9. bölüm / 41
TUTSAKÇamsakızı
Bölümler 41Şu an: Çamsakızı
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ertesi sabah odanın içinde beklerken yerimde duramıyordum. Güneş henüz doğmuştu ve ben Peri'yi bulmak için bir an önce yola çıkmaya hazırdım. Odanın içinde huzursuzca dolaşırken anlık bir dürtüyle dolapları ve çekmeceleri karıştırmaya başladım. Daha önce aklıma gelmediğine inanamıyordum ama hızlı bir arayışın sonunda kürenin orada olmadığından emindim. Tozlu eşyalardan başka bir şey yoktu. Tam vazgeçeceğim anda en alt çekmecede unutulmuş ufak bir ayna gördüm. Hiç düşünmeden yere atıp kırdım. Keskin bir parçayı üzerimdeki elbisenin kemerine sakladım. Kalanları toparlayıp çekmecenin derinlerine tıktım. Tılsımım olmayabilirdi ama bir kez daha saldırıya uğrarsam hazırlıksız yakalanmayacaktım.
Hadrin güneş doğduktan bir saat sonra beni almaya geldi. Kapının açıldığını duyar duymaz "Hazırım," diyerek ona döndüm. Heyecanıma mâni olamıyordum. Ancak kapının eşiğinde Hadrin ile birlikte dikilen adamı gördüğümde tüm neşem silindi ve cümlem havada asılı kaldı.
Kapının eşiğinde Zhmir'i bana dik dik bakarken görmek beni hazırlıksız yakalamıştı. Bir ayağımdan destek alıp yan dönerken istemsizce saldırı bekliyormuş gibi savunmaya geçtim. Dün olanlardan sonra dryadlara olan az miktardaki güvenim de eriyip gitmişti. Üstelik ikimizin arasındaki tansiyon kafeste üzerime salyalarını akıttıktan sonra bir an bile düşmemişti.
"Onun burada ne işi var?" diye tısladım adeta Zhmir'in yüzümdeki yaralarda gezinen bakışlarından rahatsızlık hissederek.
"Ben de sana bayılmıyorum." dedi Zhmir kayıtsız bir sesle. Ancak bu sefer yüzünde görmeye alışkın olduğum nefret yerini duygusuzluğa bırakmış gibiydi.
Hadrin tek kaşı havalanmış şekilde bizi izliyordu. Bu kadar açık bir düşmanlık beklemiyordu. "Aranızdaki buzların erime zamanı gelmedi mi?" dedi gerilime aldırış etmeden elindeki kumaş çantayı bana fırlatırken.
"Pek sanmıyorum." diye mırıldandım cevap olarak.
Gayri ihtiyari çantayı yakaladım. İçerisinde birkaç parça kıyafet vardı. Andre'nin daha önce tapınağın yakın olduğunu söylediğini hatırladım. Gideceğimiz yer birkaç günden uzak olamazdı.
"Yolda iyice kaynaşırsınız." dedi Hadrin. Bir an için donakaldım.
"Nasıl yani?" dedim şaşkınlığımı gizleyemeden.
"O da sizinle geliyor." dedi. Ona böyle aptalca bir şeyin nasıl olacağını soracaktım ama Hadrin çoktan arkasını dönüp yürümeye başlamıştı.
Zhmir yalnızca rahatsız edici bir şekilde dişlerini gösterdi. "Uslu durursan ısırmam" dedi ve ardından o da koridorda gözden kayboldu.
Bir süre arkalarından dik dik bakınmakla yetindim. Sonunda çaresizce yola koyuldum.
Avluya çıktığımda Hadrin ve Zhmir'i iki yanında nöbetçilerin durduğu geniş kapıya kadar takip ettim. Gerginliğimi gizlemeye çalışıyordum. Tek istediğim buradan bir an önce uzaklaşmaktı. Her şeye rağmen yeniden özgür olmak istiyordum. Bu düşünce ile yakıcı bir duygu boğazıma tırmandı. Verdiğim sözden sonra kaçamazdım. Hem ne tapınağı ne de rahibeleri tek başıma bulmama imkan yoktu. Nöbetçiler kapıları tutan kasnağı çevirdiler. Açılan kapılar tüm sorularıma tokat gibi çarpan bir cevapla özgürlüğümle aramda duran kişiyi açığa çıkardı.
O sırada hemen arkamızdan bir gürültü duyuldu. Aynı anda bataklığın olduğu yöne baktık. Surların gerisinden bir duman yayılıyordu. Andre'nin yüzü gerildi. Esen rüzgar saçlarını dağıtıyor ama o bir taş kadar hareketsiz durmaya devam ediyordu. Gözlerimiz buluştuğunda duygusuz bakışlarından bir şey geçti. Nedenini bilmeden istemsizce irkildim. Yapılması gereken doğru şey bakışlarını kaçırmak olurdu. Bense sağduyumu kaybetmiş gibiydim. İçimde gittikçe büyüyen ve bana kafa tutan o garip dürtüyle kafamı çevirmedim. Tüm yapabildiğim bu olmasına rağmen bütün enerjimi tüketmiş gibiydi çünkü o bakışlarını üzerimden çekmeden hareket edemedim.
"Zhmir," dedi adamlara doğru dönerek. "Ben yokken senin burada kalman daha iyi olacak." Zhmir itiraz edecek oldu ama hemen arkamızdan ikinci bir ses duyuldu. Zhmir Andre'ye baktı ve ikiletmeden surlara doğru yola koyuldu.
Kısa bir vedaydı. Kapıları üzerimize kapanırken yola çıktık. Özgürlüğe duyduğum çaresiz arzu bedenimi kavurmaya başladı. Sakin adımlarımın aksine içimde fırtınalar kopuyordu. Andre bana bir daha bakmadı. Bense ne ona ne de Hadrin'e yaklaşmamaya özen göstererek peşlerinden yürümeye devam ettim. Bir elimle kemerimdeki kırık aynayı yokladım. Eğer fırsatını bulursam kullanmaktan çekinmeyecektim.
Ormanın içine doğru uzanan sık ağaçlık yolda uzun süre ilerledik. Ayaklarımın altında ezilerek şekil alan toprak ile aralara karışmış taşların tabanlarıma batmasının yarattığı his taban tabana zıttı ve yeniden hayatta olduğumu hissettirmişti. Yüzümü gökyüzüne doğru kaldırıp saçlarımın benden uzaklaşmasına izin verdim. Havada ardıçın reçineye karışan ferahlatıcı kokusunu birkaç kez içime çektim. Bir an için neredeyse iyiydim. Daha doğrusu olurdum. Yanımda her hareketimin bilincinde iki adet çam yarması daha yürüyor olmasaydı.
Birkaç küçük yerleşim alanının yanından geçtik. Elinde dönen tekerlekli çubuklarıyla çocukların koşturduklarını gördüm. Birçoğunun ayakkabısı yoktu ve neredeyse dizlerine kadar çamura batmışlardı. Yüzlerindeki kayıtsız neşe yaşları büyüdükçe kayboluyor olmalıydı çünkü yetişkinler en amiyane tabir ile bir o kadar suratsızdı. Zayıf bir kızın ablası olduğunu tahmin ettiğim yaşça daha büyük görünen kızın eteklerine asıldığını gördüm. Bizi görür görmez diğerlerinin yaptıkları gibi yoldan uzaklaştılar. Hadrin de benim gibi uzaklaşan küçük kızı izliyordu. Onun değişmez sert ifadesinin ve sabit bakışlarının arkasında bir an neredeyse daha farklı bir duygunun geçmesini izledim. Belki de buralarda bir yerde ailesi vardı.
"Bir çocuğun var mı?" dedim duyabileceği kadar yakına gelince. Bir an adımları aksadıysa da o kadar hızlı toparladı ki bunun hayalimin bir ürünü olabileceğini düşündürdü ama beni duyduğunu biliyordum çünkü bakışlarında bir şey az önce farkettiğim gibi değişmişti. Cevap vermeyince devam ettim "Ya da bir ailen?"
"Soru sorma." dedi sabit bir sesle.
Şaşkın bakışlarımı ona sabitledim. "Ne olur sanıyorsun. Çocuklarını büyüleyeceğimi falan mı?"
"Zhmir bu sebeple dilini kesmeyi önerdi." dedi sanki havadan bahsediyor gibi duygusuz bir ses tonuyla.
Bana karşı duydukları nefretin seviyesi beni şaşkına çevirdi. Tamam uzun süredir toplumlarımız birbiri ile savaşıyordu ama bu kadar nefreti hakkedecek ne yaptığımı bilmiyordum.
"Önce onunla başlamam nasıl olur?" dedim içimde yükselen öfkeyi kontrol altına almaya çalışarak. Bunu yapamayacağımı söylemeye gerek yoktu.
Hadrin'ın dudaklarından belli belirsiz bir gülümseme geçti. Zhmir'in fevri hareketlerinden bıkmış gibi "Denediğini görmek isterim." dedi.
Başka bir şey sormadım. Yürürken yalnızca Andre'ye kaçamak bir bakış attım. Gergin yüzü etrafına sıkıntılı bir hava yayıyordu. Yol boyunca hiç konuşmadı.
Üç katlı derma çatma eski ahşap bir evin yanından geçerken yavaşladık. Kapının bir kenarından üzerinde 'Çamsakızı' yazılı eski bir levha sarkıyordu. Bazı harflerin renkli uçları sökülmüştü. Kapının önünde derin kulplarla içki içen adamlar vardı. Gözleri üzerimde pek de dostça olmayan şekilde dolaştı. Ben neden durduğumuzu düşünürken içeriden oldukça geniş göbeğine lekeli ve yamalı bir bez sarılı yaşlı bir adam çıktı. Doğrudan Andre'ye yönelirken bir eliyle gelenleri selamladı.
"Oho gelenlere bak! Sizi buraya hangi rüzgâr attı?"
Andre kibarca selamladı adamı. "Merhaba Heper, bize verecek odan var mı?" Adamın keyifli gözleri üzerimizde dolaştı. Benim üzerimde diğerlerinden daha fazla oyalandıysa da devam etti.
"Tabii ki." dedi neşeyle. "Linda'ya söylerim hemen döşeklerinizi ayarlar."
Çamsakızı yanından geçtiğimiz köyler gibi eski eşyalarla doldurulmuş kulübeden bozma bir yapıydı. Bir elinde köpüklü bez tutan Linda gelenleri görebilmek için kafasını mutfağı ayıran bölmeden girişe doğru uzattı. Kemerli burnunun üzerinde zorla duran büyük gözlük aşağı doğru kaydı. Bizi gördüğünde sarı dişlerini ortaya çıkararak gülümsedi. "Yukarıya bir bakayım. Sizi akşam yemeğinden önce yerleştirelim."
İhtiyaç sahiplerine oda yaratmak için kulübeye fazladan kat çıkılmıştı. Ancak yatağın sığabileceği genişlikteki birkaç oda tek kişilik bir koridorun yanına serpiştirilmişti. Sessizce bize yol gösteren kadını takip ettik. Grubun ortasında kaldığım için ne ileriyi ne de geriyi görebildim. Koridorun sonundaki odaya adeta ite kaka ilerledik. Benden önce odaya giren Andre odanın penceresinin kilitlerini kontrol etti ve yerdeki yan yana serilmiş yataklara göz attı. "Burası bizim için harika." dedi kadına kibarca yol vererek ve kapıyı arkasından üzerimize kapattı.
Tek göz odada yataklar ve ufak bir komidin dışında hiç bir şey yoktu. "Ne yani, benimle mi kalacaksın?" Cümlenin sonuna doğru sesim incelerek çatladı. Andre'nin bir kaşı havalandı. "Bu kadar heyecanlanacağını düşünmemiştim. Üçümüz içindi ama dilersen bir sonraki sefere ikimiz için özel oda ayarlayabilirim." Yüzüme adeta kan sıçradı. Suratına yumruğu patlatmak için öne savruldum. Andre elimi yine havada yakaladı ama bu sefer hemen bırakmadı. Öyle utanç verici bir andı ki başım dönüyordu.
"Seni hanın girişine zincirlemediğim için böyle mi teşekkür ediyorsun?"
"Bırak beni." dedim her kelimeyi vurgulayarak. Elimi kurtarmak için çektim, tabii ki bir santim bile oynamadı.
Yüzümün renklendiğini hissedebiliyordum. Çaresizliğimden yeterince keyif aldıktan sonra kolumu bıraktı. Bu daha koyu bir nefretin kanımda dolaşmasına neden oldu. "Seni" dedim, "kesinlikle öldüreceğim." Yüzüne gözlerine ulaşmayan bir gülümseme yayıldı. Bu tezatlık daha tehditkâr görünmesine neden oldu.
Gözlerini benden ayırmadan Hadrin'e seslendi. "Sence de insanları büyüleyebiliyor olsa bu kadar boş tehditler saçar mıydı?"
Hadrin boş gözlerle bakmakla yetindi. Ardından neredeyse sıkılmış gibi kapıyı yüzümüze çarparak çıkarken "Hanın girişinde olacağım." dedi. Daha ona bakmadan nöbet tutmaya gittiğini biliyordum.
Andre çantadan çıkardığı bir kaç kıyafeti bana doğru fırlattı. "Üzerindeki elbiseyi şunlarla değiş ve kimseyle göz göze gelme, ligefrlar burada kaleden bile hoşnutsuz karşılanır." Ardından Hadrin'i takip etti.
Bölüm etkileşimi
