TUTSAK kitap kapağı

27. bölüm / 41

TUTSAK

Hayal

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: Hayal

Gözlerimi ağaçların arasından sızan gündoğumunun zayıf ışıklarına açtım. Bütün geceyi ormanda geçirmiştik. Mağaranın önündeki adamları aşmak mümkün olmadığı için Hadrin bizi daha uzun ama güvenli olduğunu söylediği bir yola sürükledi. Yalnızca bir kaç saattir uyuyorduk ve ben üzerimdeki ince hırkayı kucağımda uyuyan Peri’nin üzerine örtmüştüm. Ellerimi buz tutmuş kollarıma sardım. Peri uyandırmamaya gayret ederek doğrulup oturdum. Biraz canım yanıyordu, sonra boğazımda da bir kuruluk… Bir kaç yutkunma sonrası kuruluk geçer gibi oldu ama acı, o yerindeydi. Sorun susuzluk değildi ya da soğuk. Yorgunluk da değil. Son bir kaç saattir vermiş olduğum kararların sancısı. Onu bir daha göremeyecektim. Gerçek canımı yakıyordu. Hadrin’le gittiğimi öğrendiğinde benden yeterince nefret etmezse bile tılsımla ilgili gerçeği öğrendiğinde kesinlikle edecekti.
Gözlerimi kapadım ve yeniden karşılaştığımızı hayal ettim. Beni gördüğünde vereceği tepkiyi… Dibimdeydi. Sesi vardı, gözleri belki. Rüya mı bu? Ansızın her şey değişti. Artık gülmüyordu. Gözleri siyah ve yargılayıcıydı. Sonra öfkelendi. Konuştu, bir sürü şey söyledi. Ağzımı açtım, konuştum. Fazla değil ama az konuştum. Uyandım sonra. Korktum. Kabuslardan bile korkmayan ben rüyamdan korktum. Yokluğuna dayanamamaktan korktum.
Gözlerim derin bir uyku içinde usulca nefesler alan kucağımdaki kıza kaydı. Belki de neden yaptığımı anlayabilirdi. Tam da bu düşünceden sonra acıyı yatıştırabilirim sandım ama olmadı. Yeniden uyumadım.
Hadrin yeniden yola çıkmamaz gerektiğini söylediğinde Peri’yi usulca uyandırdım. Gözlerini açmakta zorlanarak bir kaç kez kırpıştırdı. Bana mı öyle geliyordu yoksa gözlerindeki grilik gitgide azalıyor muydu? Belki de sadece yorgundu. Nehirden doldurduğumuz mataradan bir kaç yudum alıp ona uzattım. İtiraz etmeden içti. Ardından sessizce Hadrin’in peşine takıldık.
Hadrin ile aramızda eskisinden de beter bir gerilim vardı. Bir kaç kez çaktırmadan ona baktım. Düne göre çok daha iyi görünüyordu. Çenesinden artık kan damlamıyordu ama yine de oldukça acı içinde olduğunu tahmin ettim. Dünden beri ağzını bıcak açmayan Peri’nin sesiyle düşüncelerim bölündü.
“Bizi geçirdikten sonra geri mi döneceksin?” dedi merakla Hadrin’e bakarak.
“Evet.” dedi Hadrin bir an bile düşünmeden.
“Neden başka bir yere gitmiyorsun?” Soru ansızın ağzımdan kaçmıştı. Hadrin’in bakışları bana döndüğünde devam ettim. “Bizi sınırdan geçirdiğin için sana daha fenasını yapacaklar.”
“Gidecek bir yerim yok.” dedi Hadrin. Kısa bir an duraksadı. “Öyle bile olsa orası benim evim.”
“Bu yüzden geri döndün.” dedi Peri, şimdi konuşurken yola bakıyordu. “Ceza alacağını bile bile yeniden teslim olacaksın.”
Hadrin belli belirsiz omuz silkti. “Seçimlerin bir bedeli olmalı.”
İçimi kemiren soruyu daha fazla saklayamadım. “Sen,” dedim çekinerek. “Bir daha Dryad’a dönüşemeyecek misin?”
Bana kısa bir bakış attı. Yüzü ormana dönük olduğu için duygularını seçemedim ama konuştuğunda sesi boğuktu. “Yalnızca bir süre,” dedi sonunda. “Azı dişlerim yeniden çıkana dek. Mecbur olmadıkça hiç bir Dryad’ı öldürmeyiz.” Ardından ben başka bir şey soramadan ekledi. “Bu sefer Andre’nin dişlerimle yetineceğini sanmam. Seni düşündüğünden fazla önemsiyor.”
İçimdeki acımasız ses sözlerini önemsiyordu diye düzeltirken tatsızca yutkundum. Orman sınırına yaklaşırken topraklarımıza uzanan dar vadinin tanıdık görüntüsü ve iki yanında yükselen devasa tepelerin silüetleri seçilir hale geldi. Ufak bir su birikintisi vadiden sıyrılıp ormanın içine doğru usul usul kıvrılıyordu.
Suyun hemen ilerisinden gelen sesleri duyduğumuzda açıklığa çıkmak üzereydik. Hadrin çevik bir hareketle bizi yeniden ormanın içine çekti. Grubun armasını gördüğümde içimde istemsiz bir heyecan yükseldi. Bunlar Ligefr’ın savaşçılarıydı! Tanıdık armayı taşıyan bir grubun en önünde Bahir’i seçebilmiştim. Peyker’den sonra ordu içindeki en yetkili kişiydi. Ona seslenip seslenmemek arasında kararsızca kıvrandım. Hadrin hareket etmemi engelleyerek beni bir ağacın arkasına çekti. Kollarının arasında debelendiysem de Bahir’in arkasından yaklaşan başka bir savaşçı olduğunu farkedince sessizce ağacın gölgesine sindim.
“Sınıra çok yaklaştık. Artık geri dönmemiz gerek.” dedi en öndeki savaşçı.
Bahir cevap vermedi.
“Bu kadar zamandan sonra Peyker’in hayatta olması imkansız.” diye diretti savaşçı.
Bahir gözleriyle önündeki ormanı taradı. “Peyker’i aramıyoruz zaten, ormanı taramaya devam etsinler.” diye cevap verdi duygusuz bir sesle. “Bize ele geçirdiği tılsım lazım.”
“Hala parlıyorsa?” dedi asker.
“Biz ezeriz.”
Bedenim bir an hareketsiz kaldı. O da bu işin içindeydi. Ne bizi ne de Peyker’i aramıyorlardı. Aradıkları şey tılsımdı. Hadrin’in elinden kurtulmak için mücadele etmeyi kestim. Anlaşılan Peyker geri dönememişti. Andre onu bulmuş olabilir mi? Onlar gözden kaybolana dek ağaçların gölgesinde bekledik. Pisliğe bulaşmamış bir savaşçı kalmış mıydı gerçekten? Öfke yeniden kanımda kaynamaya başlamıştı. “Aşağılık herif.” dedim elimle ağacın kabuğunu sıkıp toza çevirirken.
“Saraya ulaşmak düşündüğümüzden zor olacak.” dedi Peri titrek bir sesle.
“Korkma.” dedim kararlı gözlerle onu telkin ederek. “Ben korkmuyorum.” Gerçekten de korkmuyordum. Tek hissettiğim ihanetin getirdiği katıksız öfkeydi ve öyle baskındı ki Bahir’i çıplak ellerimle boğabilirdim. Yine de dikkat çekmemek şu anda her şeyden önemliydi. Saraya girmenin en az tehlikeli yolunu düşünmeye koyuldum. Vadi savaşçılar tarafından korunurken yakalanmadan geçemeyeceğimiz kadar dardı. Belki de akşam olduğunda tepelere tırmanabilirdik.
“Önce akşam olmasını bekleyelim.” dedim. Hadrin kafasıyla onayladı ve yeniden ormanın içine yöneldi. Vadiye yaklaşmadan geceyi geçirebileceğimiz bir sığınak aramaya koyulduk.
Uzun ladin ağaçlarının arasında geceyi geçirebileceğimiz bir mağara bulduk. Akşam olmasını beklerken Hadrin su kaplarını toplamak için epeyce arkamızda kalan nehre indi. Mağaranın içerisinde bana iyice sokulan Peri “Gerçekten korkmuyor musun?” dedi gözleriyle kararsızca beni süzerek.
Onun parlaklığı azalmış, endişeli gözlerine hazırlıksız yakalandım. “Hislerimi anlamıyor musun?”
“Hayır,” Dudakları titrerken başını usulca iki yana salladı. “Bir süredir hiç bir şey hissetmiyorum.” Yanakları akan yaşlar nedeniyle ıslanmıştı.
Yaralı mıydı? Sorunun ne olduğunu anlamaya çalışarak gözlerim üzerinde dolaştı. Her şeyi normal görünüyordu. Ona doğru ilerledim. Gözleri sabahkinden bile soluktu. İçimde bir korku yükseldi. Tılsımdan ayrı kaldığı için mi? Peyker ona bir şey mi yaptı? Ben ona ulaşamadan arkamızdan yükselen sesle adımlarım havada donup kaldı.
“Buradalar!”
Onu yakaladığım gibi arkama çekmeye yeltendim ama geç kalmıştım. Peri’nin omzumun üzerinden arkaya bakan göz bebekleri korkuyla büyüdü ama o da benim gibi donmuştu. İstesemde kıpırdayamıyordum. Kanım bile donmuştu. Düşüncelerim dışında hiç bir şeyi kontrol edemiyordum. Savaşçı tılsımıyla bizi kendi bedenlerimize hapsetmişti. Tılsımımı görülme ihtimaline karşı iç çebime saklamıştım ve şimdi ne kadar denersem deneyim ona ulaşamıyordum. Dakikalar sonra ellerim iki kaba el tarafından bağlandı. Bizi fiziksel olarak tamamen etkisiz hale getirene dek hareketlerimizi kısıtlayan etkiyi kaldırmadılar. Donmuş biçimde yutkunmayı bile beceremeden kaderimizi beklemeye başladık.
İki savaşçı ikimizi birden sürükleyerek vadinin açıklığına çekti. “Bırak beni!” Kurtulmak için var gücümle savaştım. Peri de benim gibi bir yandan çığlık atıyor, bir yandan da debeleniyordu. Bileklerimi saran ip çırpındıkça daha fazla etime geçti. Artık hareket edebiliyordum ne var ki bunun özgürlüğümü kazanmama hiç bir faydası olmadı. Ne yüzümüze baktılar ne de çığlıklarımıza bir cevap verdiler. İkimizi yan yana kalınca bir ağacın gövdesine bağladılar. Ardından Bahir’e haber yollandı. Hava kararıyordu ve güneş tamamen battığında belki de her şey bitmiş olacaktı.
Böyle bitmemeliydi. Göz yaşlarım çaresizce yanaklarımı ıslatırken gözlerimi kapadım. Hadrin bizi bulamadığında kurtarmaya gelir miydi? Gelse bile dönüşemediği için savaşçılara karşı bir şansı yoktu. Çaresizlikten nefret etmiştim. Peri ağacın diğer yanında kaldığı için onu göremiyordum. Ona seslenmek isterken bir şey, öyle güçlü bir şekilde yüzümü kapladı ki tüm nefesim kesildi. Kesin boğuluyordum. Çırpınsam da bir santim bile oynayamadım. Bir şey beni ağaçtan söküp gerisin geri arkaya aldı. Sırt üstü yere düştüm ve bir şey tüm gücüyle üzerime eğildi. Yüzü ağacın karanlığında kalmıştı. Elleriyle yüzümü tamamen yere yapıştırırken açıklığın olduğu yöne baktı. Ellerim hala bağlıydı ve ağır bedeni yüzünden yere saplanmıştım. Neler oluyor? “Sessiz ol.” Nabzım öyle hızlanmıştı ki bambaşka bir ritim kazandı. Ellerini çekmeden yüzüme eğildi. Ateş kadar parlak siyah gözler benimle buluştuğunda bu mümkünmüş gibi nabzım daha da yükseldi. Andre elini ağzımdan çekerken ona her an kaybolacakmış gibi gözlerimi kırpıştırarak baktım. Bu bir hayal olmalıydı. Beni burada bulmasının bir ihtimali yoktu değil mi?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.