24. bölüm / 41
TUTSAKİsyan
Bölümler 41Şu an: İsyan
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Savaşçı uzun boylu, kirli sakallı ve yapılı bir askerdi. İki eli kafesin yanlarına uzanan zincirlerle sıkıca bağlanmıştı. Kir içindeki yüzünde garip bir tezat oluşturarak parlayan gri gözler yaklaşırken Andre’ye kilitlendi. Hadrin kafesin hemen dışındaydı ve bir elinde ligefr’ın zarif mavi tılsımını tutuyordu.
“Söylesene,” dedi Andre savaşçının nefret dolu bakışlarından hiç etkilenmemiş rahat bir sesle.
“Nasıl bir asker kendi kraliyet ailesine saldırır?”
Savaşçı cevap vermedi ama çenesi kasıldı ve gözleri kısa bir an Andre’nin hemen arkasında duran Peri’yle bana kaydı. Tabii ki kim olduğumuzu biliyor.
“Savaşta herkes payına düşen bedeli ödemeli.” Öyle inançlı ve yürekten söylemişti ki bunu, şu an bir şansı olsa beni gözünü kırpmadan öldürürdü. Bu düşünceyle acı bir şekilde yutkundum.
“Senin payın pek de hoş olmayacak.” dedi Andre kafesin içine yürüyerek.
“Onları koruyabileceğini mi sanıyorsun?” İki eliyle zincirlere asılınca kafes tüylerimi diken diken eden bir gürültüyle sallandı. Buz gibi duygusuz gözleri bana kaydı. “Bugün olmasa bile yarın ölecek.” Yeniden Andre’ye dönerek küçümser bir sesle ekledi. “Sen de öyle.”
“Burada hainlere ne yaptığımızı öğrenmek ister misin?” dedi Andre kışkırtıcı bir şekilde tam karşısına geçerek.
“Neden beni hemen öldürmüyorsun?” diye sordu. Bunu gerçekten önemsemiyormuş gibi.
“Aslında bunu çok isterim.” derken Andre’nin sesi tehlikeli derecede arzu doluydu. “Ama onun yerine seni serbest bırakacağım.” Savaşçının soğuk gri gözlerinden bir şaşkınlık geçti. “Tabii bazı sorularıma cevap verirsen.”
Hadrin’in kaskatı kesildiğini gördüm.
“Neyi bilmek istiyorsun?” Sesinde merak vardı.
“Öncelikle kaleye nereden sızdığınızı.”
“Yakında bunun bir önemli kalmayacak.” dedi duygusuz bir sesle. “Varislerinden biri bile ölse Kral anlaşmaya uyar mı sanıyorsun?” Savaşçı soğuk gözlerini Andre’den kalenin yüksek duvarlarına kaydırdı. “O zaman bizi ne bir grup tasmasız hayvan ne de şu zayıf duvarlar durdurabilir.”
“Ne anlaşması?” diye sordum kendime hakim olamayarak.
“İsyandan önce dryadların kraliyet ailesini korumakla görevli olduğunu biliyor muydun?” Şaşkın ifademde gezinen kirli yüzüne keyifli bir gülümseme yayıldı. “Anlaşılan sana söylememiş,” dedi Andre’ye kayan gözleri zafer kazanmışcasına parlarken.
Şaşkınlıkla Andre’ye döndüm. Tabii Peri de öyle. Gergin yüzü karşısındaki adama kilitlenmişti. “Hazır çenen açılmışken benim soruma da cevap vermeye ne dersin?” dedi keskin, boğuk bir sesle.
Savaşçı ona aldırmadı. “Ama saraya ihanet ettiler. Ligefr’a değerli taş sağlamaları karışılığında canları bağışlandı. Tabii bir daha hiç bir kraliyet üyesine yaklaşmadıkları sürece.”
Aynı anda o kadar çok düşüncenin saldırısına uğradım ki, kafam patlayacak sandım. Andre’nin ilk saldırıya uğradığım günkü şaşkınlığı ve ısrarla kim olduğumu sorması… Sonra adımı öğrendiği zamanki öfkesi… Ardından gelen korku. Ölmemden değil de burada ölmemden ileri gelen korku mu? Neden daha önce anlaşmadan bahsetmedi? Midem kasılırken yakıcı bir duygu boğazımdan yükseldi. Öfkemi bastırmak için yumruklarımı sıktım.
Savaşçının gözleri kalenin gerisinde kalan madenlere kaydı. “Bu bölgenin değerli maden yataklarıyla dolu olması ne kadar da ironik.” dedi ansızın. “Sonunuzu da onlardan üretilen tılsımlar getirecek.”
Andre ansızın adamın üzerine atıldı. Savaşçının kafası kafesin gerisine çarparken Andre’nin parmakları onun kalın boğazını kavramıştı bile. Bunu öyle hızlı yaptı ki hareketlerini takip edemedim. “Sana asıl ironik olan ne söyleyim.” dedi boğazını tutan ellerini sıkarak. “Öyle yozlaşmış bir haldesiniz ki, bolluk içinde değilmiş gibi değerli taşlar yetmeyince ekinlere göz diktiniz, ardından da topraklarımıza. Şimdi de kraliyet ailesini kendi savaşçılarından korumak zorundayız.”
“Merak etme, yakında sizi bu dertten kurtaracağız.” dedi buz gibi bir sesle. “Bu kadar değerli bir toprak elinizde heba oluyor. Kral bunu görmek istemiyorsa öyle olsun. Yakında karşılık vermek dışında bir şansı kalmayacak.”
“Sen kafayı yemişsin.” dedim zorlukla yutkunarak. “Bunların hepsi bir avuç taş ve toprak için mi?” Öfkemi zorlukla kontrol ediyordum. “Kızlarını kaçıracak kadar kafayı yediğinizi Kral’a anlattığımda nasıl bir karşılık verdiğini göreceğiz.”
Dudaklarına öyle soğuk bir gülümseme yayıldı ki istemsizce ürperdim. “Üzgünüm prenses. Saraya varamadan öleceksiniz.”
Boğazımdan garip histerik bir gülüş çıktı. Koca bir şaka olmalıydı bu. Payımıza düşen bu muydu yani? Bir grup gözünü kan bulamış savaşçı diğerlerini öldürebilsin diye satılıp, öldüresiye dövülüp, burada can savaşı vermek mi?
Andre’den tehlikeli bir hırıltı çıktı. “Yerinde olsam bir sonraki sözlerimi dikkatli seçerdim.”
Savaşçının donuk gözleri Andre’ye kayarken benimle konuşmaya devam etti. “Anlaşma olmasa seni böyle korur mu sanıyorsun? Hayatı buna bağlı olmasaydı çoktan dişlerini boğazına geçirmişti.”
“Anlaşmalardan mı bahsetmek istiyorsun?” Ellerim sinirden titrerken ona doğru bir adım attım. “O çok değerli tılsımının gücü hala kraliyet ailesine bağlı. Bunların bedelini hayatınla ödeyeceksin.”
Dümdüz, buz gibi bir sesle cevap verdi. “Kayıp vermeden kazanç da olmaz.”
Tüm vücudumu bir elektriklenme sardı. Hissettiğim öfke o kadar yoğundu ki görüşüm bulandı. Kontrolsüz, yoğun bir enerji akışı bedenimden taşmaya başladı. Soluklaştığımı, enerjinin nabız gibi atarak etrafımda bir bariyer oluşturduğunu hissettim. Ligefr bedenime bürünürken ayaklarım yerden kesildi. “Hayır!” diye bağırdı Andre. Artık çok geçti. Üzerine doğru atıldım. Darbenin etkisiyle zincirler koptu ve kafesin içerisinde yuvarlandık.
Yeniden saldırmadan önce Andre beni havada yakalayıp kollarıyla güçlü bir şekilde sardı. Öfke öyle yoğun ve kontrol edilemezdi ki ondan kurtulmak için sıyrılıp geriye atıldım. Savaşçı ile aramıza girmiş, gelecek saldırıyı karşılamak üzere eğilmişti. Ardından her şey çok hızlı gelişti. Kafesin kapısında Hadrin ve Zhmir’in bizi ayırmak için içeri girdiğini gördüm.
Savaşçı onları atlatıp fırsattan istifade koşmaya başladı ama çıkış kapısına gitmiyordu!
Tam tersi istikamete, kafesin hemen arkasındaki Peri’ye koşuyordu! Kahretsin. Andre peşinden fırladı ve onu kafesin kapısında yakaladı. Gürültüyle kapıya çarparak kafesin dışına yuvarlandılar. Buz gibi gözler bir kez daha Peri’ye kilitlenip harekete geçti. Dehşet içinde Andre’nin durdurmak için zamanında yetişemeyeceğini farkettim. Zhmir de yüzünde donmuş bir dehşetle benimle aynı görüntüyü izliyordu.
“Zhmir,” diye bağırdım. “Hemen tılsımı parçala!”
Yalnızca bir an benimle göz göze geldi ve cebinden çıkardığı bıçağı Hadrin’in elinden kaptığı tılsıma olanca gücüyle indirdi. Zarif mücevher darbenin etkisiyle parçalandığında savaşçının bedeni Peri’ye ulaşamadan yere yığıldı.
Herkes şaşkınlık içinde tılsıma, ardından hareketsiz bir şekilde yatan savaşçıya baktı. Zhmir şoktan kurtulur kurtulmaz, Peri’nin yanına koştu ve onu kollarının arasına aldı. Peri yüzünde saf bir korkuyla ondan bir adım ötede hareketsiz yatan savaşçıyı izliyordu.
“Ölmüş.” dedi Hadrin savaşçının nabzını kontrol ettikten sonra. “Tılsımın böyle bir etkisi olduğunu bilmiyordum.” Ardından garip bir ifadeyle bana baktı.
Daha fazla Hadrin’i görmek istemiyordum. Kafamı çevirdim. Öyle titriyordum ki. Lanet olsun! Farkındalık gün yüzüne çıkarken bedenim bir kez daha sarsıldı. Biraz daha geç kalsaydık…Andre nefes nefese doğruldu ve sağlam bir küfür savurdu. Benimse nefes almaya ihtiyacım vardı. Sakinleşmek için kaleye doğru yürümeye başladım. Hemen ardından koşmaya… Kendimi Peri ile kaldımız ikinci kattaki odaya attım. Anlık bir kararla kapıyı arkamdan kilitleyerek kapattım. Tek ihtiyacım olan biraz yalnız kalmaktı. Yalnız kalmak ve nefes almak.
Kapının kolu zorlandı ve az sonra Andre’nin sesini işittim. “Liya,” dedi kararlı bir şekilde. “Aç şunu.” Kapıdan uzaklaşıp pencerenin yanındaki yatağa oturdum. Onu görmek istemiyordum. Şu an değil. “Açmazsan kıracağım.” Onu görmezden gelmeye çalışarak gözlerimi kapadım. Bir kez daha zorladı ve yeniden seslendi. “Arkasından çekil, içeri geliyorum.”
Kapının gürültülü bir şekilde açıldığını işittim. Gözlerimi açtım. Beni dikkatli gözlerle inceliyordu. “O öldü.” dedim histerik bir sesle, ellerimi saçlarımın arasına daldırarak. “Az kalsın…” Cümleye devam edemedim.
“Sakin ol.” Yatıştırıcı bir sesle konuşuyordu ama çatılı kaşlarının ortasında endişeli bir çukur vardı.
“İstediklerini elde edene kadar durmayacaklar.” Lanet olsun. “Saraya gitmemiz gerek.” Odanın içerisinde durmadan yürüyordum.
Kaşlarının ortasındaki çukur derinleşti. “Ne olursa olsun size dokunmalarına izin vermeyeceğim.”
Ansızın savaşçının söyledikleri zihnime sızdığında öfkemin yönü değişti. “Bana anlaşmadan ne zaman bahsetmeyi düşünüyordun?” Sesim kızgındı ama altında daha derin ve sarsıcı bir duygu vardı. Bunca süre güvenini haketmemiş miydim?
Bir süre konuşmadı. “Bu hiç bir şeyi değiştirmezdi.” dedi sonunda.
“Benim için değiştirir.” dedim kısa bir nefes vererek. “Başından beri beni bu yüzden mi koruyorsun? Anlaşma için?”
“Sebeplerden biri bu.” derken yoğun siyah bakışlarından ne düşündüğünü anlamak mümkün değildi. Midemdeki nefesimi kesen baskı hissi geri geldi. “Yeterli değil.” dedim kendi kendime. Pişman olacağım bir şey yapmadan önce bilmek zorundayım. Daha güçlü görünmek için sırtımı dikleştirdim ve inatçı gözlerimi onunkilere diktim. “Bana söylemek istediğin başka bir sebebi yok mu?
Bir süre hiç bir şey söylemedi. Konuyu nereye getirdiğimi anlamaya çalışıyordu. “Ne duymak istiyorsun?” Gözlerinde merak vardı.
“Seninle, biz…” dedim alt dudağımı dişleyerek. Bu kadar kızgın olmasaydım bunu asla soramazdım. Sinirlerimi hakim olmak için tüm gücümü kullandım.“Aramızdaki bu şey, neyse işte,” Bu nasıl söylenir? “Senin için sadece fiziksel mi?”
Göz bebeklerindeki koyu siyah beneklerin parlaklığı ve yoğunluğu arttı. “Öyle olmadığını söylersem gitmekten vazgeçer misin?”
Vazgeçer miydim? Bir süredir zaten orada olan kelimeler dudaklarımda takılı kaldı. Bu anın her geriye dönüp baktığımda bana işkence edeceğini anlamışım gibi. Yine de artık geri dönemezdim. Her şeyden ama en çok da pişman olmaktan korkarken olmaz.
“Evet.” Çıkan ses bana yabancıydı. Boğuk itirafım bir süre aramızda asılı kaldı.
Andre’nin yüzünden aynı anda bir sürü duygu geçti. Şaşkınlık, merak, tutku ve hatta öfke? Beklemediği kesindi. En sonunda hüzünlü bir kabulleniş hali aldı. Sesli bir nefes verdi. Geri çekilmeme izin vermeden yanıma geldi ve yüzümü elleri arasına aldı. Baş parmağıyla elmacık kemiğimin üzerini sevdi.
Cevap verdiğinde kalbimin sıkıştığını hissettim. “Liya, bu…” Konuşmadan önce gözlerini kapadı. “Bu söylediğin… çok yanlış.” dedi acı çeker gibi.
Hayal kırıklığımı hissetmiş olmalıydı. Çünkü ben tüm hücrelerimde hissediyordum. Sanki onların içinde kaybolmuş gibi. Daha fazla gözlerine bakmak istemedim. Boğazımdaki düğüme aldırış etmeden sakince fısıldadım kelimeleri. “Hislerimi değiştiremem.” Böylece gururumun son kırıntısı da bana veda etti.
“Konu hisler değil.” dedi gözleri alev alev parlayarak.
“Ne o halde?”
“Anlamıyor musun?” dedi acı çeken bir ses tonuyla. “Bu zaten benim için yeterince zor.” Gözlerinde beni perişan eden bir yoğunluk vardı. “Bu kadar yakın olmak,” Baş parmağı usulca dudağımın üzerinde gezindi. “ve sahip olamayacağın şeyleri arzulamak.”
Ellerim titriyordu. Bir telaş ve panik kapladı bütün bedenimi. “Geri döneceğim.” dedim fısıldar gibi.
Bir eliyle yanağımdaki saçları kulağımın arkasına itti. “Ligefr’ın prensesinin bir dryad’la birlikte olmasına izin verilmez. Geri dönsen bile Kral muhafızları peşine düşecektir.”
“Bir yolunu buluruz.”
“Hayat boyu bir hain olarak yaşayamazsın.” derken ifadesi anlayışla derinleşti. Gözlerini tekrar kapadı. Yeniden açtığında bakışları değişmiş, aramıza mesafeli bir soğukluk girmişti. Söyleyeceklerini anlamış gibi kalbim sıkıştı. “Artık tılsımını istemiyorum ufaklık,” dedi derin bir nefes alarak. “Bundan sonra biz diye bir şey de olmayacak.”
Elimin ucundan kayıp giderken kalbim sıkıştı. Ona uzanmak, gitmesine engel olmak istedim. Dokunmaya, varlığını hissetmeye ihtiyacım vardı ama tuttum kendimi. Kolay değildi bunca zaman sonra.
Bana bakarken ağlamamdan korkarmış gibi tereddüt etti ama yine de durmadı. Beni taş gibi ağırlaşan bir kalple ve parçalara ayrılan hayallerimle baş başa bırakarak çıkıp gitti. Göz yaşlarının usulca akmasına izin verdim. Ne bekliyordum ki? Geriye dibine kadar üzülmek kaldı. Bu odadan çıkmadan, ve bana acı veren tüm o hisleri derinlere gömmeden önce yeterince üzülmek.
Peri bana akşam yemeği getirdiğinde çekingen hareketlerle yatağa oturdu. “Biliyorsun,” derken bana kaçamak bir bakış attı. “Tılsımı kullanarak daha iyi hissetmeni sağlayabilirim.”
“Hayır,” dedim, ona ruhsuz bir şekilde gülümseyerek. “Sonuçta bu-” doğru kelimeleri aradım. “Onun varlığını silmeyecek. Sen benim için endişelenme. Yarına kadar toparlarım.”
Yatağıma uzandığımda gerçekten de buna inanmak istedim. Tek ihtiyacımın zaman olduğuna… Ne var ki yarına kadar bile zamanım olmadı. Gecenin bir yarısı Hadrin kapımızdan içeri gürültüyle daldı ve koşar adım yanıma geldi. “Çabuk kale kapısına gel.” dedi panikle. “Savaşçılar içeri sızdı. Andre’nin kanaması var.”
Yataktan ayakkabılarımı bile giymeden fırladım. Koşar adım dışarıya çıktım. Gözlerim ışığa alıştığında kale kapısına giden yolu yarılamıştım. Ansızın her yerin derin bir sessizlik içinde olduğunu farkettim. Kale kapısı, açıklık alan ve patika… Her şey yerli yerindeydi. Kalp atışlarım hızlandı. Ben daha geriye dönemeden başımın gerisinde keskin bir ağrı hissettim. Bir şey öyle sert şekilde kafama inmişti ki görüşüm kararmaya başladı. Gördüğüm son şey Hadrin’in yüzü oldu.“Üzgünüm.” diyordu. Sonra… her şey karardı.
Bölüm etkileşimi
