2. bölüm / 41
TUTSAKKapan
Bölümler 41Şu an: Kapan
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Toprağın yüzüme değen çarpıcı soğuk hissi acıdan önce geldi. Bilincim yavaşça yerine gelirken her saniye bundan daha fazla pişman oluyordum. Ezilmiş bir omzun üstüne zincire vurulmuş bir halde en fazla bir metre genişlikte bir çukura atılmıştım. Ellerim ve bileklerim bir hayvan gibi birbirine bağlanmıştı. Tepemdeki ızgaradan sızan az miktarda ışık bile gözlerimi kamaştırmaya yetti. Dilime gelen toprak ve kan tadını tükürmek istesem de bir santim bile hareket edemedim. Yaklaşan ayak seslerini işittiğimde en fazla on dakikadır ayıktım.
Paslı çeliğin birbirine sürterken çıkardığı ses duyuldu ve üzerimdeki ızgara gürültüyle ortadan kalktı. Biri zincirlere asılarak beni zorlanmadan yukarıya çekti. Zincirin ayak ve el bileğimde etime batan hissi yüzünden gözlerimin dolmasına engel olamadım.
Bir ligefr gözleri için bile hassas olan gözlerimin ışığa alışması zaman aldı. İki adam çelikten bir kafesin kubbe gibi etrafı kapattığı bir alanda karşımda duruyordu. Bana duygusuz gözlerle bakan Hadrin'i hemen tanıdım.
"Ondan hala kurtulabiliriz. Açıkcası tam bir soruna benziyor." Göz ucuyla bana kısa bir bakış attı. "Ayrıca bir boğazı daha besleyecek erzağımız yok." dedi Hadrin. Konuşmanın gidişatı hiç hoşuma gitmemişti.
Andre adım adım bana doğru yürüdü. Atletik bir yapısı vardı. Sade siyah bir kot ve siyah bir kazak giymişti. İki adamlık yer kaplayan Hadrin'in yanında değilken o kadar da ufak görünmüyordu. Koyu dağınık saçları benim gibi bir çukurdan çıkmışçasına kirliydi.
Ayağa kalkıp karşısına dikildim. "Beni öldürmen için hiç bir sebep yok. Ne istiyorsun? Altın mı? Mücevher mi? Beni bırakırsan seni hayal edemeyeceğin kadar zengin ederim."
"Altın mı? Mücevher mi?" Bana dünyadaki en aptal insanmışım gibi baktı. "Benim bunlardan çok daha iyi bir fikrim var." Siyah bakışları acele etmeden üzerimde dolaşırken kısılmıştı. Neden titrediğimi bilmiyorum. Beni buradan kurtaracak büyülü kelimeler neredeydi?
Kim olduğumu bilmiyor kahrolası. Eğer bilseydi bu bir şeyi değiştirir miydi? Muhtemelen beni hemen öldürürdü. Belki de daha fenası. Bana neler yapabileceklerini düşünmek beynimin uyuşmasına neden oldu. Düşüncesizce aldığım tüm kararların bedelini şimdi ödeyecektim ve evet karşımdaki kahrolası bu konuda ciddi görünüyordu.
"Ne istiyorsun?"
"Tılsımın nerede?" dedi konuya direkt girerek. İstemsizce dudağımı dişledim. Tabii ki onu istiyor.
"Kaybettim." Omurgamdan tanıdık bir elektirik akımı yükseldi. Bu yalan söylemenin bir yan etkisiydi.
"Yalan söylüyorsun."
"Öyle mi?" Bunu bir meydan okuması olarak görmesini istemiyordum ama yine de yüzümü çevirmedim. "Sana ait olmayan şeyleri istememelisin." dedim düşünmeden. Bedenim zincire dolanmış olmasaydı eminim daha ikna edici olabilirdim. Susuzluk boğazımı yakmıştı.
Onu eğlendirmiş olmalıyım. Kısa ve içten bir kahkaha attı. "Ve bunu küçük bir hırsız söylüyor?" Bana doğru eğilip çenemi kendisine doğru kaldırdı. Bana bu kadar kolay dokunabilmesinin şaşkınlığıyla donakaldım. Parmak uçları soğuk yanaklarımdan boynuma doğru inerken doğrudan gözlerimin içine baktı. Tüm tüylerimi diken diken etmişti. "Hala anlamadın mı? Sen zaten bana aitsin."
Kesinlikle şaka yapmıyordu.
Şoktan kurtulur kurtulmaz hızla kafamı çekip elinden kurtardım. Aptal gülümsemesi yüzüne iyice yayıldı.
"Yiyecek bir şeyler verin. Şu aptal kıyafetten de kurtulun." dedi yeniden ayağa kalkarak. Ses tonu aşağılayıcıydı.
Hadrin belindeki anahtarı çıkarıp zincirleri çekiştirmek için bana uzanırken hiç hareket etmedim. Zincirden kurtulan bileklerimi ovuştururken Andre'in uzaklaşan adımlarını izledim ve kendi kendime yemin ettim.
Buradan kurtulur kurtulmaz onu öldürecektim.
Andre ve Hadrin kafesten çıkar çıkmaz parmaklıkların arasından bir kap yemek ve su adeta içeriye atıldı. Bir hayvan gibi beni kafese koymuşlardı. Açıklığın etrafında meraklı gözler üzerimde dolaşıyordu. En azından yanıma yaklaşmamaya çalışıyorlardı. Şimdilik. Parmakların arkasında sergilenen bir hayvandan farkım yoktu. Hayatımın geri kalanını yarı açık bir kafeste mi yaşayacaktım? Böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim. Gözlerim acıyla doldu. Yeniden elim boynuma gitti. Tılsımım olmadan yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Köşedeki kıyafet diye atılan paçavralara baktım. Tam da beni koydukları yere yakışan bir hareketle bir yandan avazım çıktığı kadar bağırırken bir yandan demirlere vurmaya başladım. Öfke bir sel gibi içimden dışarıya taştı, ta ki geride pek bir şey kalmayana dek... Sonunda üzerimdeki beyaz elbisenin kirden kararmış çamurlu eteğini çekiştirerek çukurun yanındaki ızgaranın üzerine çöktüm. Ağlamak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Birbiri ardına akan damlalar bileğimdeki yaraları yıkarken iyileştirmeye güçleri yetmiyordu. Zaten iyileşmek için de ağlamıyordum. Bu kabustan uyanmak istercesine nefesim kesilene ve bilincim kaybolana dek ağladım.
Akşam olduğunda ve sonunda öfke yerini kabullenmeye bıraktığında düşüncelerimi dizginlemeye ve kontrolümü yeniden kazanmaya çalışırken kafesin yanına atılmış olan yemek kabına uzandım. Buradan kurtulmak için önce hayatta kalmalıydım.
Demirlere yaklaştığımı gören nöbetçi refleks olarak birkaç adım uzaklaştı. En savunmasız anımda bile varlığımın yarattığı tehdit defalarca ıslanıp yeniden kuruyan gergin yüzümde bir gülümseme yarattı. Nöbetçi yakalandığını farkedince hızlı bir şekilde kendini toparladı. O anda baş gösteren başka bir korku anlık zaferimi gölgeledi. Üzerlerinde bıraktığım bu etki beni uzun süre korumazdı. Tılsım olmadan bir hiç olduğumu anladıkları an işim bitmişti. Zaten tılsımla bile savaşçı bir ligefr değildim. Paketin içinden çıkan kuru ekmeği yerken sakin kalmaya ve bir plan yapmaya çalıştım.
Ertesi gün Andre beni, daha doğrusu kafesimi, ziyarete geldi. Nöbetçiler sessizce önünden çekildi ve o kahrolası gözleri hiç acele etmeden, sanki ona ait bir eşyaymışım gibi üzerimde gezindi. Bense mümkün olan en duygusuz ifadeyi korumaya çalıştım. Küstah bakışlarını rahatça üzerimde gezdirebilmesi onu görmek zorunda olduğum her saniye beni daha çok öfkelendiriyordu.
"Bir şey diyecek misin? Yoksa sadece bakmaya mı geldin?"
Bir kaşı havaya kalkarken ani çıkışım onu keyiflendirmiş gibi gülümsedi. "Bakıyorum da neşen yerine gelmiş." dedi imalı bir sesle.
"İyi bir uyku gibisi yoktur." dedim sesimin alayla çıkmasına aldırış etmeden.
Küçümser bakışları gözlerimin altındaki morluklara takıldı. "Burada rahat değilsen seni odama götürtebilirim."
Anlık şok yüzünden birkaç saniye tepki veremedim. Bu durum yüzündeki küçümseyici gülümsemenin daha da yayılmasına neden oldu. O aptal gülümsemeyi ondan söküp alabilmek istedim.
"Uykusuzluktan ölmeyi yeğlerim."
"Neden burada olduğunu söylersen buna gerek kalmayabilir." Şimdi ifadesi daha ciddiydi.
"Bunun bana ne faydası var ki?"
Gözleri kafesin içinde dolaştı. "Görüyorsun ki burada imkanlarımız kısıtlı. Bunun bir zaman kaybı olduğunu düşünmeye başlamadan önce beni eğlendirmeye başlasan iyi olur."
Kafamın tası attı.
"Eğlence arıyorsan bana bir bıçak vermeye ne dersin?"
Ondan beklediğim son şeyi yaptı. "Madem öyle diyorsun," Köşeli yüzüne kibirli bir gülüş yayıldı ve bana cebinden çıkardığı çakıyı fırlattı.
Elimdeki bıçakla bir an ona bakakaldım. Arka dişlerini göstermekten çekinmeden genişçe gülümsedi. Bir dryad. Davetsiz bir tanım zihnime süzüldü. Devasa büyüklükte yaratıklara dönüşebilen savaşçılar. Ne bekliyordum ki? Tabii ki kaleyi koruyanların neredeyse tamamı dryad'dı. Sadece bu yaratıkları daha önce bu kadar yakından görmemiştim. "Gel bakalım." dedi kollarını davetkar biçimde bana doğru açarak. Hadrin'in gözlerini devirdi.
Ürkmeliydim ama o kadar öfkelenmiştim ki sağ duyuya dair ne varsa yitirdim. Kalbim kulaklarımda çarpıyordu. Çakıyı savurarak üzerine atladım. Elime tokat attı -şaka değil, ufak bir fiske savrulmama yetti- ve sırtım onun bedenine çarparken bir eliyle bıçağı tutan elimi, diğeriyle ise belimi sıkıca sardı. Refleksle kaçmak istedim ama tutuşunu demir gibi sertleştirince hareket edemedim. Öyle kolay kazanmıştı ki değişmesine bile gerek kalmamıştı. Kendimi koruma içgüdüsüyle yay gibi gerildim.
Derin bir iç çekti. "Daha eğlenceli olur sanmıştım ufaklık ama sanırım bu kadar."
Bana böyle seslenmesinden ölümüne nefret ediyordum. "Hemen bırak beni!"
Nihayet beni bıraktığında ondan bir kaç adım uzaklaştım. Nefret dolu bakışlarımı zerre kadar umursamadı. "Anlaşılan başka bir eğlence bulmam gerek. Sen de yemeğini haketmelisin." O çıkarken arkasından içeriye demir sapı pas tutmuş bir kova ve kısa saplı bir kürek atıldı.
Batmak üzere olan güneşin turuncu ışınları önümdeki sahanlığa vurdu. Kömür dolu kovayı bir kez daha yüklenmeden önce ahırdan bozma deponun önündeki ufak çeşmeye eğildim ve yüzümdeki isi bir avuç suyla yıkamaya çalıştım. Parmak boğumlarımı kovanın ağırlığı altında ezilmişti. Gözlerimi kapadım ve acımı alacakmış gibi ellerimi suyun altında tuttum.
"Senin gözlerin neden öyle bir garip?"
Kafamı kaldırdığımda en fazla on yaşlarındaki ufak bir kız çocuğu merakla beni süzüyordu. Açık bir tene ve uzun sarı saçlara sahipti. Saçları iki örgü halinde pileli elbisesine doğru uzanıyordu. Bu görüntüdeki bir şey canımı fena halde sıktı. Çocuksuluğun getirdiği yumuşak yüz hatları kömür isiyle kaplanmıştı. Buradaki herkes -hatta ufak çocuklar bile- bu gibi ağır işlerde çalışıyordu.
İlgili gözlerine bakarken düşündüklerimi yüzüme yansıtmamaya çalıştım. Nefeslenmek için bağdaş kurup oturdum.
"Senin yüzün neden çilliyse ondan."
"Samanlar yüzünden."
"Samanlar mı?"
"Evet samanlar, annem onların üzerinde doğurmuş beni. Eğer yeterince akıllı biri olursam çillerin döküleceğini söylüyor abim."
"Bence çiller sana yakışıyor." dedim gülümseyerek.
Bundan cesaret bulup daha da yaklaştı. "Hiç de cadıya benzemiyorsun. Bana zarar verir misin?"
"Hayır, vermem." Dürüstlüğünden mi yoksa cesaretinden mi etkilendim bilmiyorum. Ona daha genişçe gülümsedim.
"Burada mı yaşıyorsun?" diye sordum.
Eliyle kalenin hemen arkasında kalan kasabayı işaret etti.
"Annenle baban nerede peki?"
Bir süre cevap vermedi. "Onlar artık yok."
"Bunu duyduğuma üzüldüm." Üzülmüştüm de. Sevimli yüzü bana Peri'yi anımsatıyordu. Ayakkabılarından birinin ucu içindeki renkli çorabı gösterecek kadar aşınmıştı. Yerdeki bir taşı hafifçe dürttü.
"Buzağım bir ay önce öldü. Yenisi için para biriktiriyorum. Parayı denkleştirir denkleştirmez yeni bir tane alacağım. Ona vereceğim ismi bile buldum." Bir yanına 'benek' yazılı kurdelaya bağlanmış isimliği gösterdi.
İç çekmemek için kendimi zor tuttum. Yerdeki ufak bir odun parçasını avucumun içine yerleştirdim. Tılsımdan geriye bir kaç ufak numara yapacak kadar gücümün kalmış olmasını umdum. Avucumunda bir hareketlenme oldu.
Ufak kız heyecanla baktı. Avucumu açıp ufak bir buzağıya dönüşmüş tahta parçasını ona uzattım.
"Bunun için param yok." dedi yüzünü asarak.
"Para istemiyorum. Yenisini aldığında bana sütünü getirirsin."
Elimden alıp göğsüne bastırdı. Öyle sevinmişti ki onun için daha fazlasını yapabilmeyi diledim. "Peki. Adım Miray." dedi neşeyle uzaklaşırken. "Ben sözümü unutmam."
"Unutmasan iyi olur!"
Bölüm etkileşimi
