47. bölüm / 47
GÖRÜCÜ USULÜ EVLILIKBölüm 47
Bölümler 47Şu an: Bölüm 47
- 1 BÖLÜM 13.260 kelime
- 2 Bölüm 22.220 kelime
- 3 Bölüm 32.224 kelime
- 4 Bölüm 42.738 kelime
- 5 Bölüm 51.477 kelime
- 6 Bölüm 61.889 kelime
- 7 Bölüm 72.128 kelime
- 8 Bölüm 82.110 kelime
- 9 Bölüm 91.542 kelime
- 10 Bölüm 101.677 kelime
- 11 Bölüm 11798 kelime
- 12 Bölüm 121.328 kelime
- 13 Bölüm 132.053 kelime
- 14 Bölüm 141.320 kelime
- 15 Bölüm 151.636 kelime
- 16 Bölüm 161.690 kelime
- 17 Bölüm 171.778 kelime
- 18 Bölüm 181.424 kelime
- 19 Bölüm 191.692 kelime
- 20 Bölüm 201.476 kelime
- 21 Bölüm 211.170 kelime
- 22 Bölüm 222.140 kelime
- 23 Bölüm 231.671 kelime
- 24 Bölüm 242.562 kelime
- 25 Bölüm 251.515 kelime
- 26 Bölüm 261.432 kelime
- 27 Bölüm 271.547 kelime
- 28 Bölüm 281.262 kelime
- 29 Bölüm 291.496 kelime
- 30 Bölüm 302.563 kelime
- 31 Bölüm 311.233 kelime
- 32 Bölüm 322.317 kelime
- 33 Bölüm 331.721 kelime
- 34 Bölüm 341.051 kelime
- 35 Bölüm 35664 kelime
- 36 Bölüm 361.943 kelime
- 37 Bölüm 371.970 kelime
- 38 Bölüm 381.416 kelime
- 39 Bölüm 392.619 kelime
- 40 Bölüm 402.716 kelime
- 41 Bölüm 414.101 kelime
- 42 Bölüm 42808 kelime
- 43 Bölüm 431.117 kelime
- 44 Bölüm 442.172 kelime
- 45 Bölüm 452.455 kelime
- 46 Bölüm 463.632 kelime
- 47 Bölüm 476.415 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Üç ay sonra…
İnsan hayatının üç ayda ne kadar değişebileceğini, yaşamadığı sürece anlayamıyor.
Ben anlayamayanlardandım.
Bir zamanlar sabahları gözlerimi açtığımda aklıma ilk gelen şey görevim, önümdeki dosyalar ve gece boyunca aldığımız ihbarlar olurdu. Telefonum çaldığında kimin aradığını merak etmez, doğrudan açardım. Uykusuzluk benim için sıradan bir şeydi. Bir operasyonun ardından eve döndüğümde sessizliğe alışkındım. Hatta bazen o sessizliği kendim seçerdim.
Şimdi ise sabahları gözlerimi açar açmaz yanımda olmayan birini düşünüyordum.
Elif'i.
Bazen telefonumun ekranında onun adını görünce sebepsiz yere gülümsüyordum. Bazen bir dükkânın vitrininde gelinlik gördüğümde durup bakıyordum. Bazen de akşam eve dönerken kendimi onunla kuracağımız evin odalarını düşünürken buluyordum.
Ben değişmiştim.
Ama en tuhafı, değiştiğimi fark ettiğimde bundan korkmamamdı.
Çünkü hayatımda ilk kez geleceği düşündüğümde, o geleceğin içinde birinin olmasını istiyordum.
Üstelik o biri, ailelerimizin bir gün bizi karşılıklı oturtup tanıştırdığı, ilk görüşmemizde hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğim kadındı.
Elif.
Bir zamanlar onunla aynı masada oturacağımı bile bilmiyordum. Şimdi ise hayatımın geri kalanını onunla geçirmek için gün sayıyordum.
Nişanımızın üzerinden üç ay geçmişti.
Ve düğünümüze yalnızca on iki gün kalmıştı.
Evet.
On iki gün.
Bunu düşünmek bile hâlâ tuhafıma gidiyordu.
---
O sabah saat yediye doğru uyandım.
Alarmım çalmamıştı. Zaten son haftalarda alarmdan önce uyanıyordum. Galiba insan hayatının en önemli kararlarından birini vermişse ve o kararın gerçekleşmesine günler kalmışsa, zihni ona uyumak için fazla fırsat tanımıyordu.
Yatağın kenarına oturup telefonumu aldım.
Elif'ten mesaj vardı.
Elif: Günaydın, müstakbel eşim. Bugün geç kalırsan seni düğüne almıyorum.
Mesajı okuyunca güldüm.
Ben: Günaydın, müstakbel eşim. Beni düğüne almazsan kiminle evleneceksin?
Cevabı hemen geldi.
Elif: Kendime başka bir damat bulurum.
Ben: Bu kadar kolay mı?
Elif: Hem de çok kolay.
Ben: Tamam. Beş dakikaya kapındayım.
Elif: Mert, daha saat yedi bile olmadı.
Ben: Ne yapayım? Başka damat bulmanı engellemem lazım.
Bu kez cevap gelmedi.
Telefonu bırakıp ayağa kalktım. Banyoya geçtim, yüzümü yıkadım ve aynaya baktım.
Son üç ayda yüzümde değişen şeyleri fark ediyordum. Gözlerimin altında hâlâ uykusuz gecelerin izleri vardı. Bazı geceler eski olaylar aklıma geliyor, kendimi bir anda yine o karanlık istasyonun içinde buluyordum. Ama artık uyandığımda yalnız olmadığımı biliyordum.
Babam hayattaydı.
Kerem amcam yanımızdaydı.
Emir her zamanki gibi başımın etini yiyordu.
Melike artık yalnızca ailemizin güçlü kadını değil, Emir'in hayatındaki en önemli insandı.
Ve Elif…
Elif benim evleneceğim kadındı.
Aynadaki yansımama bakıp kendi kendime gülümsedim.
“On iki gün, Mert. Sadece on iki gün.”
Sonra gömleğimi giydim, saatimi taktım ve odadan çıktım.
Salondan annemin sesi geliyordu.
“Mert! Kahvaltı yapmadan nereye gidiyorsun?”
“Bir yere gitmiyorum anne. Eliflere uğrayacağım.”
Annem mutfaktan çıktı, elinde çay bardağı vardı.
“Sabahın köründe mi?”
“Özledim.”
Annem bana birkaç saniye baktı.
Ardından yüzünde öyle bir gülümseme belirdi ki keşke hiç konuşmasaydım diye düşündüm.
“Ne oldu anne?”
“Hiç.”
“Anne.”
“Ne var? Oğlum evleniyor. Bir de üstüne sevdiği kadını özlüyor. Daha ne isteyeyim?”
Başımı iki yana salladım.
“Sen de başladın.”
Annem yanıma gelip yakamı düzeltti.
“Şaka bir yana, bugün gelinlik provası vardı, değil mi?”
“Evet. Elif'in annesiyle gidecekler. Ben de öğleden sonra alacağım onları.”
“Peki senin takım elbisen?”
“Hazır.”
“Yüzükler?”
“Hazır.”
“Davetiyeler?”
“Dağıtıldı.”
Annem kaşlarını kaldırdı.
“Düğün salonu?”
“Anne, hepsini hallettik.”
“Ben de bir kontrol edeyim dedim.”
Gülümsedim.
“Sen kontrol etmezsen zaten düğün yapılmayacak gibi davranıyorsun.”
Annem bana hafifçe vurdu.
“Git hadi. Elif bekliyordur.”
Kapıya yöneldim ama çıkmadan önce arkamı döndüm.
“Anne?”
“Efendim?”
“Babam nerede?”
“Bahçede. Sabah erkenden çıktı.”
Başımı salladım.
Babam son üç ayda çok değişmişti. Yıllarca içinde taşıdığı yükün bir kısmını nihayet bırakabilmişti. Yine de bazı geceler onu çalışma odasında eski belgeleri incelerken buluyordum.
Kuzgun meselesi tamamen kapanmış değildi.
Ama artık hayatımızın her anını yönetmiyordu.
Bunu sağlayabilmek için çok şey kaybetmiş, çok şey öğrenmiştik.
Ben de çok şey anlamıştım.
Bazen insanın geçmişini çözmesi, onunla yaşamayı öğrenmesinden daha kolaydı.
---
Eliflerin evine vardığımda saat yedi buçuğa geliyordu.
Kapıyı Elif açtı.
Üzerinde açık renk bir kazak, altında rahat bir pantolon vardı. Saçlarını toplamıştı. Elinde de bir fincan kahve tutuyordu.
Beni görünce kaşlarını kaldırdı.
“Beş dakikaya geliyordun.”
“Geldim işte.”
“Yirmi dakikada.”
“Yol vardı.”
“Evinle burası arasında kaç sokak var, Mert?”
“Çok fazla.”
Elif güldü.
“Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun.”
“Senin yanında gerek kalmıyor.”
Bu kez bir şey söylemedi.
Sadece kenara çekilip içeri girmeme izin verdi.
Ben de fırsatı kaçırmayıp yanağından öptüm.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
“Çok güzel görünüyorsun.”
Elif bana şüpheyle baktı.
“Bir şey mi istiyorsun?”
“Hayır.”
“Kesin istiyorsun.”
“İnsan nişanlısına iltifat edemez mi?”
“Eder. Ama senin iltifatlarının ardından genellikle bir istek geliyor.”
Gülerek mutfağa geçtim.
Elif'in annesi kahvaltı hazırlıyordu.
“Hoş geldin, Mert.”
“Hoş buldum.”
“Bir şeyler ye. Elif sabah doğru düzgün bir şey yemedi.”
Elif hemen itiraz etti.
“Anne, yedim.”
Annesi ona baktı.
“İki lokma peynir yemek kahvaltı etmek değil.”
Masaya oturdum.
“Ben yerim. Siz hiç merak etmeyin.”
Elif karşıma oturdu.
“Sen önce kendi kahvaltını bitir. Sonra bana karış.”
“Benim kahvaltım gayet iyi.”
“Tabakta üç zeytin var.”
“Dört.”
Elif gözlerini devirdi.
“Gerçekten çocuk gibisin.”
“On iki gün sonra ne olacağımı göreceksin.”
Elif'in yüzü kızardı.
Annesi bizi izleyip gülümsedi.
“Allah sizi bir ömür böyle güldürsün.”
Bu cümleyi duyduğumda başımı kaldırıp Elif'e baktım.
Bir ömür.
İnsan bazen iki kelimenin içine ne kadar çok şey sığdırabildiğini unutuyordu.
Ben Elif'le yalnızca bir düğün günü istemiyordum.
Birlikte uyanacağımız sıradan sabahlar istiyordum. Tartışıp sonra barışacağımız akşamlar… Market alışverişi yaparken hangi yoğurdu alacağımızı tartışmayı… Onun sınav haftalarında sessizce ders çalışmasını izlemeyi… Ben geç kaldığımda bana kızmasını… Yorgun olduğumda başımı omzuna koyabilmeyi…
Büyük olaylar değil.
Hayatın kendisi.
Elif'in annesi çay doldururken bana döndü.
“Bugün gelinlik provasına gelecek misin?”
“Elif izin verirse.”
Elif hemen konuştu.
“Hayır. Gelmeyecek.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Neden?”
“Çünkü gelinliği düğünden önce görmeyeceksin.”
“Ben görsem ne olur?”
“Olmaz.”
“Bir saniye bile mi?”
“Hayır.”
“Fotoğraf?”
“Hayır.”
“Bir köşesinden?”
“Mert!”
Gülmeye başladım.
“Tamam, tamam. Görmeyeceğim.”
Elif'in annesi başını salladı.
“Allah sabır versin.”
“Bana mı?” diye sordum.
“İkinize de.”
Hep birlikte güldük.
Ama Elif kahvaltının sonunda elimi masanın altında tuttuğunda, o küçük dokunuş bile bana günün geri kalanında yetecekmiş gibi hissettim.
---
Saat on birde Elif'i üniversiteye bıraktım.
Düğüne on iki gün kalmış olsa da onun hayatının yalnızca düğün hazırlıklarından ibaret olmasını istemiyordum. Dersleri, sınavları ve kendi hedefleri vardı. Benimle evlenecek diye hayallerinden vazgeçmesini hiçbir zaman istememiştim.
Aracı üniversitenin girişine yakın bir yerde durdurdum.
Elif çantasını aldı ama kapıyı açmadan önce bana döndü.
“Bugün öğleden sonra beni almaya geleceksin, değil mi?”
“Geleceğim.”
“Geç kalmayacaksın?”
“Kalmazsam.”
Gözlerini kıstı.
“Mert.”
Gülerek elini tuttum.
“Geleceğim. Söz.”
Elif biraz yumuşadı.
“Tamam.”
Sonra yanağımdan öptü.
“Görüşürüz.”
“Görüşürüz, güzelim.”
Arabadan indi. Birkaç adım attıktan sonra dönüp bana el salladı.
Ben de karşılık verdim.
Onu binaya girene kadar izledim.
Sonra direksiyona yaslanıp bir süre öylece oturdum.
Bir zamanlar sevdiklerimi korumak için onlardan uzak durmam gerektiğini sanıyordum. İşimin tehlikeli olması, sevdiğim insanları hayatımın dışında tutmam gerektiğine inanmama neden olmuştu.
Elif bana bunun böyle olmadığını öğretmişti.
Sevdiğin insanı korumak, onun yerine karar vermek değildi.
Bazen yanında durmaktı.
Bazen korktuğunu kabul etmekti.
Bazen de ona güvenmekti.
Telefonum çaldı.
Emir arıyordu.
Açtım.
“Ne oldu?”
“Çok önemli bir meselem var.”
“Yine ne yaptın?”
“Niye hep kötü bir şey yapmışım gibi konuşuyorsun?”
“Çünkü genellikle öyle oluyor.”
Emir güldü.
“Öğlen müsait misin?”
“Neden?”
“Seninle konuşmam gerekiyor.”
“Sabah da konuşuyorduk.”
“Bu başka.”
Bir an durdum.
“Melike'yle mi ilgili?”
Emir sustu.
Sonra yavaşça konuştu.
“Evet.”
Gülümsedim.
“Geliyorum.”
---
Emir'i bulduğumda bir kafede oturuyordu.
Karşısında iki kahve vardı.
Beni görünce ayağa kalktı.
“Otur, otur.”
Sandalyeye yerleştim.
“Anlat bakalım.”
Emir kahvesinden bir yudum aldı. Normalde susmak bilmeyen adam, o gün kelimeleri seçmekte zorlanıyordu.
“Ben Melike'yle evlenmek istiyorum.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Güzel.”
“Bu kadar mı?”
“Ne diyeyim? İstersen alkışlayayım.”
“Mert, ciddi söylüyorum.”
“Ben de ciddiyim.”
Emir iki elini masaya koydu.
“Bak, ben onu seviyorum. Bunu artık kendimden de saklamıyorum. O da beni seviyor. Ama Melike'nin işi, hayatı, sorumlulukları var. Ben onun hayatını zorlaştırmak istemiyorum.”
“Peki, ona sordun mu?”
“Ne sorayım?”
“Seninle evlenmek isteyip istemediğini.”
Emir bana boş boş baktı.
Sonra yüzünü buruşturdu.
“Sen bazen çok sinir bozucu derecede mantıklı oluyorsun.”
“Biliyorum.”
“Ben ona evlenme teklif etmek istiyorum.”
Bu kez gülümsememi tutamadım.
“İşte şimdi konuşuyoruz.”
Emir cebinden küçük bir kutu çıkardı.
Kutuyu açtı.
İçinde sade, zarif bir yüzük vardı.
Bir süre yüzüğe baktım.
“Güzelmiş.”
“Beğendin mi?”
“Melike'nin beğenmesi önemli.”
Emir başını salladı.
“Biliyorum.”
Sonra kutuyu kapattı.
“Ben ondan korkmuyorum, Mert. Reddedilmekten de korkmuyorum. Sadece yanlış bir zamanda yanlış bir şey söylemekten korkuyorum.”
Ona dikkatle baktım.
“Emir, doğru zaman diye bir şey beklerken insan bazen hayatını erteliyor. Melike'yle ne istiyorsan açıkça konuş. Onun kararına saygı duy. Ama kendi duygularını saklayarak onu koruduğunu düşünme.”
Emir bir süre sustu.
Sonra başını salladı.
“Sen Elif'le nasıl bu kadar emin oldun?”
Bu soru beni hazırlıksız yakaladı.
Bir an düşündüm.
“Emin olmadığım zamanlar oldu.”
“Gerçekten mi?”
“Tabii. İlk tanıştığımızda onu tanımıyordum. Sonra tanıdıkça kaybetmekten korkmaya başladım. Ama bir noktada şunu anladım: Elif'le hayatımın kolay olacağını bilmiyordum. Yalnızca onunla yaşamak istediğimi biliyordum.”
Emir dikkatle dinledi.
“Bence senin de aradığın şey bu.”
Kutuyu cebine koydu.
“Bu akşam onunla konuşacağım.”
Omzuna vurdum.
“Güzel. Ama bir tavsiyem var.”
“Nedir?”
“Melike'ye teklif yaparken uzun bir konuşma hazırlama.”
Emir kaşlarını kaldırdı.
“Neden?”
“Çünkü sen heyecanlanınca konuşmayı unutuyorsun.”
“Çok komiksin.”
“Biliyorum.”
Emir kahvesini bitirip ayağa kalktı.
“Bu akşam her şey değişebilir.”
Ona gülümsedim.
“Umarım güzel yönde değişir.”
---
Öğleden sonra Elif'i üniversiteden aldım.
Arabaya bindiğinde yüzünden yorgun olduğu anlaşılıyordu.
“Nasıl geçti?”
“İyi. Biraz yoruldum.”
“Gelinlik provasına gitmek istemiyorsan erteleyebiliriz.”
Elif hemen başını salladı.
“Hayır. Bugün gideceğiz.”
“Emin misin?”
“Eminim. Üç aydır bu günü bekliyorum.”
Gülümsedim.
“Peki, gelin hanım.”
Elif başını bana çevirdi.
“Bana gelin hanım demen çok hoşuma gidiyor.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
“Öyleyse bundan sonra hep öyle derim.”
Elif camdan dışarı baktı ama gülümsediğini görebiliyordum.
Gelinlik mağazasına vardığımızda Elif'in annesi bizi kapıda bekliyordu. Elif hemen ona sarıldı.
Ben ise içerideki mankenlerin üzerinde duran gelinliklere baktım.
Bir tanesi dikkatimi çekti.
Sade, zarif ve gösterişten uzaktı.
Tıpkı Elif gibi.
Elbette ona bunu söylemedim. Çünkü Elif'in yüzündeki ifadeyi görünce anladım ki gelinliğini benim görmemem için ellerinden geleni yapacaklardı.
“Sen burada bekle,” dedi Elif.
“Bekliyorum.”
“İçeri gelmek yok.”
“Tamam.”
“Perdenin kenarından bakmak yok.”
“Tamam.”
“Birine sorup tarif ettirmek de yok.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Emredersiniz.”
Elif içeri girdi.
Ben de mağazanın bekleme bölümüne oturdum.
Yaklaşık yarım saat sonra Elif'in annesi yanıma geldi.
“Çok heyecanlı.”
“Belli oluyor.”
“Sen de heyecanlı mısın?”
Ona baktım.
“Bunu saklayabildiğimi mi sanıyorsunuz?”
Kadın güldü.
“Hayır. Sabah buraya gelirken bile yüzün gülüyordu.”
Biraz sessiz kaldıktan sonra ciddileşti.
“Mert, sana bir şey söylemek istiyorum.”
Dikkatle ona döndüm.
“Elbette.”
“Kızım hayatında çok şey yaşadı. Bazı şeyleri sana anlatmakta zorlandığı zamanlar olabilir. Bazen içine kapanabilir. Bazen güçlü görünmeye çalışırken aslında ne kadar yorulduğunu saklayabilir.”
Başımı salladım.
“Biliyorum.”
“Onu her zaman mutlu edemeyebilirsin. Bunu senden beklemiyorum. Ama mutsuz olduğunda da yanında olmanı istiyorum.”
Bu cümle içime işledi.
“Olacağım.”
Elif'in annesi elimi tuttu.
“Ben sana güveniyorum.”
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.
Çünkü bir insanın sevdiği kadının annesinden böyle bir güven duyması, sandığımdan çok daha ağır bir sorumluluktu.
“Onu üzmemek için elimden geleni yapacağım,” dedim.
Kadın başını salladı.
“Bazen istemeden üzeceksin. Önemli olan, bunu fark ettiğinde yanında kalman.”
Bu kez başımı daha kararlı salladım.
“Yanında kalacağım.”
Tam o sırada içeriden Elif'in sesi geldi.
“Mert! Bir dakika gelebilir misin?”
Ayağa kalktım.
Annesi gülümsedi.
“Sanırım gelinliğini göremeden seni çağırmayacak.”
İçeri girdiğimde Elif perdeyi kapatmış, yalnızca yüzünü dışarı uzatmıştı.
“Bir şey soracağım.”
“Dinliyorum.”
“Düğün günü çok heyecanlanırsam ne yapacaksın?”
Hiç düşünmeden cevap verdim.
“Elini tutacağım.”
“Ya ağlarsam?”
“Gözyaşlarını sileceğim.”
“Ya konuşamazsam?”
“Ben konuşurum.”
Elif gülümsedi.
“Ya ben sana bakınca her şeyi unutursam?”
Bir an durdum.
Sonra perdeye biraz daha yaklaştım.
“O zaman ben de sana bakarım. Birbirimize bakıp gerisini unuturuz.”
Elif'in yüzü yumuşadı.
“İşte bu yüzden seninle evlenmek istiyorum.”
Kalbim hızlandı.
“Ben de bu yüzden seninle evleniyorum.”
Perdenin arkasından elini uzattı.
Elini tuttum.
Gelinliğini hâlâ görmemiştim.
Ama o an buna ihtiyacım olmadığını fark ettim.
Çünkü benim için önemli olan, o gelinliğin içinde kimin duracağıydı.
Elif.
Her hâliyle, her duygusuyla, her kusuruyla sevdiğim kadın.
On iki gün sonra karım olacaktı.
Ve ben hayatımda ilk kez bir tarihin bu kadar çabuk gelmesini istiyordum.
---
Akşamüstü Emir'den mesaj geldi.
“Bu akşam Melike'yle konuşacağım. Sen de gel.”
Kaşlarımı çattım.
Hemen aradım.
“Ben niye geliyorum?”
“Çünkü cesarete ihtiyacım var.”
“Emir, evlenme teklifini ben mi yapacağım?”
“Hayır ama yakınlarda ol.”
“Melike'nin bunu fark etmesini istemiyor musun?”
“İstemiyorum.”
Gözlerimi kapattım.
“Seninle arkadaş olmak gerçekten çok zor.”
“Biliyorum. Akşam sekizde gel.”
Telefonu kapattı.
Elif'e döndüm.
“Emir yine bir işe kalkışıyor.”
Elif güldü.
“Melike'ye teklif edecek, değil mi?”
“Evet.”
“Çok güzel!”
“Ben de öyle düşünüyorum. Ama beni yanında bekçi olarak istiyor.”
Elif kahkahasını tutamadı.
“Sen de git. Belki bir gün bizim çocuklarımız Emir'in bu hâlini konuşur.”
Ona döndüm.
“Bizim çocuklarımız mı?”
Elif bir anda sustu.
Yanakları kızardı.
“Yani… ileride. Eğer istersek.”
Gülümsedim.
“Ben isterim.”
Elif gözlerini kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
“Elbette. Ama önce seninle evlenelim. Sonra bütün hayatımızı acele etmeden kurarız.”
Elif elimi tuttu.
“Böylesi daha güzel.”
---
Saat sekize doğru Emir'in söylediği yere gittim.
Burası Melike'nin sevdiği, deniz kenarında küçük bir mekândı. Masalar birbirinden uzaktı. Akşam ışıkları suyun üzerinde parlıyordu.
Emir beni görünce hızla yanıma geldi.
“Geldin!”
“Geldim.”
“Melike birazdan burada olacak.”
“Peki, ben ne yapacağım?”
“Şu tarafta oturacaksın.”
“Emir, ben senin evlenme teklifinin organizatörü değilim.”
“Biliyorum ama sensiz yapamıyorum.”
Başımı iki yana salladım.
“Bir gün bu iyiliğimi unutma.”
Emir omzuma vurdu.
“Unutmam.”
Ben biraz ilerideki masaya oturdum.
Birkaç dakika sonra Melike geldi.
Emir onu kapıda karşıladı.
Melike etrafına baktı.
“Buraya neden geldik?”
Emir elini tuttu.
“Seninle konuşmak istiyorum.”
Melike'nin yüzü yumuşadı.
“Konuş.”
Emir bir süre sustu.
Sonra cebinden kutuyu çıkardı.
Melike'nin gözleri büyüdü.
“Emir…”
Emir diz çöktü.
Ben olduğum yerde doğruldum.
Melike iki elini ağzına kapattı.
Emir'in sesi titriyordu ama söyledikleri açıktı.
“Melike, seninle tanıştığımdan beri hayatımın en güzel ve en zor duygularını aynı anda yaşıyorum. Bazen beni çıldırtıyorsun. Bazen tek bir bakışınla bütün günümü güzelleştiriyorsun. Ama ne olursa olsun, günün sonunda yanında olmak istediğim kişi sensin.”
Melike'nin gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Emir devam etti:
“Senin güçlü olmanı seviyorum. Kendi ayaklarının üzerinde durmanı seviyorum. Bana karşı dürüst olmanı, beni gerektiğinde uyarmanı, saçmaladığımda yüzüme söylemeni seviyorum. Seninle yalnızca güzel günleri değil, zor günleri de paylaşmak istiyorum.”
Kutuyu açtı.
“Benimle evlenir misin?”
Melike birkaç saniye konuşamadı.
Sonra gülerek ağladı.
“Evet.”
Emir'in yüzü aydınlandı.
“Evet mi?”
Melike başını salladı.
“Evet, Emir. Seninle evlenirim.”
Emir ayağa kalktı ve ona sarıldı.
Melike de ona sımsıkı sarıldı.
Ben masamdan kalkıp yanlarına gittim.
“Sonunda be!”
Emir bana döndü.
“Sen burada mıydın?”
“Hayır, denizden çıktım.”
Melike gülerek bana sarıldı.
“Çok mutluyum, Mert.”
“Belli oluyor.”
Emir yüzüğü Melike'nin parmağına taktı.
Sonra ikisi birbirine baktı.
O anı izlerken içimde tarifsiz bir sevinç vardı.
Çünkü Emir yalnızca sevdiği kadına kavuşmuyordu.
Yıllardır ertelediği bir hayatı seçiyordu.
Tıpkı benim Elif'le yaptığım gibi.
Melike yüzüğüne baktı.
“Bunu ailelerimize ne zaman söyleyeceğiz?”
Emir hemen cevap verdi.
“Yarın.”
Melike şaşırdı.
“Yarın mı?”
“Evet. Ben artık beklemek istemiyorum.”
Gülümseyerek başımı salladım.
“İşte bu. Nihayet akıllı bir karar verdin.”
Emir bana baktı.
“Senin düğününden sonra bizimkini yaparız.”
Melike gözlerini büyüttü.
“Bu kadar hızlı mı?”
Emir onun elini tuttu.
“Seninle bir ömür geçirmek istiyorum. Tarihi birlikte belirleriz. Ama artık geleceğimizi ertelemek istemiyorum.”
Melike'nin yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi.
“Ben de istemiyorum.”
O akşam eve dönerken Elif'e haber verdim.
Telefonu açar açmaz sordum:
“Hazır mısın?”
“Ne için?”
“En yakın arkadaşının evlilik teklifini kabul ettiğini öğrenmeye.”
Elif çığlık attı.
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
“Melike kabul etti mi?”
“Evet.”
Elif o kadar sevindi ki bir süre konuşamadı.
Sonra peş peşe sorular sormaya başladı.
“Nerede yaptı? Ne söyledi? Yüzüğü nasıl? Melike ağladı mı?”
Gülerek cevap verdim.
“Elif, biraz yavaş. Hepsini anlatacağım.”
“Yarın Melike'yle konuşacağım!”
“Konuşursun.”
Bir an sustu.
Sonra daha yumuşak bir sesle sordu:
“Mert?”
“Efendim?”
“Bizim düğünümüze de çok az kaldı.”
Gülümsedim.
“Evet, güzelim.”
“Bazen hâlâ inanamıyorum.”
“Ben de.”
“Peki, düğün günü beni görünce ne hissedeceksin?”
Bir süre düşündüm.
Sonra dürüstçe cevap verdim.
“Muhtemelen sana bakıp nasıl bu kadar şanslı olduğumu düşüneceğim.”
Elif'in sesi yumuşadı.
“Ben de seninle evlendiğim için kendimi çok şanslı hissedeceğim.”
Telefonu kapatmadan önce ona bir şey daha söyledim.
“Elif?”
“Efendim?”
“Seni seviyorum.”
“Ben de seni seviyorum, Mert.”
O üç kelimeyi duymak, bütün günün yorgunluğunu üzerimden aldı.
---
O gece eve döndüğümde babam çalışma odasındaydı.
Kapıyı çalıp içeri girdim.
“Uyumadın mı?”
Babam önündeki belgeleri kapattı.
“Biraz işim vardı.”
Yanına oturdum.
“Baba, artık bunları biraz bırakman gerekmiyor mu?”
Gülümsedi.
“Sen de artık biraz dinlenmen gerektiğini söyleyen birine dönüştün.”
“Ben de evleniyorum, galiba büyüyorum.”
Babam güldü.
Sonra yüzü ciddileşti.
“Nasıl hissediyorsun?”
“Neye dair?”
“Düğüne. Elif'e. Bundan sonra başlayacak hayata.”
Bir süre düşündüm.
“Mutluyum. Ama biraz da korkuyorum.”
Babam başını salladı.
“Bu normal.”
“Ya iyi bir eş olamazsam?”
Babam bana dikkatle baktı.
“İyi bir eş olmak, hiç hata yapmamak demek değildir. Hata yaptığında kabul etmek, eşini dinlemek ve onunla birlikte çözüm aramak demektir.”
Sessizce dinledim.
Babam devam etti:
“Ben hayatım boyunca seni korumaya çalıştım. Bazen doğru yaptım, bazen yanlış. Ama şunu öğrendim: Bir insanı seviyorsan, onun adına her kararı sen veremezsin. Ona güvenmen gerekir.”
Bu sözleri duyduğumda Elif'in bana daha önce söylediklerini hatırladım.
Babam elini omzuma koydu.
“Elif seni seviyor. Sen de onu seviyorsun. Birbirinize karşı dürüst olun. Gerisi zamanla öğrenilir.”
Başımı salladım.
“Teşekkür ederim, baba.”
Babam bir süre sustu.
Sonra çekmeceden küçük bir kutu çıkardı.
“Bunu sana vermek istiyorum.”
Kutuyu açtım.
İçinde eski bir saat vardı.
Babamın yıllardır kullandığı saat.
“Bu senin için özel,” dedim.
Başını salladı.
“Büyükbaban bana vermişti. Ben de sana vermek istiyorum.”
Saati elime aldım.
“Düğünde takmamı mı istiyorsun?”
“İstersen.”
Bir süre saate baktım.
Sonra babama sarıldım.
“Takacağım.”
Babam da bana sarıldı.
O an yıllardır içimde taşıdığım bir boşluğun biraz daha kapandığını hissettim.
Babamı kaybettiğimi sandığım zamanlar olmuştu.
Ama şimdi yanımdaydı.
Düğünümde olacaktı.
Beni gelin almaya gideceğim gün uğurlayacak, belki de düğün sırasında gözlerini benden kaçırmaya çalışacaktı.
Bu ihtimali düşünmek bile boğazımı düğümledi.
---
Düğüne on bir gün kala…
Sabah uyandığımda ilk işim takvime bakmak oldu.
On bir gün.
Elif'in soyadı değişecek miydi, bilmiyordum. Bu konuyu konuşmuştuk. Ne karar verirse versin, onun için önemli olanın kendi tercihi olduğunu söylemiştim.
Ama benim için değişmeyecek bir şey vardı.
On bir gün sonra ona yalnızca nişanlım demeyecektim.
Eşim diyecektim.
O sabah Elif'ten yeni bir mesaj geldi.
Elif: Bugün annemlerle düğün alışverişine çıkacağız. Sen de geliyorsun.
Ben: Bu bir davet mi, emir mi?
Elif: Emir.
Ben: Peki. Ama bir şartım var.
Elif: Ne?
Ben: Öğle yemeğini ben seçiyorum.
Elif: Kabul.
Ben: Bu kadar kolay mı?
Elif: Mert, lütfen. Daha kahvaltı bile yapmadım.
Gülerek telefonu cebime koydum.
Arabaya binerken içimde huzurlu bir his vardı.
Elbette hayatımızda hâlâ çözülmemiş sorular vardı. Kuzgun'un geçmişinden kalan bazı dosyalar yetkililere teslim edilmişti. Selim'in yaptıklarıyla ilgili soruşturma devam ediyordu. Deniz ise bildiklerini anlatmak üzere güvenli bir yerdeydi. Elif'in annesi bulunmuş, ailesiyle yeniden bir araya gelmişti. Yıllarca sakladığı gerçekler, uzun konuşmaların ve zor yüzleşmelerin ardından nihayet ortaya çıkmaya başlamıştı.
Her şeyi bir günde çözmemiştik.
Ama artık her yeni sabahı korkuyla karşılamıyorduk.
İşte benim için asıl değişim buydu.
Eskiden hayatımın kontrolünü kaybetmemek için her şeyi kendim çözmeye çalışırdım.
Şimdi ise yanımda Elif vardı.
Birlikte çözebileceğimiz şeyler vardı.
Birlikte kuracağımız bir ev vardı.
Birlikte yaşlanma ihtimalimiz vardı.
Ve ben artık o ihtimale sımsıkı tutunuyordum.
---
Akşamüstü Elif'i evine bıraktığımda kapının önünde bir süre durduk.
Elif elindeki alışveriş poşetlerini bana verdi.
“Bunları yarın anneme götürür müsün?”
“Götürürüm.”
“Bir de yarın akşam Melike'yle görüşeceğim.”
“Emir de gelecek mi?”
“Hayır. Kız kıza konuşacağız.”
Başımı salladım.
“Peki.”
Elif kapıya yöneldi ama sonra geri döndü.
“Mert?”
“Efendim?”
“Bir şey soracağım.”
“Her şeyi sorabilirsin.”
“Düğünümüzden sonra nasıl bir hayatımız olacak sence?”
Bu soruyu beklemiyordum.
Bir süre düşündüm.
“Bilmiyorum.”
Elif'in yüzü hafifçe düştü.
Hemen elini tuttum.
“Ne olacağını tam olarak bilmiyorum. Ama nasıl olmasını istediğimi biliyorum.”
“Nasıl?”
“Sabahları birlikte kahvaltı etmek istiyorum. Sen ders çalışırken yanında oturmak istiyorum. İşten döndüğümde evde senin sesini duymak istiyorum. Bazen hiçbir şey yapmadan yan yana oturmak istiyorum. Tartıştığımızda kapıyı çarpıp gitmek yerine konuşmak istiyorum.”
Elif gözlerimin içine baktı.
“Başka?”
Gülümsedim.
“Bir gün çocuklarımız olursa onlara birbirimizi nasıl tanıdığımızı anlatmak istiyorum.”
Elif'in gözleri doldu.
“Görücü usulü tanıştığımızı mı?”
“Evet.”
Gülerek devam ettim:
“Onlara büyüklerinin bizi tanıştırdığını, ama birbirimizi sevmeyi bizim seçtiğimizi anlatacağım.”
Elif'in gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
“Bunu çok sevdim.”
Başparmağımla gözyaşını sildim.
“Ben de.”
Elif bana sarıldı.
Uzun süre öyle kaldık.
Sonra başını kaldırıp fısıldadı:
“On bir gün sonra.”
“On bir gün sonra.”
Beni öptü, ardından kapıya yöneldi.
İçeri girmeden önce son kez arkasına döndü.
“Seni seviyorum, kocam.”
Olduğum yerde kaldım.
Elif kahkaha atarak içeri girdi.
Ben ise kapının önünde tek başıma durup gülümsedim.
Kocam.
Henüz olmamıştım.
Ama o kelimeyi ondan duymak bile içimde tarif edemediğim bir şey uyandırmıştı.
Başımı gökyüzüne kaldırdım.
Üç ay önce bu kadar mutlu olabileceğimi düşünemezdim.
Şimdi ise on bir gün sonra başlayacak hayatı bekliyordum.
Ve ilk defa geleceğin bana ne getireceğini merak ederken korkmuyordum.
Çünkü artık ne yaşarsam yaşayayım, dönebileceğim bir yer vardı.
Elif'in yanı.
On bir gün sonra onunla evlenecektim.
Bu kez ailelerimizin verdiği bir kararı sürdürmek için değil.
Kendi kararımızı, kendi isteğimizle hayata geçirmek için.
Ve hayatımda verdiğim en doğru kararın bu olduğundan emindim.
Elif’le konuşmamız bittikten sonra telefonu göğsümün üzerine bıraktım. Yüzümde, ne kadar uğraşsam da silemediğim bir gülümseme vardı.
Birkaç ay önce onunla aynı odada otururken ne konuşacağımı bilemeyen adam bendim. Ailelerimizin bizi tanıştırdığı o ilk gün, karşımdaki kadının bir gün hayatımın en kıymetli insanı olacağını tahmin etmemiştim. Şimdi ise düğünümüze on bir gün kalmıştı ve ben, hayatımda ilk kez bir tarihin bu kadar çabuk gelmesini istiyordum.
Ama aynı zamanda korkuyordum.
Korkum Elif’le evlenmek değildi. Ondan emin olduğum kadar hiçbir şeyden emin değildim. Korkum, bir gün onun gözlerindeki huzuru kaybetmesine sebep olmaktı. Ona verdiğim sözleri tutamamaktı. Hayatın yeniden kapımızı çalmasından, geçmişin bir yerlerden çıkıp bizi sınamasından korkuyordum.
Çünkü biz yalnızca birbirimizi bulmamıştık. Birbirimize ulaşana kadar çok şey kaybetmiş, çok şey öğrenmiş, çok fazla karanlığın içinden geçmiştik.
Tam bunları düşünürken telefonum yeniden titredi.
Elif: Uyudun mu, müstakbel kocam?
Güldüm.
Ben: Hayır, müstakbel karım.
Elif: Ne düşünüyorsun?
Bir süre ekrana baktım. Ona her şeyi anlatmak istiyordum. İçimdeki korkuyu da, heyecanı da, bazen kendimi yetersiz hissettiğim anları da… Ama gece vakti onu endişelendirmek istemedim.
Ben: Seni.
Cevabı gecikmedi.
Elif: Bunu zaten biliyorum. Başka?
Ben: Düğüne on bir gün kaldığını.
Elif: Ve?
Ben: Ve on bir gün sonra sana her sabah aynı evde günaydın diyeceğimi.
Bu defa cevap biraz gecikti. Ardından tek bir mesaj geldi.
Elif: Ben de her sabah seni yanımda göreceğim için heyecanlanıyorum. Ama sana bir şey söyleyeyim mi?
Ben: Söyle.
Elif: Benim için en güzel tarafı aynı evde uyanmak değil sadece. Kötü bir gün geçirdiğimde eve gelip sana anlatabilmek. Bir şeye üzüldüğümde saklamak zorunda kalmamak. Bazen hiçbir şey konuşmadan yanında oturabilmek. Seninle sıradan bir hayat yaşamak istiyorum, Mert.
Ekrana bakarken boğazım düğümlendi.
Çünkü ben de tam olarak bunu istiyordum.
Görevlerin, operasyonların, telefonların, kapıya dayanan tehlikelerin olmadığı bir hayatı hayal etmek belki bizim için kolay değildi. Ama Elif, mutluluğu büyük şeylerin içinde aramıyordu. Onun hayali bir ev, iki fincan kahve, akşamları anlatılacak küçük hikâyeler ve gerektiğinde birbirinin elini tutan iki insandı.
Ben: Söz veriyorum, Elif. O sıradan günlerin kıymetini hiç unutmayacağım.
Elif: Bazen bulaşıkları sen yıkayacaksın.
Ben: Bunu da mı sözleşmeye yazıyoruz?
Elif: Hem de büyük harflerle.
Ben: Tamam. Ama kahveyi sen yapacaksın.
Elif: Kabul etmiyorum.
Ben: Daha evlenmeden anlaşmazlık çıktı.
Elif: Alışırsın, kocam.
Telefonu elimde tutarken kahkaha attım.
Kocam.
Bu kelimeyi ondan her duyduğumda içimde bir şey yer değiştiriyordu. Sanki yıllardır ait olduğum yeri aramışım da sonunda bulmuşum gibi…
O gece mesajlaşmamız, düğün hazırlıklarından kimin çöpü çıkaracağına kadar uzadı. Sonunda Elif uyuyacağını söyledi. Ben de ona iyi geceler diledim.
Telefonu bıraktığımda yüzümdeki gülümseme hâlâ duruyordu.
Fakat ertesi sabah beni bekleyen şey, romantik bir kahvaltıdan çok daha fazlasıydı.
Çünkü Emir’in artık saklayamadığı bir gerçeği vardı.
Ve o gerçeğin adı Melike’ydi.
---
Sabah evden çıkmak üzereyken babam beni salondan çağırdı.
“Mert.”
Ceketimin düğmesini iliklerken ona döndüm.
“Efendim, baba?”
Elindeki eski saati dikkatle kutusuna yerleştiriyordu. Dün bana verdiği saati, dedemin hatırasını, düğün günü takmam için emanet etmişti. Saatin ağırlığı bileğime değil, sanki omuzlarıma yerleşmişti. Çünkü o yalnızca bir saat değildi; ailemin geçmişinden bana uzanan bir parçaydı.
Babam kutuyu kapattıktan sonra yüzüme baktı.
“Bugün Emir’le görüşecektin, değil mi?”
“Evet. Birkaç işimiz var.”
“Melike’yle ilgili mi?”
Bir an duraksadım.
“Sen nereden biliyorsun?”
Babamın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Evladım, senin yüzünü yıllardır tanıyorum. Emir’in de yüzünü az çok bilirim. İkiniz de bir şeyi saklamaya çalışırken normalden fazla konuşuyorsunuz.”
“Ben ne zaman fazla konuşuyormuşum?”
Babam kaşını kaldırdı.
“Şu an mesela.”
İtiraz etmek için ağzımı açtım ama söyleyecek bir şey bulamadım.
Babam gülerek yanıma geldi. Omzuma elini koydu.
“Bir insan sevdiği kadına hayatını birleştirmeyi teklif ediyorsa bunun utanılacak bir tarafı yok. Aksine, insanın sevdiğini açıkça söyleyebilmesi cesaret ister.”
“Emir’in ailesiyle konuşması gerekiyor.”
“Konuşur. Ama sen de arkadaşının yanında ol. Bazen insanın ihtiyacı olan şey akıl vermek değil, kararının arkasında duracak birinin olduğunu bilmektir.”
Başımı salladım.
Babamın sözleri içimde bir yere dokunmuştu.
Çünkü ben de Elif’le ilgili kararlarımın arkasında duran insanlara ihtiyaç duymuştum. Her şeyin kolay olduğu zamanlarda değil, geçmişin kapımıza dayandığı günlerde…
“Baba,” dedim, “sence insan evliliğe hazır olduğunu nasıl anlar?”
Babamın yüzündeki ifade değişti. Şaka yapan adam gitmiş, yerine hayatın ağırlığını yıllarca taşımış biri gelmişti.
“Her şeyi bildiğinde değil,” dedi. “Bilmediğin şeylerden kaçmamayı öğrendiğinde.”
Sessizce dinledim.
“Evlilik, her gün aynı duyguyla uyanmak değildir, Mert. Bazı sabahlar yorgun olursun. Bazı akşamlar konuşacak hâlin kalmaz. Bazen birbirinizi anlamakta zorlanırsınız. Ama önemli olan, anlaşamadığınızda bile karşınızdakini düşmanın gibi görmemektir.”
Bir an durdu.
“Ve en önemlisi, karını korumak adına onun yerine karar vermemek. Elif senin sevdiğin kadın. Ama senin koruman gereken bir emanetin değil. Kendi aklı, kendi hayalleri, kendi iradesi olan bir insan. Onun yanında yürü. Önüne geçmen gerektiğinde bile nedenini anlat. Arkasında durman gerektiğinde de bunu hissettir.”
Başımı eğdim.
Bu sözleri unutmayacaktım.
“Anladım, baba.”
“Umarım.” Gülümsedi. “Şimdi git. Yoksa Emir heyecandan kendi kendine evlenip gelecek.”
Kahkaha attım.
“Onun heyecanını görmek için dünyaları veririm.”
“Önce kendi düğününü sağ salim atlat da sonra arkadaşınla dalga geçersin.”
Kapıya yönelirken babam arkamdan seslendi.
“Mert!”
Döndüm.
“Mutlu ol oğlum.”
Bu iki kelimeyi öyle içten söyledi ki boğazım düğümlendi.
“Olacağım, baba.”
Ve ilk defa, bunu söylerken hiçbir tereddüdüm yoktu.
---
Emir’i buluşacağımız yerde gördüğümde kahvemin daha siparişini vermemiştim ama onun yüzünü görmek günümün en eğlenceli anı olacağını anlamama yetmişti.
Adam masada oturmuş, telefonuna bakıyor, sonra telefonu bırakıyor, ardından yeniden eline alıyordu.
Yanına gidip karşısına oturdum.
“Ne yapıyorsun?”
“Hiç.”
“Telefonunu on dakikada yirmi kere kontrol ettin.”
“Kontrol etmedim.”
“Emir, ekranın ışığı yüzüne vuruyor. Seni uzaktan deniz feneri sandım.”
Başını kaldırıp bana baktı.
“Çok komiksin.”
“Biliyorum. Düğünde konuşma yapacağım. Senin çocukluğundan başlayıp bütün rezilliklerini anlatacağım.”
“Düğününde mi?”
“Senin düğününde de.”
Bir an sustu. Sonra yüzüne istemsiz bir gülümseme yayıldı.
“Ben gerçekten evlenmek istiyorum, Mert.”
Bu defa şaka yapmadım.
“Biliyorum.”
“Hayır, gerçekten.” Dirseklerini masaya dayadı. “Melike’yle ilgili konuşurken bazen kelimelerim yetmiyor. Onunla bir hayat kurmak istiyorum. Ama onun işi, benim işim… İkimizin de hayatı kolay değil. Birbirimizi tehlikeye atar mıyız diye düşünüyorum.”
Kahvemi masaya bıraktım.
“Bizim hayatımızda tehlike ihtimali her zaman var. Bunu ikimiz de biliyoruz. Ama sırf zor diye insan sevdiği şeyden vazgeçerse geriye ne kalır?”
Emir başını eğdi.
“Ya onu koruyamazsam?”
Bu cümleyi duyunca yüzümdeki ifade ciddileşti.
Çünkü ben de aynı soruyu kendime defalarca sormuştum. Elif’i korumak istemiştim. Onu tehlikelerden uzak tutmak, başına gelebilecek her şeyi önlemek… Ama zamanla anlamıştım ki onu sevmek, onun yerine bütün kararları vermek değildi.
“Emir,” dedim, “Melike senin korumana muhtaç olduğu için seni sevmiyor. Seni sen olduğun için seviyor. Sen de onu yalnızca başına bir şey gelmesin diye hayatına almak istemiyorsun. Onunla yaşamak istiyorsun. İyi günlerini, kötü günlerini, tartışmalarını, barışmalarını…”
Emir gözlerini kaldırdı.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Çünkü yüzüne bakınca anlaşılıyor. Ayrıca denizin kenarında evlilik teklifi eden bir adamın, şimdi burada bana romantizm dersi vermemi beklemesi biraz saçma.”
Güldü ve başını iki yana salladı.
“Sen gerçekten çekilmezsin.”
“Bunu Elif’e de sor. Onaylayacaktır.”
Bir süre kahvemizi içtik. Sonra Emir telefonunu masaya bıraktı.
“Bugün ailelere söyleyeceğiz.”
“Güzel.”
“Bu kadar mı?”
“Ne bekliyorsun? Davul mu çalayım?”
“Biraz heyecanlanabilirsin.”
“Senin yerine de heyecanlanıyorum zaten.”
Emir derin bir nefes aldı.
“Peki, ya olumsuz karşılarlarsa?”
Ona baktım.
“İkiniz birbirinizi seviyorsunuz. Birbirinize saygı duyuyorsunuz. Birbirinizin mesleğini, sorumluluklarını ve hayatını biliyorsunuz. Ailelerin söyleyeceği her şeyi dinleyin ama kararınızı yalnızca korkularınızın vermesine izin vermeyin.”
Emir bir süre sessiz kaldı. Sonra elini uzatıp omzuma vurdu.
“İyi ki varsın, kardeşim.”
Elini sıktım.
“Sen de. Ama bir şey söyleyeyim mi?”
“Nedir?”
“Düğününde takım elbiseyi ben seçeceğim.”
Gülümsemesi anında kayboldu.
“Hayır.”
“Kravatını da.”
“Kesinlikle hayır.”
“Peki, o zaman nikâh şahidin olmam.”
“Sen benim şahidim olmazsan kimi bulacağım?”
“Demek ki pazarlık gücüm var.”
Bana bir peçete fırlattı.
Kahkahalarımız masaya yayıldı.
Ve o an, geçmişin bütün karanlığına rağmen hayatın bize hâlâ böyle küçük mutluluklar verebildiğini düşündüm.
---
Öğleden sonra Elif’i üniversiteden almak için kampüsün önüne gittim.
Arabayı kenara çekip beklerken telefonuma baktım. Elif’ten mesaj gelmişti.
Elif: Çıkıyorum. Ama sakın korna çalma. Herkesin içinde rezil oluyorum.
Ben: Ben ne zaman korna çaldım?
Elif: Geçen hafta.
Ben: O bir iletişim yöntemiydi.
Elif: O bir utanç kaynağıydı.
Gülerek telefonu bıraktım.
Birkaç dakika sonra onu kalabalığın içinde gördüm. Çantası omzundaydı, bir arkadaşıyla konuşuyordu. Yüzünde günün yorgunluğu vardı ama beni görünce gülümsedi.
O gülümseme…
Bazen insanın bütün gün beklediği tek şey, sevdiği kişinin kendisini görünce yüzünün değişmesidir.
Elif arkadaşıyla vedalaşıp arabaya geldi. Kapıyı açtı, içeri oturdu ve emniyet kemerini takarken bana döndü.
“Merhaba.”
“Merhaba, hanımefendi.”
“Bugün fazla resmîsin.”
“Gelecekteki eşime saygılarımı sunuyorum.”
Gözlerini devirdi.
“Başlama.”
“Daha başlamadım.”
Elimi uzatıp parmaklarını tuttum. Elini avucumun içine yerleştirdiğinde içimdeki bütün gürültü biraz sustu.
“Günün nasıl geçti?” diye sordum.
“Güzeldi. Biraz yoruldum. Bir de hocamız ödev verdi.”
“Yardım ister misin?”
Bana şüpheyle baktı.
“Sen benim ödevime yardım mı edeceksin?”
“Evet.”
“Geçen sefer bir paragrafı üç kere okuyup bana ‘Bence burada ne demek istediğini sen de tam anlamamışsın’ dedin.”
“Çünkü anlamamıştın.”
“Mert!”
Gülmeye başladım.
“Tamam, tamam. Bu defa ciddi çalışacağız.”
Elif başını koltuğa yasladı.
“Bazen düğünden sonra da üniversiteye devam edeceğim diye düşünüyorum. Sonra ev, işler, hayat… Her şeyi nasıl yetiştireceğimi bilmiyorum.”
Bu defa ona dikkatle döndüm.
“Birlikte yetiştiririz.”
“Ya yorulursam?”
“Dinlenirsin.”
“Ya yetiştiremezsem?”
“Yeniden planlarız.”
“Ya bir gün ikimiz de çok yorulursak?”
Elini biraz daha sıkı tuttum.
“O zaman birimiz diğerine kahve yapar. Sonra ikimiz de biraz söyleniriz. Ardından yine devam ederiz.”
Elif gülümsedi ama gözlerinde hâlâ düşünceli bir ifade vardı.
“Ben evlenince kendimden vazgeçmek istemiyorum, Mert. Seni seviyorum. Seninle bir hayat kurmak istiyorum. Ama okumak da istiyorum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmak da…”
Sözünü bitirmesine fırsat vermeden cevap vermek istemedim. Birkaç saniye düşündüm.
“Ben de senden vazgeçmeni istemiyorum zaten.”
Bana döndü.
“Gerçekten mi?”
“Elif, ben seninle evlenmek istiyorum. Seni başka birine dönüştürmek için değil. Şu an olduğun insanla, olmak istediğin insanla, hayallerinle, korkularınla… Hepsiyle.”
Gözleri doldu.
“Bunu unutma,” diye fısıldadı.
“Unutmam.”
“Bazen insanlar evlendikten sonra her şeyin değiştiğini söylüyor.”
“Değişecek elbette. Aynı evde yaşayacağız. Birbirimizin alışkanlıklarını daha iyi tanıyacağız. Belki sen benim sabahları konuşmadığımı öğreneceksin.”
“Sen sabahları konuşmuyorsun mu?”
“Ben sabahları çok konuşurum.”
“Biliyorum. O zaman neyi öğreneceğim?”
“Benim de bazen susabildiğimi.”
Kahkaha attı.
“Buna inanmak zor.”
Ben de güldüm. Sonra yüzünü iki elimin arasına almadan, yalnızca elini tutarak ona baktım.
“Bir şey değişmeyecek,” dedim. “Senin hayallerin benim için yük olmayacak. Benim sorumluluklarım da senin hayatını küçültmeyecek. Bazen zorlanacağız. Ama bir şey zorlaştığında birbirimizi suçlamak yerine çözüm arayacağız. Bunu yapabiliriz.”
Elif başını salladı.
“Bazen senden bu kadar emin olman beni korkutuyor.”
“Neden?”
“Çünkü ben de sana çok güveniyorum. İnsan birine bu kadar güvendiğinde onu kaybetmekten daha çok korkuyor.”
Bu kez cevap vermeden önce derin bir nefes aldım.
“Ben de korkuyorum,” dedim dürüstçe. “Ama korktuğum için seni kendimden uzak tutmayacağım. Sana bir şey olmayacağını garanti edemem. Hayatın önümüze ne çıkaracağını bilemem. Ama sana karşı dürüst olmaya, seni dinlemeye ve ne olursa olsun sorunlarımızla yüzleşmeye söz verebilirim.”
Elif elimi dudaklarına götürüp öptü.
“Bana bu yeter.”
Arabayı çalıştırdım. Yola çıktığımızda başını omzuma yaslamak istedi, ama direksiyonda olduğum için vazgeçti.
Bunu fark edince gülümsedim.
“Eve gidince istediğin kadar yaslanabilirsin.”
“Ben zaten her zaman sana yaslanıyorum.”
“Biliyorum.”
“Şımarma.”
“Geç kaldın. Çoktan şımardım.”
---
Akşam, Emir’den gelen telefonla evdeki sessizlik bozuldu.
Telefonu açtığımda sesinden bir şeylerin yolunda gittiğini anladım.
“Mert!”
“Ne oldu?”
“Konuşacağız.”
“Konuşuyoruz zaten.”
“Hayır, ciddi söylüyorum. Aileler öğrendi.”
Elif hemen bana döndü. Telefonun sesini açtım.
“Nasıl geçti?” diye sordum.
Emir derin bir nefes aldı.
“İlk başta herkes şaşırdı. Sonra sorular başladı. Ne zamandır birlikte olduğumuz, ne düşündüğümüz, ne zaman karar verdiğimiz…”
Elif heyecanla araya girdi.
“Melike ne dedi?”
Emir’in sesinde yumuşak bir gülümseme belirdi.
“Her zamanki gibi dik durdu. Bana baktı ve kararının arkasında olduğunu söyledi.”
Elif’in gözleri parladı.
“Peki aileleriniz?”
“Konuşuyorlar. Elbette düğün tarihi ve hazırlıklar meselesi var ama…” Bir an durdu. “Kimse bize birbirimizden vazgeçmemizi söylemedi. Herkes biraz zamana ihtiyaç duyuyor.”
“Bu çok güzel,” dedi Elif.
Ben de başımı salladım.
“Güzel iş çıkardın, kardeşim.”
Emir güldü.
“Daha bitmedi. Melike yarın sizinle buluşmak istiyor.”
“Bizi mi görmek istiyor?” diye sordum.
“Evet. Düğün hazırlıklarına da yardım edecekmiş. Elif’le konuşacakmış.”
Elif’in yüzü bir anda aydınlandı.
“Tabii ki! Ne zaman isterse.”
Emir’in sesi bu defa daha ciddi çıktı.
“Mert, bir şey daha var.”
“Dinliyorum.”
“Ben bu işi gerçekten yapmak istiyorum. Melike’yle evlenmek istiyorum. Sadece bir teklif edip sonra aylarca beklemek istemiyorum. Sizin düğünden sonra ailelerle oturup tarihi konuşacağız. Ben artık geleceğimi ertelemek istemiyorum.”
Elif’le göz göze geldik.
Bu cümle, son aylarda ikimizin de içinden geçen şeydi. Geçmişin düğümleri, tehditler, saklanan sırlar… Hepsi önemliydi. Ama hayatımızı sonsuza kadar onların etrafında döndürmek istemiyorduk.
“Doğru karar,” dedim. “Önce bizim düğünü atlatalım. Sonra senin işini de düzene koyarız.”
Emir güldü.
“Sen kendi düğününde sağ çıkabilecek misin, ondan emin değilim.”
“Ben gayet sakinim.”
Elif hemen araya girdi.
“Hayır, değil.”
Emir kahkaha attı.
“Duydun mu? Kendi nişanlın bile sana inanmıyor.”
“Benim evimde bana karşı cephe kurulmuş.”
Elif telefonu elimden aldı.
“Emir, sen merak etme. Melike’yle yarın uzun uzun konuşacağız. Düğün hazırlıkları, evlilik, her şey…”
“Tamam, yenge.”
Elif bir anda sustu.
Ben de sustum.
Emir’in telefondan gelen kahkahasını duyunca ne olduğunu anladım.
“Elif yenge,” dedi tekrar. “Alışın bence. Yakında herkes böyle diyecek.”
Elif’in yanakları kızardı.
“Emir!”
“Tamam, tamam. İyi geceler size.”
Telefon kapandığında Elif bana döndü.
“Sen de bir şey söyle!”
“Ne söyleyeyim?”
“Bana yenge demesi hakkında!”
Omuz silktim.
“Bence çok güzel söyledi.”
Elif yastığı alıp bana fırlattı.
Yastığı havada yakaladım.
“Böyle devam edersen düğün günü seni taşıyarak götürmem gerekecek.”
“Sen önce kendi heyecanını kontrol et, müstakbel kocam.”
Gülümsedim.
“Sen yanımda ol, gerisi kolay.”
---
Ertesi gün Melike’yle Elif buluştuğunda ben Emir’le birlikte ailelerin yanına uğradım. Onları yalnız bırakmak istiyorduk; belli ki konuşacak çok şeyleri vardı.
Ama Elif’in akşam eve döndüğünde yüzündeki ifadeyi görünce bu konuşmanın sıradan geçmediğini anladım.
Kapıdan girer girmez ayakkabılarını çıkardı, çantasını bıraktı ve doğrudan yanıma geldi.
“Mert!”
“Efendim?”
“Melike’yle konuştuk.”
“Anladım.”
“Hayır, anlamadın. Çok güzel konuştuk.”
Gülümseyerek koltuğun kenarına oturdum.
“Anlat bakalım.”
Elif yanıma oturdu. Önce ellerini birbirine kenetledi, sonra çözerek konuşmaya başladı.
“Melike bana evlilikten korktuğunu söyledi.”
Şaşırdım.
“Gerçekten mi?”
“Evet. Ama korkusu Emir’i sevmemekle ilgili değil. Tam tersine. Onu çok sevdiği için korkuyor. İşleri, görevleri, yaşadıkları… Bazen bir gün her şeyin değişmesinden korkuyormuş.”
Başımı salladım.
“Emir de aynı şeyleri düşünüyor.”
“Biliyorum. Ama Melike’nin söylediği bir şey var, Mert. Çok hoşuma gitti.”
“Neymiş?”
Elif bana döndü.
“‘Benim hayatım zor diye beni seven insanın hayatını da zorlaştıracağımı düşünmek istemiyorum. Ben onunla birlikte güçlü olmak istiyorum,’ dedi.”
Bir süre sustum.
Melike’yi tanıyordum. Onun güçlü görünmek için ne kadar çabaladığını, duygularını açmanın onun için ne kadar zor olabildiğini biliyordum. Emir’in ona âşık olmasını anlayabiliyordum. Çünkü Melike yalnızca cesur biri değildi; cesaretinin ardında, kimseye yük olmamaya çalışan kırılgan bir taraf da vardı.
“Elif,” dedim, “sanırım Emir doğru kadını bulmuş.”
Elif gülümsedi.
“Ben de öyle düşünüyorum.”
Sonra başını omzuma yasladı.
“Birbirlerini çok seviyorlar.”
“Evet.”
“Biz de öyleyiz, değil mi?”
Başımı çevirip ona baktım.
“Bunu her gün soracak mısın?”
“Belki.”
“Her gün cevap vereceğim.”
Elif gözlerini kapattı.
“Güzel.”
Bir süre sessizce oturduk. Sonra Elif doğruldu ve bana ciddi bir ifadeyle baktı.
“Bir de başka bir şey var.”
“Ne oldu?”
“Düğün elbisem.”
Kalbim bir anda hızlandı.
“Ne oldu elbisene?”
“Hazır.”
İçimde tarif edemediğim bir heyecan yükseldi. Gülümsememi bastırmaya çalıştım ama başaramadım.
“Gördün mü?”
Elif kaşlarını kaldırdı.
“Mert, elbise benim.”
“Biliyorum.”
“Ben göreceğim tabii ki.”
“Onu demiyorum. Bana gösterecek misin?”
Gülümsedi. O gülümsemenin içinde hem bir sır hem de küçük bir zafer vardı.
“Düğün günü.”
Başımı geriye yasladım.
“On bir gün boyunca mı bekleyeceğim?”
“Evet.”
“Bu insafsızlık.”
“Görücü usulü evlilikte bazı gelenekler var, beyefendi.”
“Biz görücü usulü tanıştık, elbise usulü bekletilmek zorunda değilim.”
Kahkahası odayı doldurdu.
“Hayır, bekleyeceksin.”
Ona biraz yaklaştım.
“Peki, en azından nasıl bir şey olduğunu söyle.”
“Beyaz.”
“Elif.”
“Uzun.”
“Elif!”
“Gelinlikler genellikle uzun olur, Mert.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
“Ben bu kadına nasıl dayanacağım?”
Elif iki yanağımdan öptü.
“Çok güzel dayanacaksın.”
Sonra ayağa kalktı ve mutfağa yöneldi.
Ben arkasından bakarken içimden geçen tek şey şuydu:
On bir gün.
Yalnızca on bir gün sonra onu gelinlikle görecektim.
Ve o gün, bütün hayatım boyunca unutmayacağım bir gün olacaktı.
---
O akşam, Elif uyuduktan sonra çalışma odasına geçtim. Aslında düğünle ilgili birkaç evrakı kontrol edecektim. Masanın üzerindeki dosyaları düzenlerken eski bir zarf dikkatimi çekti.
Üzerinde isim yoktu.
Zarfı açtığımda içinden tek bir fotoğraf çıktı.
Fotoğrafta babam, Kerem amcam ve Selim Aras vardı. Üçü de yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafta yan yana duruyordu. Arka tarafta, yüzü kameraya dönük olmayan başka bir adam vardı.
Fotoğrafın arkasında tek bir cümle yazıyordu:
“Dördüncü kişi hiçbir zaman kaybolmadı.”
Bir süre kıpırdamadan kaldım.
Bu cümle, aylar önce peşine düştüğümüz dosyayı yeniden aklıma getirmişti. Hastanedeki kayıtları, Deniz’in söylediklerini, görüntülerde Kerem amcama benzeyen adamı…
Ve “GERÇEK KİMLİK” adlı dosyayı.
Zarfın içinde fotoğraftan başka bir şey daha vardı. Küçük bir kâğıt. Üzerinde bir tarih ve bir adres yazıyordu.
Tarihin yanına kırmızı kalemle şu not düşülmüştü:
“Düğünden önce.”
İçimdeki huzur bir anda yerini soğuk bir dikkat duygusuna bıraktı.
Elif’i uyandırmak istemedim. Birkaç saniye boyunca kapıya baktım; sonra telefonumu çıkarıp Emir’i aradım.
İkinci çalışta açtı.
“Mert?”
“Uyanık mısın?”
“Evet. Ne oldu?”
“Yarın sabah erkenden buluşmamız gerekiyor.”
Sesimden ciddiyeti anlamış olmalıydı.
“Bir şey mi çıktı?”
“Eski dosyayla ilgili.”
Bir an sessizlik oldu.
“Ne buldun?”
Fotoğrafı elime aldım.
“Dördüncü kişiyle ilgili bir iz.”
Emir’in sesi değişti.
“Adres neresi?”
“Şimdi gönderiyorum. Ama bu defa kimse tek başına hareket etmeyecek.”
“Tamam.”
Telefonu kapatmadan önce bir şey daha söyledim.
“Emir.”
“Efendim?”
“Bu işi bitireceğiz.”
Kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi.
“Evet, kardeşim. Bitireceğiz.”
Telefonu kapattım.
Fotoğrafı yeniden masaya koydum. Babamla Kerem amcamın yüzlerine baktım. İkisi de geçmişin içinden bana bakıyordu sanki.
Bir tarafta düğünümüz vardı. Elif’in beyaz elbisesi, ailelerin heyecanı, evimize yerleşecek yeni hayatımız…
Diğer tarafta ise yıllardır kapanmayan bir dosya.
İlk kez, bu iki dünyanın aynı tarihte kesişebileceğini düşündüm.
Düğünümüze on bir gün kalmıştı.
Ben o güne kadar geçmişin karanlığını geride bırakmak istiyordum. Elif’in karşısına hiçbir sırın gölgesini taşımadan çıkmak, ona yalnızca yüzüğümü ve sözümü vermek istiyordum.
Ama masadaki fotoğraf bana başka bir şey söylüyordu.
Geçmiş, son bir kez kapımızı çalmaya hazırlanıyordu.
Bu defa kapıyı açıp onu sonsuza kadar dışarıda bırakacaktım.
Çünkü artık yalnızca kendim için yaşamıyordum.
Benim bir ailem olacaktı.
Ve Elif’e verdiğim söz, onu korkulardan uzak tutmak değil, korkuların karşısında onunla birlikte durmaktı.
Fotoğrafı dosyanın içine koyup ışığı kapattım.
Yatak odasına döndüğümde Elif uyuyordu. Yüzü yastığa dönüktü; bir eli benim tarafımdaki boşluğa uzanmıştı. Yatağın kenarına oturup parmaklarını tuttum.
Uykusunda hafifçe kıpırdandı.
“Mert?” diye mırıldandı.
“Buradayım.”
Gözlerini açmadan elimi sıktı.
“Gitme…”
Göğsümün ortasında bir şey sızladı.
“Gitmiyorum, Elif.”
Yanına uzandım. Elimi göğsünün üzerine değil, avucunun içine yerleştirdim. Birkaç saniye sonra yeniden uykuya daldı.
Ben ise karanlıkta tavana bakarken bir karar verdim.
Ne olursa olsun, düğün gününe kadar bu dosyanın gerçek yüzünü ortaya çıkaracaktım.
Elif’in karşısına çıktığımda aklımda bir tehdidin adı değil, onun bana gülümseyen yüzü olacaktı.
Çünkü on bir gün sonra hayatımın en büyük sözünü verecektim.
Ve o sözü, yarım kalmış hiçbir geçmişin gölgesinde vermeyecektim.
Düğüne on bir gün vardı.
Ama bu defa, bekleyen yalnızca bir düğün değildi.
Gerçek de kapıya dayanmıştı.
Bölüm etkileşimi
