürültüyle durmuştu. İnsanlar tabaklarındaki tatlıların keyfini çıkarırken, o her lokmanın boğazına dizildiğini, aldığı her nefesin göğüs kafesini parçaladığını hissediyordu. "Biraz hava almam lazım," diye mırıldandı, sesindeki çatlağı gizlemeye çalışarak. Kalabalığın arasından bir hayalet gibi sıyrılıp kendini otelin geniş koridoruna attı.
Hızla lobideki görevlinin yanına gitti; gözleri kan çanağına dönmüştü. Leyla’yı tarif ederken sesi titriyordu. Görevli, şaşkınlık ve biraz da hüzünle, "Ağam, o tarif ettiğiniz hanımefendi ayakkabılarını eline aldı, fırtınaya ve sağanağa rağmen hıçkıra hıçkıra ağlayarak dışarı koştu," dedi. Civan’ın beyninden aşağı kaynar sular döküldü. Dışarıdaki gökyüzü Leyla’nın ahı gibi gürlüyordu.
Hemen telefonuna sarıldı. Parmakları titreyerek Leyla’nın numarasını tuşladı. Bir, iki, üç... Her çalışta kalbi yerinden çıkacak gibi oluyordu ama karşı taraftan gelen tek ses yağmurun o amansız uğultusuydu. Leyla açmıyordu. Telefonu hırsla cebine tıkıp adamlarını aradı:
"Derhal her sokağa bakın! O dar ara yollara, tarihi binaların altına, her yere! Leyla’yı bulun, sağ salim konağa götürün. Tek bir saç teline zarar gelirse, kılına bir halel gelirse hepinizi yakarım! Bulduğunuz an, bir saniye bile bekletmeden bana mesaj atacaksınız, anladınız mı?"
Telefonu kapattığında, alnından süzülen ter damlaları yağmurun hayaliyle birleşiyordu. Sanki Leyla'nın o çıplak ayaklarının soğuk taşlarda bıraktığı her izi kendi kalbinde hissediyordu. Derin bir iç çekip salona dönmek için arkasını döndüğünde, sanki bir duvara çarpmışçasına duraksadı.
Berfin, birkaç adım ötede, kaskatı kesilmiş bir heykel gibi duruyordu. Yüzündeki o az önceki yapay gülümseme tamamen silinmiş, yerini buz gibi, donuk ve her şeyi duymuş olmanın verdiği o yıkıcı ifadeye bırakmıştı. Gözleri Civan'ın parmağındaki taze nişan yüzüğüne, sonra da kocasının telefonuna veda edercesine tutunuşuna baktı. Koridordaki o ağır sessizlik, dışarıdaki sağanaktan daha gürültülüydü; Civan, kendi kurduğu yalanın enkazı altında, sevdiği kadının arkasından bakakalan bir suçlu gibi Berfin'in o yargılayan bakışlarına hapsolmuştu.
Bölüm etkileşimi
