34. bölüm / 41
TUTSAKCadı Avı
Bölümler 41Şu an: Cadı Avı
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime · Okuduğun bölüm
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Her şey çok hızlı gelişti. Odanın içinde bir hengame koptu. Karşılaşacağım manzaradan korkarak yaşlardan ıslanmış gözlerimi babamın az önce durduğu yere çevirdim. Ne görmeyi beklediğimi bilmiyorum. Kanlar içinde yatıyor olmasını belki. Ama tüm azametiyle orada duruyordu ve az önce bileklerini tutan ipler kopmuştu.
Andre’nin siyah yaratığı bileğimi tutan savaşçılardan birinin üzerine atladı. Odaya bir anda insan seli yağmaya başladı. Kapıdan ardı ardına muhafız giriyordu. Her yerden bağırışlar yükseldi ve ben hangisinin savaşçılardan hangisinin muhafızlardan geldiğini kestiremiyordum. Diğer yanımdaki savaşçı şaşkınlığını atlatır atlatmaz panik içinde kapıya yöneldi. Ancak muhafızlar her iki odanın kapısını çoktan tutmuştu.
Andre’nin Dryad’ı ansızın önümde belirdi. Ben ne zaman yeniden insan olduğunu bile anlayamadan beni kollarının arasına çekti. Belimden kavradığı anda ayaklarım yerden kesildi ve ben kendimi bir an sonra odanın köşesinde, Andre’nin hemen arkasında buldum. Bana sırtı dönüktü ve savaşçılarla aramda aşılmaz bir duvar gibi dikilirken her an saldırıya hazırmışçasına hafifçe eğilmişti. Gözlerim omzunun üzerinden odanın içindeki karmaşada dolaştı. Başım deli gibi dönüyordu. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum ama yakında tek bir savaşçı dahi kalmadığında hızla geriye dönüp beni yeniden kollarının arasına aldı. Elleri yüzümde ve saçlarımda dolaştı. Baş parmağı usulca yanağımı okşarken bir yanda da boynuma dolanmış eliyle beni göğsüne doğru bastırıyordu. Sakinleştirmek ister gibi “Geçti.” diye fısıldadı. Engelleyemediğim bir şekilde titrediğimin o anda farkına vardım. Bana daha çok sarıldı ve çenesini kafamın üzerine dayadı. “Hepsi geçti.”
Etrafımda olup biteni zihnim kabul etmiyordu. Dryad’lar muhafızlarla birlikte savaşçıları avlıyordu. “Andre, neler oluyor?” dedim boş gözlerle.
Bir an bile ondan ayrılmama izin vermeden “Az sonra bitecek. Artık korkmana gerek yok.” dedi yalnızca. Ardından kararmış gözlerini şimdi dizlerinin üzerinde duran Peyker’e çevirdi. İki muhafız Peyker’i omuzlarından tuttuğu gibi yere doğru bastırmıştı. Hemen karşısında dikilen Kral’ın elindeyse az önce Andre’nin tuttuğu kılıç vardı.
Peyker ihanete uğramış suratı bizimle Kral arasında gidip geliyordu.
“Söylesene Peyker,” dedi adım adım ona yaklaşan Kral, keskin bir sesle “Böyle olacağını tahmin etmiş miydin?”
“Bunun bedelini ödeyeceksiniz!” Dehşetle karışık bir öfkeyle bağırdı Peyker. Sanki hala olanlara inanamıyormuş gibi. Üstelik Kral’a değil doğrudan Andre’yle bana bakıyordu.
Başka bir söz edemeden Kral’ın savrulan kılıcıyla boynu ikiye ayrıldı.
Gözlerimi kapatıp kafamı Andre’nin göğsüne gömdüm. Sadece her şey bitsin istiyordum. Savaşçılardan kimse kalmayana dek böyle devam etti. Kafa sayımı başladığında muhafızlardan biri yanımıza geldi. “Biri kayıp.”
“Kim?” dedi Kral bir yandan gözleriyle etrafı tararken.
Ben de istemsizce yerde yatan savaşçıların tanıdık yüzlerine bakıyordum. Duyduğum isim irkilmeme neden oldu.
“Bahir.”
“Peşine düşün.” Kral’ın emriyle iki muhafız odanın dışarısına doğru atıldı. Andre hafifçe kafasını salladı ve hemen arkalarından beni silah deposunda bulan sarışın Dryad’ın da muhafızların peşine takıldığını gördüm.
Muhafızlar Kral’ın etrafında hizalanırken, Dryad’lar Andre’nin yanına geçti. Odadaki tansiyon öyle yüksekti ki alev alması için tek bir kıvılcım bile yeterliydi. Sessiz bir ateşkes içerisinde olan bu iki ekibin ortasında kalan bense hala olanlara akıl sır erdiremez halde yerdeki cansız savaşçılara bakıyordum.
Kral’ın yorgun gözleri odadaki kan gölünden Andre’ye ve bir an sonra hala arkasında dikilen bana kaydı. Ardından yavaşça kollarını açtı. Bir an bile düşünmeden aramızdaki mesafeyi kapattım ve kendimi babamın kollarına attım. Tanıdık kokusunu içime çektiğim anda sanki boğazımı sıkan bir düğüm çözülmüş gibi hafiflemiştim. Saçlarımı usulca okşarken sesi sakindi. “Benim güzel Liya’m.”
“Özür dilerim.” dedim tekrar tekrar. Düşüncesizce aldığım tüm kararlar için, ona yaşattığım tüm sıkıntılar için özür dilemek istiyordum ama ağzımdan yalnızca bu iki kelime çıktı.
“Yaralı mısın?” dedi yüzümü görmek isteyerek kafasını hafifçe geri çekerken.
Kafamı olumsuz anlamda sallarken gözlerim istemsizce Andre’nin durduğu yere kaydı. Keskin gözleriyle her hareketimi izliyordu.
“Kardeşin nerede?” dedi bakışları beni delip geçerken.
“Ormanda, güvenli bir yerde.” dedim yarı tahmin yarı umutla.
“İyi.” derken yorgun şekilde kafasını hafifçe salladı. Ardından bir elini göğsüne bastırırdı ve sanki nefes almakta zorlanıyormuş gibi yüzü acıyla kasıldı. Neler oluyor? dememe kalmadan muhafızların arasından fırlayan iki adet şifacı Kral’ı yanımdan alarak en yakın sandalyeye oturttular.
“Onun neyi var?” Doğrudan yanına koşan şifacıya sormuştum bunu.
“Dinlenmesi lazım. Odayı boşaltın.” dedi kararlı bir sesle. Kalmak için zor kullanmaya hazırdım ancak Kral bir yandan gitmemizi işaret ederken bir yandan da zorlukla nefes alıyordu. Muhafızlardan önce Andre yanımda belirdi ve başka bir şifacı kapıyı yüzümüze kapatmadan önce, beni kendiyle birlikte odanın dışına sürükledi.
Bir anda Muhafızlar’ın çevrelediği bir Dryad grubunun ortasında koridor boyu ilerlemeye başladık. Andre parmaklarını benimkilerden geçirip elimi sıkıca kavrarken beni mümkün olduğunca kendine yakın tutuyor, her an bir tehlike çıkabilirmiş gibi tetikte duruyordu. Odadan çıkar çıkmaz başka bir endişe bedenimi sardı. Savaşçılar bittiğine göre muhafızlar ile Dryad’lar savaşmaya başlar mıydı?
Andre’nin tuttuğu elimden güç almaya çalışırken sarayın dış bahçesine gelene dek içim içimi yedi. Ancak korktuğum gibi olmadı. Bahçeye indiğimiz gibi muhafızların başı Andre’ye yaklaştı ve asayiş sağlanana dek sarayın onlara ayrılan bölümünden ayrılmamalarını rica etti. Beni daha çok şaşırtan ise Andre’nin bunu sakince kabul etmesiydi.
“Peri hala dışarıda.”
“Onu buraya getireceğiz.” dedi Muhafız bakışlarını bana çevirerek. “Her ihtimale karşı şifacı da gönderdik.” Ona teşekkür ederken gülümsedim. Bana dönen bakışlarından anlık bir tereddüt geçti. Bir şey söylemek ister gibi durdu ancak gözleri ellerimize kaydığında her ne söyleyecekse bundan vazgeçti. Ardından hızlı adımlarla bir grup muhafızla birlikte sarayın çıkış kapısına yöneldi.
Cadı avı gecenin ilerleyen saatlerine dek sürdü ve Peyker’e bağlı tüm savaşçılar -biri hariç-sabah güneşi doğmadan önce yakalanmıştı. Halkın sığınaklara ulaşan küçük bir kısmı ve henüz yollarda olan daha büyük bir kısmı içinse iki ekip görevlendirildi. Bu iki ekibin dönmesinden hemen önce Hadrin’in de aralarında olduğu bir grup bahçeden içeri girdi. Peri’yi bulana dek grubun arasında koşup durdum. Onu şifacıların hemen ortasında Zhmir’in yanında buldum. Durumu ayrıldığımız andan farklı değildi. Doğrudan şifacılarla birlikte rahiplerinde bulunduğu hastane kanadına götürüldü.
Artık tek yapmamız gereken kargaşanın bitmesini beklemekti. Bense babamdan ya da Peri’den bir haber alma umuduyla devamlı sarayın girişini izliyordum. Sabah güneşi yavaşça doğarken elimden beklemekten başka bir şey gelmediği için kendimi arka bahçeye bakan odanın içindeki geniş yatağın üzerine bıraktım. Andre odanın kapısına az önce gelmiş Zhmir’le kısık sesle tartışıyordu.
Ne konuştuklarını işitemiyordum ve doğrusu işitmek istediğimden de emin değildim. Gözlerimi kapadım ve sakinleşmek için derin nefesler aldım. Tahtaların hafif gıcırtısını işittiğimde gözlerimi yeniden açtım ve Andre’nin yanımdaki tek kişilik koltuğa yerleştiğini farkettim. “Uyandırmak istemedim.” dedi özür dilercesine.
“Uyumuyordum.” derken oturduğu yöne doğru döndüm ve uzun zaman sonra ilk kez dikkatli bir şekilde onu inceledim. Azalan ışık yüzünden iyice koyu görünen bakışları bana kaydığında yüzü kısa bir an için gevşedi. Saçları kirlenmiş, kıyafetleri dağılmıştı. Gözlerinin altındaki halkalar sanki bir haftalık uykusuzluğu taşıyor gibi derinleşmişti. Hiç olmadığı kadar yorgun görünüyordu. Hiç bir şey söylemeden o da beni inceledi. “Bana neler olduğunu anlatacak mısın?” diye sordum.
“Seve seve. Ama önce buraya gel.” dedi dudakları usulca yukarı doğru kıvrılırken. Bir eliyle oturduğu yeri işaret ederken onu şaşkınlıkla izledim.
“Kucağına mı?”
Ben harekete geçmediğimde daha kararlı bir sesle yineledi. “Buraya gel Liya.”
Sanki transa geçmiş gibi itiraz etmeden kalkıp oturduğu yere ilerledim. Bakışları adım adım beni takip etti. Yanına ulaştığımda ise uzanıp beni kolayca kucağına doğru çekti. Dizlerinin üzerine yerleşirken başımı göğsüne yasladım ve ayaklarımı koltuğun yanından sarkıttım. O bir elini belime sararken diğeriyle hemen altında kalan dizimi okşamaya başladı. Şaşırtıcı derecede rahattım. Boynuna uzandı ve hemen ardından ucunda benim tılsımımı taşıyan zarif zinciri avucuma bıraktı. Bir yandan da dikkatli bir şekilde yüzümü inceliyordu. Parlak mavi taşın üzerinde parmaklarımı dolaştırdığım anda tanıdık elektrik akımıyla irkildim. Burnunu saçıma daldırıp bir kaç derin nefes aldı ve ardından konuşmaya başladı. “Nereden başlamamı istersin?”
Yakınlığı dikkatimi büsbütün dağıtmıştı. Düşüncelerimi toparlamak için daha kolay olanla başladım. “Zhmir ne istiyormuş?”
“Peri’nin tılsımını rahiplere verdiğim için öfkeli. Tılsım konusunda kimseye güvenmiyor ve bu konuda ona hak veriyorum.”
“O halde neden tılsımı onlara verdin?”
“Çünkü Abram Peri’nin tek şansının rahiplerden geçtiğine inanıyordu.”
Sözlerine hem şaşırmış hem de sevinmiştim. Hem tılsım hem de Peri yanlarında olduğuna göre sorun her neyse düzeltmeleri an meselesiydi. Yine de Andre’nin Abram’la iş birliği yapıyor olması tuhaftı.
“Abram’ı daha önceden tanıyor muydun?”
Kafasını olumsuz anlamda salladı. “Babanı ikna etmek konusunda bana arka çıkana dek tanımıyordum.”
“Güvenini kazanmayı nasıl başarabildi?” Sesimdeki şaşkınlığa neredeyse gülümsedi.
“Savaşçıları nasıl tuzağa çekeceğimizi biliyordum ama yine de çözülmesi gereken büyük bir sorun vardı. İşler yolunda gitmezse Peyker’in size bir şey yapmasını engellemek için önce sizi çıkarmam gerekiyordu.” Siyah gözlerini benimkilere çıkardı. “Abram bana Peyker’in sizi nerede tuttuğunu söyledi.”
Hala tüm bu onlara inanmakta zorlanıyordum. O halde başından beri Peyker için çalışmıyordu. Üstelik son sözlerini benim için sarfettiği bir yalana harcamıştı. “Anlamıyorum.” dedim huzursuzca kucağında kıpırdanırken. “Peki neden beni kendisinin çıkardığını söyledi?”
Andre sanki elli değil de beş kiloymuşum gibi son derece rahat bir şekilde parmaklarıyla bacağımın üzerini okşamaya devam etti. “Abram planı başından beri biliyordu. Savaşçıların saraya toplanması ve muhafızların yerini alması için zaman kazanmamız gerekiyordu.” dedi sakin bir sesle. Yeniden konuşmadan önce gözleri pencereden yeni yeni sızmaya başlayan güneş ışıklarına kaydı. “Peyker’in senin peşine düştüğümü anlaması muhafızlar yerini almadan işleri bozabilirdi.”
Abram… içimi bütünüyle bir hüzün kapladı. Abram artık yoktu ve hayatını bir yalan uğruna vermişti. Öyle üzgündüm ki ağlamamak için dudaklarımı ısırmam gerekti. Tüm bunları sindirmek için oldukça uzun bir zamana ihtiyacım olacaktı.
Gözlerini benimkilerden çekmeden bir eliyle çenemi kaldırıp doğrudan ona bakmamı sağladı. “Sorun ne?
“Benim yüzümden öldü.” dedim içimdeki pişmanlığı sözlerime de taşıyarak. “Eğer orada olmasaydım böyle bir yalana gerek de olmayacaktı.”
“Abram kraliyet ailesine bağlılık yemini etmişti ve yalnızca sözünü tuttu. Yapması gerektiği ve gerekirse benim de senin için yapacağım gibi.”
Yutkunurken gözlerinin içine baktım. Kararlı bakışlarında tereddütün kırıntısı bile yoktu. Onun benimkilere kilitlenmiş koyu bakışlarına ve içimi eriten bir güzelliğe sahip yüzüne bakarken tarifsiz derecede mutlu ve güvende hissediyordum. Gözlerimin dolduğunun hayal meyal farkında ona biraz daha sokuldum ve koşulsuz bir teslimiyet içinde varlığı için minnet doldum. Göz yaşlarım akıyordu ama ne kadarının hüzünden ne kadarının mutluluktan olduğunu ayırt etmek zordu. Bana sakinleşmem için zaman tanırken yalnızca saçlarımı okşamaya devam etti. Aramızdaki huzurlu sessizliğin tadını çıkararak bir kaç dakika hiç konuşmadık.
“Peki ya babam? Nasıl oldu da kaynaşabildiniz?” diye sordum burnumu çekerek. Yüzüne bakabilmek için yeniden kucağında doğruldum.
“Ben buna kaynaşma demezdim.” dedi muzip bir şekilde iç çekerek. Bir eliyle nazikçe yüzüme düşen saç tutamlarını kulağımın arkasına itti. “Ne derler bilirsin. Düşmanımın düşmanı dostumdur. Yalnızca savaşçıları aradan çıkarmak için ufak bir anlaşma yaptık.”
“Nasıl bir anlaşmaymış bu?”
“Kral’ı bilmem ama benim için oldukça karlı bir anlaşma.” derken bakışlarından oyunbaz kıvılcımlar geçti.“Ona ihanet edenleri vermem karşılığında o da bana çaresizce arzuladığım bir şeyi verdi.”
“Öyle mi?” dedim şüpheli bir sesle. “Neymiş o?”
Dudaklarının kenarı usulca yukarı doğru kıvrıldı. Koyulaşan bakışları gözlerimden dudaklarıma kaydı.
“Sen.”
Bölüm etkileşimi
