26. bölüm / 41
TUTSAKBedel
Bölümler 41Şu an: Bedel
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ne kadar yorgun olduğumu Peri’nin peşin sıra kaleye yürüdüğümde anladım. Bir kolunu destek vermek için bana doladı. Kısa boylu bir askerin peşinden içeriye girdik. Hadrin kalenin iç avlusunda büyükçe bir kazığa bağlanmıştı. Başı öne eğik olduğu için başta baygın olduğunu sandım. Kafasını yavaşça kaldırıp bana baktı. Ağzının iki kenarından da kan akıyordu. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, yarı açık dudaklarından kısa nefesler veriyordu. Duyguları boşalmış, iki siyah çukura dönüşmüş gözleri benimle buluştuğunda irkildim. Yüzünde hiç bir ifade yoktu. Kemerin altından kalenin içine doğru yürürken gözleri bizi takip etti.
“Ona ne yaptınız?” Konuşmam bir cızırtıdan ibaretti. Sesimi kolay kolay geri kazanamayacaktım.
Peri ile önümüzden yürüyen asker Hadrin’in olduğu tarafa kısa, ifadesiz bir bakış attı. “Dryad’a dönüşemesin diye dişleri söküldü.”
Sanki üzerime buz dolu soğuk suya boşaltılmış gibi titredim. “Neden?”
Asker geriye bakmadan duygudan arınmış bir sesle konuştu. “İhanet edenlere verilen ceza budur.”
Tatsızca yutkundum. Kalenin içindeki mutfağa girene kadar kimse bir daha konuşmadı.
“İki gündür seni arıyorduk.” dedi Peri beni en yakındaki masaya yerleştirerek. İki gün. Karanlık hücrenin işkencesi o kadar sürmüştü demek. Bu kadar berbat hissetmeme şaşmamalı. Masanın üzerindeki yemek ve su kabını önüme itti. Ardından düşüncelerimi bölen sıkıntılı bir sesle devam etti. “Askerler ormanı talan etti ama seni bir türlü bulamadılar. Andre…” Tatsız bir anıyı hatırlamış gibi yüzünü buruşturdu. “Kendini kaybetmiş gibiydi. Hadrin yerini söylemeseydi…” cümlesine devam etmedi.
Demek beni böyle bulmuşlardı. “Yerimi öğrenmek için ona işkence mi etti?”
“Hayır.” dedi Peri. Yüzü düşünceli bir hal aldı. “Asıl tuhaf olan da bu. Kendiliğinden teslim oldu ve her şeyi itiraf etti.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Yerimi kendi isteği ile mi söyledi yani?”
“Evet.” dedi Peri. “Aslına bakarsan dişlerinin sökülmesine bile itiraz etmedi. Sanki başına gelecekleri kabullenmiş gibi.” Kısa bir süre durakladı. “Tüm bunları neden yaptığını merak ediyorum.”
Bir şey boğazıma takılmış gibi zorlukla yutkundum. Ona üzülmemeliydim. Başından beri beni öldürmek istediğini itiraf etmekle kalmamış, en nihayetinde beni karanlık bir çukura tıkmış ve Peyker’in insafına bırakmıştı. Yine de içimden bir parça ona üzülmeden edemedi. Merhametten ya da sevgiden değil, yanımdaki kız için aynısını yapabileceğimi bildiğimden. “Kızı için,” dedim gözlerimi önümdeki yemekten ayırmayarak. “Onu geri almaya çalışıyordu.”
Peri’nin bakışları yüzümde gezindi. Hiç bir şey söylemedi. Sessizce benim yemek yememi izledi.
Andre ile Zhmir’in yanlarına alabildikleri kadar asker alıp tılsımın peşinden gitmişlerdi. Şimdiden saatler geçmişti. Düşüncelerim tılsıma ya da Andre’ye kaydığından endişeden delirecek gibi oluyordum. İki büklüm bir halde arka pencereye tüneyip, kalenin ormana bakan açıklığını izledim. Peri’den benden farklı durumda değildi. Arada oturuyor orada tırnaklarını dişleyerek odada dur durak bilmeden dolanıyordu.
Yüzümde sıcak bir el gezindi. Gözlerimi zorlukla açtım. Ne ara uyumuştum ben? Peri dalgın bir yüzle beni izliyordu.
“Ne zamandır uyuyorum ben?” dedim kulak tırmalayıcı bir cızırtıya dönmüş sesimle, bir yandan da doğrulmaya çalıştım. Boğazım sanki mümkünmüş gibi daha beter bir hale gelmişti.
“Yalnızca bir kaç saat.” dedi Peri sakince.
Neler olduğunu anlamaya çalışarak etrafa bakındım. Pencere karanlığa gömüşmüştü. Akşam mı oldu? Pencerenin yanındaki yataktaydım.
“Döndüler mi?”
Kafasını usulca iki yana salladı. “Bence geri dönmeliyiz Liya. Daha fazla zaman kaybedemeyiz.” dedi düşünceli bir yüzle. Gözlerimi onunkilere diktim. Titrek bir sesle devam etti. “Peyker tılsıma zarar vermediğine göre koz olarak saklıyor olmalı. Bu da demektir ki hala sınırı geçemedi. Eğer Ligefr topraklarına ondan önce geçersek en azından bunu savaş çıkarmak için kullanamaz.”
Bir an söylediklerini düşündüm. Peri’nin ölümünün Kral’ı savaşa ikna etmek için yeterli olmadığını söylemişti. Ne var ki yaşananlardan sonra savaşa neden olsun ya da olmasın Peri’den kurtulma şansını kaçırmazdı. Tılsımı pazarlık için mi saklıyor? Eğer sağ sağlim saraya ulaşabilirsek tüm bu olanların iç yüzünü de ortaya çıkabilirdik. Üstelik tılsımların gücü kraliyete bağlıydı ve rahipler tılsımla Peri’nin bağlantısı kesmenin bir yolunu bulabilirdi.
“Sınırı yakalanmadan nasıl geçeceğiz? Kale kapısını Andre’nin izni olmadan bize açmazlar. Ormana kaçarsak da mağaranın başında nöbet tutan askerler var.”
Peri’nin yüzünden kararsız bir ifade geçti.
“Ne?” dedim sabırsızca.
“Hadrin Ligefr askerlerini daha önce de soktuğuna göre, Ligefr topraklarına geçmenin başka bir yolunu biliyor olabilir mi?”
Endişeyle karışık tuhaf bir korku bedenimi ele geçirdi. Kaleden Hadrin’le birlikte kaçarsam Andre’nin kafayı yiyeceği kesindi. Öteki yandan burada durup beklemenin ne Peri’ye ne de bana bir faydası yoktu. Peyker’in ne zaman harekete geçeceğini bilmiyorduk. Bu kararımı vermem için yeterli oldu.
“Sormadan bilemeyiz.” dedim yataktan ayaklarımı sarkıtarak. Kararım değişmeden olmak istediğim son insanın yanına, Hadrin’in ürkütücü bir şekilde bağlandığı avluya doğru adımladım. Tüm bu zaman aralığında da sabah gözlerime diktiği ürkütücü boş bakışlarını düşünmemeye çalıştım.
Avluda kimse yoktu. Belli ki artık dryad’a dönüşemediği için bir tehdit sayılmıyordu. Zaten askerlerin çoğu Andre ile birlikte gitmişti. Karanlık yüzünden yeterince yaklaşana dek yüzünü net olarak seçemedim. Bir kaç adım kala Hadrin kafasını kaldırıp bana baktı. Omurgamdan aşağıya tuhaf bir titreme süzüldü.
“Bana hesap sormaya mı geldin?” Sesi her zamankinden boğuktu. Kelimeler eskiden azı dişlerinin olduğu yerdeki siyah boşluklardan yuvarlanarak çıkıyordu.
“Hayır,” dedim aramızda bir kaç adım mesafe bırakana dek yaklaşarak. “Hoşuma gitmese de tüm bunları neden yaptığını anlayabiliyorum. Tüm yaptıklarına rağmen yerimi de sen söylemişsin.” Anlık bir duraklama yaşadım. “Senden bir şey istemeye geldim.”
Hadrin’in boş bakışlarından bir şaşkınlık geçti. “Ne istiyorsun?”
“İkimizi yakalanmadan Ligefr topraklarına geçirebilir misin?”
Bir süre anlamamış gibi cevap vermedi. Ardından ifadesiz yüzüne tezat bir şekilde dudakları yukarı kıvrıldı. “Ne bu? Benden intikam almak için oynadığınız bir oyun mu?”
“Oyun oynadığımız falan yok. Aslına bakarsan ikimize yaşattığın her şeyden sonra bu kadarını bize borçlusun.”
“Ben borcumu ödedim.” dedi yere doğru sinirli bir şekilde tükürerek. Hala çenesinden kan sızıyordu. “Bedelini biliyordum ve bunu ödemeye razı geldim. Gözlerini yumarken yüzü acıyla kasıldı. “Bir kez daha kaleye ihanet etmeye ne sebebim ne de niyetim var.”
Tam karşısına dikildim. Bu kadar perişan görünmese yumruğumu yüzüne geçirebilirdim. “Hiç bir şey ödediğin yok!” Ellerim sinirden titriyordu. “Tılsımı o kadına verdiğin anda ne olacağını sanıyordun? İkimizden biri öldüğü anda burası savaş meydanına dönecek. Üstelik savaştan sadece dryad’lar değil, kızın da nasibini alacak. Sınırı geçtiklerinde onu ligefr askerlerinden koruyabileceğini mi sanıyorsun? Başka şansın yok. O tılsıma zarar veremeden sınırı geçmemiz gerek.”
“Neden Andre’den seni geçirmesini istemiyorsun?” dedi karanlık gözlerini benimkilerden ayırmadan.
“Andre ile Zhmir saatlerdir Peyker’in peşinde.” Peri’ye doğru istemsizce gözlerimi kaçırdım. “Nerede oldukları da meçhul. Daha fazla vakit kaybedemeyiz.”
Hadrin uzunca bir süre yüzüme baktı. “Ellerimi çöz.” dedi sonunda.
Hızlıca kütüğün arkasına geçtim. Kalın bir iple tüm bedeni kazığa sabitlenmişti. Periyle birlikte ne kadar uğraştık bilmiyorum ama kan ter içinde ipleri gevşetmeyi başardık. Hadrin artık bir dryad olmasa bile hala güçlüydü. Gevşeyen iplerden kurtulmak için ellerini iki yana açtı ve kazıktan çıtırdama sesleri yükseldi.
“Demek sonum böyle olacakmış,” dedi iplerden kurtulurken karamsar bir sesle. “Andre kalan dişlerimi sökse yine iyi.”
Cevap beklemeden kalenin avlusundan ormana açılan iç binaya koşmaya başladı. Surların yarattığı karanlıkta gizlenerek onu takip ettik. Ormana bakan açıklığa çıkmadan önce duvarın gölgesine gizlendi. Arkadan usulca yaklaşıp “Kapıdan nasıl geçeceğiz?” diye sordum.
“Kapıdan geçmeyeceğiz.” dedi, gözleri nöbetçileri tararken. Ardından odaların bulunduğu iç kısma girdi. Peri ile ses çıkarmadan peşin sıra ilerledik. Önce zindanların olduğu en alt kata indik. Hadrin ağır bir kapıyı arkamızdan kapattığında içeride en ufak bir ışık kalmamış, zifiri karanlık çökmüştü. Pas kokulu tozlu bir hava boğazıma yapıştı. Az ileride bir kaç eşyanın düşme sesi geldi. Peri’nin elini kavrayarak soluğumu tuttum. Az sonra Hadrin bir meşaleyi tutuşturdu. Bir kaç adım ötemizdeydi. Duvarlar nem yüzünden renk değiştirmiş, odanın yerlerine çeşitli eski püskü eşyalar atılmıştı. Odanın duvarlarına çeşitli baltalar, kılıçlar ve zincirler asılmıştı. Hücrelerin demir kapıları ışıkla birlikte yerde titrek desenler yaratıyor, karanlık yüzünden içleri net seçilmiyordu. Hadrin kendinden emin adımlarla hücrelerin gerisindeki bir kapıya yürüdü. Tek kelime etmeden onu takip ettik. Kapı başka bir devasa uzunluktaki koridora açıldı. Burası kaleye açılan bir yer altı labirentiydi. Bir kaç dönüş sonrası yön duygumu tamamıyla yitirmiştim. Bunun berbat bir fikir olduğuna dair inancım git gide yükseliyordu. Bana oldukça uzun gelen bir sürenin sonunda Hadrin’in adımları yavaşladı ve ilk başta orada olduğunu farketmediğim tavandaki yuvarlak bir kapağın önünde durdu. Meşaleyi duvardaki bir kancaya takıp iki eliyle kapağa asıldı. Kapak tiz bir sürtünme sesiyle açıldı. İçeriye zayıf bir gece ışığı süzüldü. Hadrin’in kolayca kendini yukarı çekti. Ardından kolunu içeri uzatarak önce Peri’yi, sonra da beni yanına çekti.
Gözlerimi kırpıştırdığımda şaşkınlıkla ormanın içinde olduğumuzu farkettim. Hadrin kapağın olduğu boşluğu otlarla sakladı. Bataklığa açılan orman sınırındaydık. Kalenin askerlerini atlatmak şaşırtıcı derecede kolay olmuştu. Ansızın ormanın içine dalan Hadrin’e yetişip onu tam aksi yönde çekiştirdim.
Ne olduğunu anlamak için durup bana baktı. “Önce diğer tılsımı alayım.” dedim.
“Ne tılsımı?” Hadrin’in kafası karışmıştı.
“Buraya iki tılsımla geldim. Biri Peri’nin, diğeri de benim. Sakladığım yer çok uzak değil.”
Hadrin’in kuşkulu gözleri üzerimde gezindi. “Bunu şimdi mi söylüyorsun?” diye sordu ardından.
Ona cevap vermedim. Ormanın içine dalıp tanıdık ufak nehri aramaya koyuldum. Hadrin arkamdan yetişti. “Ona verdiğim Peri’ye aitti değil mi? Demek yüzündeki hayal kırıklığı bu yüzdendi.” Nehre çıkan taşlık yolu farkedince oraya yöneldim. “Ne farkeder ki?” dedim imalı bir sesle. “Peri’ye ait olduğunu bilsen vermeyecek miydin sanki?”
Bana aldırmadı. “Andre bunu biliyor mu? Başından beri onu kandırdığını?”
Kalbimde garip bir sızı oluştu. Başlarda Peri’yi korumak için sakladığım bu sırrın, böyle içinden çıkılamaz bir hale geleceğini nereden bilebilirdim? Tılsımın bana ait olmadığını öğrendiğinde o da böyle mi düşünecekti? Bir daha önü görebilecek miydim sahi?
Düşüncelerimi tanıdık ağacın görüntüsü böldü. Nehrin kenarındaki kavuğa eğilip hızlıca elimi daldırdım. Zarif zincire dokunmamla birlikte tüm vücudumda bir elektrik akımı gezdi. Ansızın kendimi çok daha güçlü hissettim. Tılsımı avucumun içine alıp çıkardım. Peri’nin ağzını yol boyunca bıçak açmamıştı. Gözleri akmamış göz yaşları ile karanlıkta inci gibi parlıyordu. Onu çekip sıkıca sarıldım. “Bunu atlatacağız.” dedim kafasını göğsüme bastırarak. Sesim de hislerim gibi toparlanmıştı.
“Hadi,” dedi Hadrin nehrin diğer yanına geçerek. “Sınırı geçtiğimizde birbirinizi avutursunuz. Kaçtığımızı anladıklarında burası asker dolacak.” Sözleri ürpermeme neden olmuştu. Ormanın içinden uğursuz bir uluma duyuldu. Peri’nin elini kavradığım gibi Hadrin’in peşine takıldım.
Bölüm etkileşimi
