30. bölüm / 41
TUTSAKTeminat
Bölümler 41Şu an: Teminat
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Savaşçılar etrafımızı sararken nefes almamı imkansız hale getiren bir panikle Andre’ye doğru sokuldum. Çevremizde olan bitenlerin hayal meyal farkındaydım ve bakışlarım Peri’nin şimdi baygın yattığı yerle Peyker’in avucunda titreyen tılsım arasında gidip geliyordu.
Zhmir Peri’nin bir adım ilerisinde kahverengi bir yaratığa dönüşmüştü ve aynı Andre gibi her an saldırmaya hazır görünüyordu. Savaşçıların arasındaki ufak bir alana sıkışmıştık. İki savaşçı olduğumuz yöne yaklaşırken önümdeki siyah yaratığın dişlerinin arasından tehdit dolu bir ses çıktı. Beni düşüncelerimden sıyıran da tam olarak bu ses oldu.
“Askerlerini hemen geri çek! Kendi ülkemde bana saldıracak mısın gerçekten?” Bir adım öne çıktıysam da Andre’nin Dryad’ı yeniden önüme geçti.
“Üzgünüm prenses ama düşman ile iş birliği yapmak büyük bir suçtur.” Peyker’in gözleri benden şimdi önüme geçmiş olan yaratığa kaydı.
“Saray muhafızları kraliyet üyelerine saldırdığınızı öğrendiğinde ne yapacaksınız?” Gözlerim savaşçıların üzerinde gezindi. Peyker’in kararlı halinin aksine onların tereddüt ettiğini görebiliyordum. Elimdeki tek kozun üzerine gittim. “Hiç birinizi sağ bırakmazlar.”
Peyker karanlık gözlerini bana dikti. Kafasını iki yana sallarken dilini damağına vurarak onaylamaz bir ses çıkardı. “Ülke sınırlarının içine bu üç yaratığı ben sokmadım değil mi? Ekselansları burada olsaydı bile eminim benim kadar hayal kırıklığına uğrardı. Hem bu kadar sorun yarattıktan sonra saraya ulaşmanıza izin veremem.”
İyi değil. Hiç iyi değil. İfademi farkettiğinde yüzü iyice keyiflendi. Midem bulanmaya başlamıştı. Halinden o kadar memnun görünüyordu ki bu durumu olduğundan daha beter bir hale sokuyordu. Az sonra sokak güne başlayan kalabalıkla dolacak ve muhtemelen görecekleri ilk şey kayıp iki prensesin cansız bedenleri olacaktı. Dryad’ların varlığı işleri iyice berbat hale getirmişti. Onları kendi ayaklarıyla ölümlerine getirmekle kalmamış Peyker’in eline savaş için kullanabileceği daha büyük bir koz vermiştim.
Gözleri yeniden Andre’ye kayarken “Bu kadar lak lak yeter. Şu işi bitirin.” dedi Peyker.
Her taraftan etrafımız sarılmıştı. Savaşçılardan biri öne çıktığında ansızın Andre’nin sesini işittim. “Bekle.”
Şaşkınlıkla ona döndüm. Artık Dryad değildi. “Seninle anlaşabiliriz.”
Andre’nin tepkisi benim gibi Peyker’i de şaşırttı. Az sonra şaşkınlığı geçerken zafer dolu, keyifli bir kahkaha attı. “Durumu tam olarak anladığını sanmıyorum. Pazarlık etmek için elinde hiç bir şey yok.”
“Öyle mi?” dedi Andre kuşkulu bir sesle. “Burada bizi öldürürsen eline Kral’a satacağın zayıf bir hikayeden başka bir şey geçmez. Üstelik üç Dryad’ın senin koruduğun sınırı elini kolunu sallayarak nasıl geçtiğini de açıklamak zorundasın. Tabii prenseslerin kuşkulu ölümlerini saymıyorum bile.”
“Ne söylemeye çalışıyorsun?” Peyker’in sesinde az önceki neşeden eser yoktu.
“Kızların benim için bir değeri yok ama buraya kadar bir hiç uğruna ölmeye gelmedim. Eğer şimdi yolumdan çekilirsen bu işten en kazançlı çıkan sen olacaksın.”
Ne?
“Nasıl olacakmış o?”
“Kral’ı öldüreceğim.”
Sessizlik dolu bir an boyunca doğru duymamış olmayı diledim. “Hayır,” dedim histerik bir sesle. Doğru duymuş olamam. Hayır. Sanki bir rüyanın içine çekiliyormuş gibi gerçeklik algımı kaybettim. Hayır. Kesinlikle bu doğru değil. Sanki yer yarılmıştı da beni içine çekiyordu. Tam şu anda yok olup gitmek istiyordum. Ya da haykırmak… Ama ağzımdan hiç bir ses çıkmadı ve tek yaptığım Andre’nin Peyker’e kilitlenmiş kararlı yüzüne bakmak oldu. Hemen gerisinde duran Zhmir hala Dryad formundaydı ve bir taş kadar hareketsizdi. Daha da beteri ne o ne de Hadrin Andre’nin sözlerine tepki gösterdi. Şaşırmamışlardı. Sanki…Biliyorlardı.
Peyker beynimin içinde yankılanacak kadar tiz bir kahkaha attı. “Demek Liya’yı buraya ulaşmak için kullandın. Ne yalan söyleyeyim bunca zaman üzerine neden titrediğine anlam verememiştim. Üstelik Dryad’ların yarısını öldüren, kalan yarısını da sürgüne gönderen adamın kızı olduğunu bile bile. Yine de saray muhafızlarını tek başına geçemezsin.”
“Andre..” dedim boğuk bir sesle. Sesim bana bile yabancıydı. Yanıt vermedi.
“Hayır, geçemem.” dedi Andre usulca kafasını sallayarak. “Bu yüzden ben kendi ekibimi içeri sokarken sen saray muhafızlarını dışarıya çekeceksin. Kral’ı öldürdüğümde komuta sana geçecek.”
“Sen.. Neler diyorsun?” Bana dönüp bakmasını istiyordum. Yüzünü görmek istiyordum. Ona doğru bir adım attığım anda Peyker elini havaya kaldırdı. Ormanın içinde hareket etmemizi engelleyen askerin bana yöneldiğini gördüm. Bir an sonra vücudum kaskatı kesildi. Gözümü bile kırpamadan olduğum yerde dondum. Yeniden kendi bedenime hapsolmuştum. Ne Andre’den ne de diğerlerinden en ufacık bir tepki gelmedi.
“Bunu yapabilir misin?” Kuşku dolu bir sesle sordu Peyker.
“Yapabilirim.”
“Yine de Kral aradan çıksa bile taht üzerinde söz hakkım yok.”
“Bu yüzden prenseslerin yaşamasına izin vereceksin. Hayatta ve kayıp kaldıkları sürece vekalet hakkı sende olacak.” Hayatta ve kayıp. Eğer Kral ölürse, muhafızlar hayatta olduğumuz sürece tahtı başkasına devredemez. Bu iki kelimeyi özellikle vurgulamıştı. Beynim uğuldamaya başladı. Bu Peyker’e tahta vekalet etmek için yeterki zamanı sağlardı.
Andre’nin sözlerini tartarken bir süre düşündü. “Ya başaramazsan?”
“O zaman saray muhafızları beni öldürür ve senin açından şu an burada ölmemden çok daha makul bir durum olur.” dedi Andre duygusuzca.
Kısa bir sessizlik oldu. “Sözünde duracağını nereden bileceğim?” dedi sonunda. “Seni bıraktıktan sonra kaçıp gitmeyeceğini?”
“Diğerleri burada kalacak.” dedi Andre. “Kardeşimi ve komutanımı teminat olarak bırakacağım.”
Peyker’in karmaşasını görebiliyordum. Heyecanını ve ona sunulan teklifin cazibesiyle boğuşmasını. Andre’nin sözlerini uzun uzun düşündü. Kalbinin en derin ve karanlık arzusuyla boğuşuyordu. Asla gücünün yetmeyeceği ve ne kadar arzularsa arzulasın tek başına ele geçiremeyeceği bir güçtü bu. “Pekala.” dedi usulca. “Ancak sözünü tutmadığını farkedersem emin ol geride bıraktıklarından başlayarak beklediğim her günün acısını fazlasıyla ödetirim.”
“Ben de bir teminat istiyorum.” dedi Andre sakin bir sesle.
Peyker’in kaşları çatılırken, şüphesi apaçık sesine de yansıdı. “Nedir?”
“Prenseslerin tılsımları.”
Yüzünden kuşkulu bir ifade geçti. “Ne işine yarayacak ki?”
“İşler benim için yolunda gitmezse Kral’ın son iki veliahtının hayatlarını elimde tutmak istiyorum.”
Peyker usulca gülümsedi. Sağ elini bana uzattı. Cebime tıkıştırdığım tılsım titredi ve bir mıknatısa çekiliyormuş gibi cebimden kurtularak Peyker’in eline uçtu. Bir an elindeki iki tılsımı ağırlıklarını ölçer gibi avucunda hafifçe tarttı. Ardında değersiz iki nesne gibi özensizce Andre’ye fırlattı. Belki durumun ironisi yüzündendi ama sanki yüzüne yayılan o tuhaf gülümsemenin altında hayatlarımızı bir Dryad’ın eline vermenin soğuk neşesi vardı.
Andre’nin gitmek için hareketlendiğini gördüm. Bedenim donmuş olabilirdi ama kalbim daha önce hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. Öyle derin, öyle sarsıcı bir acıyla boğuşuyordum ki donmuş olmasaydım ayakta da duramazdım. Gözyaşları kontrolsüzce aktı. Damlalar iki yanımdan süzülürken nasıl perişan göründüğümü zerre umursamadım ve gözlerimi dikip ona baktım. Andre geriye dönerken kısacık bir an olduğum yöne döndü. Yüzümdeki hayal kırıklığını görmüş müydü? Kısacık bir saniye için tereddüt ettiğini düşündüm. Ya da belki de tamamen hayal etmiştim çünkü artık görüş alanımda bile değildi. Askerler iki kolumdan tutup beni saraydan uzak bir köşeye çekiştirirken artık tamamen uzaktan gelen Andre’nin sesini işittim.
“Sözünü tutsan iyi olur. Ben dönene dek zarar vermeyeceksin.” Kısa bir an durup ekledi. “Hiçbirine.”
“Ligefr’lar sözünden dönmez.” dedi Peyker otomatik ve duygusuz bir sesle.
Keşke donmuş olmasaydım. Keşke sadece ölmüş olsaydım. Bedenim askerin etkisinden kurtulup çözüldüğünde usulca gözlerimi kapadım. Ayaklarım yerde sürünürken nereye götürüldüğümüze bile bakmadım. Zihnim gerçeği kabul etmiyordu. Sanki tüm bu andan soyutlanmış ve bedenimden ayrılmış gibiydim. Nefes alamıyordum. Bir yumru gibi oturan ve boğazımı sıkan şey fiziksel değildi ama yine de canımı yakıyordu. Acıyı azaltmaya, yeniden nefes almaya çalıştım. Ancak ne kadar debelenirsem daha derin ve daha bir karanlık bir bataklığa saplanıyordum. Yalnızca bitmesini istiyordum. İki büklüm olduğumu yerin soğuk yüzeyini yüzümde hissettiğimde farkettim. Peşimizden gelen başka bir asker Peri’nin hala baygın yatan bedenini yanıma bırakarak çıkışa yöneldi. İki demir sürgüyü çıkışı tamamen kapatacak şekilde gürültüyle üzerimize çekti.
Bölüm etkileşimi
