TUTSAK kitap kapağı

33. bölüm / 41

TUTSAK

Kayıp

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: Kayıp

Tarifsiz bir panik içinde sürgüyle sedir arasındaki küçücük alanda deli gibi koşturuyordum. Sakin ol. Ne kadar tekrar edersem edeyim sakinlikle yakından uzaktan ilgim yoktu. Sanki odanın duvarları git gide küçülüyormuş gibi üzerime gelmeye başlamıştı. “Buradayım!” sürgüleri sallayıp bağırmayı denedim. Hiç bir şey olmadı. Koridordan arada koşuşturma sesleri yükseliyordu ama kime ait olduğunu anlamanın imkanı yoktu. Sarayın sirenleri dur durak bilmeden çalıyor, ara sıra duvarların dışından gelen bağırışları işitiyordum. “Kimse yok mu?” Ne zaman yaklaşan bir adım duysam avazım çıktığı kadar bağırdım. Hiç bir cevap gelmedi. Herkes kendi can derdinin peşine düşmüştü.

İşkence gibi geçen ve tam olarak ne kadar sürdüğünü kestiremediğim bir sürenin sonunda yer korkunç bir gürültüyle sarsıldı. Duvarlar titrerken bir an bina yıkılıyor sandım. Onu boğuşma ve çarpma sesleri izledi. Tek işitebildiğim bir insandan çıkamayacak kadar yabani hırıltılar ve birbirine çarpan metalin kulak tırmalayıcı gürültüsüydü. Peri’nin yanına sinip nefesimi tutarak kaderimle yüzleşmeyi bekledim.

Çok geçmeden sürgünün arkasında daha önce görmediğim, kısa tıraşlı ve yeşil formalı iki asker belirdi. Yüzlerinden kıyafetlerine kadar her yanları kan içindeydi. Aralarından daha iri olanın bir kuyu kadar siyah olan gözleri benimle buluştuğunda yanındaki sarışın adama seslendi.

“Andre’ye onu bulduğumu söyle.”

Sarışın asker tereddüt etmeden Dryad’a dönüştü ve koridorda gözden kayboldu.
Tek kaldığımızda daha fazla uzaklaşmam mümkünmüş gibi “Sürgüden uzaklaş.” diye uyardı beni. Arkamdaki soğuk duvara sırtımı verip Peri’nin yanındaki yere sindim. Asker elini arkaya attı ve ucunda dikenli devasa bir gürz taşıyan silahını tüm gücüyle sürgünün kilit kısmına indirdi. İki elimle kulaklarımı kapatmama rağmen demirlerden çıkan ses öyle yüksekti ki olduğum yerde sarsıldım.

Kilit un ufak olup dağılırken sürgüleri iki yana kaydırdı. Ardından iki adımda yanımıza ulaşıp Peri’yi kucağına aldı. “Beni takip et.” derken çıkışa yönelmişti bile. Karanlıkta düşe kalka adımlarını izlerken yerde hareketsiz yatan bedenlere takılmamaya çalışıyordum.

Siren sesleri. Sığınaklara koşan insanlar ve nereden geldiği ancak gökyüzüne yükselen dumandan anlaşılan patlamalar… Bir de adımımı dışarıya attığım anda burun buruna geldiğim sarayın duvarları. Eski silah deposunun önündeydik.

Asker orman yoluna çıkan patikaya yönelerek “Peşimden ayrılma.” diye bağırdı.

Histerik hareketlerle yalnızca bana söyleneni yapıyordum. “Bizi nereye götürüyorsun?”

“Ormandaki sığınağa. Zhmir bizi orada bekliyor.”

“Andre nerede peki?” Daha o cevap vermeden yüzüme tokat gibi çarpan farkındalık beni olduğum yerde durdurdu. Sarayda elbette. Kral’a gidiyor. Ona ulaşmak zorundaydım. Çok geç olmadan önce. Asker neden durduğumu anlamak için olduğum yöne baktı. Bir saniye sonra da yüzünün şekli değişti.

“Aklından bile geçirme. Saray muhafız ve savaşçı kaynıyor.”

“Peri’yi buradan götür.” derken yalnızca bir saniye için duraksadım. Sesim ricadan çok bir yakarış gibiydi. Asker aramızdaki mesafeyi kapatamadan ikinci defa düşünmeden saraya doğru koşmaya başladım.

İnsanlar can havliyle sığınaklara kaçıyordu. Sarayın dış kapısının hemen yanında büyük bir delik oluşmuştu. Yıkıntının arasından ön bahçeye doğru sıyrılırken bir grup savaşçının ana girişten geçtiğini gördüm. Sarayı avucumun içi gibi biliyordum. Mümkün olduğunca yüzümü saklayarak, kimseyle burun buruna gelmeden içeriye sızabileceğim en kestirme yola doğru, hizmetlilerin kullandığı arka geçite koştum.

Bu gece ilk kez şansım yaver gitti çünkü kapı kilitli değildi. Müştemilattan, iç bahçeye geçmem, oradan da ambara ulaşmam on dakikadan kısa sürdü. İleri de mutfağın ışıkları seçilebilir olana dek varillerin arasından yer yer koşarak, yer yer de emekleyerek ilerledim. Yaklaşan ayak seslerini işittiğimde kalabalık mutfak tezgahının arkasında nefesimi kontrol altına almaya çalışıyordum.

Benden bir kaç metre ötede bir kaç hizmetli belirdi. Taşıyabilecekleri kadar eşyayı önlüklerinin gömleğine sarmış, çıkışa doğru koşuyorlardı. Onların çıkmasını fırsat bilip kendimi koridora attım. Taht odasından yalnızca bir kaç oda gerideydim.
Yükselen seslerin olduğu köşeye doğru ilerlerken ansızın koridordaki odalardan biri açıldı ve ben geriye kaçamadan önce bir el kolumdan yakaladı.

“Bahir?”

“Senin burada ne işin var?” Şaşkınlığı bir an sürdü.

“Bırak kolumu!” Ben kolumu kurtarmak için çekiştirirken bir küfür savurdu ve direnmeme aldırış etmeden beni peşi sıra sürükledi.

Sonunda iki savaşçının dışında beklediği taht odasının kapılarına vardığımızda savaşçılar bizim için kapıları açarken, beni tuttuğu gibi içeriye savurdu. Ne olduğunu anlayamadan ellerimin üzerinde yere kapaklandım.

“Bakın koridorda dolaşırken kimi buldum.” dedi kinaye dolu bir sesle.

“Onun burada ne işi var?” Kafamı kaldırdığımda Andre ile göz göze geldik. Bana sabitlenen gözleri öfke saçıyordu. Yüzü solgun, gözlerinin altı kararmıştı. Neler olduğunu anlamaya çalışarak etrafa bakındım. Odanın içinde Andre’nin dışında dört adet Dryad ile tahtın hemen karşısına dizilmiş Perker’in de aralarında bulunduğu ona yakın savaşçı vardı. Hepsi birden gözlerini bana dikti.

“Bunu asıl benim sormam lazım.” dedi Peyker kuşku dolu bir sesle Andre’ye dönerken. “Bana oyun mu oynuyorsun?” Ortalık bir anda gerildi ve savaşçılar Dryad’lara doğru her an saldıracakmış gibi pozisyon aldı.

“Onu ben çıkardım.” dedi yaşlı bir ses. Abram?

Aynı anda odanın diğer köşesinde dikilen Abram’a döndük. Neden böyle bir yalan söylediğini anlamaya çalışarak ona baktım. Abram da gözlerini bana dikmişti ve ağzından başka bir şey çıkmadı.

Peyker dilini damağına vurarak yüksek perdeden onaylamaz bir dizi ses çıkardı. “Yıllarca bana hizmet verdikten sonra itibarını bu kız için mi feda ettin ihtiyar?”

Perker’in işareti ile birlikte gerideki bir savaşçı harekete geçti ve Abram’a doğru ilerledi.

“Hayır!” diye bağırdım. Ben bir adım bile ilerleyemeden iki kişi beni olduğum yere hapsetti. Dehşet içinde elimden gelen tek şey savaşçının Abram’a ilerlemesini izlemekti. Sanki sona geldiğini anlamış gibi ona yaklaşan savaşçıya değil bana bakıyordu ve gözleri içimi yakıp kavuracak kadar hüzünle doluydu. Sanki öleceği için değil de yaptıkları için özür diler gibi. Savaşçılardan biri tek hamlede bıçağı Abram’ın boğazına geçirdi ve ben korkunç bir rüyada gibi bedeninin sarsılarak yere yığılmasını izledim. Tüm bedenim titriyordu.

Peyker sanki az önce birini soğuk kanlılıkla öldürtmemiş gibi duygusuz bir sesle “Bunu da hallettiğimize göre” dedi yeniden Andre’ye dönerek, “Muhafızlar gelmeden şu işi halledelim.”

“Kral’ı getirin.” dedi Andre gözlerini benden ayırmadan. Hayır. Hayır.

“Bunu bana yapmazsın.” dedim neredeyse yalvarır gibi. “Yapamazsın.”

Savaşçıların kavradığı bileklerimin acısına aldırmadan çaresizce kurtulmaya çalıştım. Tek bir kelime etmedi.

İki Dryad taht odasının bağlı olduğu odaya daldı. Çok geçmeden arkalarında elleri bağlı bir ihtiyar göründü. Kral içeri girdiğinde ortalığa bir ölüm sessizliği çöktü.

Göz yaşlarım ardı ardına akıyordu.

“Baba?”

Bakışlarımız buluştuğunda kalbime bir acı saplandı. Sanki onu aylar önce değil de yıllar önce görmüşüm gibi yıpranmıştı. Yüzündeki kırışıklıklar derinleşmiş, saçları daha fazla açılmıştı.

Her zaman soğuk kanlı ve güçlü bir adamdı. Sakin duruşuna rağmen birbirine bağlanmış elleri yumruk halindeydi. Gözleri benden yanımdaki savaşçılara, ardından da Peyker’e kaydı.

Kral’ı Andre’nin durduğu tahtın önüne bırakıp Andre’nin yanına geçtiler.

“Böyle olacağını tahmin etmemiştin değil mi?” dedi Peyker, Kral’ın öfkeli bakışlarına aldırmadan. “Sen rahat tahtında yayıla yayıla otururken, biz her gün kan akıtmaya devam ettik. Bak verdiğin kararlar seni nereye getirdi.” dedi gözü dönmüş gibi nefretini akıtarak.

“Seni kendi ellerimle öldüreceğim Peyker.” Babamın gür sesi odanın içinde yankılandı. Her bir kelimeyi üzerine basa basa söylemişti.

Peyker’den kışkırtıcı bir kahkaha yükseldi. Ardından buz gibi bir sesle Andre’ye döndü. “Hadi. Bitir şu işi.”

“Önce savaşçılarını arka odaya topla. Saraydan ayrılırken sorun yaşamak istemiyorum.” dedi Andre.

“Sana daha önce söyledim Ligefr’lar sözlerinden dönmez.” dedi Peyker sabırsızca.

“Bunu bir de ölüme terkettiğin Kral’a söyle.”

“Benim yeminim Ligafr’ların çıkarlarını korumaya dayanıyor.” dedi. “Bu yüzden bu şerefi sana bırakıyorum ya.”

Andre bir heykel gibi dikilmeye devam etti. Bunun üzerine Peyker bıkkın bir nefes verdi ve pes etmiş gibi elini Bahir’e doğru salladı. “Neyse ne. Savaşçıları odaya topla.” Az sonra beni tutanlar ve Peyker dışında kalan otuza yakın savaşçı peşin sıra Kral’ın az önce tutulduğu odaya girdi.

Sanki tüm yaşananları dışarıdan izliyormuş gibi hissizleşmiştim. Gözlerimi babamdan alamıyordum. Olanları kabul edemiyordum.

“Üzgünüm. Her şey için çok, çok üzgünüm.” dedim titrek bir sesle.

Babamın bana dönen bakışları karardı. “Korkma.” dedi yalnızca.

Kaçınılmaz son geldi için geride kalan herkes gibi ben de Andre’ye döndüm. Tüm bu olanları haksız çıkaracak tanıdık bir duygu aradım yüzünde. Ancak o ne düşündüğü anlaşılmaz bir ifadeyle dikilmeye devam etti. Ardından kılıcını kaldırdı ve Kral’a doğru savurdu. Kalbim teklerken tek yapabildiğim kafamı çevirmek oldu.

...........
Yazardan not:
Sevgili 'Tutsak' severler oldukça heyecanlı bir yerde bıraktığımı biliyorum ve bunun için hepinizden özür diliyorum:) Çok geç bir saat olmasına rağmen sizi daha fazla bekletmemek adına bu bölümü atmaya karar verdim. Aslında bir sonraki bölümü de bitirmek üzereyim ve geciktirmeden en kısa zamanda yükleyeceğim

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.