TUTSAK kitap kapağı

25. bölüm / 41

TUTSAK

İhanet

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: İhanet

Tanıdık, keskin bir koku yavaşça zihnime süzülürken gözlerimi araladım. Yoğun bir nemle karışık kükürt… Kafamın arkasında keskin bir ağrı vardı. Ellerim ağrıyan yeri yokladı, kafamın arkasındaki bir şişliğe denk geldim. Etrafındaki saçlarımsa öbek öbek birbirine yapılmıştı. Kurumuş kan. Nabzım yükselirken, gözlerimi bir kaç kez kırpıştırdım ama tek gördüğüm zifir karanlık oldu. Lanet olsun!
Hafızam yavaşça geri gelirken Hadrin’in yüzü gözünüm önünde belirdi. Ellerim boş boynumda gezindi. Kahrolasıca! Beni nereye attın böyle?
Ellerimle tutunacak bir şeyler aradım. Kendimi yukarıya çekmek için herhangi bir şey. Toprak kaygan ve nemliydi. Tırmanmaya çalıştım ama yek yaptığım tırnaklarımla duvarı kazımaktı. Panikle avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Sesim duvarlarda yankı yaptı. Hangi delikteyim ben? Sesim kısılmaya başladığında pes edip çukurun dibine oturdum. Dizlerimi karnımı çekip kollarımı etrafına sardım. Kendini bırakma. Deli gibi korkuyordum, yine de korkuya yenik düşmemeye çalıştım.
Olduğum çukurun başına bir ışık kaynağı yaklaştı. “Kim var orada? Biri bana yardım etsin!” Çıkan ses bana yabancı ve boğuktu. Ses tellerim şişmiş, sesim bağırmaktan kısılmıştı. Ne kadar saat karanlıkta oturduğumu bilmiyorum ama ışık bir güneş gibi olduğum yeri aydınlattı. Mağara deliğinin hemen üstünde bir elinde meşale taşıyan Hadrin duruyordu.
Bana bakan gözlerinde acıma vardı. “Böyle olduğu için gerçekten üzgünüm.”
“Hadrin,” Sesim boğuk ve zorakiydi. “Neden bunu yapıyorsun?”
“Çünkü mecburum!” dedi dokunaklu bir sesle. “Kızımı geri almam gerek.” Sesindeki çaresizlik yüzüne yansıdı.
Kafam karışırken kaşlarımı çattım. “Kızını mı? Onu salgında kaybetmedin mi?”
“Hayır,” derken Hadrin başını hafifçe iki yana salladı. “İki sene önce onun hayatına karşılık bir anlaşma yaptım.” Çukurun başına eğilirken gözleri donuklaştı. “Peyker beni bulduğunda ölmek üzereydi. Onu iyileştirebileceğini söyledi, karşılığındaysa bana getirdiği kişiden kurtulmamı istedi. Hayata karşı hayat.” Ters ters güldü. “Öyle çaresizdim ki sorgulamadan kabul ettim.” Gözleri yeniden benimkilerle buluştu. “Getirdikleri kişi ufak bir kız çıktığında yaşadığım şoku tahmin edersin herhalde. Onu öldürmek yerine bir tüccara verdim. Kim olduğunu ya da tılsım sayesinde ölmediğinin anlaşılabileceğini bilmiyordum.” Gözleri avucundan sarkan, boynumdan çaldığı tılsıma kaydı. “Aslına bakarsan daha bu sabaha kadar ligefr’ların tılsımlarına hayatlarıyla bağlı olduğunu da bilmiyordum.”
“Benden ne istiyorsun Hadrin?”
“Onu geri almamın tek yolu başladığım işi bitirmekti. Her taşın altına baktım ama kızı hiç bir yerde bulamadım. Sonra sen ortaya çıktın.” Acımasız bakışları yüzümde dolaştığında istemsizce titredim. “Böylece yeni bir anlaşma yaptım. Tek yapmam gereken doğru zamanı beklemekti. Andre’nin dikkatini dağıtmak için savaşçıları içeri soktum.” Gözleri mağaranın arkasına kaydı.
“Hadrin,” dedim yeniden yalvarırcasına yumuşak bir sesle. “Her şey için geç olmadan buna bir son ver. Kızını birlikte kurtarabiliriz.”
“Artık çok geç. Bu sefer üzerime düşeni yaptığımdan emin olacağım.”
Boğazımdaki tatsız histen kurtulmak için yutkundum. “O zaman neden beni hala öldürmedin?”
Arkadan mağaranın taş zemininde yaklaşan ayak sesleri duyuldu. “Çünkü ben öyle istedim.” dedi tanıdık bir kadın sesi. Kanım öfkeyle kaynamaya başlamıştı. Peyker’in sivri burunlu kavisli yüzü Hadrin’in gerisinde belirdi.
“Onu getirdin mi?” diye sordu Hadrin temkinli bir sesle.
Peyker küçümseyici bir sesle cevapladı. “Elbette, beni kendi türünle mi karıştırdın?” Bir elini Hadrin’e uzattı. “Önce tılsımı ver. Sana yerini söyleyeceğim.”
“Hadrin. Sakın yapma!” diye bağırdım. Hadrin beni dinlemeden tılsımı yavaşça Peyker’in uzun parmaklı eline bıraktı.
“Mağaranın girişinde seni bekliyor,” Hadrin gözden kaybolurken Peyker bana döndü. “Harika!” dedi midemi bulandıracak kadar neşeli bir sesle. “Şimdi nerede kalmıştık?”
“Her zaman kalpsiz biri olduğunu biliyordum ama Kral’a ihanet edecek kadar alçalacağını bilmiyordum.” dedim bakışlarımdaki tiksintiyi görmesini dileyerek.
Gözlerinden belli belirsiz bir parlama geçti. “İhanet mi? Asıl Kral olacak o sefil baban bize ihanet etti!” Öfkeli sesi mağarada yankılandı. “Tılsımların kaynağını bir avuç yabani köpeğe emanet ederek. Hem de ihanetlerinden hemen sonra.” Yüzünü tatsız bir koku almış gibi buruşturdu. “Üstelik asıl kalpsizlik ne söyleyeyim mi? Peri’nin kaçırıldığını söylediğimde bile sınırı geçmemize izin vermedi. Sanki buna değmezmiş gibi.” Elindeki tılsımı zarifçe yukarı kaldırdı. “Lafı açılmışken neden onun tılsımını takıyorsun?”
Bakışları bir cevap arayarak yüzümde gezindi. Ne olursa olsun Peri’yi bu işin dışında tutmalıydım. “Ondan uzak dur!” Kısılmış sesim bağırdığım için çatallandı.
“Ah, bunu çok isterdim.” Derin bir iç çekti. “Onca yıl tek bir çatışmaya bile katılmamışken hayatta kalma konusunda beklemediğim kadar başarılı çıktınız doğrusu.” Gözleri yeniden benimle buluştu. “ama ne yazık ki çok fazla şey biliyor. Daha en başından onun yerine Kral’ın değer verdiği tek varisi, seni dryadlara vermem gerekiyormuş.” Küçümseyici bakışları üzerimde gezdi. “O zaman Peri’nin de ölmesi gerekmezdi.”
Ellerinde Peri’nin hayatını tutuyordu. Tüm vücudum histerik bir şekilde titremeye başladı. “Kimseye zararı yok. Ortadan kaybolmasını mı istiyorsun? Öyle olsun. Bir daha sınırdan adımını dahi atmaz.” dedim yalvararak, “Ne istersen yaparım. Yeter ki bırak yaşasın.”
Yalvarmamdan bir nebze bile etkilenmedi. “Hiç nefesini boşa harcama,” dedi küçümseyici bakışlarıyla beni süzerek. “Senden bir şey istemiyorum. Duyduğuma göre dryadların lideri seni korumak için her şeyi yapıyormuş.” Gözlerini yeniden tılsıma çevirdi. “Bahse varım bunun kime ait olduğunu bilmiyordur. Tek yapman gereken ben onu tuzağa çekene kadar hayatta kalmak. Onu da sizinle birlikte gömeceğim. Bakalım liderleri olmadan kale ne kadar direnebilecek.”
Üzerine doğru fırladım ama çukurun kaygan yüzeyinde bir metreden fazla yükselemedim. Gerisin geri kayarken “Onlara dokunursan seni gebertirim!” diye bağırdım.
Lanet olası yüzündeki sinsi gülüş iyiden iyiye yayıldı. Bana son bir bakış atıp mağaradan ayrılmak üzere arkasını döndü.
Kendimi kaybetmiş gibi duvarı yumrukluyordum. Yeniden zifiri karanlığa gömülürken “Bunu yanına bırakmayacağım!” diye haykırdım. Çaresizlik aynı karanlık gibi her yanımı sardı. Göz yaşları sel gibi akıyordu. “Ne olursa olsun bunu sana ödeteceğim!”
Çok uzun bir zaman geçti. Peyker gideli ne kadar oldu sahi? Altı saat mi? Bir gün mü? Beklemek delirticiydi. Gündüz mü gece mi onu bile bilmiyordum. Akıl sağlığım yavaşça beni terketti.
Mağaranın gerisinde bir gürültü koptuğunda ne kadar süredir baygın olduğumu bilmiyorum. Bağırmak istedim ama sesim tamamen gitmişti. Dışarıda kızılca kıyamet kopmuşken karanlığın içinde bir çift göz parladı. Yalnız değildi. Hemen yanında başka bir göz daha. Olduğum çukurun içine iyice sindim. Bir yaratık sesi işittim. Dryad’lar mı? “Andre’ye haber verin” dedi bir erkek sesi.
Gürültü kesilmeden çukurun başında bir ışık yandı. Üç devasa yaratık sırtını bana vermiş bekliyordu. Kısa süre sonra çukurun tepesinde Andre’nin yüzü belirdi. Gözleri benimle buluşturken yüz hatları gevşedi. Beni tek koluyla zorlanmadan yanına çekti. İki eliyle yüzümü tuttuğunda ağladığımın farkında değildim. “Geçti bebeğim,” dedi kollarının arasına çekerek. “Buradayım, geçti.” Bana sıkı sıkı sarıldı.
“Peri,” dedim ama beni duymadı. Dışardan gelen sesler zayıf bir fısıltı gibi çıkan sesimi bastırmıştı. Boğazım yandığı için elim istemsiz olarak oraya gitti.
Konuşamadığımı farkettiğinde Andre’nin yüz hatları serleşti. Tekrar denedim. “Peri nerede?”
Bu sefer beni duymuştu. “Zhmir ile birlikte.” dedi geri çekilerek. Kaşlarının ortasındaki çukur yine oradaydı. “Yaralı mısın?” Ben konuşamadan gözleri üzerimde dolaştı.
“Tılsım,” dedim bu sefer daha kuvvetli bir şekilde. Andre bir elini çenemin altına koyup yatıştırmak ister gibi yanağımı sevdi. “Kendini zorlama.”
Ona söylemem gerekiyordu. Kafamı iki yana salladım. “Tılsım,” dedim tekrar deneyerek. İşe yaramayınca yakasını çekiştirip yüzünü kendime yaklaştırdım. “Peyker tılsımı aldı.”
Gözleri boynuma gitti. Bakışları değişti ve yüz hatları gerildi. Bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Yeniden göz göze geldiğimizde içlerinde ilk kez bambaşka bir duygu gördüm. Korku. Beni hızlıca kolları arasına çekip kucağına aldı. Hiç zorlanmadan ayağa kalktı ve çıkışa yürüdü. Kollarımı boynuna doladım ve mağaranın çıkışına baktım. Ortalık pazar yerine dönmüştü. Yerde hareketsiz yatan bedenlerin yüzlerini göremedim. Biz daha çıkışa gelmeden bir dryad çenesiyle kavradığı başka bir hareketsiz bedeni girişe fırlattı.
Andre çıkışa ilerlerken çukurun başında beliren üç büyük yaratık da peşimizden geliyordu. “Bana hemen o kadını bulun!” diye gürledi Andre. “Ormana kaçtı.” dedi yüzünü göremediğim bir ses. “Bizden iki kişi peşinde. Savaşçıları buradan sokuyormuş. Arkada Ligefr topraklarına açılan bir tünel var.”
“Kaç adamın var?” diye sordu Andre.
“Yedi,” dedi asker. “Beş kişi Zhmir ile birlikte. Üçer kişilik yedi grup da ormanın içine dağıldı.”
“İki kişi burada kalsın. Geri dönerse sınırı geçmesine izin vermeyin. Geri kalan herkesi kaleye topla hemen.” Sesi gergindi.
Beni yere bırakması için hareketlendim ama bana aldırmadı. Kollarını daha fazla sarıp koşmaya başladı. Kısa bir süre sonra kalenin kapılarına varmıştık. İlk gördüğüm kale kapısından hızla bana doğru gelen Peri’nin endişeli ifadesi oldu. Rahatlama öyle aniydi ki nefes almamı engelleyen baskı hissi bir nebze de olsa azaldı. Andre beni yere bırakırken derin bir nefes alıp aradaki mesafeyi kapattım. Zhmir de Peri’nin arkasında bize ilerliyordu.
“İyi misin?” diye sordu Peri ellerini üzerimden çekmeden. Daha ağzımı açamadan Zhmir ile Andre bize yetişti.
“En hızlı iki adamını hemen bana yolla.” dedi Andre arkamızdan gelen bir askere. Ses tonu bakışlarından bile daha keskindi.
“Neler oluyor?” Zhmir gözlerini Andre’ye dikti. Peri daha söylemeden ne olduğunu anlamıştı. Bakışları korkuyla irileşti.
“Tılsım ellerinde.” Sesim boğuk bir fısıltıydı ama etkisi öyle olmadı. Zhmir de şimdi rengi atmış bir şekilde boş boynuma bakıyordu. Derin bir sessizlik oldu.
Andre kendini kaybetmiş gibi ellerini saçlarına götürdü. “Onu kendi ellerimle geberteceğim!” dedi yerinde duramayarak. Ardından yeniden arkadaki askere döndü ve fazladan bir saniyeye bile tahammülü kalmamış gibi gürledi. “Nerede kaldılar?”
Peri’ye her şeyin yoluna gireceğini, her şey için üzgün olduğumu söylemek istiyordum ama hiç bir şey yolunda değildi. Tek yaptığım ağzımı açıp kapamak oldu. Lanet ses tellerimden en ufacık bile ses çıkmadı. Geri çekilip yüzüme baktı. Gözlerinde suçlama değil anlayış vardı. “Senin suçun değil,” dedi usulca. Bu canımı daha çok yaktı.
Kapıdan iki asker hızlıca olduğumuz yere koştuğunda Andre bir eliyle beni kendine çekip yeniden yüzümü elleri arasına aldı. Gözlerinde vahşi bir parlaklık vardı. Onu hiç bu kadar kontrolü kaybetmiş görmemiştim.
“Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim.” dedi bakışları koyulaşırken. Nerede ya da kiminle olduğumuza aldırmadı. Uzanıp dudaklarını benimkilere bastırdı. Bana kısa ama sahiplenici bir öpücük verdi. Alnını alnıma dayadı, rengi koyulaşmış gözlerini yeniden açarak boğuk bir sesle ekledi. “Ve bunu ona kesinlikle ödeteceğim.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.