31. bölüm / 47
GÖRÜCÜ USULÜ EVLILIKBölüm 31
Bölümler 47Şu an: Bölüm 31
- 1 BÖLÜM 13.260 kelime
- 2 Bölüm 22.220 kelime
- 3 Bölüm 32.224 kelime
- 4 Bölüm 42.738 kelime
- 5 Bölüm 51.477 kelime
- 6 Bölüm 61.889 kelime
- 7 Bölüm 72.128 kelime
- 8 Bölüm 82.110 kelime
- 9 Bölüm 91.542 kelime
- 10 Bölüm 101.677 kelime
- 11 Bölüm 11798 kelime
- 12 Bölüm 121.328 kelime
- 13 Bölüm 132.053 kelime
- 14 Bölüm 141.320 kelime
- 15 Bölüm 151.636 kelime
- 16 Bölüm 161.690 kelime
- 17 Bölüm 171.778 kelime
- 18 Bölüm 181.424 kelime
- 19 Bölüm 191.692 kelime
- 20 Bölüm 201.476 kelime
- 21 Bölüm 211.170 kelime
- 22 Bölüm 222.140 kelime
- 23 Bölüm 231.671 kelime
- 24 Bölüm 242.562 kelime
- 25 Bölüm 251.515 kelime
- 26 Bölüm 261.432 kelime
- 27 Bölüm 271.547 kelime
- 28 Bölüm 281.262 kelime
- 29 Bölüm 291.496 kelime
- 30 Bölüm 302.563 kelime
- 31 Bölüm 311.233 kelime · Okuduğun bölüm
- 32 Bölüm 322.317 kelime
- 33 Bölüm 331.721 kelime
- 34 Bölüm 341.051 kelime
- 35 Bölüm 35664 kelime
- 36 Bölüm 361.943 kelime
- 37 Bölüm 371.970 kelime
- 38 Bölüm 381.416 kelime
- 39 Bölüm 392.619 kelime
- 40 Bölüm 402.716 kelime
- 41 Bölüm 414.101 kelime
- 42 Bölüm 42808 kelime
- 43 Bölüm 431.117 kelime
- 44 Bölüm 442.172 kelime
- 45 Bölüm 452.455 kelime
- 46 Bölüm 463.632 kelime
- 47 Bölüm 476.415 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karanlığın içinde ne kadar kaldığımı bilmiyordum.
Belki saatler...
Belki de günler...
Zaman kavramını tamamen kaybetmiştim.
Önce sesler gelmeye başladı.
Bir monitörün düzenli sesi...
Hemşirelerin fısıltıları...
Koridordan geçen tekerlekli sedyelerin çıkardığı gıcırtılar...
Sonra...
Tanıdık bir ses.
"O yine elini oynattı."
Elif...
Onun sesi...
Derin bir nefes almaya çalıştım.
Göğsümde keskin bir sızı hissettim.
Nefes almak bile mücadele gibiydi.
Bütün gücümü toplayıp göz kapaklarımı aralamaya çalıştım.
İlk başta sadece bulanık ışıklar gördüm.
Tavan lambası...
Beyaz bir tavan...
Sonra yavaş yavaş görüntüler netleşmeye başladı.
Karşımda beyaz önlüklü bir doktor vardı.
Yanında genç bir hemşire...
Ve yatağımın sağ tarafında...
Elif.
Başı yatağımın kenarına düşmüş halde uyuyakalmıştı.
Saçları yüzünü kapatıyordu.
Eli...
Benim elimin üzerindeydi.
Hiç bırakmamıştı.
Doktor beni fark edince gülümsedi.
"Başkomiser Mert."
Sesim çıkmadı.
Sadece gözlerimle ona baktım.
"Geçmiş olsun."
"Üç gündür uyuyordunuz."
Üç gün...
İçimden "Üç gün mü?" diye geçirdim.
O sırada Elif'in parmakları hafifçe hareket etti.
Gözlerini araladı.
Önce bana baktı.
Sonra gerçekten uyandığımı anlayınca nefesi kesildi.
"Mert..."
Fısıltı gibiydi.
Bir an yerinden kıpırdayamadı.
Ardından gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı.
"Hemşire..."
"Doktor..."
"Uyandı..."
Ben konuşmaya çalıştım.
Dudaklarım kurumuştu.
İlk çıkan kelime güçlükle duyuldu.
"...Elif..."
O an bütün korkusu dağıldı.
Gülümsedi.
Ama gözyaşları durmuyordu.
"Buradayım."
"Hiçbir yere gitmedim."
---
Bir süre sonra doktor odadan çıktı.
Bize yalnız kalmamız için birkaç dakika izin verdi.
Elif sandalyeyi biraz daha yaklaştırdı.
Yüzü yorgundu.
Gözlerinin altında mor halkalar oluşmuştu.
"Günlerdir eve gitmedin mi?"
Başını iki yana salladı.
"Gittim."
"Anneni yalnız bırakmamak için."
"Sonra tekrar geldim."
"Her gün."
"Sabah..."
"Öğlen..."
"Akşam..."
Sustum.
Boğazımdaki düğüm büyüyordu.
"Niye kendini bu kadar yordun?"
Gülümsedi.
"Çünkü sen olsaydın..."
"...aynısını yapardın."
Haklıydı.
Hiç düşünmeden yapardım.
Elini yavaşça tuttum.
"Teşekkür ederim."
Başını eğdi.
"Teşekkür istemiyorum."
"O zaman ne istiyorsun?"
Derin bir nefes aldı.
"Bir daha..."
"...beni böyle korkutmamanı."
İlk kez hafifçe gülebildim.
"Söz veremem."
Kaşlarını kaldırdı.
"Çünkü mesleğim buna izin vermiyor."
"Ama..."
"...elimden gelen her şeyi yapacağıma söz veriyorum."
Bu cevap ona yetmişti.
Parmaklarını elimin arasına sıkıca kenetledi.
---
Kapı yeniden açıldı.
İçeri önce Emir girdi.
Arkasından Melike...
En son annem.
Annem beni ayakta görünce değil...
Gözlerim açık görünce ağlamaya başladı.
"Oğlum..."
Başımı hafifçe çevirdim.
"İyiyim anne."
"Asıl sen nasılsın?"
Elimi tuttu.
"Şimdi iyiyim."
Emir her zamanki gibi duygularını gizlemeye çalışıyordu.
Ama gözleri her şeyi anlatıyordu.
"Hoş geldin."
"Üç gündür raporları bana bıraktın."
Gülmeye çalıştım.
Göğsüm sızladı.
"Şikâyet mi ediyorsun?"
"Evet."
"Bir daha beni bu kadar evrakla baş başa bırakma."
Odadaki herkes hafifçe güldü.
Uzun zamandır ilk kez...
Bu odada umut vardı.
---
Melike ise en arkada durmuştu.
Başı öndeydi.
"Gel."
dedim.
Yavaşça yaklaştı.
Gözleri dolmuştu.
"Abi..."
"Senden özür dilerim."
"Neden?"
"Benim yerime..."
"...sen vuruldun."
Başımı yavaşça iki yana salladım.
"Yine olsa..."
"...yine aynısını yaparım."
"Hayır."
Sesi titredi.
"Ben bunu kabul edemiyorum."
"Melike."
"Sen benim kuzenimsin."
"Bu ailede birbirimizi koruruz."
"Sen olsan sen de aynısını yapardın."
Hiç cevap veremedi.
Sadece bana sarıldı.
O an anladım.
Aramızdaki bağ...
Kan bağından da güçlüydü.
---
Doktor öğleden sonra yeniden geldi.
Elindeki tabletle sonuçlara baktı.
"Başkomiser."
"Evet doktor."
"Kurşun çok kritik bir noktaya isabet etmiş."
"Ancak ameliyat başarılı geçti."
"Bir süre görev yapmanız mümkün olmayacak."
"Ne kadar?"
"En az altı hafta."
Emir hemen araya girdi.
"İtiraz etmeyi aklından bile geçirme."
Ben sadece iç çektim.
Altı hafta...
Masabaşında bile duramazdım.
Ama içimde başka bir sıkıntı vardı.
"Babam..."
Odadaki herkes sustu.
Emir'in yüzü ciddileşti.
"Henüz haber yok."
"Duru?"
"Ortada yok."
"Keskin nişancı?"
"İzini kaybettik."
Gözlerimi kapattım.
Ben hastane yatağındayken...
Düşman hareket etmeye devam etmişti.
---
Tam o sırada kapı çalındı.
Nöbetçi polis içeri girdi.
"Komiserim."
"Söyle."
"Size ulaşan isimsiz bir paket var."
Herkes birbirine baktı.
Polis, şeffaf delil poşetinin içindeki küçük siyah kutuyu uzattı.
Üzerinde sadece tek cümle yazıyordu.
«"Geçmişten kaçabilirsin...
Ama gerçek, er ya da geç seni bulur."»
Kutunun kapağını dikkatlice açtım.
İçinden eski bir cep saati çıktı.
Saatin arka kapağında tek bir isim kazılıydı.
Ahmet Yılmaz.
Bu...
Babamın yıllar önce kaybettiğini söylediği saatti.
Ama saatin kapağının içine sonradan kazınmış yeni bir cümle vardı.
«"Beni bulmak istiyorsan, saatin durduğu yere gel."»
Odadaki sessizlik daha da ağırlaştı.
Babam...
Yaşadığına dair bize bir kez daha işaret gönderiyordu.
Ama bu kez...
Bizi bilerek peşinden sürüklüyordu.
Babamın cep saati avucumun içindeydi.
Camı hafifçe çizilmişti.
Köşelerinde yılların bıraktığı izler vardı.
Çocukken bu saati defalarca elime almak istemiştim.
Babam ise her seferinde aynı şeyi söylerdi.
«"Bu saat bana dedenden kaldı."»
«"Bir gün zamanı gelince senin olacak."»
O zamanlar ne demek istediğini anlamazdım.
Şimdi ise...
O sözlerin ağırlığını iliklerime kadar hissediyordum.
Saatin akrep ve yelkovanı aynı noktada durmuştu.
09.15
Emir saate dikkatlice baktı.
"Bu saatin özellikle bu saatte durdurulduğunu düşünüyorum."
"Neden?"
"Çünkü mekanizması sağlam."
"Yani arızalanmamış."
Melike telefonu çıkarıp fotoğraf çekti.
"Teknik Büro'ya gönderiyorum."
"Belki üretim yılı ya da tamir kayıtlarından bir şey çıkar."
Ben ise saatin arka kapağındaki yazıyı tekrar okudum.
'Saatin durduğu yere gel.'
Bu bir zaman değildi.
Bir yerdi.
Ama neresi?
---
Doktor yeniden odaya girdi.
"Başkomiser."
"Evet."
"Bugün biraz fazla yoruldunuz."
"Dinlenmeniz gerekiyor."
Başımı salladım.
"Bir saat daha."
Doktor gülümsedi.
"Sizin gibi hastalar bizi yaşlandırıyor."
Emir kahkaha attı.
"Doktor Bey, siz onu tanımıyorsunuz."
"Mert, kurşun yese bile dosya düşünür."
Hepimiz kısa süreliğine güldük.
O an...
Hastane odası ilk kez gerçekten sıcak bir yer gibi hissettirdi.
---
Akşam saatlerine doğru annem eve gitmek zorunda kaldı.
Melike de ifade vermek için emniyete geçti.
Odada sadece ben, Emir ve Elif kalmıştık.
Emir telefonuna gelen mesajı okuyunca ayağa kalktı.
"Benim de merkeze uğramam gerekiyor."
Bana döndü.
"Bir şeye ihtiyacın olursa ara."
"Tamam."
Kapı kapanınca odada sessizlik oluştu.
Elif pencerenin önüne gidip perdeleri hafifçe araladı.
Dışarıda yağmur yağıyordu.
"Yağmuru sever misin?"
diye sordum.
Arkasını dönmeden gülümsedi.
"Eskiden severdim."
"Şimdi?"
"Şimdi..."
"...her yağmur yağdığında o günü hatırlayacağım."
"Hangi günü?"
Döndü.
"Seni ameliyathaneye götürdükleri günü."
Başımı eğdim.
"Bunu sana yaşattığım için üzgünüm."
Yavaş adımlarla yanıma geldi.
Sandalyeye oturdu.
"Mert."
"Ben bu ilişkiye başlarken senin polis olduğunu biliyordum."
"Riskleri de biliyordum."
"Ama bilmekle yaşamak aynı şey değilmiş."
Sessizce onu dinledim.
"O üç gün..."
"...hayatımın en uzun üç günüydü."
"Her doktor çıkışında nefesim kesildi."
"Her alarm sesinde..."
"...sana bir şey oldu sandım."
Gözlerinden yine yaşlar süzülmeye başladı.
Elini uzatıp gözyaşını sildim.
"Ağlama."
"İyiyim."
Başını iki yana salladı.
"İyi değilsin."
"Göğsünde hâlâ kurşunun izi var."
"Yürürken canın yanıyor."
"Bunu görebiliyorum."
İlk kez...
Benden hiçbir şeyi saklamayan biriyle konuşuyordum.
---
Elif çantasını açtı.
"Bu arada..."
"Sana bir şey getirdim."
Küçük siyah bir defter çıkardı.
"Bu ne?"
"Hastanedeyken..."
"...uyandığında unutursun diye düşündüm."
Şaşkınlıkla baktım.
"Ne yazdın?"
Utangaç bir gülümsemeyle defteri uzattı.
İlk sayfayı açtım.
En üstte tarih vardı.
1. Gün
Altında ise şu cümle yazıyordu:
«"Bugün yine uyandığında ilk görmek istediğin kişi olabilmek için erkenden geldim."»
İkinci sayfa...
2. Gün
«"Bugün elini ilk kez hareket ettirdin. Doktor bunun iyiye işaret olduğunu söyledi. Ben de bütün gün gülümsedim."»
Üçüncü sayfa...
3. Gün
«"Bugün sana 'Seni seviyorum.' dedim. Duyup duymadığını bilmiyorum. Ama bir gün okursan bunu gerçekten söylediğimi bil."»
Defteri kapatırken gözlerim dolmuştu.
Hayatım boyunca birçok madalya almıştım.
Takdir belgeleri...
Başarı ödülleri...
Ama hiçbiri...
Bu küçük defter kadar değerli değildi.
"Saklayacağım."
dedim.
"Ömür boyu."
---
Tam o sırada kapı üç kez tıklandı.
Tok...
Tok...
Tok...
Ne doktor...
Ne hemşire...
Kapıyı açan Elif koridora baktı.
"Kimse yok."
"Nasıl yani?"
"Koridor boş."
Tam kapıyı kapatacakken yerde küçük kahverengi bir zarf gördü.
Eğilip aldı.
Üzerinde sadece benim adım yazıyordu.
Başkomiser Mert Yılmaz
Elif zarfı bana uzattı.
"Tanıyor musun?"
Başımı salladım.
"Hayır."
Zarfı dikkatlice açtım.
İçinden tek bir fotoğraf çıktı.
Fotoğrafta...
Ben hastane odasında baygın yatıyordum.
Bu odaydı.
Bu hastaneydi.
Fotoğraf...
En fazla bir saat önce çekilmişti.
Arkasında ise tek cümle vardı.
«"Sana sandığından daha yakınız."»
Odadaki herkes donup kaldı.
Demek ki...
Biri...
Bu hastaneye kadar girebilmişti.
Ve bizi izlemeye devam ediyordu.
Devam edecek...
Bölüm etkileşimi
