TUTSAK kitap kapağı

29. bölüm / 41

TUTSAK

Mavi Alev

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: Mavi Alev

Tüm dikkatimi adımlarıma vermiştim ve ses çıkarmadan Andre’yi bir kaç adım gerisinden takip ediyordum. Güneş henüz doğmamıştı. Hemen arkamdan keyifli bir kıkırtı duydum. Benden bir kaç metre geride olan Zhmir kolunu gevşekçe Peri’nin omzuna atmıştı. Ne konuştuklarını duyacak kadar yakın değildim. Ben baktığım sırada Peri bir elini ağzına götürdü ve ses çıkarmamaya çalışarak güldü. Yola çıkmadan hemen önce uyanmıştı. Yüzü olması gerekenden daha soluktu ama hiç değilse uyandığından beri ateşi yükselmemişti.
Onları böyle samimi ve tuhaf şekilde mutlu görmek bana garip duygular hissettirdi. Belki Peri’yi ilk kez bir erkekle bu kadar samimi gördüğüm içindi, belki de Zhmir’i asla onunla hayal edemediğimden… Yetiştirilme şartlarımızı ve sarayın sıkı kurallarını düşünürsek ikimiz de hiç bir zaman erkeklerle sıkı fıkı olmamıştık. Bu sefer Zhmir’in gülüşünü işittiğimden emindim. Göz ucuyla yeniden ikisine baktım. İkisi de ne bizim ne de etraftaki başka bir şeyin farkında gibi görünmüyordu. İtiraf etmem gerekir ki, her ne kadar Zhmir’e bayılmıyor olsam da birbirlerine yakışıyorlardı. Bunun fiziksel özellerinden çok birbirlerini kabulleniş şekilleriyle ilgili olduğunu düşündüm. Çünkü yalnızca karakterleri değil, ait oldukları toplumlar da taban tabana zıttı ama ikisi de başından beri bunu zerre kadar önemsememiş ve farklılıklarını olduğu gibi kabul etmişlerdi. Bunu kıskanıyordum. Tamam, ne Peri’nin ne de Zhmir’in konumları gereği hiç bir zaman Andre ile benim kadar sorumluluğu olmamıştı ama yine de sahip oldukları bağlılık… güzeldi. Bizim aşamadığımız hatta belki asla da aşamayacağımız bir engeli onlar görmemişti bile.
O sırada bir ağacın köküne takıldığım için hızlıca önüme döndüm. Dönerken de Andre’nin bana kaçamak bir bakış attığını gördüm.
“Yakın olmaları mı seni rahatsız ediyor?” Yüzümdeki ifadeyi tamamen yanlış yorumlamıştı.
“Hayır,” dedim rahatsızlığımı gizlemeye çalışarak. “Aslında… Ben onları kıskanıyorum.”
Bu cevabı hiç beklemiyordu. Şaşkın bir şekilde bana baktı. “Neyi kıskanıyorsun?”
Onlar kadar yakın olmak istediğimi nasıl söyleyebilirdim ki? Davetsiz bir sıcaklık yanaklarım ısıttı. Mümkün olan en az utandırıcı açıklamayı bulmaya çalıştım.
“Birbirlerinin kim olduğuna ya da nereden geldiğine aldırmıyorlar,” Konuşmaya devam etmenden önce kısa bir nefes aldım. “Böyle hissetmek… güzel olsa gerek.”
Andre arkamıza doğru bir bakış attı. Neden olduğunu bilmiyorum ama cevabım onu rahatsız etti. Yeniden önünde dönerken sakin ama savunmacı bir tonla konuştu.
“Seni ne kadar önemsediğimi bilmiyorsun.”
Anlamayarak ona baktım. “O gece,” dedi yoğun bakışları gözlerime kilitlerken. “Eğer istersem gitmekten vazgeçeceğini, benimle kalacağını söylemiştin. Ligefr olduğun için mi veda ettiğimi sanıyorsun?”
“Biz diye bir şey olmayacağını söyledin.” Sesimdeki kırgınlığı saklayamadım.
“Seni ilk gördüğüm andan beri istiyorum. Şimdi daha da çok.” Boğuk bir sesle devam etti. “Kalmak için vazgeçeceklerinin seni bir gün mutsuz etmesini istemedim sadece.” Ne düşündüğümü anlamak istercesine gözleri yüzümde gezindi.
Sözleri bir girdap gibi beynimin içinde dönerken duyduklarımı sindirmem zaman aldı. Seni istiyorum mu dedi o? Evet, evet öyle söyledi. Kendime sakinleşmek için zaman tanıdım.
“Artık bunun bir önemi de yok gerçi.” diye ekledi ben cevap vermeyince.
“Neden önemi yok?” diye sordum fısıldar gibi.
Gözlerinden tehlikeli bir parıltı geçti. “Gitmene izin vermeyeceğim çünkü.”
Sesindeki bir şey yutkunmama neden oldu. Tedirgin olmalıydım ama duygularım tam tersi istikametteydi. Çok hoşuma gitmişti. Bunu nasıl yapıyor? Aynı anda hem utanıp, hem de hiç olmaması gerektiği kadar heyecanlandım.
Bende yarattığı tepkiden memnun bir şekilde gülümsedi. Karanlıkta bile kızardığımı farketmiş olmalıydı.
Sesimi nihayet bulduğumda “Fikrini ne değiştirdi?” diye sordum.
“Kim olduğunu anladığımdan beri dönmen gerektiğini biliyordum. Veda etmeye hazırım sanmıştım.” Derin bir nefes aldı. “Sen kaybolduktan sonra peşine düştüm. Gece gündüz her yeri aradım; kaleyi, bataklığı, ormanı. Her taşın altına baktım ama sanki yer yarılmıştı da içine girmiştin.” Ellerini gergince saçlarına daldırdı. “O süre boyunca tüm o ihtimalleri düşünürken,” Omuzları gerildi ve yüzü düşüncelere gömüldü. “Bunun nasıl bir işkence olduğunu bilemezsin.”
Bir süre konuşmadı. Ben de nasıl karşılık vereceğimi bilemediğimden hemen cevap vermedim. İkimizde düşüncelere boğulmuştuk.
“Benim için de çok zordu,” dedim sonunda. “İyi olup olmadığınızı, nerede olduğumu ya da ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum. En beteri de elimden hiç bir şey gelmiyordu.” Duraksadım. “Oradan bir daha çıkamayacağımı düşündüm.”
Hadrin’in bizden uzak bir köşede, arkamızdan geliyor olması iyiydi. Sınırı henüz geçmişken dikkat çekmemiz iyi olmazdı ve Andre’nin vücudu gözle görülür şekilde gerildi. Onun olduğu köşeye keskin bir bakış attı. Konuyu değiştirme ihtiyacı hissettim.
“Kısacası tüm bunlar artık veda etmeyeceğin anlamına mı geliyor? ”
Andre sıkıntılı bir nefes verdi. Bakışları yumuşamıştı ama yüzünde gergin bir gülümseme vardı. “Kısacası,” dedi bana uyum sağlayarak. “sana veda etmeye çalışmaktan yoruldum. Artık ne istersem onu yapacağım,” uzanıp elimi tuttu. “ ve ne olacaksa yaşayıp göreceğiz.”
Tüm ihtiyacım buymuş meğer. Tehlikeli derecede güzel ve baştan çıkarıcı bir duygu kanıma karıştı. Tüy gibi hafifledim. Karnımın içini daha önce varlığını bile bilmediğim kelebeklerin kanat çırpışları doldurdu. İnsanın başını döndüren, tetikleyen ve aynı derecede korkutan bir histi bu. Şikayetçi değildim. Anın tadını çıkararak Andre’nin elimdeki sıcaklığına, varlığından yayılan huzura ve adımlarımızın uyumuna odaklandım. Kendime her şeyin harika olacağına inanmaya izin verdim.
Vadi bir yılan gibi ormanın içinden kıvrılıyor, taş bir patikayla artık iyice yaklaştığımız Ligefr’ın zarafet ve zenginliğini yansıtan devasa şehir kapılarında son buluyordu. Yavaş yavaş ortaya çıkan şehrin ışıkları, yeni doğmaya başlayan güneşle birlikte silikleşmeye başlamıştı. Evlerin arasında uzanan bakımlı taş yollar en tepedeki gösterişli saraya doğru uzanıyordu. Ormanın sık ağaçlarının sağladığı gözden uzak güvenli alanı terk etmeden şehrin manzarası karşısında nefesimizi tutup durduk.
Karşımdaki görüntü tanıdık ama tuhaf bir şekilde bir o kadar yabancı geldi. Daha bir kaç ay önce yaşadığım bu yer, nasıl bir anda bana yabancı gelmeye başlamıştı? Kapıların üzerindeki renkli taşlardan oluşan Ligefr’ın arması tüm ihtişamıyla parlıyordu. Şehir duvarları, arkasındaki evlerin bahçeleri ve aralardan uzanan sayısız taş yollar ışıklarla süslenmişti. Burada Dryad’ların yaşadığı yerin aksine tek bir dökük kırık yapı yoktu. Şu anda evlerinde huzurla uyuyan insanlar, az sonra doğan güneşle birlikte sokakları dolduracak, süslü ve pahalı kıyafetleriyle birbirlerini selamlayacaklardı. Yolların arasındaki heykellerin gösterişli taş işlemeleri vardı ve bu bile iki topluluk arasındaki koşulların uçurumunu göstermeye yeterdi. Şehrin bu görüntüsü çocukluğumdan beri beni büyüler ve içimi ısıtırdı. Sırf bu sebeple ara sıra kafa dinlemek istediğimde vadiye kaçtığım bile olurdu. Ama şu anda hissettiğim şeyin bunlarla yakından uzaktan ilgisi yoktu. Dryad’ların karınlarını doyurmak için katlandıkları zahmeti gördükten sonra nasıl olabilirdi ki?
Kaçamak bir şekilde yanıbaşımda duran Andre’ye baktım. Şaşkın ya da büyülenmiş değildi. Yüzünde anlaşılmaz bir ifadeyle şehri izliyordu. Savaşçı Dryad’ların daha önce sarayı koruduklarını söylememiş miydi? Belli ki o bu manzarayı ilk kez görmüyordu.
“Daha önce burada yaşamıştın, değil mi?” diye sordum.
Belli belirsiz başını salladı. “Dryad’lar sürgün edildiğinde henüz çocuktum. Hatırladığımdan daha farklı.” dedi sakince.
Sesli bir ıslık işittiğimde arkama döndüm. Zhmir burayı kesinlikle ilk kez görüyordu. Gözleri hafifçe büyümüştü ve gördüklerine inanmakta zorlanıyor gibi kafasını devamlı başka yöne çeviriyordu.
“Şaka mı bu?” dedi nefesini vererek. “Tamam zengin olmalarını bekliyordum ama bu…” eliyle şehirin parlak duvarlarını gösterdi. “Kaplama yerine altın işlemişler.”
“Madenden çıkan onca taşı ne yaptıkları açığa kavuştu.” dedi Hadrin, yola koyulduğumuzdan beri ilk kez ağzını açarak.
“Peki o zaman plan nedir?” dedi Zhmir. “Şu Peyker çoktan kaleye ulaşmış olmalı. Onu nerede bulacağız?”
“Sokaklarda gezinmek çok riskli. Saraya dönmüş olabilir mi?” Andre bana sormuştu bunu.
Peyker şehrin savaşçılar için ayrılmış özellikli bölümünde olmalıydı. Sarayda mecbur değilse asla uğramazdı. Ancak savaşçılara ayrılan kısım şehrin kalanından daha çok yakalanma riski taşıyordu. “Onun peşine düşmek yerine doğruca saraya gidelim. Rahipler tılsımın bağını kesmeye çalışırken ben kralla konuşabilirim. Ancak sizin ortalıkta görünmeniz iyi olmaz. İçeri girince önce sizi saklayalım.”
Andre başını salladı.
Yakalanmadan nasıl peki gireceğiz?” dedi Zhmir. Gözlerini kuşkuyla kıstı ve duvarların üstünde dolaşan nöbetçilere baktı.
“Siz o işi Liya’ya bırakın.” dedi Peri. “Nasıl oldu da sizin kaleden kaçamadı anlamadım. Saraydan devamlı sıvışırdı.” Bana bakarken dudakları hafifçe kıvrılmıştı. Rengi kireç gibiydi ve dudaklarının her zamanki pembeliğinden eser yoktu.
“Yine ateşin mi çıktı senin?” Yanına adımlarken elim otomatik olarak yüzüne gitti. Ateşi olması bir yana teni buz gibiydi! “Sana neler oluyor böyle?” Kesinlikle bir sorun vardı. Ellerimi yüzüne koyup vücut ısısını düzeltmeye çalıştım. Zhmir destek olmak için tek kelime etmeden beline sarıldı.
“Bir an önce saraya gidelim. Zaman kaybetmeyelim.” dedi Peri ve itiraz etmek ister gibi geri çekildi.
Bir an önce rahipleri bulmalıydık. Sıkıntıyla yeniden duvarlara döndüm. Kimseye görünmemek için orman sınırında kalmaya çalışarak duvarların sağına doğru yürüdüm. Daha uzun olan bu kısımda ormanla surların arasında, yerde büyük otların arasına saklanmış eski bir geçit vardı. Savaşların daha çok olduğu eski dönemde bu geçit, şehrin hemen gerisindeki dağlardaki sığınaklara hızlıca ulaşmak için kullanılmış. Daha çocukken keşfettiğim bu kaçış rotası sayısız kez beni türlü beladan kurtarmış ve dryad topraklarına gitmeye karar verdiğim son sefer de olduğu gibi yakalanmadan şehirden ayrılmamı sağlamıştı. Oraya ilerlerken umutsuzca şansımın bir kez daha yaver gitmesini diledim. Yakalanmamak hiç bu kadar önemli olmamıştı.
Ormandan sınırından ayrılmadan nöbetçilere bakındım ve yeterince güvenli olduğundan emin olduğumda eğilerek otların arasından, orada olduğunu bildiğim geçite koştum. Diğerlerinin beni sessizce takip ettiğini biliyordum.
Uzun otların arasından ellerimle yoklayarak girişini buldum ve üzerini kapatan taşı çabuk ellerle yerinden oynattım. Andre arkamdan yetişip kapağı hızlıca kaydırdı ve sırayla buz gibi suyun aktığı ufak kanala atladık. Andre kapağı yeniden üzerimize çekene dek tuttuğum nefesi veremedim.
Kanal eğilmeden yürüyemeyecek kadar dardı ve su yalnızca bileklerime kadar gelmesine rağmen ürperdim. Neyseki uzun bir yolculuk değildi. İki ufak nalbur dükkanının arasında kalan, tenha bir sokağa açıldı. Güneş tam anlamıyla doğmak üzereydi ve bu yakalanmadan saraya ulaşma ihtimalimizi her geçen saniye daha fazla azaltıyordu. Dükkanların gölgesinde saklanarak taş yolun saraya tırmanan ağzına bakıp derin bir iç çektim. Ardından çoktan tırmanmaya başlamış Andre’nin arkasından yola koyuldum.
Kulaklarımı sağır edecek kadar yüksek bir çığlık duyduğumda yalnızca üç sokak ilerlemiştik. İlk çığlık bitmeden bir yenisi daha koptu. O kadar ani ve öyle gürültülüydü ki adımım havada dondu. Kalbim teklerken refleks halinde sesin geldiği yöne, arkama döndüm ve daha o anda şokla sarsıldım. Çünkü çığlık hemen arkamdan geliyordu ve çığlığın sahibi yüzünü dehşet kaplamış Peri’den başkası değildi. Acı içinde ellerini kafasına götürmüştü ve kendine hakim olmakta zorlanıyor gibi bir yandan tir tir titriyor bir yandan da bağırıyordu. Zhmir çaresizce sorunun ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ardından çığlıklarını zaptetmek üzere sarıldı ama çoktan geç kalmıştı bile.
Sokağın iki ucundan Ligefr askerleri çıktığında her şey çok hızlı gelişti. Savaşçılar etrafımızı sararken Andre beni belimden yakaladığı gibi arkasına çekti ve az sonra önümde kocaman siyah bir yaratık duruyordu. Lanet olsun! Lanet olsun! Her şeye buraya mı kadardı? Üstelik Peri kulak zarımı titreten bir çığlık daha attı ve dizlerinin üzerine yığıldı.
“Bak. Bak. Burada kimleri görüyorum.” dedi Peyker’in zehir gibi etki eden sesi. Savaşçıların arasından çıkmış bize doğru ilerliyordu ve ben bir an sonra Peri’ye ne olduğunu anladım. Avucunda mavi bir alev vardı. Alevlerin ortasındaysa Peri’nin tılsımı zayıfça titriyordu.
Bunca süre yerimizi bulmak için ona işkence mi ediyordu?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.