30. bölüm · GÖRÜCÜ USULÜ EVLILIK
Bölüm 30
Fotoğrafı elimden bir türlü bırakamıyordum.
Yıllar önce çekilmişti.
Babam gençti.
Ben en fazla sekiz yaşındaydım.
Ve arka planda...
Yüzü kırmızı kalemle daire içine alınmış genç bir polis.
Murat Sancaktar.
Emir fotoğrafı dikkatle inceledi.
"Arkadaki bina..."
"Neresi?"
"Eski Emniyet Lojmanları."
Başımı kaldırdım.
"Emin misin?"
"Çocukluğumun bir kısmı orada geçti."
İçimde tuhaf bir his oluştu.
Fotoğraf rastgele seçilmemişti.
Biri bize özellikle bunu göndermişti.
---
Ertesi sabah...
Emniyette olağanüstü toplantı yapıldı.
İl Emniyet Müdürü, masanın başında ciddi bir ifadeyle konuşuyordu.
"Kuzgun dosyası artık resmî olarak özel soruşturma kapsamındadır."
Odadaki herkes sessizdi.
"Başkomiser Mert."
"Emredin Müdürüm."
"Bu dosya bundan sonra sadece sen, Komiser Emir ve Özel Harekât'tan Melike tarafından yürütülecek."
"Anlaşıldı."
"Bilgiler dışarı sızarsa soruşturmayı tamamen kaybederiz."
O cümle, içimizdeki köstebeğin hâlâ bulunamadığını bir kez daha hatırlattı.
---
Toplantı çıkışında Emir yanıma yaklaştı.
"Bugün nereye?"
"Fotoğrafın çekildiği lojmanlara."
"Belki orada bir iz kalmıştır."
Melike de bize katıldı.
"Ben çevre kayıtlarını araştırırım."
"Eski bina yıkılmış olabilir."
"Yine de denemeye değer."
---
Eve uğrayıp üzerimi değiştirdim.
Salona girdiğimde Elif dizüstü bilgisayarının başındaydı.
Masanın üzerinde ders kitapları açıktı.
Beni görünce gülümsedi.
"Ders mi çalışıyorsun?"
"Final ödevimi yetiştirmeye çalışıyorum."
İlk kez son günlerde onu yeniden öğrenci kimliğiyle görmek içimi rahatlattı.
Hayatın normal tarafını temsil ediyordu.
Yanına oturdum.
"Özür dilerim."
"Neden?"
"Seni bu karmaşanın içine sürüklediğim için."
Elif başını iki yana salladı.
"Ben kendi isteğimle yanındayım."
"Keşke seni bu kadar korkutmasaydım."
Elini elimin üzerine koydu.
"Korkuyorum."
"Her gün."
"Ama senden değil..."
"...seni kaybetmekten."
Bir an konuşamadım.
Sonra cebimden küçük bir anahtarlık çıkardım.
Üzerinde ince metalden yapılmış pusula vardı.
"Bu ne?"
"Polis akademisinden mezun olduğum gün babam bana vermişti."
Şaşkınlıkla bana baktı.
"Bunu bana mı veriyorsun?"
"Geri dönene kadar sende kalsın."
"Neden?"
"Geri almak için mutlaka eve dönmem gerekecek."
Elif'in gözleri doldu.
Anahtarlığı avucunda sıkıca tuttu.
"Söz mü?"
"Söz."
---
Bir saat sonra...
Eski Emniyet Lojmanları'nın bulunduğu araziye vardık.
Binaların çoğu yıkılmıştı.
Yerlerinde boş arsalar vardı.
Sadece tek blok ayakta kalmıştı.
Kapısı paslanmıştı.
Camlarının yarısı kırıktı.
İçeri girdiğimizde ağır bir rutubet kokusu bizi karşıladı.
Duvarlarda eski boya kalıntıları...
Yıkılmış posta kutuları...
Ve yılların sessizliği...
Fotoğrafı çıkarıp etrafı incelemeye başladım.
Merdiven boşluğundaki korkuluk...
Aynıydı.
Fotoğraf tam burada çekilmişti.
"Emir."
"Evet?"
"Şu pencereye bak."
Fotoğraftaki açıyla birebir örtüşüyordu.
Tam o sırada üst kattan hafif bir gıcırtı duyuldu.
Üçümüz aynı anda sustuk.
Melike sessizce elini belindeki silaha götürdü.
Emir parmağıyla "sessiz" işareti yaptı.
Adımlar...
Yavaş ama belirgindi.
Biri...
Bu terk edilmiş binada yalnız değildi.
Merdivenleri dikkatlice çıkmaya başladık.
İkinci kata ulaştığımızda koridorun sonundaki kapı yavaşça aralandı.
İçeriden yaşlı bir adam çıktı.
Beyaz sakallı...
Bastonlu...
Bizi görünce şaşırdı.
Sonra doğrudan bana baktı.
"...Sen Ahmet'in oğlusun."
Olduğum yerde kaldım.
"Nereden tanıyorsunuz beni?"
Yaşlı adam cebinden eski, sararmış bir kimlik kartı çıkardı.
Üzerinde tek satır yazıyordu:
"Emekli Başkomiser Kemal Arslan."
Adam derin bir nefes aldı.
"Yıllardır seni bekliyordum Mert."
Koridor bir anda sessizliğe gömüldü.
Babamın bıraktığı sırların...
Bir tanığı daha karşıma çıkmıştı.
Koridor sessizdi.
Sadece tavandan damlayan suyun sesi duyuluyordu.
Yaşlı adam bastonuna dayanarak bana baktı.
Gözleri...
Babamı tanıyan insanların gözleri gibiydi.
Yorgun...
Ama dürüst.
"Sen gerçekten Ahmet'in oğlusun."
Bir adım öne çıktım.
"Ben Mert."
"Başkomiser Mert Yılmaz."
Adam hafifçe gülümsedi.
"Soyadını söylemene gerek yok."
"Sana bakınca Ahmet'i görüyorum."
---
Emir kimliğini gösterdi.
"Komiser Emir."
"Bu da Polis Özel Harekât'tan Melike."
Yaşlı adam başını salladı.
"Eğer yanındakilere güveniyorsan..."
"...içeri gelin."
Eski dairenin kapısını açtı.
İçerisi şaşırtıcı derecede düzenliydi.
Eski bir masa...
Kitaplarla dolu raflar...
Duvarlarda sararmış polis fotoğrafları...
Ve köşede duran, çerçevesi çatlamış büyük bir grup fotoğrafı.
Yaklaşıp baktım.
Fotoğrafta genç polisler sıraya dizilmişti.
Babam...
Selim...
Ve Murat Sancaktar...
Hepsi aynı karedeydi.
---
Kemal Bey masaya üç bardak çay koydu.
"Baban yıllar önce bana geldi."
"Ne zaman?"
"Yaklaşık altı ay önce."
Şaşkınlıkla Emir'e baktım.
"Altı ay mı?"
"Evet."
"Cebinden bir fotoğraf çıkardı."
"Bugün elindeki fotoğrafın aynısı."
Boğazım düğümlendi.
"Ne söyledi?"
"'Bir gün oğlum gelecek.' dedi."
"'O gün gelirse artık saklama.'"
---
Kemal Bey ağır adımlarla eski bir dolabın yanına gitti.
Alt çekmeceyi açtı.
İçinden küçük metal bir kutu çıkardı.
Kutunun üzerinde paslanmış bir kilit vardı.
Anahtarı cebinden çıkarıp açtı.
İçinde onlarca eski fotoğraf vardı.
Birini bana uzattı.
Fotoğrafa baktığım an nefesim kesildi.
Babam...
Selim...
Murat...
Ve dördüncü bir adam.
Uzun boylu...
Takım elbiseli...
Üzerinde polis üniforması yoktu.
"Bu kim?"
diye sordum.
Kemal Bey'in yüzü ciddileşti.
"Onun adını yıllardır kimse söylemez."
"Neden?"
"Çünkü o..."
"...Kuzgun Operasyonu'nun gerçek emrini veren kişiydi."
Odadaki hava bir anda ağırlaştı.
"Adı ne?"
Kemal Bey cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
"Rauf Demirer."
Bu ismi ilk kez duyuyordum.
Emir de başını iki yana salladı.
"Ben de tanımıyorum."
Kemal Bey acı acı gülümsedi.
"Tanımamanız normal."
"Çünkü resmî kayıtlarda öldü görünüyor."
---
"Öldü mü?"
"Hayır."
Kemal Bey gözlerimin içine baktı.
"Öldüğü açıklandı."
"İkisi aynı şey değildir evlat."
İçimde yine aynı his oluştu.
Birileri...
Yıllardır insanları kâğıt üzerinde yok ediyordu.
---
Tam konuşma devam edecekken...
Melike pencereye yaklaştı.
"Sessiz olun."
Hepimiz sustuk.
Perdeyi çok az araladı.
Sokağın karşısında siyah bir SUV durmuştu.
Camları tamamen siyahtı.
Araçtan kimse inmiyordu.
Melike alçak sesle konuştu.
"Bizi takip etmişler."
Emir hemen telsizine uzandı.
"Takviye isteyelim."
"Hayır."
dedim.
İkisi de bana döndü.
"Eğer şimdi hareket edersek..."
"...kaçacaklar."
"Ne yapmayı düşünüyorsun?"
"Onların bizi izlediğini sanmalarını sağlayacağız."
---
Yaklaşık on dakika sonra...
Ben, Emir ve Melike binadan normal şekilde çıktık.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi arabaya yöneldik.
SUV hâlâ yerindeydi.
Kapıyı açacakmış gibi yapıp aniden döndüm.
"Araçtaki şahıs! Polis!"
Aynı anda Emir ve Melike de silahlarını çekti.
SUV bir anda gaza bastı.
Lastik sesleri sokağı inletti.
"Peşinden!"
diye bağırdım.
Tam araçlara binecekken...
Kemal Bey'in sesi arkamızdan yükseldi.
"Mert!"
Dönüp baktım.
Elinde küçük siyah bir defter vardı.
"Bunu da al."
"Bu ne?"
"Babanın bana bıraktığı son emanet."
Defteri elime aldım.
İlk sayfasını açtım.
Sadece tek cümle yazıyordu.
«"Köstebeğin adı, sandığından çok daha yakında..."»
Defteri kapattım.
O an içimde tarif edemediğim bir his oluştu.
Babam...
Sanki her adımımı aylar öncesinden planlamıştı.
Ama asıl soru hâlâ cevapsızdı.
Bize ihanet eden kimdi?
Ve neden hâlâ bizden bir adım öndeydi?
Siyah SUV çoktan gözden kaybolmuştu.
Siren sesleri sokağı doldururken ben hâlâ elimdeki siyah deftere bakıyordum.
Babamın el yazısını tanımamak mümkün değildi.
Sayfaları çevirmeye başladım.
İlk birkaç sayfa boştı.
Sonra...
Küçük, tek satırlık notlar dikkatimi çekti.
«"Kim çok konuşuyorsa, ona değil; hiç konuşmayana dikkat et."»
Bir sonraki sayfa...
«"Kuzgun dosyası çalınmadı. Bilerek kaybettirildi."»
Boğazım düğümlendi.
Son sayfaya geldiğimde ise sadece bir tarih yazıyordu.
18 Kasım 2021
Altında tek bir adres vardı.
Karakaya Çiftliği – Bolu
"Emir."
Defteri ona uzattım.
"Bunu görüyor musun?"
Başını salladı.
"Bolu..."
"Neden orası?"
Kemal Arslan bastonuna dayanarak yaklaştı.
"Çünkü her şeyin ikinci perdesi orada başladı."
---
Emniyete döner dönmez adresi araştırmaya başladık.
Melike bilgisayarda tapu kayıtlarını açtı.
"Çiftlik yıllardır kullanılmıyor."
"Resmî sahibi?"
"Evraklara göre bir şirket."
"Hangi şirket?"
Melike birkaç saniye sustu.
Sonra kaşlarını çattı.
"Şirket beş yıl önce kapanmış."
"Yönetici?"
"Evraklarda yok."
Emir sinirle masaya vurdu.
"Yine sahte kayıtlar."
Ben derin bir nefes aldım.
"Hayır."
"Bu kez farklı."
"Neden?"
"Babam burayı özellikle yazdı."
"Demek ki gitmemizi istiyor."
---
Akşam saatlerine doğru eve uğradım.
Kapıyı Elif açtı.
Beni görünce hafifçe gülümsedi.
"Yemek hazır."
Ayakkabılarımı çıkarırken onun yüzündeki yorgunluğu fark ettim.
"Derslerin nasıl gidiyor?"
Omuz silkti.
"Bugün çevrim içi derse girdim."
"Arkadaşlarım neden okula gelmediğimi soruyor."
"Ne dedin?"
"Güldüm."
"'Ailevi meseleler.' dedim."
Bir an sessizlik oldu.
Sonra bana baktı.
"Mert..."
"Evet?"
"Hayatımız normale dönebilecek mi?"
Cevap vermek için birkaç saniye düşündüm.
"Bir gün..."
"Mutlaka."
"Ben de buna inanmak istiyorum."
O an cebinden küçük pusulalı anahtarlığı çıkardı.
Babamın bana verdiği...
Benim de ona emanet ettiğim anahtarlık.
"Bunu geri vermiyorum."
"Neden?"
"Çünkü sen söz verdin."
"Döneceksin."
Gülümsedim.
"O zaman sende kalsın."
---
Ertesi sabah...
Ben, Emir ve Melike Bolu yolundaydık.
Hava kapalıydı.
İnce bir yağmur başlamıştı.
Yol boyunca kimse konuşmadı.
Herkes aynı soruyu düşünüyordu.
Karakaya Çiftliği'nde bizi ne bekliyordu?
Yaklaşık üç saat sonra eski çiftliğin önüne ulaştık.
Büyük demir kapı paslanmıştı.
Üzerindeki tabela yere düşmüştü.
İçeride tek katlı taş bir ev...
Eski bir ahır...
Ve yıllardır çalışmayan bir su değirmeni vardı.
Arabadan iner inmez Melike çevreyi kontrol etti.
"Ayak izi."
Yere çömeldim.
Yağmura rağmen izler hâlâ seçiliyordu.
"Yeni."
Emir çevreye baktı.
"En fazla birkaç saatlik."
Demek ki...
Yine geç kalmıştık.
Ama bu kez çok az.
---
Taş evin kapısını dikkatlice açtım.
İçerisi karanlıktı.
El fenerimi yaktım.
Duvarlarda eski aile fotoğrafları asılıydı.
Masanın üzerinde yarısı içilmiş bir çay bardağı duruyordu.
Bardak hâlâ sıcaktı.
İçimdeki bütün alarm zilleri çalmaya başladı.
"Burada biri var."
diye fısıldadım.
Tam o anda...
Üst kattan tahta zeminin gıcırdama sesi geldi.
Emir sessizce merdivenlere yöneldi.
Melike arka kapıyı tuttu.
Ben de yukarı çıkmaya başladım.
Kapısı aralık olan son odaya ulaştım.
Silahımı doğrultup kapıyı ittim.
Oda boştu.
Ama pencere sonuna kadar açıktı.
Perdeler rüzgârda savruluyordu.
Pencerenin önündeki masanın üzerinde eski bir kasetçalar vardı.
Kasetin düğmesine bastığım anda tanıdık bir ses duyuldu.
Babamın sesi...
«"Eğer bunu dinliyorsan, doğru yerdesin oğlum."»
Nefesimi tuttum.
«"Ama benden önce gelen kişi seni izliyor."»
Aynı anda dışarıdan bir silah sesi yükseldi.
PAT!
Kurşun açık pencereden içeri girip duvara saplandı.
"Keskin nişancı!"
diye bağırdı Melike.
Kendimizi yere attık.
Bir kurşun daha...
Ve bir tane daha...
Artık sadece geçmişin değil...
Bugünün de tam ortasındaydık.
PAT!
İlk kurşun başımın hemen yanındaki duvara saplandı.
Beton parçaları yüzüme sıçradı.
"KESKİN NİŞANCI!"
diye bağırdı Melike.
Hepimiz yere kapandık.
Emir telsizine sarıldı.
"Konum bildiriyorum!"
"Takviye!"
"Çiftliğin kuzey yamacı!"
Dışarıdan yeniden silah sesi duyuldu.
PAT!
Kurşun bu kez pencerenin çerçevesini parçaladı.
Nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum.
Bu adam...
Fabrikadaki saldırgandı.
Hastanedeki sahte hemşireydi.
Aynı kişi.
---
Melike sürünerek pencerenin yanına yaklaştı.
"Yerini gördüm."
"Nerede?"
"Eski değirmenin çatısı."
Ben de dikkatlice başımı kaldırdım.
Yaklaşık üç yüz metre ileride...
Siyah ghillie kıyafeti içinde bir siluet.
Tüfeğinin namlusu bize dönüktü.
Emir dişlerini sıktı.
"Mesafe çok uzun."
"Yaklaşmamız lazım."
Tam plan yapacakken...
Melike ayağa kalktı.
"Ben sağ taraftan dolanırım."
Kolundan tuttum.
"Hayır."
"Mert, zamanımız yok."
"Ben giderim."
"Sen burada kal."
Melike sertçe başını salladı.
"Ben Özel Harekâtçıyım."
"Bunun eğitimini aldım."
"Tartışmayacağız."
Tam o sırada...
Keskin nişancı yeniden ateş etti.
Her şey...
Bir saniyeden kısa sürdü.
Kurşun doğruca Melike'nin göğsüne doğru geliyordu.
Düşünmedim.
Sadece koştum.
Bütün gücümle Melike'yi ittim.
PAT!
Sanki göğsüme kızgın demir saplanmıştı.
Nefesim kesildi.
Ayaklarım yerden çekildi.
Ve sırtüstü yere düştüm.
---
Kulaklarım uğulduyordu.
Dünyadaki bütün sesler uzaklaşmıştı.
Göğsümden yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum.
Elimi götürdüm.
Kan...
Parmaklarımın arasından akıyordu.
Çok fazla kan vardı.
Melike çığlık attı.
"ABİ!"
Yüzü bembeyaz olmuştu.
Yanıma diz çöktü.
"Mert!"
"N'olur gözlerini kapatma!"
Konuşmak istedim.
Ama ağzımdan sadece boğuk bir nefes çıktı.
---
Emir yanıma koştu.
Hemen göğsüme baskı uyguladı.
"Basınç uygula!"
diye bağırdı Melike'ye.
Melike elleri titreyerek montunu çıkarıp yarama bastırdı.
"Dayan..."
"Lütfen dayan."
İlk kez onu bu kadar çaresiz görüyordum.
Gözlerinden yaşlar durmadan akıyordu.
"Benim yüzümden..."
"...benim yüzümden oldu."
Başımı güçlükle iki yana salladım.
Hayır...
Onun suçu değildi.
---
Telsizden panik dolu sesler yükseliyordu.
"112 yolda!"
"Helikopter çağırın!"
"Şüpheli kuzeye kaçıyor!"
Ama artık hiçbirini net duyamıyordum.
Gözlerim ağırlaşıyordu.
Tam o sırada...
Telefonum çalmaya başladı.
Ekranda tek bir isim vardı.
Elif...
Melike gözyaşlarını silerek telefonu açtı.
"Elif..."
Karşı taraftan neşeli bir ses geldi.
"Melike?"
"Mert'e ulaşamıyorum."
"O iyi mi?"
Melike cevap veremedi.
Sadece ağlıyordu.
"Melike?"
"Ne oldu?"
Lütfen söyle...
Sessizlik uzayınca Elif'in sesi titremeye başladı.
"Mert nerede?"
Melike sonunda güçlükle konuşabildi.
"Vuruldu..."
Karşı tarafta derin bir sessizlik oldu.
Sonra...
Telefon yere düşmüş gibi bir ses geldi.
Hat kesildi.
---
Helikopter yaklaşık on dakika sonra çiftliğe indi.
Doktorlar koşarak yanıma geldi.
"Nabız zayıflıyor!"
"Hızlı!"
"Oksijen!"
Sedye üzerine alınırken gözlerimi açmaya çalıştım.
Gökyüzü griydi.
Yağmur damlaları yüzüme düşüyordu.
Bir an...
Elif'i düşündüm.
Annemi...
Babamı...
Sonra her yer karardı.
---
Yoğun bakım...
Hastane koridoru...
Saatler sonra...
Doktor ameliyathaneden çıktı.
Koridorda bekleyen Emir, Melike, annem ve gözyaşları içinde hastaneye yetişen Elif aynı anda ayağa kalktı.
Doktor maskesini çıkardı.
"Kurşun kalbine birkaç santimetre kala durmuş."
Herkes nefesini tuttu.
"Ama..."
O tek kelime...
Koridordaki herkesin yüreğini sıkıştırdı.
"Çok fazla kan kaybetti."
"Hayati tehlikesi devam ediyor."
"Önümüzdeki yirmi dört saat..."
"...her şeyi belirleyecek."
Elif'in dizlerinin bağı çözüldü.
Emir onu son anda tuttu.
Yoğun bakımın camından içeri baktığında...
Mert, sayısız cihaza bağlı şekilde hareketsiz yatıyordu.
Ve ilk kez...
Ekibin en güçlü görünen insanı...
Hayatla ölüm arasında sessizce mücadele ediyordu.
İlk hissettiğim şey...
Sessizlikti.
Ne silah sesi vardı...
Ne telsiz...
Ne de ayak sesleri.
Sadece...
Derinden gelen, düzenli bir bip sesi.
Sanki çok uzaktan geliyordu.
Gözlerimi açmak istedim.
Ama başaramadım.
Bedenim bana ait değilmiş gibi ağırdı.
Sonra...
Tanıdık bir ses duydum.
"Kalp ritmi stabil."
Bir başkası cevap verdi.
"Tansiyonu da yavaş yavaş toparlıyor."
Doktorların sesleriydi.
Demek ki...
Hâlâ yaşıyordum.
---
Koridor...
(Üçüncü Şahıs Anlatımı)
Yoğun bakımın önünde zaman durmuş gibiydi.
Emir, koridorun sonundaki pencerenin önünde ayakta duruyordu.
Saatlerdir aynı noktadaydı.
Elindeki kahve çoktan soğumuştu.
Bir yudum bile almamıştı.
Her birkaç dakikada bir dönüp yoğun bakımın kapısına bakıyordu.
Kapının üzerinde kırmızı ışık yanıyordu.
GİRİLMEZ
Bu tek kelime...
Hepsine çaresiz olduklarını hatırlatıyordu.
---
Koridorun diğer ucunda Melike oturuyordu.
Üzerindeki sivil montun kolunda hâlâ kurumuş kan lekeleri vardı.
Mert'in kanı...
Defalarca değiştirmesi istenmişti.
Ama değiştirmemişti.
Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti.
Gözleri boşluğa dalmıştı.
Emir yavaşça yanına geldi.
"Bir şeyler ye."
Melike başını iki yana salladı.
"İstemiyorum."
"Neredeyse on iki saattir hiçbir şey yemedin."
Sessizlik...
Sonra Melike fısıldadı.
"O kurşun..."
"...bana gelecekti."
Emir derin bir nefes aldı.
"Mert bunu düşünmeden yaptı."
"Ama yapmamalıydı."
"Yapardı."
"Neden?"
"Çünkü o Mert."
Melike gözlerini kapattı.
"Ben onun küçük kuzeniyim."
"Çocukken bisikletten düştüğümde bile önce beni kaldırırdı."
"Sürekli..."
"'Ben varken sana bir şey olmaz.' derdi."
Sesi titredi.
"Yine sözünü tuttu."
---
Biraz ileride...
Elif, Mert'in annesinin yanında oturuyordu.
İkisi de konuşmuyordu.
Bazen bazı acılar...
Kelimelerle paylaşılmazdı.
Sadece birlikte yaşanırdı.
Mert'in annesi sessizce Elif'in elini tuttu.
"Kızım."
Elif başını kaldırdı.
"Korkuyorum."
Elif'in gözleri doldu.
"Ben de."
"Ahmet ortada yok..."
"Mert içeride..."
"Ailem parçalanıyor gibi hissediyorum."
Elif, gözyaşlarını silmeden kadına sarıldı.
"Parçalanmayacak."
"Dönecek."
"İkisi de dönecek."
Bunu söylerken kendisi de buna inanmak istiyordu.
---
Aynı saatlerde...
Emniyet Müdürlüğü.
Keskin nişancının bıraktığı mermi çekirdeği inceleniyordu.
Balistik raporu masaya bırakıldı.
Genç polis memuru dosyayı Emir'e uzattı.
"Komiserim."
"Evet?"
"Bu ilk kez kullandığı silah değil."
"Ne demek istiyorsun?"
"Mermi izi..."
"...fabrikadaki saldırıyla aynı."
"Hastanedeki saldırıyla da."
"Ve..."
"...iki yıl önce çözülemeyen başka bir dosyayla eşleşti."
Emir'in kaşları çatıldı.
"Hangi dosya?"
Memur dosyayı açtı.
Sayfanın üstünde büyük harflerle yazıyordu.
DOSYA NO: 2147
"Komiser Eren Aydın Suikastı"
Emir dosyayı eline aldı.
"Eren..."
Bu isim ona tanıdık gelmişti.
Bir anda hatırladı.
Eren Aydın...
Mert'in polis akademisinden mezun olduğu ilk ekip amirlerinden biriydi.
Yıllar önce faili meçhul sanılan saldırıda hayatını kaybetmişti.
Demek ki...
Aynı tetikçi yıllardır teşkilatın peşindeydi.
---
Akşam olmuştu.
Hastanenin koridorundaki kalabalık azalmıştı.
Ama dört kişi hâlâ oradaydı.
Emir...
Melike...
Mert'in annesi...
Ve Elif.
Elif sessizce ayağa kalktı.
Yoğun bakımın camına yaklaştı.
İçeride Mert, cihazlara bağlı şekilde uyuyordu.
Yüzü solgundu.
Omzundan ve göğsünden geçen sargılar, yaşananların ağırlığını sessizce anlatıyordu.
Elif avucunu cama yasladı.
Alçak sesle konuştu.
"Biliyor musun..."
"Hep sen beni cesaretlendirirdin."
"Sınavdan korktuğumda..."
"İlk sunumumu yaparken..."
"Hayatımda ne zaman vazgeçmek istesem..."
"'Sen yaparsın.' derdin."
Dudakları titredi.
"Şimdi sıra bende."
"Geri dön Mert."
"Çünkü ben..."
Bir an sustu.
Koridorda kimse konuşmuyordu.
Elif gözlerini kapattı.
"...çünkü seni çok seviyorum."
Bu cümleyi ilk kez yüksek sesle söylemişti.
Ve bunu duyan tek kişi...
Yoğun bakımın kapısının önünden geçen yaşlı bir hemşire oldu.
Gülümseyerek yürümeye devam etti.
---
Gece yarısını biraz geçmişti.
Yoğun bakım odasında monitörler düzenli şekilde çalışıyordu.
Ben...
Hâlâ gözlerimi açamamıştım.
Ama...
Sesleri artık daha net duyuyordum.
Elif'in sesi...
Emir'in sesi...
Annemin duası...
Hepsi birbirine karışıyordu.
Sağ elimin parmakları istemsizce hafifçe kıpırdadı.
Monitörde küçük bir değişiklik oldu.
Hemşire bunu fark etti.
Hemen doktora haber verdi.
Doktor birkaç dakika içinde odaya geldi.
El feneriyle gözlerimi kontrol etti.
Sonra yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
"Bu iyi bir işaret."
"Duyuyor olabilir."
Koridorun kapısı açıldı.
Doktor dışarı çıkıp bekleyenlere baktı.
"Henüz tehlike tamamen geçmiş değil."
"Ama..."
Bu kez yüzündeki ifade umut doluydu.
"Vücudu tedaviye cevap vermeye başladı."
Koridorda derin bir nefes alındı.
Henüz savaş bitmemişti.
Ama ilk kez...
Kazanma ihtimali görünmeye başlamıştı.
Devam edecek...
