28. bölüm / 41
TUTSAKKaybedilecek Şeyler
Bölümler 41Şu an: Kaybedilecek Şeyler
- 1 Giriş671 kelime
- 2 Kapan1.476 kelime
- 3 Patlama1.086 kelime
- 4 Beklenti720 kelime
- 5 Tehlikeli Rüyalar1.602 kelime
- 6 Anlaşma1.223 kelime
- 7 Bekleyiş1.327 kelime
- 8 Yolculuk1.381 kelime
- 9 Çamsakızı1.334 kelime
- 10 Canavar1.204 kelime
- 11 İtiraf1.170 kelime
- 12 Tapınak1.042 kelime
- 13 Saldırı1.974 kelime
- 14 Dönüş Yolu1.500 kelime
- 15 Karışık Duygular1.479 kelime
- 16 Kayıp Prenses1.029 kelime
- 17 Yetenek1.309 kelime
- 18 Yolcu Hanı1.534 kelime
- 19 Çözülme1.268 kelime
- 20 Tehlikeli Plan1.285 kelime
- 21 Pazarlık1.106 kelime
- 22 Karşılama1.195 kelime
- 23 Baskın Özellik1.205 kelime
- 24 İsyan1.817 kelime
- 25 İhanet1.526 kelime
- 26 Bedel1.571 kelime
- 27 Hayal1.186 kelime
- 28 Kaybedilecek Şeyler1.180 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 Mavi Alev1.700 kelime
- 30 Teminat1.147 kelime
- 31 Zihin Oyunları1.291 kelime
- 32 Bağ1.011 kelime
- 33 Kayıp1.353 kelime
- 34 Cadı Avı1.684 kelime
- 35 Söz1.444 kelime
- 36 Hesaplar1.108 kelime
- 37 Görev ve Sorumluluklar1.057 kelime
- 38 Kaynak1.101 kelime
- 39 Fedakarlık860 kelime
- 40 Ferman1.106 kelime
- 41 Final802 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karşımdaki adam hayal olamayacak kadar öfkeliydi. Ellerimi ve ayaklarımı bağlayan ipi elindeki bıçakla çabucak kesti. Gözleri hızlıca üzerimde dolaştı ve en son yeniden gözlerime kilitlendi. Bakışlarında öyle yoğun bir parlaklık vardı ki istemsizce irkildim. Yapmasını beklediğim son şeydi ama bir eliyle ensemi ve çenemi kavradı, dudaklarını benimkilere bastırdı. İçimdeki bir düğüm çözülmüş gibi nefes almam kolaylaştı. Ona karşılık verirken öpüşmemiz dudaklarımı sızlatacak kadar derinleşti. Elleriyle beni sardı ve iyice kendine doğru çekti. Arkamızdan bir homurtu yükseldiğinde kim olduğuna bakacak takatim kalmamıştı. Başım dönüyordu ama ne yalan söyleyim halimden oldukça memnundum. Ardından Zhmir’in tanıdık sesini işittim. “Savaşçılar gelmeden gitmemiz gerek. Ne yapacaksanız sonraya saklayın.”
Andre geri çekilirken aramıza giren boşluktan hiç hoşlanmamıştım. Gözlerini açarak derin, sıkıntılı bir nefes verdi. Bana dönen bakışları hala öfkeliydi. “Sana ne yapacağıma sonra karar vereceğim.” dedi. Normal şartlarda bu sözlerin beni iliklerime kadar titretmesi gerekirdi. Ancak varlığı içimi öyle bir güvenle doldurmuştu ki, ona usulca gülümserken hafifçe başımı salladım. Sakin teslimiyetim hoşuna gitmiş gibi bakışları kısa bir an yumuşadı.
Ona beni nasıl bulduğunu sormak istedim ama yaklaşan ayak sesleri konuşmama engel oldu. Andre elimi sıkıca kavradı ve beni kendisiyle birlikte ayaklarımın yerden kesilmesine neden olacak bir hızla ormanın içine çekti. Hemen arkamızdan gelen Zhmir Peri’yi kucağında taşıyordu. Az sonra Hadrin’in bize nehre inen yolu işaret ettiğini gördüm. Hep birlikte olabilecek en hızlı şekilde ve mümkün olduğunca az ses çıkararak ilerledik. Savaşçıların ayak sesleri uzakta kalana kadar ara vermeden koştuk.
Hava iyiden iyiye karardığı için hiç bir şey görünmüyordu. Tek bir adım atacak takatim kalmadığından emin olduğumda en yakındaki ağacın gövdesine dayanarak iki büklüm halde soluklanmaya çalıştım. Nefesim daha düzelmeden Andre araya girdi. “Biraz daha mesafe açmalıyız.”
Beni belimden kavradığı gibi peşi sıra sürüklemeye devam etti. Vadiye uzanan ormanın içinde ilerledik. Sonunda Andre yeterince mesafe açtığımıza kanaat getirmiş olacak ki, kısa süre de olsa dinlenmemize izin verdi.
“Bizi nasıl buldunuz?” diye sordum nefes nefese.
“Peyker’i vadinin girişine kadar takip ettik. Savaşçıları atlatmak için gece olmasını bekliyorduk. Sonra Hadrin’in farkettik.” dedi Zhmir.
Hadrin’e baktım. “Yardım çağırmak için dönüyordum.” dedi açıklama ihtiyacı duymuş gibi.
Peri hala Zhmir’in kucağındaydı. Gözleri kapalıydı ve derin bir uykuda gibi derin nefesler alıyordu. Neyi var sahi? Ona baktığımı gören Zhmir sıkıntılı düşüncelerimi böldü.
“Sen kayıpken doğru düzgün uyumadı. Vücudu yorgun düşmüş olmalı.” Çatılı kaşlarım zayıf ve soluk yüzünde dolaştı. Bu şartlar altında pek mümkün olmasa da belki de tek ihtiyacı dinlendirici güzel bir uykuydu.
Yine de kontrol etme ihtiyacıyla yüzüne uzandım. Ona dokunur dokunmaz içimi bir korku kapladı. “Ateşi var.” Zhmir Peri’nin küçük bedenini bana doğru dikkatlice yere bıraktı.
“Belki de üşütmüştür.” dedi benim gibi çatılı kaşlarla Peri’yi incelerken. Bu mümkün değil.
“Hayır,” dedim belli belirsiz. Ateşini azaltmak için elimi yeniden alnına koydum.
“Ne hayır?” Andre ormanı tarayıp geri dönmüştü.
“Ligefr’lar üşütmez.” Peri’nin elbisesini kollarına kadar çektim ve bedeninin açıkta kalan yerlerini kontrol ettim. “Hasta bile olmaz.”
“Hiç mi?” diye sordu Zhmir.
“Hiç.” dedim kesin bir sesle. Her saniye endişem artıyordu. Neyi var böyle?
Ateşi düştü ama bir kaç saat aralıklarla onu yeniden kontrol etmeye karar verdim. Andre karşıma geçerek daha önce taşıdığını farketmediğim ufak bir çantayı karıştırdı. Ardından elime soğuk, yuvarlak bir şey tutuşturdu. Ne olduğunu anlamak için elimde bir kaç kez çevirdim. Sabırsızca uzanıp üst kapağını çevirdi. Bu bir su matarasıydı. Ne kadar susuz olduğumu içene kadar farketmemiştim. Az bir kısmını da Peri’nin yüzüne döktüm ve dudaklarını ıslattım.
Etraf şimdi zifiri karanlıktı. Ağaçların kalın yaprakları ayın zayıf ışığını da iyiden iyiye azaltıyordu. Hadrin araya mesafe koymak istemiş gibi bizden daha uzak bir köşeye yerleşti. Ben de oturmak için en yakın ağaca ilerledim ama tam iki kez yüzü koyun bir şekilde yere kapaklanmaktan son anda kurtuldum. Andre ise hiç zorlanmadan ve tek bir taşa bile takılmadan yakın çevreyi yeniden kontrol etti, sonra da tüm zarafetiyle karşıma dikildi.
“Nasıl bu kadar rahat hareket edebiliyorsun?”
Kısa bir an ne söylediğimi anlamayarak yüzüme baktı. Ardından sakin, düz bir sesle cevapladı. “Karanlıkta görebiliyorum ben.”
“Ya.” Şaşkınlığım yüzümden okunuyor olmalıydı. Bense bir metre ötesini bile zor görüyordum. Bu huzursuz hissetmeme sebep oldu. Gözleri benimle buluştuğunda yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi. “Bütün iyi özellikler sizde mi sanıyordun?”
“Aman ne mutlu sana.”
Asık suratıma bir an gülümseyecek gibi oldu ama yeniden konuştuğunda sesi gergindi.
“Nasıl bu kadar düşüncesizce bir şey yapabildin?” Kısık gözleri yüzümde gezindi.
Düşüncesizce mi? “Savaş çıkmasını engellemeye çalışmanın nesi düşüncesizce?”
“Sen-” Kısa bir an durdu. “Ölebilirdin Liya!” Çok öfkeliydi. Ellerini burun kemerine bastırırken kısa süre için gözlerini kapattı. Yeniden konuştuğunda sesini sakin tutmakta zorlanıyordu. “İkiniz de!”
“Bunu biliyorum!” Çocuk gibi görünmek istemiyordum ama ağzımdan bir homurtu çıktı. “Kendimi koruyabilirim.” Ama daha bunu dediğim anda pişman olmuştum bile. Kendimi koruma kısmında o kadar çok çuvallamıştım ki tekrar hatırlatılmasına ihtiyacım yoktu.
“Öyle mi?” Bana doğru bir adım attı. “Buradan hiç öyle görünmüyor.”
“Ne yapmamı bekliyordun? Peyker’in tılsımdan kurtulmasını beklerken bir köşede çaresizce oturmamı mı?”
“Gerekirse evet! Yakalanmandan iyidir.”
“Bunu biliyorum! Ölmeyi istediğimi mi sanıyorsun? Ya da seni bırakmayı? Yapmak zorunda olduğum şeyi yapıyorum, aynı senin gibi.” Sona doğru sesim zayıflamıştı. Bir süre dik dik bakıştık. Gözleri hala öfkeliydi ama sanki bir süre sonra öfkenin yerini başka bir şey aldı.
“Eğer bir şey olsaydı,” Bir elini saçlarına geçirdi. “Bunun bana ne yapacağını görmüyor musun?”
İçimin sıkıntısını bastırmak isteyerek gözlerimi ondan kaçırdım. “Mecbur olmasaydım yapmazdım.” Sesim neden suçlu gibi çıkıyordu? Bakışları yumuşadı. Ne var ki ikimiz de bu işin sonunun iyi olmayacağının farkındaydık. Öyle ya da böyle. Peri’nin olduğu yere baktım. “Bir an önce saraya ulaşmamız gerek. Tılsımla olan bağı ayırmanın bir yolu olabilir.”
“Bu mümkün mü?”
“Belki. Yeterince hızlı ulaşabilirsek rahipler deneyebilir.”
“Güvenli mi peki?” Yüzü kuşku doluydu.
Hiç bir fikrim yoktu. Yüzüm düşüncelerimi ele veriyor olmalıydı. “Başka şansımız var mı bilmiyorum.”
Bir kaç saat sonra yeniden yola koyulacaktık. Bu yüzden ormanın gerisine bakan, eğri büğrü kalın dalları nedeniyle nispeten korunaklı olan bir ağaca sırtımı verip oturdum. Andre de hiç bir şey demeden yanıma yerleşti.
Aramızdaki gerilim elle tutulur cinstendi. Üstelik az önce konuştuklarımızın da içimde git gide büyüyen sıkıntıya bir faydası olmuyordu. En az benim kadar yorgun ve yıpranmış bir haldeydi. Ona dokunmak ihtiyacıyla uzandım. Ellerimi gövdesine dolayıp kucağına doğru sokuldum. Önce tepki vermedi ama ben yerleşirken de itiraz etmedi. Sonra sanki orada olduğumu hissetmeye ihtiyacı varmış gibi sıkıca sarıldı. Kafamı göğsüne yasladım. O da çenesini kafamın üstüne koydu. Bir yandan belimi sararken bir yandan diğer eliyle yanağımı okşamaya başladı. Dokunduğu yerler ısındı. Kokusunu içime çekerken kısa, sakinleştirici nefesler aldım.
“Sence neden hala tılsımdan kurtulmadı?” İki gündür içimi kemiren soruyu dillendirmiştim işte. Sesim duygusuzdu ama işin aslı cevabını duymaktan bile korkuyordum.
Andre’nin bedeni sorumla birlikte kaskatı oldu. Ona tılsımın Peri’ye ait olduğunu hala söylememiştim ama Zhmir duyabilecek kadar yakındı ve ondan önce bunu Andre ile konuşmak istiyordum.
“Kendini garantiye almadan pazarlık payını kaybetmeyi göze alamaz.” dedi Andre sıkılı dişlerinin arasından. “Sınırların içindeki tüm savaşçıları öldürdük.” Ama şimdi vadiye ulaşmıştı. Birkaç saate Ligefr topraklarında olacak. Belki de sınırı geçmeden önce ona yetişebiliriz. Ligefr’lar karanlıkta yol alamaz ancak anlaşılan Dryad’ların bu konuda hiç bir sorunu yoktu.
Konuyu değiştirmek, az da olsa kafamı dağıtmak istedim. “Ne düşünüyorsun?”
Yorgun ve biraz da boğuk bir sesle cevap verdi. “Bir zamanlar kaybedecek hiç bir şeyimin olmadığını.”
Hafifçe kafamı kaldırdım. Gözleri karanlığın içinde bir yere sabitlenmişti. “Sonra ne oldu?”
Koyu gözleri yavaşça benimle buluştu. “Sen geldin.”
Bölüm etkileşimi
