5. bölüm / 41
TUTSAKTehlikeli Rüyalar
Bölümler 41Şu an: Tehlikeli Rüyalar
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ertesi sabah uyandığımda Andre'yi kafesin içinde görmeyi beklemiyordum. O kadar yakındı ki nefesim kesilmişti. Bana doğru eğilmişti ve elindeki bir şeyi inceliyordu. Bıçağın tanıdık yüzeyine bakarken bunun bana verdiği çakı olduğunu anladım. Uyurken yanımdan almış olmalıydı. Uyandığımı farkettiğinde saçlarıma uzandı ve ben ne olduğunu anlayamadan ufak bir tutamını kesti. "Ne yapıyorsun?" Sesim çatallı ve kulak tırmalayacak kadar tizdi. "Derler ki bir şey alırsan karşılığında bir şey vermelisin." Elindeki çakıyı önüme attı.
Bir kaşım havada bir çakıya bir ona baktım.
"Seni bırakmaya karar verdim." Ne? Doğru duyduğumdan emin olamayarak ifadesini inceledim. Son derece sakindi. Gözlerini yüzümden ayırmadan kafesin dışındaki nöbetçiye seslendi. "Kalenin kapısını aç."
Anlık şok yüzünden kalakaldım. "Beni bırakıyor musun?" Nöbetçi de en az benim kadar şaşırmıştı.
"Burada ölmen bir işime yaramaz. Ayrıca bu iş zaman ve erzak israfına dönmeye başladı." dedi yandaki yemek kaplarına kısa bir bakış atarak.
Katıksız bir şaşkınlık içinde kalkıp kafesin açık kapısına yürüdüm. Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum ama ayağıma gelen bu şansı tepmeyecektim. Dışarıya bir adım atmıştım ki yeniden Andre'in sesini işittim.
"Bunun türünün tek örneği olduğunu biliyor muydun?" derken en başından burada olma sebebim olan ufak küreyi görebileceğim şekilde havaya kaldırdı. Gözlerim bir an için hemen önümde duran umutsuzca istediğim küreye takıldı. Andre'in cevapları arayan gözlerinin yüzümde gezindiğini hissettim. "Bence sen basit bir hırsız değilsin," dedi olduğum tarafa dönerken, "Bunu aldığın odada çok daha değerli eşyalar olmasına rağmen sen bir yön bulucu çalmışsın." Keskin bakışlarından kaçınmak istedim, dudaklarımı dişlediğimin hayal meyal farkındaydım. Bir yandan sıkı sıkı kavradığı küreyi incelerken bir yandan kendinden daha emin bir şekilde devam etti. "Bu demektir ki her kimi arıyorsan umutsuzca buna ihtiyacın var," ardından küreyi ve izinsizce aldığı saç tutamımı cebine sokarak kaleye yöneldi. Artık olduğum tarafa bakmıyordu "Yeniden görüşeceğiz."
Duraksamadım bile. Koşar adım oradan uzaklaştım. Bacaklarım yanana kadar ormanın içine koştum. Bir buçuk saatlik koşunun ardından nihayet yeterince uzaktım. Bir ağaca yaslanıp soluklandım ve hızlı bir değerlendirme yaptım. Evet özgürdüm ama lanet herifin 'yeniden görüşeceğiz.'derken ne demek istediğini çok iyi biliyordum. Sınırları geçersem ülkemin içinde güvende olabilirdim. Denese bile bana orada ulaşamazdı. Ne var ki ben de bir daha dışarı çıkamazdım. Yön bulucu ve benden aldığı tutam sayesinde beni cehennemin dibine kadar kovalayabilirdi. Bu Peri'yi aramamı da imkansız hale getiriyordu. Bataklıktan kalenin olduğu yöne doğru baktım. Metrelerce yükseğe uzanan duvarların içinde bir yerdeydi, bunu biliyordum. Hiç değilse yaşıyor. Bilinmezlik işkencesini sürdürdü, tüm o yoksulluğun içinde o da acı mı çekiyordu? Belki de bir köle gibi satılmıştı. Gözlerimi yumdum. Bu kaybedilmiş bir savaştı.
Tılsımı sakladığım kovukta bulduğumda yeniden nefes almak gibi tarifsiz bir rahatlama yaşadım. Fazla vaktim olmadığını bildiğimden aceleyle boynuma taktım. Yakalanmadan önce mümkün olduğunca gücümü toparlamalıydım. Zihnimi mümkün olduğunca boşaltarak hızlı bir plan yapmaya çalıştım. Ne var ki planların işe yaraması için elinde koz olmalıydı ve benim tılsımım dışında hiç bir şeyim yoktu. O da bahis edilemeyecek kadar önemliydi.
Akşam güneşi kalenin devasa boyuttaki kapılarının üzerinde oynaşıyordu. Kendi ayaklarımla geri döndüğüme inanamıyordum. Kapılar ben yaklaşırken açıldı. İki yandaki nöbetçilerin sırıttığını görebiliyordum. Döneceğimi söylemiş olmalıydı.
Lanet olasıca. Çaresizce geri dönmemi izlemek için bekliyor muydu? Hayır. Buna zahmet etmezdi. İçimde kaynayan öfkenin tadını hissedebiliyordum. Onu küçümsemiştim ama şimdi anlıyordum. Direncimi kırmak için yapmıştı. Kaleden bir şekilde çıkarsam özgür kalacağıma gerçekten inanmıştım. O küreyi almadığım sürece özgür olmanın da bir anlamı yoktu. Elimdeki ufak siyah çakıyı avucumda çevirdim. 'Seni bırakmaya karar verdim.' Beni bıraktığı falan yoktu. Bu aptal çakıyı ona saplayabilmeyi diledim. Ufak bir intikam. Parmaklarımı ön yüzüne ufak harflerle kazınmış isminde gezdirirken zihnime ansızın tehlikeli ve bir o kadar keyifli bir düşünce sızdı. Gülümsememe bir zehir gibi yüzüme yayıldı. Yapacağım son şey bile olsa ona bunu ödetecektim.
Kafesimin olduğu açıklığa geri dönerken buna pek de şaşırmış görünmeyen nöbetçiler önümden çekilmekle yetindiler. Normal şartlarda yüzlerindeki aptal sırıtışa delice öfkelenebilirdim ama enerjimi başka bir şeye saklamam gerekiyordu. Hiç bir şey söylemeden sırtımı kafese verdim ve toprağın üzerine oturdum. Tek yapmam gereken beklemekti.
Gece yeterince zaman harcadıktan sonra siyah çakının ucuyla avucuma bir kesi attım. Normal şartlarda böyle ucuz bir numara için kanımın bir damlasını bile ziyan etmezdim ama onu savunmasız yakalama arzusu her şeyden baskın geldi. Tılsım sayesinde gücümün tamamı olmasa da önemli bir kısmına kavuşmuştum. Yumruğumu sıktım ve akan damlalar çakıyı boyarken gözlerimi kapadım. Lütfen uyuyor ol. Büyük bir konsantrasyonla elimdeki çakıya beni sahibine götürmesini fısıldadım. Hava sıkıştı ve ayaklarımın altındaki zemin yavaşça dağıldı. Uyuyordu. Andre'nin savunmasız zihnine çekilirken öyle keyiflenmiştim ki uzun zamandır bu kadar canlı hissetmiyordum. Şimdi oynama sırası bendeydi.
Görüntüler birer birer dağılıp yeniden birleşti. Sonsuz gibi görünen bir boşluğun içinden rüya aleminin içine keskin bir dalış yaptım. Koyu mavi ve kırmızıyla döşenmiş ferah bir odanın içindeydik. Avluya bakan geniş pencerelerden içeriye yeni ayın ışıkları sızıyordu. Odasında mıyım? Duvarlarda bir uçtan diğer uca uzanan geniş raflar eski tozlu eşyalar ile doluydu. Andre masanın üzerine eğilmiş bir sayfa tomarını inceliyordu. Yaklaştığımı hissedince olduğum yöne döndü. Varlığıma anlam vermeye çalışan yüzünden bir şaşkınlık geçti.
Tek istediğim çakıyı ona saplayabilecek kadar yaklaşmaktı. Hiç değilse zararsız ufak bir kesi. Uyanırsa bütün plan suya düşer. Bunu daha önce yapmamıştım ve elime yüzüme bulaştırmadan önce yeterince acı çektiğinden emin olmak istiyordum.
"Burada ne yapıyorsun?"
Şey, bunu -bu kadar gerçekçi olmasını- beklemiyordum. Titrememi kontrol altına alarak mümkün olduğunca ona sokuldum. Kendi kendime tekrarlıyordum. Bunu yapabilirsin. Bunu yapabilirsin.
Sahip olduğum tüm kontrolü kullanarak yanına yaklaştım ve "Seni görmeye geldim," dedim.
Gözleri kuşkuyla kısıldı ama yaklaşmamı izlerken hareket etmedi. Kafası karışmış görünüyordu. Bir şeylerin doğru olmadığını anlamış mıydı? Gözlerimi üzerinden sarkan salaş gömleğe çevirdim ve üst düğmesine uzandım. Ben daha ona dokunamadan bileğimi sertçe tuttu. "Ne yapıyorsun?" Ona aldırış etmeden bir adım daha yaklaştım ve karanlık bir kuyu kadar siyah gözlerinin içine bakarak daha fazla ileri gitmeye cüret ettim. 'Seni özledim.' Yalanın getirdiği omurgamdaki tanıdık elektiriklenme oradaydı. Hala bileğimi tutuyordu ama zihninin kontrolünü yavaşça kaybetti. Beni tutan eli yumuşadı ve bakışları tamamen değişti. Çakıyı doğru bir noktada kullanabilmek için yeniden gömleğine uzandım. "Kurtul şundan."
Cevap vermedi ama ansızın bir el belimi kavradığı gibi ayaklarım yerden kesildi. Neler oluyor? Kendimi masanın arkasındaki geniş yatakta Andre ile birlikte uzanırken buldum. Nefes alış verişim değilmişti. Andre'in yüzünde şaşkınlığımdan keyif alan ve beni deli eden o kibirli gülümseme vardı. Bilinci geri mi geldi? Omurgamdan soğuk bir tedirginlik geçti. Dikkatle yüzüne baktım. Bakışları tüylerimin diken diken olmasına sebep olacak kadar yoğundu ancak bu sefer daha önce orada olmayan bir duygu daha vardı; apaçık ve inkar edilemez bir arzu. Hala uyuyor. Bana o kadar yakındı ki gözlerine kadar uzanan dağınık saçları alnıma dokunuyordu. Yatak ile onun vücudu arasında hapsolmuştum. Sağ kolundan destek alarak üzerime eğildi. Bana temas etmediği halde vücudunun ısısını hissedebiliyordum. Daha önce kimseyle bu kadar yakınlaşmamıştım. Derin ve istek dolu bakışları dudaklarımda sabitlenmeden önce boşta kalan elinin arkası yanaklarımda ve boynumda gezindi. Baş parmağı usulca alt dudağımı okşadığında düşünce yetimi çoktan kaybetmiştim. Lanet olsun! Ardından aşağıya kaydı ve usulca bel boşluğumu kavradı. Garip bir arzu beni hazırlıksız yakaladı. Sağır edici bir gürültüyle çarpan kalbimin sesini kulaklarımda hissedebiliyordum. Kontrol elimden kayarken aptalca bir şey yaptım. Beni öpmesine izin verdim. Şefkatli ve arzu dolu bir öpücük. Ne yapıyorum ben? Bir eli boynumdaydı ve diğeriyle gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. Daha önceki isteğime ithafen ayak parmaklarımdan saç uçlarıma kadar tel gibi gerilmeme sebep olan oyunbaz bir sesle "Nasıl istersen." dedi. Dudaklarının arasından kısa temiz bir hava az da olsa zihnime ulaştı. Şimdi. Avucumdaki çakıyı göğsüne -tam da kalbinin olduğu yere- saplarken dudakları hala benimkilerin üzerindeydi. Kontrolümü tamamen kaybettim. Gözlerini açtı. Bilinci yerine gelirken yoğun bakışlarının şoktan çok daha karanlık bir tona evrilmesini izledim. Kim olduğumu biliyordu -daha fenası ne yaptığımı biliyordu- ama belimi tutan eli beni sarmaya devam etti.
Telaşla rüyadan çıktığımda hala titriyordum. Elim dudaklarımın üzerindeydi. Pekala bu tam olarak yapmayı planladığım şey değildi. Öpüşünü hala hissedebiliyordum. İçimi tarifsiz bir panik kapladı. Birazdan beni öldüreceğinden adım gibi emindim. Uyanmasına rağmen acıyı hissediyor olmalıydı. Sakinleşmem uzun bir zaman aldı. Değil başka bir rüyaya sızacak adım atacak kadar bile gücüm kalmamıştı. Dizlerimin bağı çözüldü ve olduğum yere yığıldım. Gerçekleşmek üzere olan kıyameti bekliyordum. Ne var ki hiç gelmedi.
Gürültüye uyandığımda en fazla yarım saattir uyuyordum. İstemeden de olsa dün gecenin anıları zihnime hücum etti. Rüya gezilerinden sonra günlerce etkisinden çıkamayanlar olduğunu duymuştum. Bu bilinçaltına verilen kontrolsüz hasarın bir sonucuydu. Hala acı içinde olabilir mi? Kafamı iki yana sallarken bunun doğru olmadığını biliyordum. Neredeyse tükenmiş gücümle böyle bir tahribat yaratmam mümkün değildi.
Kafesin açık kapısından içeriye tanıdık bir kürek ve kova atıldı. Benden hiç haz etmediğini bildiğim uzun boylu kızıl kafalı suratsız nöbetçiye kaşlarımı kaldırarak baktım. "Bu da neyin nesi?"
Zhmir keyifli bir sesle açıkladı. "Bugün ahırlara gideceksin." Anlaşılan bana en uygun cezanın gübre temizletmek olduğuna karar vermişti. Aslına bakarsa hiç bir şey yapmadan oturmaktansa bu ödül bile sayılırdı.
Tam elime küreği aldığımda nöbetçi omzunun üzerinden geri döndü. "Ha, az kalsın unutuyordum." Bana doğru beyaz bir kumaş fırlatırken ekledi. "Yarım kalan işinizi bitirmek için geri gelecekmiş." Fırlattığı bezin dün rüyasına sızdığım sırada üzerinde olan gömlek olduğunu anlamam yalnızca bir kaç saniye sürdü.
Yüzümün baştan aşağıya kızardığına adım gibi emindim. "Küstah, aptal, kahrolası herif! Ona neyin yarım kaldığını göstereceğim." Elimle gömleği kavradığım gibi Zhmir'in varlığına aldırış etmeden kalenin iç girişine doğru atıldım. Kapıdaki iki nöbetçi şaşkınlıkla yaklaşmamı izledi. Dünkü kadar harap görünmemem onları şaşırtmış gibiydi. İçeri geçirmeyeceklerini bildiğimden beni duyabileceği kadar yakında olmasını umuyordum.
"Kendini zeki sanıyorsun ama o aptal zihnin o kadar basit ki içeri bir çocuk bile sızabilir!" Geri döndüm ama öfkem dinmemişti. "Acı içinde öldüğünde bunu kefenin yapacağım!" Nöbetçiler anlamsız ifadelerle birbirlerine baktılar. Etrafıma bakındım ve gömleği yerdeki bir taşa sarıp en yakın pencereye fırlattım. Kalenin iç avulusuna giden yolun gerisinde kalan bir su birikintisine düştü. Bu tam olarak düşündüğüm etki değildi ama bir nebze daha iyi hissettirdi. Dağılmış saçlarımı toparlayarak bir kaç derin nefes aldım. Ardından kalan gururumla birlikte küreğimi de alıp dönmeden önce artık tamamen kafayı yediğimden emin olan nöbetçilere seslendim. "Neye bakıyorsunuz siz?"
Bölüm etkileşimi
