4. bölüm / 47
GÖRÜCÜ USULÜ EVLILIKBölüm 4
Bölümler 47Şu an: Bölüm 4
- 1 BÖLÜM 13.260 kelime
- 2 Bölüm 22.220 kelime
- 3 Bölüm 32.224 kelime
- 4 Bölüm 42.738 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm 51.477 kelime
- 6 Bölüm 61.889 kelime
- 7 Bölüm 72.128 kelime
- 8 Bölüm 82.110 kelime
- 9 Bölüm 91.542 kelime
- 10 Bölüm 101.677 kelime
- 11 Bölüm 11798 kelime
- 12 Bölüm 121.328 kelime
- 13 Bölüm 132.053 kelime
- 14 Bölüm 141.320 kelime
- 15 Bölüm 151.636 kelime
- 16 Bölüm 161.690 kelime
- 17 Bölüm 171.778 kelime
- 18 Bölüm 181.424 kelime
- 19 Bölüm 191.692 kelime
- 20 Bölüm 201.476 kelime
- 21 Bölüm 211.170 kelime
- 22 Bölüm 222.140 kelime
- 23 Bölüm 231.671 kelime
- 24 Bölüm 242.562 kelime
- 25 Bölüm 251.515 kelime
- 26 Bölüm 261.432 kelime
- 27 Bölüm 271.547 kelime
- 28 Bölüm 281.262 kelime
- 29 Bölüm 291.496 kelime
- 30 Bölüm 302.563 kelime
- 31 Bölüm 311.233 kelime
- 32 Bölüm 322.317 kelime
- 33 Bölüm 331.721 kelime
- 34 Bölüm 341.051 kelime
- 35 Bölüm 35664 kelime
- 36 Bölüm 361.943 kelime
- 37 Bölüm 371.970 kelime
- 38 Bölüm 381.416 kelime
- 39 Bölüm 392.619 kelime
- 40 Bölüm 402.716 kelime
- 41 Bölüm 414.101 kelime
- 42 Bölüm 42808 kelime
- 43 Bölüm 431.117 kelime
- 44 Bölüm 442.172 kelime
- 45 Bölüm 452.455 kelime
- 46 Bölüm 463.632 kelime
- 47 Bölüm 476.415 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah saat yedi.
Telefonun alarm sesi, küçük evin sessizliğini bozdu.
Elif, gözlerini yavaşça açtı.
Birkaç saniye tavana baktı.
Son günlerde yaşadıkları aklına gelince derin bir nefes verdi.
Ama bugün kendi kendine bir söz vermişti.
"En azından bugün bunları düşünmeyeceğim."
Yatağından kalktı.
Perdeyi araladığında sabah güneşi sokağı aydınlatıyordu.
Yağmurlu günlerden sonra ilk kez hava bu kadar güzeldi.
Mutfağa geçtiğinde annesi çoktan uyanmıştı.
Çaydanlıktan ince ince buhar yükseliyordu.
"Günaydın anne."
"Günaydın kızım."
Annesi gülümseyerek önüne bir tabak koydu.
"Sıcakken ye."
Elif masaya oturdu.
Kahvaltı boyunca ikisi de günlük şeylerden konuştu.
Komşu teyzenin yeni aldığı kediden...
Mahallede açılan manavdan...
Elektrik faturasından...
Ne borçlardan söz edildi...
Ne de evlilikten.
Bu kısa sohbet, ikisine de iyi gelmişti.
Kahvaltı bittikten sonra Elif çantasını aldı.
"Ben çıkıyorum."
"Akşam erken gelir misin?"
"Gelmeye çalışırım."
Annesi kapıya kadar uğurladı.
"Dikkat et."
"Merak etme."
Elif gülümseyerek evden çıktı.
---
Mahalle yeni yeni uyanıyordu.
Fırından taze ekmek kokusu geliyordu.
Okula giden çocuklar sırt çantalarıyla koşuşturuyor, esnaflar dükkânlarını açıyordu.
Elif yürümeyi seviyordu.
Otobüse binmek yerine çoğu zaman yarım saat yürüyerek işe giderdi.
Hem biraz para biriktiriyor hem de sabahın sessizliğini seviyordu.
Yolun kenarında duran yaşlı çiçekçiyi görünce durdu.
"Günaydın amca."
"Günaydın kızım."
Yaşlı adam gülümsedi.
"Bugün güller çok güzel açtı."
Elif eğilip çiçeklere baktı.
Gerçekten çok güzellerdi.
"İnşallah hepsini satarsınız."
"İnşallah."
Elif yoluna devam etti.
---
Kafeye vardığında kapıyı Hasan Bey açıyordu.
"Günaydın Elif."
"Günaydın."
"Bugün biraz erken gelmişsin."
"Evde canım sıkıldı."
Hasan Bey başını salladı.
"O zaman kahvaltıyı birlikte yapalım."
Elif şaşırdı.
"Rahatsız etmeyeyim."
"Olur mu öyle şey?"
Birlikte mutfağa geçtiler.
Hasan Bey'in eşi sabah börek göndermişti.
İkisi çay içip börek yerken günlük konulardan konuştular.
Hasan Bey bir ara gülerek sordu:
"En sevdiğin mevsim hangisi?"
Elif düşündü.
"Sanırım ilkbahar."
"Neden?"
"Her şey yeniden başlıyormuş gibi geliyor."
Hasan Bey gülümsedi.
"Güzel cevap."
---
Aynı saatlerde...
Mert karakoldaydı.
Üzerinde lacivert polis üniforması vardı.
Masasında oturmuş gece nöbetinden kalan evrakları inceliyordu.
Emir elinde kahveyle yanına geldi.
"Günaydın."
"Günaydın."
"Bugün çok sakinsin."
"Öyle mi?"
"Evet."
Emir sandalyeye oturdu.
"Şikâyetçi değilim ama seni sessiz görmek garip geliyor."
Mert hafifçe gülümsedi.
"Sadece işimi düşünüyorum."
"İşini mi..."
Emir şüpheyle baktı.
"...yoksa başka birini mi?"
Mert başını kaldırıp arkadaşına baktı.
"Emir."
"Hı?"
"Boş konuşma."
Emir kahkahasını tutamadı.
"Tamam, tamam."
O sırada telsizden bir anons geçti.
"Merkezden tüm ekiplere..."
Mert hemen ciddileşti.
"Dinliyorum."
"Cumhuriyet Parkı'nda kayıp çocuk ihbarı."
Mert ayağa kalktı.
"Biz gidiyoruz."
Şapkasını alıp Emir'le birlikte karakoldan çıktı.
---
Bu sırada Elif...
Kafenin camlarını siliyordu.
Güneş ışığı camlara vuruyor, içeriyi sıcacık gösteriyordu.
Henüz müşteri gelmemişti.
Bu sessizliği seviyordu.
Bazen hayatın en huzurlu anları...
Hiçbir şeyin olmadığı anlardı.
Ve o gün...
Ne Elif biliyordu...
Ne de Mert...
Hayat onları yine aynı yerde buluşturacaktı.
Ama bu kez ne kavga olacaktı...
Ne de gözyaşı.
Sadece sıradan görünen küçük bir karşılaşma...
Cumhuriyet Parkı...
Sabahın sakinliği, telaşlı bir annenin sesiyle bozulmuştu.
"Lütfen oğlumu bulun."
Yaklaşık beş yaşlarında bir çocuk, oyun oynarken annesinin yanından ayrılmıştı.
Mert ve Emir olay yerine ulaştıklarında parkta küçük bir kalabalık oluşmuştu.
Mert önce çocuğun annesinin yanına gitti.
"Sakin olun."
Kadın gözyaşlarını silmeye çalıştı.
"Bir anlığına arkamı döndüm..."
"Merak etmeyin."
Mert diz çökerek çocuğun fotoğrafına baktı.
"Adı ne?"
"Efe."
"En son nerede gördünüz?"
Kadın parkın içindeki oyun alanını gösterdi.
"Şurada."
Mert başını salladı.
Emir'e döndü.
"Sen oyun alanına bak."
"Tamam."
"Ben çevredeki dükkânlara soracağım."
---
Yaklaşık yirmi dakika sonra...
Elif'in çalıştığı kafenin kapısı açıldı.
İçeri önce Emir girdi.
Arkasından da Mert.
Elif onları görünce kısa bir an durdu.
Ama hemen kendini toparladı.
"Günaydın."
Mert hafifçe gülümsedi.
"Günaydın."
Hasan Bey yanlarına geldi.
"Hoş geldiniz memur beyler."
Mert nazikçe başını salladı.
"Küçük bir çocuğu arıyoruz."
Hasan Bey'in yüzü ciddileşti.
"Allah yardımcınız olsun."
Mert cebinden telefonunu çıkarıp çocuğun fotoğrafını gösterdi.
"Bu çocuğu gören oldu mu?"
Hasan Bey dikkatlice baktı.
"Ben görmedim."
Elif de fotoğrafa eğildi.
Küçük, sarışın bir çocuktu.
Üzerinde mavi tişört vardı.
Elif düşündü.
Birkaç saniye sonra aklına bir şey geldi.
"Bir dakika..."
Herkes ona döndü.
"Yaklaşık on dakika önce..."
"Evet?"
"Kapının önünde ağlayan küçük bir çocuk vardı."
Mert dikkatle dinliyordu.
"Ben yanına gittim."
"Sonra?"
"Bana annesini aradığını söyledi."
"Nereye gitti?"
"Karşıdaki kitapçıya doğru yürüdü."
Mert hiç vakit kaybetmedi.
"Teşekkür ederim."
Emir'le birlikte hızla dışarı çıktılar.
---
Beş dakika sonra...
Kitapçının önünde küçük bir çocuk kaldırıma oturmuş ağlıyordu.
"Efe?"
Çocuk başını kaldırdı.
Polis üniformasını görünce daha da ağlamaya başladı.
Mert yavaşça diz çöktü.
"Korkmana gerek yok."
Ben seni annene götüreceğim."
Çocuk burnunu çekerek başını salladı.
"Evet..."
Mert elini uzattı.
"Hadi."
Efe küçük elini Mert'in eline koydu.
---
Parka döndüklerinde çocuğun annesi koşarak oğluna sarıldı.
"Bir daha beni korkutma."
Efe de annesine sıkıca sarıldı.
"Özür dilerim."
Kadın ağlayarak Mert'e döndü.
"Size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum."
Mert her zamanki gibi sakin bir sesle cevap verdi.
"Önemli olan oğlunuzun iyi olması."
---
Öğle saatleri...
Mert ve Emir tekrar kafeye uğradılar.
Bu kez görev için değil.
Sadece kısa bir kahve molası vermek için.
Elif siparişlerini aldı.
"Her zamanki gibi mi?"
Mert şaşırdı.
"Benim ne içtiğimi hatırlıyor musun?"
Elif farkına varmadan gülümsedi.
"Sade kahve."
"Doğru."
Emir ikisine sırayla baktı.
Sonra içinden gülümseyerek düşündü.
"Bunlar farkında değiller ama birbirlerini yavaş yavaş tanımaya başladılar."
Elif kahveleri hazırlarken mutfakta kendi kendine düşündü.
"Bugün onu ilk gördüğümde eskisi kadar çekinmedim."
Bu düşünce onu şaşırttı.
Çünkü birkaç gün önce aynı ortamda bulunmaktan bile rahatsız oluyordu.
Şimdi ise...
Sadece sıradan bir müşteri gibi görünüyordu.
Belki de...
İnsanları tanımak için zamana ihtiyaç vardı.
Ve belki de...
Bazı mesafeler, tek bir büyük olayla değil...
Böyle küçük karşılaşmalarla kapanıyordu.
Kahvemden bir yudum aldım.
Sade...
Her zamanki gibi.
Bardağı masaya bırakırken gözüm istemsizce tezgâha kaydı.
Elif, sipariş hazırlıyordu.
Bir müşterinin çayını uzatırken hafifçe gülümsedi.
Garip...
İlk tanıştığımız gün onu hep üzgün sanmıştım.
Meğer gülümseyince bambaşka biri oluyormuş.
Kendime kızdım.
"Ne düşünüyorsun sen?"
Başımı iki yana sallayıp kahveme döndüm.
Emir bunu fark etmiş olacak ki dirseğiyle koluma vurdu.
"Ne oldu?"
"Hiç."
"Emin misin?"
"Emir..."
"Tamam, sustum."
Onun bu hâline alışmıştım.
Her fırsatta benimle uğraşmayı severdi.
Kafeden çıkarken kasaya doğru baktım.
Elif, müşteriden para üstünü sayıyordu.
Beni fark edince kibarca,
"İyi günler."
dedi.
Ben de başımla karşılık verdim.
"İyi çalışmalar."
Hepsi buydu.
Kısa...
Sıradan...
Ama nedense günün geri kalanında aklımda kalan tek konuşma bu oldu.
---
Karakola döndüğümüzde öğleden sonra olmuştu.
Masama oturur oturmaz dosyaları önüme çektim.
Polislikte romantik filmlerdeki gibi sürekli kovalamaca olmuyordu.
Çoğu zaman evrak işleriyle uğraşıyorduk.
Bir dosyayı kapatırken Emir yine yanıma geldi.
"Akşam planın var mı?"
"Yok."
"Annem mantı yaptı."
"Güzel."
"O zaman bize geliyorsun."
Kaşımı kaldırdım.
"Bu davet mi?"
"Evet."
"Yok."
"Neden?"
"Eve gitmek istiyorum."
Emir iç çekti.
"Sen gerçekten sıkıcı adamsın."
İstemeden güldüm.
"Belki."
---
Mesai bitince üniformamı çıkarıp dolaba astım.
Telefonumu elime aldım.
Annemden iki cevapsız arama vardı.
Hemen geri döndüm.
"Alo anne."
"Oğlum."
"Söyle."
"Eve gelirken markete uğrar mısın?"
"Bir şey mi eksik?"
"Süt ve ekmek."
"Tamam."
Telefonu kapattım.
Bazen annemin benden istediği en büyük şey buydu.
Marketten ekmek almak.
Ve nedense...
Bu bana iyi geliyordu.
---
Marketten çıktığım sırada hava serinlemeye başlamıştı.
Poşeti arabaya koyacakken ileride tanıdık birini gördüm.
Elif...
Elinde bez çantasıyla manavdan çıkıyordu.
Beni fark etmedi.
Yavaş adımlarla yürüyordu.
Bir ara yaşlı bir teyzenin poşeti yere düştü.
Elif hiç düşünmeden eğildi.
Yere saçılan domatesleri toplamaya başladı.
Teyze mahcup bir şekilde,
"Sağ ol kızım."
dedi.
Elif ise sadece,
"Önemli değil."
diye gülümsedi.
Ben olduğum yerde kaldım.
Kimse onu izlemiyordu.
Kimse teşekkür etmesini beklemiyordu.
Yine de yardım etmişti.
İnsanların gerçek karakteri...
Kimse bakmazken yaptıklarıyla belli olur derler.
O an bu sözü hatırladım.
Arabama bindim.
Onun yanına gitmedim.
Çünkü her karşılaşmamızın özel bir olaya dönüşmesini istemiyordum.
Belki de...
Bazen en doğru şey, uzaktan bakıp yoluna devam etmekti.
Arabayı çalıştırırken aynadan son kez sokağa baktım.
Elif çoktan gözden kaybolmuştu.
Ama nedense...
Aklımda kalan, onun yaşlı teyzeye uzattığı o sessiz yardımdı.
İnsan bazı şeyleri anlatmadan da gösteriyormuş.
Sanırım ben de bunu yeni yeni öğreniyordum.
Arabayı yavaşça apartmanın önüne park ettim.
Motoru kapattım ama birkaç saniye inmediğim oldu.
Bazen insanın eve girmeden önce kendini hazırlaması gerekiyor.
Poşetleri alıp apartmana girdim.
Üçüncü kata çıkarken alt komşumuz Nermin Teyze ile karşılaştım.
"Hoş geldin oğlum."
"Hoş bulduk teyze."
"Mesai bitti mi?"
"Yeni geldim."
Yüzüme dikkatlice baktı.
"Çok yorgun görünüyorsun."
Gülümsedim.
"Biraz."
"O zaman annenin yaptığı çorbayı iki tabak iç."
İkimiz de güldük.
Bazen böyle kısa sohbetler bile insanın içini ısıtıyordu.
Kapıyı çaldım.
Annem hemen açtı.
"Gel oğlum."
Elimdeki poşetleri görünce rahatladı.
"Unutmamışsın."
"Unutsam beni affetmezdin."
Gülerek poşetleri mutfağa bıraktım.
Ev mis gibi yemek kokuyordu.
"Ne yaptın?"
"Mercimek çorbası ve fırında tavuk."
"Harika kokuyor."
Ceketimi sandalyeye bıraktım.
Tam sofraya oturacaktık ki babam salona girdi.
Her zamanki gibi ciddi bir ifadeyle bize baktı.
"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar."
Masaya oturdu.
Bir süre sadece çatal kaşık sesleri duyuldu.
Son günlerde bu sessizliklere alışmıştım.
Babam bir ara bana baktı.
"Bugün nasıldı?"
"Yoğundu."
"Kayıp çocuk meselesini duydum."
"Bulduk."
"İyi."
Konuşma yine bitti.
Eskiden buna üzülürdüm.
Şimdi ise alışmıştım.
Babam duygularını kolay kolay belli eden biri değildi.
Yemek bittikten sonra annem çay koymaya gitti.
Ben de tabakları mutfağa taşımak için ayağa kalktım.
Annem hemen itiraz etti.
"Dur oğlum, ben yaparım."
"Birlikte daha çabuk biter."
Gülümsedi.
"Çocukluğundan beri inatçısın."
Omuz silktim.
"Kimden öğrendiğim belli."
Annem hafifçe güldü.
Mutfakta tabakları yerleştirirken sessizce konuştu.
"Mert."
"Efendim?"
"Bugün Elif'i gördüm."
Elim bir an durdu.
"Evet."
"İyi bir kız."
Başımı kaldırıp anneme baktım.
"Neden öyle düşündün?"
"İnsanların konuşmasına bakışından belli oluyor."
Hiçbir şey söylemedim.
Annem devam etmedi.
Beni sıkıştırmayı sevmezdi.
Çaylarımızı alıp salona geçtik.
Babam televizyon izliyordu.
Ben ise elimdeki bardağa bakıyordum.
Nedense bugün herkes bana aynı şeyi söylüyordu.
"İyi bir kız."
Emir...
Annem...
Hatta kendi gözlerim bile bunu inkâr edemiyordu.
Ama bu başka bir şeydi.
Birini iyi biri olarak görmek...
Ona karşı bir şey hissetmek demek değildi.
En azından ben öyle olduğuna inanıyordum.
Odamın kapısını kapatıp yatağıma uzandım.
Telefonumu elime aldım.
Sosyal medyada biraz dolaştım.
Sonra ekranı kapattım.
Gözüm tavana takıldı.
Yarın yine mesai vardı.
Yarın yine sıradan bir gün olacaktı.
Ve açıkçası...
Hayatımın biraz olsun sıradan kalmasına ihtiyacım vardı.
Çünkü son günlerde yaşananlar, zaten fazlasıyla karmaşıktı.
Telefonumun alarmı sabah saat altıda çaldı.
Normalde ilk alarmı kapatıp beş dakika daha uyurdum.
Ama bugün gözümü açar açmaz yataktan kalktım.
Perdeyi araladım.
Hava henüz yeni aydınlanıyordu.
Sokak bomboştu.
Birkaç kuşun sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu.
Banyoya girip hazırlandıktan sonra mutfağa geçtim.
Annem çoktan uyanmıştı.
Elinde çaydanlık vardı.
"Günaydın."
"Günaydın anne."
"Erken kalkmışsın."
"Bugün erken devriyemiz var."
Annem masaya peynir, zeytin ve sıcak ekmek koydu.
"En azından kahvaltı yapmadan çıkma."
"Merak etme."
Sessizce kahvaltı yaptık.
Babam da birkaç dakika sonra geldi.
Her zamanki gibi takım elbisesini giymişti.
Masaya oturdu.
"Günaydın."
"Günaydın."
Gazetesini açtı.
Ben de çayımı bitirdim.
Evde sabahlar genelde böyle geçerdi.
Kimse gereksiz konuşmazdı.
Belki de hepimiz buna alışmıştık.
Kahvaltıdan sonra annemin elini öptüm.
"Ben çıkıyorum."
"Dikkat et oğlum."
"Merak etme."
Kapıyı kapatıp apartmandan çıktım.
Sabahın serin havası yüzüme çarptı.
Arabaya binmeden önce derin bir nefes aldım.
Bu kısa sessizlik bana iyi geliyordu.
---
Karakola vardığımda Emir benden önce gelmişti.
Elinde simit vardı.
Beni görünce birini havaya kaldırdı.
"Al."
"Gerek yok."
"Yine kahvaltıyı az yaptın."
"Nereden biliyorsun?"
"Seni tanıyorum."
İstemeden güldüm.
Simiti alıp masama oturdum.
Tam ilk lokmayı alacakken telsizden anons geçti.
"Merkezden tüm ekiplere..."
Hepimiz aynı anda telsize baktık.
"Mahalle pazarında küçük bir trafik kazası meydana geldi. Yaralı bilgisi yok. Ekip yönlendirildi."
Amirimiz bize döndü.
"Mert, Emir. Siz gidiyorsunuz."
"Anlaşıldı."
Simiti masaya bırakıp ayağa kalktım.
Emir gülerek,
"Yine kahvaltı yarım kaldı."
dedi.
"Alıştım."
Şapkamı takıp ekip arabasına bindik.
---
Pazara vardığımızda gerçekten büyük bir olay yoktu.
Bir otomobil, manevra yaparken bir sebze tezgâhına çarpmıştı.
Kasalar devrilmiş, domatesler ve salatalıklar yere saçılmıştı.
Kimse yaralanmamıştı.
Derin bir nefes aldım.
Böyle sonuçlanan kazaları görmek insana rahatlık veriyordu.
Tutanak işlemleri sürerken gözüm çevreyi dolaştı.
Pazar her zamanki gibi kalabalıktı.
Esnaf müşterilere sesleniyor, çocuklar ailelerinin peşinden koşuyordu.
Tam o sırada tanıdık bir yüz gördüm.
Elif...
Elinde bez çantasıyla meyve seçiyordu.
Belli ki işe gitmeden önce alışveriş yapmıştı.
O da beni fark etti.
Bu kez ikimiz de sadece başımızı hafifçe salladık.
Ne yanına gittim...
Ne de o bana doğru geldi.
Sadece kısa bir selam verdik.
Sonra herkes kendi işine döndü.
Garipti.
Birkaç gün önce olsa bu karşılaşma ikimizi de huzursuz ederdi.
Şimdi ise...
Sanki aynı mahallede yaşayan iki tanıdık gibiydik.
Belki de insanın birine alışması...
Böyle küçük selamlarla başlıyordu.
Ben tekrar tutanağı yazmaya döndüm.
O ise çantasına birkaç elma koyup kasaya doğru yürüdü.
İkimizin de yapacak işleri vardı.
Ve şimdilik...
Bu kadarı yeterliydi.
Pazardaki tutanak işini bitirmemiz yaklaşık yarım saat sürdü.
Esnafın imzasını aldım, dosyayı kapattım.
Tam ekip aracına binecekken Emir koluma hafifçe vurdu.
"Ben şu büfeden su alıp geleyim."
"Tamam."
Arabanın yanında beklemeye başladım.
Hava iyice ısınmıştı.
Şapkamı çıkarıp elimde çevirdim.
Tam o sırada birkaç metre ileride Elif'i gördüm.
Elindeki bez çantayı taşımakta zorlanıyordu.
Çanta çok ağır görünmüyordu ama sapı kopmak üzereydi.
Bir an tereddüt ettim.
"Gitsem mi?"
Sonra kendi kendime güldüm.
Sonuçta yardım teklif etmek dünyanın en garip şeyi değildi.
Yanına doğru yürüdüm.
"Elif."
Sesimi duyunca arkasını döndü.
"Merhaba."
"Merhaba."
Gözüm çantasına takıldı.
"Sapı kopacak gibi duruyor."
Elif de baktı.
"Evet."
"Hatta birazdan kopabilir."
Mahcup bir gülümsemeyle omuz silkti.
"İdare eder."
"İstersen taşıyayım."
Hemen başını iki yana salladı.
"Yok, gerek yok."
"Tamam."
Israr etmedim.
Çünkü onun böyle biri olduğunu anlamıştım.
Kimseye yük olmak istemiyordu.
Birlikte birkaç adım yürüdük.
Aramızda garip bir sessizlik vardı.
Rahatsız edici değildi.
Sadece ikimiz de konuşacak konu arıyorduk.
En sonunda ben sordum.
"Kafede işler nasıl?"
"Bugün sakin."
"Bu iyi mi?"
"Genelde evet."
Gülümsedi.
"Ama Hasan Amca, sakin günlerde bana sürekli yeni işler buluyor."
İlk kez onun şaka yaptığını duydum.
İstemeden güldüm.
"Demek patronun sıkılmana izin vermiyor."
"Kesinlikle."
Kısa bir sessizlik daha oldu.
Sonra o sordu.
"Senin iş nasıl gidiyor?"
"Bugün pazardaki kazaya geldik."
"Zor muydu?"
"Hayır."
"Sevindim."
Bunu söylerken sesi çok doğaldı.
Nezaketen söylenmiş bir cümle değildi.
Gerçekten sevindiğini hissettim.
Sokağın köşesine geldiğimizde Elif durdu.
"Ben bu taraftan gideceğim."
"Tamam."
Tam vedalaşacaktık ki...
Çat.
İnce bir ses duyuldu.
Bez çantanın sapı koptu.
İçindeki elmalar, limonlar ve domatesler kaldırıma yuvarlandı.
Elif şaşkınlıkla olduğu yerde kaldı.
Bir saniye sonra ikimiz de aynı anda eğildik.
Ben elmaları topluyordum.
O domatesleri.
Tam aynı elmaya uzandığımız sırada ellerimiz birbirine hafifçe değdi.
İkimiz de aynı anda elimizi çektik.
"Özür dilerim."
Aynı anda konuşunca istemsizce güldük.
İlk kez...
Hiçbir gerginlik olmadan aynı şeye güldük.
Poşetteki son elmaları da yerleştirdim.
"Sanırım yeni bir çanta almanın zamanı gelmiş."
Elif utangaç bir ifadeyle gülümsedi.
"Sanırım."
Tam o sırada Emir uzaktan seslendi.
"Mert!"
Başımı çevirdim.
"Geliyorum."
Tekrar Elif'e baktım.
"Kendine dikkat et."
"Sen de."
Arabama doğru yürürken dikiz aynasından onu gördüm.
Yavaş adımlarla yoluna devam ediyordu.
Ben de kendi kendime gülümsedim.
Bugün ilk kez...
Onun yanında konuşurken ne söyleyeceğimi düşünmek zorunda kalmamıştım.
Belki de birbirimizi tanımak gerçekten böyle başlıyordu.
Yavaş yavaş...
Hiç acele etmeden.
Emir'le birlikte ekip aracına bindik.
Motoru çalıştırdı.
Ben de emniyet kemerimi taktım.
Araba yavaşça pazardan uzaklaşırken gözüm istemsizce dikiz aynasına kaydı.
Elif çoktan sokağın köşesini dönmüştü.
"Ne oldu?"
Emir'in sesiyle düşüncelerim dağıldı.
"Bir şey olmadı."
"Emin misin?"
Başımı salladım.
"Evet."
Emir beni yıllardır tanıyordu.
Yüzüme bir kez bakması yetiyordu.
"Bana sorarsan..."
diye başladı.
"Hiç sorma."
Daha cümlesini bitirmeden ne söyleyeceğini tahmin etmiştim.
Gülmeye başladı.
"Ben daha bir şey demedim."
"Aklından geçen belli."
"Tamam."
Omuz silkti.
"Şimdilik susuyorum."
Şimdilik...
Bu kelimeyi özellikle vurguladı.
---
Karakola döndüğümüzde öğle olmuştu.
Masama oturdum.
Bilgisayarı açıp sabahki kazanın raporunu yazmaya başladım.
Polislikte en çok sabır isteyen şey buydu.
Olay birkaç dakika sürüyordu.
Evrakları ise bazen saatler alıyordu.
Tam yazıyı bitirecekken amirimiz odadan çıktı.
"Mert."
"Efendim komiserim."
"Şu dosyaları arşive bırakır mısın?"
"Tabii."
Dosyaları alıp alt kata indim.
Arşiv odası sessizdi.
Raflarda yıllara göre dizilmiş yüzlerce dosya vardı.
Görevli memur dosyaları teslim aldı.
"Sağ ol."
"Kolay gelsin."
Tekrar yukarı çıktım.
Saatime baktım.
Henüz öğle molasına yarım saat vardı.
---
Aynı saatlerde aklıma sabah yaşanan küçük olay geldi.
Elif'in bez çantasının sapı...
Yere düşen elmalar...
İkimizin aynı anda eğilmesi...
Bunlar aslında çok sıradan şeylerdi.
Ama nedense aklımda kalmıştı.
Belki de uzun zamandır biriyle bu kadar normal bir sohbet etmemiştim.
Son zamanlarda herkes benimle aynı konuyu konuşuyordu.
Evlilik...
Aile...
Sorumluluk...
Elif ise bunların hiçbirini açmamıştı.
Sadece...
"Kafede işler nasıl?"
diye sormuştu.
Belki de hoşuma giden buydu.
Yanındayken üzerimde bir baskı hissetmemiştim.
---
"Haydi yemek."
Emir'in sesiyle yerimden kalktım.
Birlikte karakolun küçük yemekhanesine indik.
Bugün mercimek çorbası, pilav ve tavuk vardı.
Tepsilerimizi alıp boş bir masaya oturduk.
Emir kaşığını eline aldı.
"Bu akşam boş musun?"
"Şimdilik evet."
"Bizim mahallede hayır kermesi var."
"Eee?"
"Annem gönüllü çalışıyor."
Başımı kaldırdım.
"Benim gitmemle ne ilgisi var?"
"Yalnız gitmek istemiyorum."
Gülümsedim.
"Sen koskoca adamsın."
"Ama annem beni tek başıma bırakmıyor."
İkimiz de güldük.
"Tamam."
"Mesai çıkışı uğrarız."
"Bir saatten fazla kalmam."
"Söz."
Konu kapandı.
Yemeğimden bir lokma aldım.
Hayat, birkaç gün öncesine göre daha sakindi.
Ve bunun böyle devam etmesini istiyordum.
Çünkü bazen...
İnsanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, huzurlu geçen sıradan bir gündü.
Ben de tam olarak bunu yaşamaya başlamıştım.
Farkında olmadığım şey ise...
Akşam gideceğimiz o küçük kermeste...
Yine beklemediğim bir yüzle karşılaşacak olmamdı.
Devam edecek...
Bölüm etkileşimi
