38. bölüm / 41
TUTSAKKaynak
Bölümler 41Şu an: Kaynak
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime · Okuduğun bölüm
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Donk! Donk!
Tapınakların olduğu komplekse vardığımızda alayın iki yanında dikilen bekçiler ellerindeki süslü tokmakları girişteki devasa gonglara tüm kuvvetleriyle vurdular. Derin, titreşimli ve uğultulu bir ses kulak zarımda yankılandı.
Bu ayin için bir davetti.
Ana tapınağa uzanan kutsal yol, üzerine kusursuz bir işçilikle yerleştirilmiş değerli taşları ve asırlara meydan okuyan ligefr lisanına ait kabartmalarıyla kusursuz bir sanat eserini andırıyordu. İkili sıra halinde ilerleyen rahibelerin havaya kaldırdıkları tütsülerden yayılan nahoş bir koku tüm alana yayılmıştı.
Hali hazırda büyük bir kalabalık şimdi ana komplekse ilerleyen alayı görmek için gelmişti. Halk için ayrılmış geniş avluda insanlar birbirlerinin üzerinden kafalarını uzatarak, iki taraftan sarkan kirişlere tutunarak ve tapınağın eski yıkılmaya yüz tutmuş duvarlarına tırmanarak sarayın eve dönmüş fevri kaçak kızını kendi gözleriyle görmeye çalışıyordu.
Sıranın ortasında Peri’den bir kaç adım geride ilerliyordum. Elinde Peri’nin tılsımını da içeren paterayı -yalnızca kabul ayininde kullanılan kutsal kabı- tutan rahibeye bir kez daha istemsizce çarptığımda adımlarını şaşırdı, bana dönen yüzü öfkenin farklı tonlarında gezindi. Bakışları bir şekilde yok olmamı ister gibiydi.
Rahibeler eski lisana ait bir ezgi mırıldanıyor ve adımlarını yavaş ritme zorlanmadan uyarlıyorlardı. Sanki tek bir vücutmuş gibi bir durup iki salınarak ilerliyorlardı. Bense öyle gergindim ki ritme uymaya çalışmaktan çok sıranın biraz ilerisinde yüzü tülle kapatılmış Peri’yi görmeye çalışıyordum.
Az sonra daha ufak bir avluya geçerken giriş kapısındaki gongların tok sesini bir kez daha işittim. Kalabalıktan arınırken rahibelerin melodisi çok daha belirgin hale geldi. Şimdi onların ezgisine tapınağın merkezinden kaynak alıp taş yolun iki ucundan usul usul akan suyun sesi de eklenmişti.
Merkeze doğru ilerlerken iki küçük avludan daha geçtik ve alayın sayısı gitgide azaldı. Herkes rütbesinin izin verdiği bölüme kadar eşlik edebiliyordu. Kraliyet ailesinin bir üyesi olarak ben de en fazla ana tapınağın ön sundurmasına kadar eşlik edebilirdim. Kutsal odaya Kral’ın kendisinin bile girmesi uygun görülmüyordu. Ayin sahibine baş rahip ile seçkin iki rahibe eşlik edecekti.
Tapınağın kalbinde bulunan kutsal odadaki kaynak ligefr’lara atalarından onlara miras kalmış olan güce erişme imkanı vermekteydi. Şu ana kadar her birimiz kendimize özgü eşsiz yetenekler barındıran tılsımlarla burada mühürlendik. Mirasçı olmanın bedeli ise tılsıma bağlı bir hayat sürmekti. Aslında bir bakıma tılsımlar Ligefr’ların en büyük silahları olmasının yanı sıra aslında en zayıf yanlarıydı.
Rahibeler ana tapınağa çıkan merdivene vardıklarında iki yana açılıp tek sıra halinde dizildiler ve onlardan sonra gelen Kraliyet alayına selam vermek üzere eğildiler. Babamın olması gereken yerde gururla kabaran kişi onu temsilen gelen baş danışmandan başkası değildi. Kral’ın böyle bir ayini kaçırması en amiyane tabirle pek alışıldık değildi.
Saraya döndüğümden beni onunla görüşme girişimlerimi reddetiyordu. Bana kızgın olduğunu ve öfkesinin kolay kolay azalmayacağını bilsem de denemeye devam ettim. Kral hiç bir zaman affediciliği ile tanınmamıştı. Başta beni cezalandırmak için görüşmekten kaçındığını düşünsem de onu her gördüğümde daha solgun ve zayıflamış olması iyiden iyiye sağlığı hakkında daha fazla endişelenmeme neden oluyordu. Üstelik baş rahip de sanki uyarılmış gibi bu konuda konuşmayı reddetiyordu. Çaresizce bir kez daha Abram’ın burada olmasını diledim. O böyle durumlarda ne yapılması gerektiğini herkesten iyi bilirdi.
“Kutsal mabedin huzurunda toplanan soylu konuklar! Göklerin buyruğu, toprakların bereketi ve atalarımızın mirasıyla mühürlenecek tılsımı; kaderin yüküyle taşıyacak olan sahibine teslim etmek üzere toplandık. Hanedan şerefinin yüce temsilcisi, kudretli majestelerimiz adına bu ayini başlatıyor, kutsal ritüelin ışığında hakikatin mühürlenmesine izin veriyorum. Krallığımızın bekası daim olsun!” Baş danışman yerinden oldukça memnun olduğunu ifade eden bir gülümsemeyle ellerini iki yana kaldırdı.
Donk! Donk!
Danışmanın konuşmasının ardından iki güçlü gong sesi yeniden alanı kapladı.
Grubun içinden bir kaç adım öne çıkan Peri yanında tılsımını taşıyan rahibe ve eşlikçisi ile birlikte baş rahibin arkasından sundurmadan içeri girdi. Terlemiş avuçlarımı birbirine bastırırken huzursuz olmak için bir sebep yok diye hatırlattım kendi kendime. Kötü geçmesi için bir sebep yok. Şimdi tek yapmamız gereken ayinin bitmesini beklemekti. Yaklaşık yarım saat sonra baş rahip tapınağın çanlarını çalacak, bu ayinin başarı ile sonlandığının habercisi olacaktı. Ardından tılsım ile mühürlenmiş kişi kalabalığa taktim edilecek ve tüm krallığı saran bir şenlik başlayacaktı.
Ancak yarım saat sonra hiç bir şey olmadı.
Yerimde durmakta zorlanarak ufak adımlarla tapınağın avlusunda gezinmeye başladım. Neden bu kadar uzun sürüyor?
Aradan bir yarım saat daha geçti.
Gözlerimi bir heykel gibi tapınağın içine dikmiştim. Girişteki rahibeler kendi aralarında fısıldaşmaya başladı. Ana tapınağın avlusuna girebilme lüksüne sahip az sayıda soylu da merakla kafasını sundurmaya doğru uzatmaya başlamıştı. Her geçen saniye ile birlikte beklemek daha da zor hale geldi. Sanki biri sinirlerimi iki uçtan tutup geriyormuş gibi hissediyordum. Ardından tüm kafaların tapınağa dönmesine sebep olan bir ses duyuldu. Çan değildi. Bir kadın sesiydi. Korkuyla bağıran bir kadının sesi.
Peri’ye eşlik eden rahibelerden biri hayatı buna bağlıymışçasına girişten fırlayıp kalabalığa yöneldiğinde karşısına dikilmiştim bile. Tir tir titriyor, bakışları neye odaklanacağını bilmiyormuşçasına etrafında geziniyordu. “Orada-”
İki kolundan tutup bana dönmesini sağladım. “Ne oldu?” Bu dikkatini çekmek için yetmeyince iki yanından sıkıca tutup sarstım. Sanki orada olduğumu yeni farketmiş gibi titreyen eli tapınağı gösterirken bembeyaz yüzündeki iki ufak nokta haline gelmiş göz bebekleri benimle buluştu. “Orada, içeriye sızmış!”
Kim olduğunu sormadım. Açıkcası umrumda bile değildi. Bu harekete geçmem için yeterliydi. Kadın kolumdan kurtulur kurtulmaz dizlerinin üzerine düştü. Şimdi var gücümle tapınağa açılan sundurmaya koşuyordum. Kadının yeniden bağırdığını işittim. “Bıçağı var!” Kısa bir sessizliğin ardından peşimden gitgide artan sayıda adım sesleri benimle birlikte tapığana koşan muhafızlara ait olmalıydı. Durmamı söyleyen, yetişmek için hızlanan adımlar.
Beni korumak için mi yoksa durdurmak için mi bağırdıklarını bilmiyordum. Kuralların canı cehenneme. Ne olduğunu görmeden durmaya niyetim yoktu. Kalbim gümbür gümbür atarken beton kolonların arasından yönümü bulmaya çalıştım. En son buraya bebekken getirilmiştim. Nereye gideceğim hakkında hiç bir fikrim yoktu. Sundurmanın ilerisinde beton bir kaide uzanıyordu. Altındaki işlemeli kapıyı gördüğümde oraya yöneldim. Kaynağın güçlü sesi gittikçe duyulur olmaya başladı. Doğru yönde olduğumdan emin oldukça adımlarım hızlandı. Kaideye ulaştığımda elimi işlemeli kapılara dayadım ve tüm gücümle ittim.
İçerisi dışarıya göre oldukça karanlıktı. Gözlerimin alışması zaman alırken nerede olduğumu anlamak için etrafıma bakındım. İlk dikkatimi çeken odanın ortasında mücevher gibi parlayan ve pırıl pırıl akan berrak pınar oldu. Ama hayır bir köşesi o kadar da berrak değildi. Zift gibi koyu tuhaf bir şeyle karışıp kirlenmişti. Gözlerim pınarın yanında hareketsizce yatan baş rahibe kaydığında sıvının kaynağını geç de olsa anladım. Zift değildi. Kandı. Rahipten sızan kan. Hemen ardından oldukça tanıdık ama sanki bir rüyadaymışım gibi uzaktan gelen sesi işittim.
“İşte görmeyi en çok arzuladığım kişi!”
Kafam otomatik olarak sesin kaynağına döndü.
Başta onu neredeyse tanıyamayacaktım. Üzerinde çiftçilerin giydiği çuvaldan bozma yamalı bir tulum vardı. Keçeleşmiş kirli saçları uzun öbekler şeklinde yüzünün yarısını örtüyordu. Sol gözünün kenarından çenesine uzanan derin kesi henüz bir kaç günlükmüşçesine kırmızıydı. Yüzü kirden tanınmayacak hale gelmişti. Ama sesi ve o buz mavisi gözleri unutmam mümkün değildi. Bahir uzun kıvrık bıçağını Peri’nin boynuna dayamış titrek bedenini bir siper gibi önüne çekmişti. Benimle buluşan yüzüne öyle tatmin edici bir gülümseme yayıldı ki omurgamdan tarifi mümkün olmayan bir ürperti geçti.
Bölüm etkileşimi
